• Kızılca Karanlık isimli öyküm, Edebiyatist dergisinin 27. sayısında yayınlandı: Edebiyatist - Sayı 27

    https://imgyukle.com/i/Vhb63y
    https://imgyukle.com/i/VhbwHh

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Yıllardır ne doğasını ne de insanlarını sevebildim. Böyle söyleyince zannedilir ki bu kente dışarıdan gelmiş birisiyim. Ama öyle değil, ben doğma büyüme buralıyım. Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti. Aslına bakarsanız yalnızca askerlik için -uzunca bir süre- bu şehrin dışına çıktım. Bir de arada sırada, babamdan kalma aile şirketinin alım-satım işleri için başka kentlere gitmişliğim var. Hepsi bu kadar. Dışarı her gittiğimde, gözüme o kadar güzel ve yaşanılır görünürdü ki bu şehirler, kasabalar… En azından başka bir yerde kuracağım hayat, tümüyle bana ait olurdu diye düşünürdüm. Seçimler diyorduk değil mi? Benim hiçbir zaman bir seçim şansım olmadı ki. Babamdan kalma şirketin –ailenin en büyük erkeği olarak- devam ettireni, yanıma yakıştırılan kadının eşi ve yaşadığım toplumun zorunlu kıldığı çocuğun, yani kızımın babası olabildim ancak.

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Burada geçip gitmeyen dakikalar, puslu havanın mı yoksa çorak toprak renginin mi bir eseri bilemiyorum ama ağırlık her yerde. Yavaşlık, üzerine örtülmüş bu şehrin insanlarının. Konuşmalarına, hareketlerine sinip gözlerindeki perdeyi kapatmış hayatlarının üstüne. Ya ben, ben de farklı mıydım onlardan? Belki aynı toprakların mahsulüydüm ama ayrım ilk olarak gençlik yıllarımda başlamıştı. Arkadaşlarım, sarhoş olup -erkekliklerini birbirlerine ve babalarına kanıtlamak için- genelev yollarına düşerken ben kitapların kafa karıştırıcı dünyasında buluyordum kendimi. Sonrasında askerlik gelip geçti hayatımızın içerisinden ve zaman durdu evlilik şirketinin kapısı önünde. Şehrin ileri gelen ailelerinin üyesi olan bizler, evlendirildik kendimize benzer kızlarla. Çoğu zaman sevemedik eşlerimizi fakat taklidinden mutluluk tabloları verdik bizleri evlendirenlere. Birer de çocuk, en güzelinden hediye değil mi ailelerimize? Geçen zaman ve ilerleyen yaşlarımızla birlikte arkadaşlarımla olan ayrım da giderek büyüyordu. Onlar eşlerini iş bahanesiyle seyahat ettikleri şehirlerde alabildiğine aldatırken ben dışarı gittiğim yerlerin doğasına ve elimdeki -insanın yalnızca kafasını karıştıran- kitaplara sığınıyordum.

    Eşimi sevip sevmemeyi de geçtim ama bir baba iki yaşındaki kız çocuğunu da sevemez mi? Sevemiyordum; ne eşimi, ne kızımı ne de bir zamanlar arkadaşım olanları. Ailemi ise zaten çoktan düşmüştüm hesaptan. Bir sevgisizlik labirentinin içerisinde sürekli olarak çıkış yolu arıyordum. Yanımda rehberim olarak kitaplar ve bir de içimde sevgisizliğe karşı büyüyen öfke vardı. Ve bir gün geldi labirentten çıkışı, kalabalığıyla meşhur şehrin birinde buldum. Denizinin mavimsi güzelliği, insanlarının hızı ve benim içerisinde kaybolacağım kadar büyük kalabalığı… Çıkış görünmüştü artık ve yalnızca tek bir hamleyi bekliyordu yeni yaşamım. Tek bir hamleyi, yani kaçışı…

    Günler geçtikçe içinde bulunduğu kaçış isteği giderek artıyordu. Gideceği şehri bulmuş, kuracağı yaşamı az çok zihninde kurgulamıştı ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini bilemiyordu. Bu ha deyince yapabileceği, bir gece yatağından usulca kalkıp sessizce evinden giderek gerçekleştirebileceği bir eylem değildi. O ne de olsa görünürde iyi bir aile babasıydı ve içinde biriken bütün bu öfkeye rağmen doğru zamanı kollayıp harekete geçmeliydi. Ve bir gün ansızın istediği fırsat, ayaklarının ucuna kadar geldi. Eşi, yarın kızını alıp birkaç günlüğüne annesine gidecekti. Haberi duyduğu andan itibaren zihninde birçok olumlu ve olumsuz düşünce uçuştu ama kararı kesindi, kaçacaktı. Yirmi dört saatlik zaman dilimi büyük bir heyecan dalgası içerisinde hızlıca akıp gitti. Önce iş seyahatlerinde kullandığı valizini buruk bir sevinçle hazırladı. Sonrasında ise, bu kentten ve onlardan kaçışının nedenlerini birkaç satırla yazdığı not kağıdını yatak odasında, aynalı dolabın üzerine koydu. Ve böylece kendini deniz mavisi şehre doğru özgürlüğe, kaçışa bıraktı.

    Siz hiç terk edildiniz mi? Belki sevgiliniz tarafından terk edilmiş olabilirsiniz, ben bundan bahsetmiyorum. Sizi, hem de iki yaşındayken babanız terk etti mi? Terk etmedi değil mi?

    Babamı ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum, daha doğrusu hiçbir şey hatırlamıyorum desem yeridir. Ancak annemin anlattıklarıyla sanki birtakım şeyler canlanıyor zihnimde. Annemi dinlerseniz eğer bizi terk etmesi için hiçbir nedeni yokmuş babamın. Varlıklı, ailesinden kalma şirketin başında, mutlu bir evliliği olan ve belki en önemlisi de benim gibi şirin mi şirin bir kız çocuğuna sahip bir adammış kendisi. Mutlu bir evlilik demişken, annemle aralarında en ufak bir tartışma dahi geçmemiş evlilikleri boyunca. Başkalarının kocaları karılarını aldatıp, kumar masasına otururken babamın tek kusuru çok kitap okumakmış. Anneme göre de zaten babamı deli edip evden kaçmasına neden olan kitaplardı. Gerçi annem kitapları babamın kaçışına sebep olarak gösterirdi ama onları atmaya da kıyamamış, tıpkı veda notunu da yırtıp atamadığı gibi. Veda notu demişken yıllar yılı anlayamamıştım ilk cümleyi. Not, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…” diye başlıyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyorum. Belki de bunu anlamamın nedeni babamın bu şehri terk edip gittiği yaşta olmandadır. Kaç yaşında olduğumu merak ediyorsanız eğer hemen onu da söyleyeyim, yaşım yirmi altı benim. Kimilerine göre hayatının hala baharında bir genç kız, kimilerine göreyse de evde kalmış zavallı bir kızcağızım.

    Lise yıllarında derslerinde başarılı ve güzelliğimle erkek evlatları olan annelerin ilgisini çeken bir kızdım. Fakat benim aklımdaysa sadece büyük şehirde üniversite okumak vardı. Çalışkanlığım ve sınavı kazanma azmimle ülkenin en büyük şehrinin üniversitelerinden birinde tıbbı kazanmıştım. Ama bu mutluluğumu sevgili anneciğim, yaptığı bol acıklı duygu sömürüsüyle boğazıma tıkmıştı. Kararımdan vazgeçirene kadar günlerce, beni şu şehirde yalnız bırakıp gitme diye yalvarıyordu adeta. Neymiş, onu zaten babam terk etmiş, şimdi de ben mi bırakıp gidiyormuşum? Tabii ki hem on sekiz yaşında bir genç kız olmanın duygusallığı, hem de babamdan sonra bir terk eden de ben olmayayım diye annemin yürek burkan sözlerine uyup kazandığım okula gitmekten vazgeçtim. Önceleri anneme, sonrasındaysa yaşadığım şehre ve hayata küsüp yalnızca kitapların dünyasına sığındım.

    Okumaya devam edemeyince bu sıkıcı şehirde çalışmayı da hiç düşünmedim. Zaten babamın aile şirketinden gelen yüklüce bir gelir de vardı benim için. Okumayıp çalışmayınca geriye bir tek evlilik kalıyordu. Birçok genç kızın hayallerini süsleyen evlilik, nedense benim zihin dünyamda pek yer almıyordu. Bunun nedeni belki hayata erkenden küsmem ve belki de potansiyel kayınvalidelerle oğullarını beğenmemenden kaynaklıydı. Hangisi daha ağır basıyordu bilemem ama önceleri evimize bin bir umutla kafileler halinde gelen görücüler zaman geçtikçe sayıları azalarak da olsa inatla gelmeye devam ediyorlardı. Hala evimize gelenler olsa da annem benden umudu kesmeye başlamıştı. Çareyi artık büyücü, üfürükçülerde bulmaya çalışıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın bana bir türlü hayırlı bir kısmet de bulamıyordu. Çaresizliğe düştüğü her anda da aklına babam geliyor ve benim de huy olarak ona çektiğimi ağlayarak dile getiriyordu.

    Geçmişte bizi terk ettiği için çok kızmıştım babama ama şimdi onu o kadar iyi anlıyorum ki. Ne havası hava, ne de insanı insan bu şehrin. İstisnasız herkesin üzerine atalet toprağı serilmiş ve ağır, yapışkan bir ruh haliyle geziniyor bu yaşayan ölüler ordusu. Babamdan kalan kitapları defalarca okumam mı bana bunları düşündürtüyor bilemiyorum ama artık tek istediğim yaşayan ölüler ordusunun bir üyesi olmaktan kurtulmak. Çıkışın yolu belki de gerçekten babam gibi kaçıp gitmek bu şehirden. Fakat bilemiyorum, bir bilsem ve emin olsam hemen harekete geçeceğim de ne yazık ki bilemiyor ve umutsuzca savruluyorum bu girdabın içinde. Tıpkı babamın dediği gibi zaman ne kadar da ağır ilerliyor bu bozkır şehrinde ve ben ne kadar da çaresizim kararsızlığın içerisinde.

    Belki de günlerdir aradığı fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Teyzesinin kızı, ilk çocuğunun doğumunu yapacağından dolayı annesi birkaç günlüğüne yanlarına gidecekti. Kızının böyle ziyaretlere asla gelmek istemediğini bildiği için ona teklif dahi yapmadı. Şehirde ağır işleyen zaman bu sefer hızlıca akıp gidiyordu. Sonunda evde tek başına kalmıştı ve görünürde, babasının izinden gitmemesi için hiçbir engel yoktu. Kaçış kapıları ardına kadar açılmış onu bekliyordu. Peki, gerçekten o kaçabilecek miydi bu girdabın içinden? Banka hesabında kendini büyük şehirlerde en azından bir süreliğine yaşatabilecek miktarda para mevcuttu. Hayallerini başka bir şekilde gerçekleştirmek üzere üniversiteyi kazandığı şehre de gidebilirdi. Ama işi gücü olmadan ve yalnız başına yapabilir miydi acaba büyük şehirde? Kalabalıklar, birçoklarını girdabına sürüklediği gibi onu da yutar mıydı kız başına? Lanet olsun, her zaman olduğu gibi kararsızlık içindeydi. Bu fırsattan yararlanıp kaçıp gitse miydi yoksa annesinin dizinin dibinde kalıp buralarda yaşlansa mıydı bilemiyordu.

    İki seçenek de bir anda birbirinden kötü göründü ve her zaman olduğu gibi kitaplara sığındı. Önce kütüphaneden babasının kitaplarını çıkarıp odanın orta yerine birer birer yığdı. Sonra, birkaç senedir ahşap süsleme işine merak salan annesinin istiflediği çeşit çeşit yapıştırıcıları yerinden çıkarıp kucağına aldı. Kitapları üst üste koyup birbirine yapıştırmaya başladı. Birisi yaptığını görse onun delirdiğini zannedebilirdi ama her şeyi gayet bilinçli bir şekilde uyguluyordu. Kitapları bir tuğlaymışçasına birbirine yapıştırıyor ve adeta kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyordu. Sonunda kulübeyi bitirdi ve akşama kadar kurumasını bekledi. Akşam geldi, bir elinde yaktığı mum ve diğer elinde mabedinin yapımında kullanmadığı tek kitap olan Albert Camus’nun Yabancı romanıyla kulübenin içine oturdu. Ve geriye yalnızca kızılca bir karanlık kaldı.
  • Geçmiş peygamberlerden biri zamanında ortaya çıkan şiddetli bir kıtlık, insanları kasıp kavuruyordu O kadar ki, bir lokma ekmek,bulmak, bir kese altın bulmaktan daha sevindirici oluyordu

    İnsanların çektiği açlık merhamet sahibi kimselerin yüreklerini paralıyordu Böyle bir ortamda yoksul bir derviş, çölde yaptığı bir yolculuk sırasında dağ gibi bir kum yığınına rastladı Kum yığınının önünde durup içinden "Ey Rabbim, ne olurdu şu yığın kumdan oluşacağına undan oluşsaydı da ben onu büyük bir zevk ve cömertlikle aç insanlara dağıtsaydım" diye geçirdi Bunu o kadar samimi olarak düşünmüştü ki, zamanın peygamberine Allah Teâlâ şöyle vahyetti: "Falan dervişe haber ver ki' onun halisane niyeti, gördüğü kum yığını, ona ait bir un yığını imiş de onu benim rızam için açlara dağıtmış gibi kendisine sevap yazmama vesile olmuştur"



    BASİT BÎR TERCİH



    ilk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Gazneliler devletinin en büyük ve değerli hükümdarlarından biri olan ve tarihte ilk defa "sultan" adını alan Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindistan'a on sekiz sefer düzenlemişti İşte bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer kazanacağından şüpheye düşmüştü Tam bu zor durumda iken Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim, bu savaştan galip çıkarsam, aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım "

    Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu Gazne'ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, "Aman Sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ihtiyacı var" diyorlardı Sultan Mahmut bunu Allah'a verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi Adamları yine itiraz ettiler: "Efendimiz önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var" dediler Sultan Mahmut'un kafasını karıştırdılar O zamanda Gazne'de yaşayan, doğruyu ve hakki kellesi pahasına söylemekten çekinmeyen âlim ve fâzıl büyük bir zat vardı Sultan Mahmud onu ça ğırtıp durumu anlattı ve fikrini sordu O büyük zat şöyle dedi:

    "Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok Çok basit bir tercih karşısındasınız Eğer Allah'a bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun Ama Allah'a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın"



    ARPA VE SAMAN



    Eski Ramazanlardan birinde iki molla âdet olduğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular Ev sahibi köylü irfan sahibi, umur görmüş biriydi Mollalar akşam namazı yaklaştığı için hazırlanmak istediler Biri abdest almak için dışarı çıktı Ev sahibi köylü içerde kalana sordu:

    - Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur'an'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir?

    Odada kalan cevap verdi:

    - Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi?

    Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz Biraz şarlatandır, ona güveniyor

    Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerdeki dışarı çıktı Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruyu sordu O da arkadaşı için şöyle dedi:

    - Sığırın biridir İlim ve edepten hiç nasip almamıştır İstanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir

    Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve "Haydi buyurun" deyince herkes önündeki tabağı açtı Mollalardan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar Ev sahibi onların bir-şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi:

    - Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi Bunun için sana arpa koydurdum Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır Kişiyi arkadaşından sorarlar

    Sonra önünde saman olana döndü ve,

    - Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum Buyurun, afiyet olsun, dedi



    İMTİHAN



    Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:

    - Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:

    - Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi

    Hoca sorusunu şöyle yöneltti:

    - Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?

    Öğrenci cevap verdi:

    - Elimdeki sopa ile karşı koyarım

    - Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin

    - Köpekleri taşa tutarım

    - Yine kurtulamazsın

    - Silahımı çeker öldürürüm

    - O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler

    Öğrenci pes etti:

    - Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?

    Hoca açıkladı:

    - Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler



    ALLAH RIZASI



    Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

    - Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

    Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

    - Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

    - O zaman bana dilediğini yap

    Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

    - Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun



    UYARAN RÜYA



    Garibanın biri, çevresinde cimriliği, eli sıkılığı ile tanınan birinden kalabalık bir yerde bir kase yoğurt parası istedi "Çok canım istiyor" dedi Bu garibana yarı ermiş biri diye bakılıyordu Cimri adam garibanı tersledi Yine istedi Cimri yine yanından uzaklaştırdı Orada bulunanlardan birkaç kişi bu yoksula para vermeye, yardım etmeye kalkıştı Hiç birinden kabul etmedi Eli sıkı adama gidip bir defa daha sırnaştı Adam da "Al şunu da defol!" der gibi, önüne birkaç lira atıverdi

    Bu olaydan kısa bir zaman sonra cimri adam, bir gece rüyasında kendisini cennette gördü Her yanda, dünyada görmediği güzelliklerden oluşan bir manzara gözlerini kamaştırıyordu Bu arada acıktığını hissetti Kendisine hemen bir tabak yoğurt ikram edildi Adam bir tabak yoğurtla doymadı "Burada yoğurttan başka birşey yok mu, bari bir-iki dilim de ekmek verseydiniz" dedi Kendisi ne şöyle söylendi: "Sen birkaç gün önce buraya yalnızca yoğurt göndermiştin O önüne çıktı Eğer başka şeyler de gönderseydin onlar da seni karşılar, sana ikram edilirdi"

    Bu rüyadan sonra adam cimrilikten, pintilikten tümüyle sıyrıldı Eli açık, yediren, içiren, gerektiği zaman kesenin ağızını kolayca açan biri oldu



    GÖZ ÇUKURU



    Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu

    gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu doyurur"

    Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi



    EĞRİ MİNARE



    Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti O gün gelince istanbul'un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti Herkes hayranlıkla bu Türk mucizesini seyrediyordu Fakat bunlar arasında bulu nan bir çocuk, "Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan'a kadar ulaştı Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, "Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi Çocuk da "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı "Çekin yukarı doğru!" diye çektirmeye başladı Çocuğa da, "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver"

    dedi Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı Çocuk bir süre sonra, "Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler Başından beri olaya tanık olan Sinan'ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan'a yöneltti:

    - Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

    Mimar Sinan'ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

    - Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını Ama çocuğun kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri" kanaati silinsin Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı



    DOĞRU YOLDAN AYRILMAMAK



    Aylaklıktan, başıboşluktan usanan, bunun çıkar yol olmadığını anlayıp doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, ülkesinin kralına çıkıp, doğruluktan ayrılmadan, dürüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi Kral adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, bir damla dahi döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyledi Yanına da kontrol için yalın kılıç iki gözcü verdi Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde, bütün gücünü, dikkat ve zekasını kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi Kral adama sordu:

    - Şehirde ne gördün, neye şahit oldun?

    O gün şehirde pazar kurulduğu, her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü Buna rağmen adam şu cevabı verdi

    - Efendimiz, ucunda can kaygısı da bulunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım Bu nedenle ne kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum

    Kral bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:

    - işte, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur, kendini işine verirsen, Allah'ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiç bir zaman doğru yoldan ayrılmazsın



    HERKES SOYUNA ÇEKER



    Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu Bir gün bunun için tellallar çağırttı "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu Karısına dedi ki: "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım

    Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz"

    Adamın karısı kanaatkar biriydi "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye Bundan sonra da idare ederiz Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi Ama adam kafaya koymuştu Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi Bunun için kırk gün izin istedi Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: 'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu Ailece sıkıntı çekiyorduk Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi Padişah buna çok kızdı: "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı Adam da her şeyi göze aldığını söyledi Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu Birinci vezire sordu:

    - Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

    - Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım

    Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar I vezirin sözleri üzerine söyle dedi: Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

    Padişah ikinci vezirine sordu:

    - Bu adama ne ceza verelim?

    - Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım

    Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine "Küllü şeyin yerciu ila aslını" dedi

    Padişah üçüncü vezire sordu:

    - Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

    - Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli

    Nurani ihtiyar yine söze karıştı: "Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

    Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:

    - Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

    ihtiyar cevap verdi:

    - Senin birinci vezirinin babası kasaptı Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bah setti Yani aslını gösterdi İkinci vezirin babası yorgancı idi Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu O da babasına çekti

    Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu



    TERBİYE YARATILIŞA BAĞLIDIR



    Eski iran hükümdarlarından biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:

    - Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul Demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor

    Vezir aynı görüşte değildi:

    - Hükümdarım hocanın elinde mucize yok Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir İnsanın tabiatı değiştirilemez Terbiye yaratılışa tabidir

    Hükümdar aksi görüşteydi Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu Bunu kanıtlamak için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları

    düşünmüyorlardı Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:

    - Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi

    Vezir karşılık vermedi Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi Yeni bir eğlence gecesini bekledi Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:

    - Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir



    SORUMLULUK



    Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakman bir prens vardı Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu Birgün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı

    Yaşlı bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiç bir çözüm gelmedi Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terketmeye karar verdi Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı dostuna "Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum" dedi Bilge de zevkle kabul etti Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi Bu amaçla uçurumun dibine indi Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı Ama bilge yılmadı Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar

    verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terketmekte oluşunu unuttu Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu Şöyle düşündü: "Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye birşey söz konusu olamaz" Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

    "Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısıdan kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadele ve azmi o derece artacaktır"



    DARI EKMEK



    Bir hükümdar maiyetiyle birlikte ülkesinde bir gezintiye çıkmıştı Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü İhtiyara uzaktan seslendi:

    - Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin

    İhtiyar cevap verdi:

    - Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer

    Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti

    İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:

    - Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi

    Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti

    Yaşlı köylü sıradan biri değildi Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:

    - Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi

    Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:

    - Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek



    ANA GİBİ YAR



    Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulundu:

    - Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum Malımı da buna göre vasiyet edeceğim Şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü?

    Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak istedi Hanımlarından birini çağırttı ve dedi ki:

    - Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış Bunun cezası aslında ölümdür Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim

    Kadının gözlerinde intikam alevi parladı:

    - istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin!

    Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttı Ona da aynı şeyi söyledi Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takındı:

    - Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler,



    İŞ BİLENE CAN KURBAN



    Gazneli Sultan Mahmud, bir av merasiminden dönerken bir köyde, Ayas adında bir delikanlı ile tanışmıştı Ayas'ın söz ve davranışlarındaki farklılık, bunlardan yansıyan zeka parıltıları karşısında Sultan Mahmud, bu delikanlıda bir cevher olduğunu sezmiş ve onu kendi rızası, ana-babasının izniyle Gazne'deki sarayına götürmüştü

    Ayas, sarayda sultanın emriyle yoğun bir eğitim ve öğretime tabi tutuldu Tahminlerin ötesinde zeki ve başarılı bir genç olduğu görüldü Her öğretileni hemen belliyor, köyden gelmişliğini hissettirmemek için bir yanlışlık yapmamaya aşırı dikkat gösteriyordu

    Sonuçta Ayas, Sultan Mahmud'un istediği nitelikte bir elaman olarak yetişti ve sultanın emrine girdi Kendisine hangi görev verilse hakkından geliyor, her işte hükümdardan tam not alıyordu Sultan Mahmud Ayas'ı keşfettiğine içten içe memnun oluyordu

    Ayas, sarayda liyakat ve yetenek isteyen görevler için adı akla ilk gelen kimse olmuştu Sultanın bir paye verdiği kimseler içinde en güvendiği, en gözde kişi Ayas'tı Bunun için Sultan'ın maddi ve manevi iltifatlarına mazhar oluyordu Bu durum Ayas'la aynı rütbedeki vezirler ve diğer yüksek dereceli memurların kıskançlığına, Ayas hakkında ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu Ama Sultan Mahmud herşeyden haberdardı Bir gün vezirlerinin kumandanlarının katıldığı bir gezi düzenledi Bu gezi sırasında yakınlarından geçmekte olan bir kervan Sultan Mahmud'a, Ayas'ın değerini kanıtlamak için aradığı fırsatı verdi Sultan Mahmud, vezirlerinden birini çağırdı ve ona,

    - Git, şu kervan nereden geliyormuş sor, dedi Vezir gitti sordu ve döndü:

    - Sultanım, bu kervan Çin'den geliyormuş

    - Peki nereye gidiyormuş?

    - Onu sormadım efendim

    Sultan Mahmud bunun için bir başka vezir çağırdı ve ona,

    - Git şu kervan nereye gidiyormuş öğren dedi Vezir öğrenip geldi:

    - Sultanım Mısır'a gidiyormuş

    - Anlaşıldı, yükü neymiş?

    - Onu öğrenmedim efendim

    Böyle kaç tane vezir denedi, kervan hakkında tatminkâr bilgi edinemedi Bunun üzerine mevcut vezir ve diğer yetkililere şöyle dedi:

    - Ayas'ı çekemediğinizi, hakkında ileri geri konuştuğunuzu, gözden düşürmeye çalıştığınızı biliyorum Benim Ayas'a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden, verilen her görevde gösterdiği ustalık ve beceriklilikten dolayıdır Beşinizin, onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi sebebiyledir En basiti şu kervan hakkında hanginizi görderdimse yeterli bilgileri edinemediniz Halbuki daha önce böyle bir konuda Ayas'ı denedim, bir seferde tekmil bilgiyi, akla gelebilecek tüm soruların cevabını öğrenip beni aydınlatmıştı İşte benim Ayas'ı tutmamın, ona farklı muamele yapmamın sebebi budur



    CENNET KÖŞKÜ



    Halife Harun Reşid döneminin ermişlerinden Behlül Dana bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer birşey yapıyordu Bunu Harun Reşidin hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu Behlül:

    - Cennet köşkü yapıyorum efendim, diye cevap verdi

    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:

    - Bu köşkü bana satar mısın?

    - İsterseniz satarım

    - Kaç paraya satarsın?

    - Sana bir akçeye veririm

    Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı

    Harun Reşid ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler Zübeyde lüks bir köşkte oturuyordu Harun Reşid sordu:

    - Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?

    - Dün bir akçeye Behlül'den satın almıştım

    Sabah oldu, hükümdar hemen Behlül'ü çağırttı

    - Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana, dedi

    - Olur, yaparım, dedi Behlül

    - Kaça yapacaksın?

    - Bin akçeye yaparım

    - Ama hanıma bir akçeye vermişsin

    - Evet bir akçeye verdim Ama o köşkün değerini bilmeden aldı Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün Ben buna göre fiat istiyorum



    İYİLİK İÇİN SÖYLENEN YALAN



    Vaktiyle bir padişah, ellerindeki esirlerden birini, diğer esirleri kıştırtıyor, isyana teşvik ediyor, diye cezalandırmak istedi Bu tür suçların cezası da idamdı Esir bunu bildiği için, "Ölümden öte yol yoktur" felsefesiyle, kendi dilinde padişaha sövüp saydı, iyice içini döktü

    Padişah esirin dilinden anlayan bir vezire, "Neler söylüyor bu adam?" diye sordu Vezir, temiz yaratılışlı, iyilik yanlısı biriydi Esirin küfürler savurduğunu değil de "Ben bir hata ettim bir padişah olarak sana yakışan ise affetmektir Allah da bağışlamayı ve bağışlayanları sever, diyor" dedi Vezirin bu sözleri üzerine padişah merhamete geldi ve esiri affetti Fakat esirin dilinden anlayan kötü yürekli bir başka vezir müdahale etti:

    - Padişahım, bu esir söylenenlerin tam tersine size en ağır küfürleri savurdu, ağzına geleni söyledi dedi

    Padişah yerinde bir soyluluk gösterisinde bulundu Kötü yürekli vezire hitap ederek, "Önceki vezirimin söylediği yalan, senin söylediğin doğrudan daha çok hoşuma gitti Senin gammazlığına itibar etmiyorum" dedi ve af kararını geri almadı



    YAPILAN İYİLİK KONUŞULMAMALIDIR



    Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

    Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

    İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

    Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

    Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

    "Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler

    Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar

    Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır
  • 152 syf.
    ·4 günde·2/10
    İNCELEME: MARTI JONATHAN LIVINGSTON / RICHARD BACH
    Eserin İçeriği;
    Dünyanın en zor işlerinden birisidir, bir kuşu/martıyı özgür olduğuna inandırabilmek. Ama kalbin derinliklerinde bir yerde, bu hissiyata inanan birileri mutlaka vardır; Martı Jonathan Livingston gibi. Diğer martılar sadece yiyecek bir şeyler bulmak adına uçarlarken, O’nun için ‘uçmak’ bir tutkudan da ötedir. Tüm gününü tek başına -bir kuşun sınırlarını zorlayacak derecede- uçuşlar yaparak geçiren bu Martı için, ailesi artık endişelenmeye başlamıştır. Çünkü onlar için uçmanın amacı; sadece yiyecek bir şeyler bulup karnını doyurmak ile sınırlıdır. Bir gün Jonathan, anne ve babasının ‘uçma amacının karnını doyurmak’ olduğunu zoraki kabul etmiştir. Ancak normal martılar gibi yaşamayı ve uçmayı fazla sürdüremeyeceğini anlayınca Özgür Martı olmaya karar verir. Hedefi hızlı uçmak olan Martı Jonathan’ın, hız konusunda epey bir yol kat etmiş olmasına rağmen birçok kez kontrolünü kaybettiği eser içerisinde görülür. Ama ya azim! Azim devreye girince; uçuş hızını en yüksek hıza ulaştıran Jon, artık yeryüzünün akrobatik uçuş yapabilen tek martısı olmuştur.
    Bir gün Martı Konseyi toplanarak Livingston’u pervasızlık ve sorumsuzluk gösterdiği, hedeflerinin dışında hareket ettiği gerekçesiyle sürüden kovar. Artık uzaklarda sürüsünden uzakta yapayalnız yaşayan bir martıdır Jonathan. Bir gece uçuşu sırasında, Sullivan ile tanışır ve Jonathan’a hedeflerini anlatır. Ardında bıraktığı sürüdeki diğer martıların da özgürlüğün tadına varmalarını kendine görev bildiği için eski kayalıklara geri döner. Tekrar geri döndüğünde Flechter ile tanışır. Flechter de Jonathan gibi yasalara aykırı hareket ettiği gerekçesiyle sürüden kovulan diğer bir martıdır. İkisinin de hedefi; daha fazla martıya ulaşarak onlara uçmayı öğretmek olacaktır. Bu doğrultuda pek çok martı ile bir araya gelerek uçuş denemelerine başlarlar. İlerleyen zamanlarda Jonathan, kendisinden daha yaşlı, tecrübeli ve daha güzel uçan martı Chiang ile tanışır. Ondan yaşadığı yerin cennet olmadığını, ve asıl cennetin: ‘başarmak ve mükemmellik’ olduğunu öğrenir. Bunun yanında ‘sevgiyi’ asla ihmal etmemesi gerektiğini de öğrenir. Chiang’ın gidişinin ardından yine öğrenme meraklısı martılar bir araya gelir. Gitmesi gerektiğini anlayan Jonathan, Sullivan ile veda konuşmasının ardından yanından ayrılır. Daha sonra Flechter ile tekrar bir araya gelerek, ona uçmayı daha mükemmel hale getirip sürüdeki diğer martıların da bu özgürlüğün tadına varmaları gerektiğini söyler. Üç ay sonra sürüden dışlanan ve uçmanın hazzını tatmak isteyen martı sayısı gitgide artar, bu durum Jonathan’ı bir hayli memnun eder. Bir ay sonra ise artık sürülerine dönmesi gerektiğini söyleyen Jonathan, geri dönmek istemeyen martı sürüsündeki martıları hayal kırıklığına uğratır. Yasalara göre sürüden kovulan martı, bir daha geri dönemez ve Jon bunu kırmak ister. Jonathan öncülüğünde yola çıkan sekiz martı, gökyüzünde birbirine değmeyecek şekilde kanatlarını açarak uçmaya başlar. Bu hareketle büyük sürünün dikkatini çekmeyi başarır. Bunu duyan martı konseyi, hiçbir martının, kovulan martılar ile konuşmayacağını, konuşanların ise sürüden kovulacağını emreder. Buna rağmen Jonathan ve ekibi pes etmeden çalışmalarına devam eder. Uçmanın hazzını tatmak isteyen martılar ise gizlice ekibe katılmaya başlar. Binlerce martı arasından Jonathan, bazen ‘Yüce Martının Oğlu’ ve bazen de sürüyü birbirine düşürmek için gelen bir ‘Şeytan’ olarak adlandırılır. Ama Jonathan’a göre tüm bu yakıştırmalar yanlış anlaşılmadan ibarettir. O, Flechter, Sullivan ve diğerleri birer martıdır. Bir gün Flechter uçuş çalışması yaparken diğer martılara çarpmamak için manevra yapıp kayalıklara çarpmış kısa süreli bir bilinç kaybı yaşar. Yanına Jonathan’ın gelmesiyle birlikte kendini toparlamış, Jon ve Flect hemen oradan uzaklaşmıştır. Kendi aralarında konuşma esnasında Flect, Jonathan’a; kendisini öldürmek isteyen sürüye neden sevgiyle yaklaştığı sorusunu yöneltir. Cevap olarak: ‘Onlara karşı sevgisinin olduğunu, kin ve nefretinin olmadığını, gerçek martıları ve onların içindeki güzellikleri görmeye çalışmak olduğu’ yanıtını verir. Jon ise artık Flechter’in öğrendiği tüm teknikleri başka martılara öğretmesi gerektiğini, onun da bir öğretmen olduğunu söyler. Ancak, Flect bunu kabul etmese de buradaki diğer martıların başka öğretmenlere de ihtiyacı olduğunu ifade ederek yeni çalışmalar yapması gerektiğini dile getirir. Bedeni giderek şeffaflaşan Jonathan, Flechter’a dönerek kendisini ‘tanrılaştırmalarına ve saçma sapan söylentiler çıkarılmasına’ müsaade etmemesini ve sadece; uçmayı seven bir martı olduğunu bilinmesini söyleyerek gözden kaybolur. Martı Flechter bir süre sonra kendisini gökyüzüne ve uçmaya meraklı martılar karşısında bulmuş; uçmak için kimsenin kimseden üstün olmadığını ve uçmanın ise sınırının olmadığını bir kez daha anlamıştır. Jonathan’ın sahilde yok olmasının ardından farklı türde kuşlar ortaya çıkmış, kendisinin iletmek istediği mesaj, sahile gelen kuşlar sayesinde anlaşılmıştır. Gerçek uçmanın anlamı her geçen gün kuşlar arasında yayılmış, Jon ve Flechter gibi pek çok öğretmen, Jonathan’dan çok farklı hamleler yaparak yetişmiştir. Martılar sürekli Flechter’dan, Jonathan’ın kelime ve hareketlerini kendilerine öğretmelerini istemiştir. Hepsinin şimdi tek bir amacı vardı: Mükemmel Martı olmak.
    Zamanla verilen dersler değişmiş, gökyüzünde yapılan o mükemmel uçuşlar, artık yapılmaz olur. Hiçkimse uçmaz. Diğer öğrenciler buna şaşırır, ve durumu düzeltmeye çalışsalar da çaresiz kalırlar. Onurlandırılıp hürmet görmelerine rağmen uçmak isteyen kuş sayısı giderek azalır ve kuşlar birer birer ölür. En son ise Felcther ölür. Ölen bütün martılar için törenler ve çakıl taşlarından oluşan mezarlar yapılır. Zamanla geride kalan martılar mezar başında durup, mükemmeli öğretmeyi bırakır ve gökyüzünde de yönlerini değiştirirler. Ama Jonathan’ın öğretisini bırakarak uçmayı yeniden öğrenmeye başlarlar. Antony isminde bir diğer martı, tüm bu olanları reddederek anlatılanların birer masal olduğunu iddia etse de, başka bir uçuş esnasında kendini ölüme götürürken yanından geçen bir martıyı fark eder. Kim olduğunu sorduğunda ise Bana Jon diyebilirsin cevabını alır.
    Eserin Analizi;
    Orijinal ismi Jonathan Livingston Seagull olan ve ilk defa 1970 basılan bu eser, masal türünde bir kitaptır. Dört bölümden oluşan eserin ana karakteri bir martı olan Jonathan’dır. Martı Jonathan, diğer martılar gibi hayatta kalabilmek adına yiyecek bir şeyler peşinde koşmaktan ve diğer martılar ile kavga etmekten ziyade, onlarla aynı tür olmasına karşın özgür düşünce yapısına sahip olan bir martıdır. Asıl amacı; uçmanın ne demek olduğunu keşfetmektir. Burada değinmek istediğim ilk husus karakter analizi yani Jonathan Livingston’un kişiliğidir. Kendisini diğer martılardan farklı gören, bir amacı olan ve bu amaç doğrultusunda zorluklara yenilmeyen kişiliğe sahiptir. Burada insansal özellikler bir martıya atfedilmiş ve martı üzerinden insanlara ders verilmek istenmiştir. Bu masal ile beraber özgürlük için çalışmanın, bir azmin karşılığında kazanılan zafer olduğunu görüyoruz. Öyle ki kovulduğu yere geri dönerken bile, bir karşılamayı dâhi beklememiş, ‘sevginin gözle görülür şeyler olmadığını’ anlatmak istemiştir. İstisnai durumlar hariç kimse kendisinden nefret edilen yere dönmek istemez? Ama Martı Jonathan buna rağmen asıl sevginin ne olduğunu anlatmak için geri dönmüştür. Burada bahsedilen sevgi diğer martılara karşı duyulan bir tutku/haz değil, uçmanın sevgisi ve bu sevgiyi diğer martılara aşılamaktır. Tıpkı bir öğretmen gibi (hikâyede bir öğretmen vasfı da yüklenmiştir). Bir öğretmen sevmediği bir yerde görev yapmak istemez. Ancak; bilgiye susamış öğrenme meraklısı öğrencileri ardında bırakıp gitmek yerine, onlara ışık olup yol göstermeyi tercih eder. Martı, gitmek yerine tüm zorlukların üstesinden gelerek amacını gerçekleştirmek ister. Jonathan’ı diğer martılardan farklı kılan şey; onun önce bir öğrenci, sonrasında bir öğretmen konumuna geçmiş olmasında yatar. Diğer taraftan bakıldığında Martı Konseyi tarafından kovulmasının sebebi kanunlara aykırı hareket etmesidir. Her yaşantının belirli bir kuralı, kaidesi vardır. Ancak sonunda iyilik, sevgi ve mükemmelliğin olduğu şeyler karşılığında ödüller kazanılır. Kötülüğün karşılığı ceza, iyiliğin ise ödüldür. Burada herhangi bir ödül olmamakla beraber Martı’nın suçu: kovulmak olmuştur. Doğru mudur bilinmez lakin; bir martının uçmanın gerçek anlamını öğrenmek istemesi için bir kanun/kural olması gerekmez mi? Gerçek uçmanın (özgürlüğün) anlamını öğrenmek istemek suç kabul edilebilir mi? Bir insanın gerçek yaşamının, var olmanın anlamını yaşama gayesine ulaşması için kanun gerekmez. Aynı şekilde bunu öğrenmesinin sonucunda bir yaptırım ile karşılaşması da söz konusu olmamalıdır. Yaşayarak öğrenmek bir suç mudur? Özgürlük sadece birilerinden veya bir şeylerden bağımsız hareket etmek değildir. Kişi kendisini tanıyarak, yaratılma amacının ne olduğunu bilerek en doğal hakkını kullanır. Cehaleti, bilgisizliği kırmak belki zordur ama buna karşı savaşmak ve başarılar elde etmek en büyük zaferlerden birisidir. Çıkarmamız gereken dersler ve yapılmak istenen iş, kişiye güzellikler getirecek ise -yasalar da dâhil- buna engel olmak yerine desteklemelidir. Zorluklar karşısında boyun eğmek yerine, amaca ulaşmak için bunlara katlanılmalıdır. İşte o zaman gerçek özgürlüğün tam olarak ne olduğu anlaşılabilir. Yani yasalar insanın -güzel sonuçlar yaşaması adına- birer engel değildir, onlar arasında sıkışıp kalmayı tercih eden insan, sadece yasaları suçlamaktadır.
    Kitabın ön kapağında şöyle bir cümle yer alır; “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Bu cümleye insanın kalp penceresinden baktığımızda ise şöyle bir soruyla karşılaşırız; “Bir insanı özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Ama hangi özgürlük olduğunu unutmamak şartıyla! Dünya üzerinde her birey belirli hak ve özgürlüklere sahiptir. Fakat bu durum bir başkasının özgürlük hakkını ihlal etmemesiyle varlığını korur. İşte tüm mesele; farkında olmak, bilinçli olmak, bilgiye, hakikate ulaşmak...
    Müzdelife Yılmaz
  • "Eserden alınmıştır."

    Lale Bahçesi
    Genç adam artık büyüdüm der gibiydi, çıkışır gibi konuştu:


    - Benim de dostlarım var baba!


    Baba biliyordu dostun dosttan farkını, alttan aldı:


    - Oğul, gerçek dostu bulmak zordur.


    Delikanlı ısrarlıydı, onun da bildiği şeyler vardı. Hatta bazı şeyleri babasından iyi bilirdi:


    - Benim dostlarım benim için canlarını bile verirler!


    Ne kolay söylenmiş bir sözdü bu! Oysa adam ne bedeller ödemişti bunu anlamak için.


    - Demek bu kadar güveniyorsun dostlarına...


    Oğlunun konuşma tarzı adamın içini burkmuştu biraz, ama renk vermek istemedi. Bir taraftan da onun bu kendinden emin hali hoşuna gitti. Kendisi bu yaşında bile kolay kolay yapamazdı bunu. Bir yandan da oğlunun toyluğunu görüyordu. Elbet herkes gibi o da yaşayıp öğrenecekti. Fakat baba sorumluluğu da vardı, bir şeyler yapmalıydı.


    - Ne dersin, diye sordu, dostların seni ne kadar seviyor öğrenelim mi?


    Delikanlı altta kalmak istemedi. Dostlarına güveni tamdı ama doğrusu biraz da meraklanmıştı.


    - Tamam, dedi, ama nasıl olacak bu iş? Şefkatle oğlunun gözlerine baktı adam:


    - Sen büyükçe bir çuval bul, gerisini bana bırak.


    Adam gidip ağıldan bir koyun çıkardı, bahçeye getirip kesti. Oğlunun meraklı bakışlarının arasında koyunu çuvala soktu. Çuvalı delikanlıya uzatırken:


    - Şimdi en güvendiğin dostuna git, ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak, dedi.


    Delikanlı sırtına yüklendi kanlı çuvalı. Akşamın karanlığında arka sokaklardan geçerek yürüdü. Bu iş kolay olacaktı. Gidebileceği o kadar çok dostu vardı ki... Rast gele birini seçti. Yürümeye devam etti. Çuvaldan süzülen kan ellerine, boynuna bulaşmıştı. Nihayet dostunun evine vardı. Bir eliyle çuvalı sıkı sıkı tutarken, diğeriyle kapıyı çaldı. Dostu karşısındaydı. Şaşkınlıkla arkadaşının ellerine, yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çuvalı fark edince saklanamayacak bir endişeyle sordu:


    - Hayırdır, bu da ne? Delikanlı;


    - Birini öldürdüm, diyecekti ki, daha sözünü ta-mamlayamadan kapı yüzüne kapanıverdi.


    Şaşırdı delikanlı. Elinde kanlı çuval, kapının önünde kalakaldı. Tekrar kapıyı çalacak oldu, vazgeçti. Gidebileceği daha bir sürü gerçek dostu vardı nasılsa. Uzaklaşırken döndü, bir kez daha baktı dostunun evine. Perdenin kenarından biri kendisini izliyordu. Aniden perde çekildi, odanın ışığı söndü sonra.


    Verilen sözler geldi aklına, dostluk yeminleri, yaşanan onca şey geldi. Babası haklı mıydı yoksa? Bir başka dostunun evinin önünde durdu, ümitliydi bu kez. Fakat yine aynısı oldu. Sonra bir başkası, bir diğeri...


    Gece yarısına kadar omuzunda kanlı çuvalla dolaştı durdu delikanlı. Ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Kırgın ve öfkeliydi. Çaresiz evin yolunu tuttu. Babasının yüzüne bakmaya utanıyordu. Çuvalı bir kenara bırakırken babasına döndü.


    - Sen haklıymışsın, dedi, dünyada gerçek dost yokmuş!


    - Belki, dedi adam gülerek, belki de vardır. Şimdi de benim bir dostuma gideceksin. Ben falancanın oğluyum, bir adam öldürdüm diyeceksin. Bakalım ne olacak?


    Delikanlı mahcubiyetinden kaçacak yer arıyordu zaten. Seve seve kabul etti. Hem, belki babasının dostuna gittiğinde de aynı şeyler olacaktı. Sanki öyle olmasını istiyordu. Gecenin karanlığına daldı, yeniden sokakları arşınlamaya başladı.


    Babasının yerini tarif ettiği evin kapısına gelince önce çuvalı bir kenara bırakıp biraz soluklandı delikanlı. Dört yanı bahçeyle çevrili büyük bir evdi burası. Kapıyı çaldı, çuvalı omuzuna alıp beklemeye başladı. Kırk beş-elli yaşlarında, irice gözlü, hafif şişman, saçları yer yer ağarmış bir adam açtı kapıyı. Delikanlının halinden kötü bir şeyler olduğunu sezinleyerek;


    - Hayırdır evlat, dedi, sen kimsin?


    Bizimki kendini tanıtıp olan-biteni anlatmaya başlayınca, adam ellerini dudaklarına götürüp:


    - Sus, dedi, aman bir duyan olmasın! Gel içeri gir önce.


    Hemen bir kazma kürek getirdi. Evin arka tarafındaki lale bahçesine aceleyle bir çukur kazdılar. Gecenin karanlığında çuvalı çukura koyup, üstünü toprakla kapattılar. Taze toprağın üstüne de biraz öteden söktüğü lale fidanlarını dikti adam. Delikanlı elini-yüzünü yıkarken ona yatacak yer hazırladı.


    - Bu gece kal evlat, diyordu, ne olur ne olmaz, sabah olsun gidersin...


    Delikanlı adama hayranlıkla bakıyor, kendi dostlarını düşünüp, işte, diyordu, işte gerçek dost!


    Bütün ısrarlara rağmen gitmek için müsaade almayı başardı. Bir an önce eve dönüp, babasına, sen haklıymışsın, demek istiyordu.


    Yorgundu delikanlı. Omuzunda çuval yoktu artık, ama o yorgundu. Bu bir tek gecede bütün dostlarını tanıyıvermişti. Yürüyordu. Bir günde birkaç yıl büyümüştü sanki. Uzaktan evlerinin ışığını gördü. Biraz daha yaklaşınca pencerenin önündeki karaltının babası olduğunu fark etti. Koşarak ellerine sarıldı babasının.


    - Haklıymışsın, dedi, gerçek dost başka bir şey, sen haklıymışsın...


    Olan-biteni gülerek dinledi adam.


    - Dur bakalım, dedi, bu kadar acele etme, hele bir yarın olsun...


    Ertesi gün öğlen vakti baba dostunun evine doğru yürürken utanıyordu delikanlı. Bunu nasıl yapacaktı? Babasının neden böyle bir şey istediğine anlam veremiyordu. Gidip o adama herkesin içinde bir tokat atacaktı! Ses çıkarmazsa biraz daha hırpalayacaktı. İyi ama babası neden böyle bir şey yapmasını istemiş olabilirdi? Böyle yaparak neyi anlayacaklardı?


    Evin olduğu sokağa geldiğinde işinin biraz daha zor olacağını fark etti. Yüzü kızardı birden. Caminin köşesini dönerken, avluda birilerinin oturduğunu görmüştü. Babasının dostu az sonra olacaklardan habersiz, birkaç ihtiyarla sohbet ederek ezanı bekliyordu.


    Cami avlusunda oturanlara doğru yürüdü. Yüzünün, kulaklarının yandığını hissediyordu. Yaklaşıp, oradakilerin şaşkın bakışları arasında adamcağıza bir tokat vurdu. Ama adam bırakın karşılık vermeyi, ses bile çıkarmadı. Bir kez daha kendinden utandı delikanlı ama henüz işi bitmemişti. Tartaklamaya başladı adamı, bir tokat daha vurdu. Adam bir şeyler anlamıştı sanki. Delikanlıyı kollarından tutup kendine doğru çekerek kulağına fısıldadı:


    - Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...
  • İstatistiksel tablolar yapmak .Hatta kendi çocuklarının kalbini kazanmaya çalışırken bile, nasıl şefkatli olacağını bilmediğinden ve onlarla konuşmayı beceremediğinden baba sevgisini göstermenin tek yolunun, onlardan özel ve okul hayatları hakkında düzenli yazılı rapor vermelerini istemek olduğunu sanıyordu.
  • #wyeoak #civilian #walkingdead #walkingdeadsoundtrack #drama .
    .
    Bu bir walking dead postudur. 🤘 Post kelimesine kızan panpalarım için; TDK uygun bir kelime buldu da biz mi kullanmadık gardaş? Yumurtaya tavuksal fırlatgaç, otobuse cok oturgaclı götürgeç diyen ben miyim ? Düsünsene trafık kazası oldu. Cok oturgaclı götürgec ucurumdan düsüyor diye bagırıyorsun. Zamandan zarar 👻 Olursun nan o ara 😂
    .
    .
    Bu guzel sarkıyla bir girizgah yapayım dedim posta, iyi etmis miyim? Dizinin müziklerinden 🎧 Wye Oak-civilian. Dizinin en sevdigim muzigi kendisi. .
    .
    Post bol bol spoiler icerecek. Okumak istemeyen yol yakinken donebilir. .
    .
    Konusu soyle; Rick Grimes polistir, kaza gecirip komaya girer. Uyandiginda tek basinadir, dunyayi zombiler sarmistir. .
    .
    Aslen cizgi roman uyarlaması dizi. Malesef uzulerek soyluyorum ki, uzun yıllar manga okumus biri olarak çizimler cok kotu 😕 Hani okumak istersen diye soyluyorum. Ben tahammül edemedim okumaya gerisini
    .
    .
    Konu basit ama, karakterler önemli dizide. Mesela Carol kocasından dayak yiyen, hayatının bir doneminde asırı dindar, babasının tacızıne ugramıs bir karakter. Kocası ve kızı öldükten sonra hayatına devam ediyor, silah kullanmayı ögreniyor. Kocasının giymesine ızın vermedigi kıyafetler giymeye baslıyor. Daryl ile cilvelesiyor. Carol için hayat devam ediyor. Son sezonda baska bir sevgilisi var ama, uzunc 😕 Carol dizideki en sevdigim kadın karakterdı, ama acımasızlıgı canımı sıktı artık. Bu kadarı fazla biliyor musun ? Bır sezonda zombi sever cocugun tekini kafasından vurdu ya🧘🏻‍♀️Onun yerine Mıchonne’u koydum. 🤘 Michonne diziye yanında ceneleri cıkarılmıs iki zombieyle giris yaptı, kılıc kullanan bir karakter. Hıkayesi uzucu. Cocugunu, erkek kardesi ve kocasını kaybeden kadın karakterimiz, bir gün dünya düzelir umuduyla boynunda ipleriyle kocası ve kardesini yanında götürmekte. Tabi zombie olarak. Kendisini zombie kokusuyla kamufle etmeyi keşfedecek kadar da akıllı bir kadın. 👌Zenci ve rastalı sacları var. Son zamanlara dogru Rick ile birliktelerdi. Tıp olarak yakısmamıslardı belki ama, onlarınki güzel bir ilişkiydi. Kimsenin kimseye ihtiyacı yok, ama birbirlerini sevdikleri için yanyanalar. .
    .

    #walkingdead Nerde kalmıstık? Rick Michonne ilişkisi 🙈 Aralarında küçük oyunlar yok, kıl tüy problemler yok. Öyle akısında her sey yani. Akısta basladı, akısta devam etti. Birbiri için kolaylastırıyorlar her seyi, o kadar 👌 Olması gerektigi gibi. Bir de cocuklari oldu, melez tabikisi. 🧘🏻‍♀️ Rickim goremedi 😕
    .
    .
    Rick dedigim gibi degisik bir karakterdi. Zaten ölürken arkadasları için ve sevdigi kadın için kendini feda edişiyle karaktere komple vuruldum💗 Genc kızların sevgilisi Daryl gibi olmayabilir ama, hatalarından ders cıkarısıyla, aldatan karısından aldıgı intikamın pişmanlıgıyla, efendim işte, duygusallıgıyla, bunlara ragmen liderlik vasıflarıyla hayran olunası muhtesem bir karakter. Evet üç kagıtcı karısı bu nasılsa öldü diye Rick’in en yakın arkadasıyla asna fişna yapmaya basladı hayatta kalmak icin. 😕 Uzunc. Ama kötü öldü, o heriften cocuk dogururken karnını yardılar 😕 Dizinin en feci ölüm sahnelerinden biriydi 🙈 .
    .
    Bir de Glenn’den bahsedeyim bari. Glenn G. Koreli bir abimiz. Kendisi pizza dagıtıcısı imiş önceki hayatında. Sokakları karıs karıs bildigi için ve pratik zekalı oldugu için hayatta kalmıs. Irkcılıga da maruz kalmıs üzünc bir sekilde 😕 Kendisini yakısıklı buldugumu söylemeliyim, G Kore deyince akan sular duruyor, biliyor musun? Kafasi patlatilarak olduruldu 😕 Gozu disari firladi filan 😕
    .
    .
    Rick’imin ölümünü. Yastayım 😕 4-5 senedir bifiil izledigim, duygusal bag kurdugum dizinin basrolunu oldurduler ya 😕 whisperers dedikleri insan-zombi arasi tiplerle yuruteceklermis diziyi simdi. Uc tane de film cekeceklermis, Rick olacakmis o filmlerde 🎥 Diyenlerin yalancisiyim. Benim icin bu zombi olaylari bitmistir ama Rick’in olumuyle 🖕Duy beni AMC @amcthewalkingdead This is the end. You have killed my Rick lan 😂🙈🖕
    .
    .
    Simdi bir de orada burada bulabileceginiz seylerden bahsedeyim. Zaten muzikler on numero bes yildiz tatlim. Dizideki onemli zombilerin mesela simge olmus bisikletli kiz gibi, hikayelerini bulabileceginiz kisa internet bolumleri var. Youtubeda vardi. Sonra bu zombi olaylarinin basini anlatan yan dizi cikardilar, ismi Fear The Walking Dead. Ben sevmedim, birkac bolum izledim, ama pasa keyfin isterse bak.
    .
    .
    Simdi de ufak ufak zombi seylerinden bahsedecegim, sonra bitirecegim walking dead postlarimi. Uc postluk seri gibi oldu 😂 Boyle planlamamistim ama sigmadi 🧘🏻‍♀️
    .
    .
    George Romero filmleri var zombi filmlerinin fikir annesi George Romero. Her sey onla baslamis, ilginiz varsa, arayin bulun izleyin. .
    .
    Zombi animelerinden en sevdigim ; Shiki. Gerci bunlar zombi vampir arasi bir seye donusuyor, ama. Guzel, psikolojik bir animeydi. Insanlardan tiksinmenize sebep olabilir ama bir sure, demedi demeyin. Onu googleyarak bulabilirsiniz turkce altyazili olarak. .
    .
    Boyle... Bakim baska bir sey kalmis mi ? Yok kalmamis valla. Ha bir de abidik gubidik zombi urunleri satiliyor iste figurler, t-shirtler filan. Cok cikarcisin @amcthewalkingdead Diziyi de bir ara parali yaptin, az kazaniyormus gibi. .
    .
    Ben bulursam Rick figuru almak istiyorum mesela. Hadi bu postu etiketleyim, sigmadi diger ikisine. .
    .
    Son bir sey; nefretle bir araya gelmeyelim. Cikarlar icin birlesmeyelim. Ihtiyac oldugunda birbirimizin yaninda olalim. Dizinin mottosu da bu bence. Alan alir almayan hayatinin baska bir bolumunde alir. Esek gibi alirsin yani. Bekle ve gor. Sevgiler 🙏🏻 .
    .
    .
    .
    .
    #walkingdead #walkers #whisperers #rickgrimes #judithgrimes #michonne #carolpeletier #daryldixon #glennrhee #wyeoakcivilian #fearthewalkingdead #shiki #anime #manga #japananime #japan #amcthewalkingdead