• Delgadina'nın öyküsünü anlatan bu İspanyol romansında kral, öz kızı Delgadina'ya âşık olur, ama kız onu reddeder. Kral onu razı etmek için bir kuleye kapatır, su ve yiyecek verilmesini yasaklar. Kız oradan geçen herkesten su ister, ama kimse vermez. Sonunda babasının isteğine razı olduğunda kralın hizmetkârları ona su getirirler, ama onu susuzluktan ölmüş olarak bulurlar.
  • #004
    Kral o günden sonra ilk defa kızından ayrılıyordu bu yüzden hem kendisi hem de eşi adına sarılmak kokusunu içine çekmek istiyordu. Kızının yanına geldi ve kendi yetiştirdiği çileklerden birkaç tanesini eline aldı. ‘Ben yokken bahçem sana emanet tamam mı?’ dedi ağzındaki çileğin tadını beğenmiş yüzünde mutlu bir ifade oluşmuştu. ‘Emredersiniz efendim!’ diyerek bir asker gibi selamladı ve babasının boynuna sarıldı kız ‘Çilek mevsimi bitmeden geri gel ama.’ Tamam der gibi kafasını sallarken bu seferin kısa sürmeyeceğini biliyordu kral. Yine de kızını onayladı ve ‘Hadi şimdi git ve uyu sabah erken uyandırıcam seni’ dedi. Kızı da ayrıldıktan sonra kral şimdi taht odasındaydı, yalnızdı, düşünceliydi ve sonunda uyumaya karar verdi. Aklında onlarca düşünceden zihnini en çok meşgul eden çilek mevsiminin ne zaman olduğuydu. Mahir bir bahçıvandı ancak hiç böyle düşünmemişti. İlk fırsatta ilk geçtikleri köyde bir şekilde bunu öğrenmeli ve şehre geri dönüşünü çilek mevsimine denk getirmeliydi…
  • ANNEMİN SARDUNYALARI


    Onlar açalı beri annen seni unuttu dedi babaannem.
    Kel Asım Paşa'nın bahçesinden aşırmıştı annem onları; sakız sardunyaları, her renkte. O bahçede hepsi açmışlardı. Biz oraya giderken karnım acıkmıştı benim, çok acıkmıştı. Yolda görmüştük köfteciyi; kenara çekmiş arabasını, altındı boruları, dumanlar çıkıyordu. Sakın babaannene söyleme demişti annem, sana sokakta köfte aldığımı, sonra darılırım demişti. Kel Asım Paşa'nın bahçesinde cüceler var. Ben gidince hep o cücelere bakıyorum. İki tane; birinin sarı pantolonu, mavi gömleği var. öbürü yere uzanmış, çubuk içiyor, Hanımellerinin arasında taştan bir kızın boynuna mavi boncuklar geçirmişler. Saygın bir hanımefendidir o demişti annem, elini öpüp alnına koymayı unutma sakın. Elimi öpme çocuğum demişti o buruşuk yüzlü, kıpkırmızı dudaklı kadın. Ben el öptürmesini hiç sevmem demişti. Biz Feridun Bey'in limonluğundan da aldıktı sardunya. Ama tutmadı. Babaannem anneme yükledi suçu, çok su verdi diye. işemiştir dedi benim için. İşedin mi diye kulağımı çekti acıtıp. Kimseler yoktu bir ara yanımızda. Tebeşirle duvarı çizdim. Kel Asım Paşa gelmeyecek mi dedim anneme. Dilini koparırım, sus diye bağırdı annem. Ama dilimi koparmazdı annem benim; köfte istediğimde altın bacalı köfteciden alırdı köfte, acı, baharlı. Büyüyünce nolucaksın oğlum dedi o yaşlı kadın; çay içer misin dedi, şeker ye dedi, bonbon, saçların ne güzel kıvırcık dedi, oynamak ister misin ablayla dedi, erler gibi saçları kesilmiş bir kızı gösterdi, hadi seksek oynayın birlikte dedi. O kızın yanağında al al bir yara vardı. Ben sustum. O yaşlı kadın sordukça sustum. O kıza sordum; büyük hanım kızgın maşa yapıştırdı dedi. Annem terleme dedi. Terlersen öksürürsün gene dedi. Büyük hanım, annene ne söylüyor dedi o kısa saçlı kız. Asım Paşa'nın başı kel mi gerçekten dedim. Annemin gözleri kan çanağı gibiydi. Büyük hanım artık konuşmadan, sessiz oturuyordu. Gitmemizi bekler gibiydi. Hadi gidelim diye tutturmayacaktım, anneme söz vermiştim. Yoksa süt dondurması almayacaktı. Annemin elini öptü Kel Asım Paşa, babası yaşındaydı oysa. Kırmızı kurdelâlı madalyalar takmıştı ceketinin yakasına. Birinde bir adamın resmi vardı. Putlu olanı vardı, onun kurdelâsı maviydi. Valideniz hanımefendi nasıllar dediydi Kel Asım Paşa. Hiç saçı yoktu, kaşı da yoktu. Madalyaları vardı ama. Bıyıkları vardı. Aman bu köfteciler dedi büyük hanım, yanımızdaki inşaata geliyorlar, işçiler yer öğleleri, eşek eti midir nedir? dedi. Kokudan geçilmiyor dedi Kel Asım Paşa, telefon edeceğim Belediyeye dedi. Annem önüne bakıyordu. Pek terbiyeli, ama dilsiz dedi bana dönüp büyük hanım. Kel Asım Paşa yakalayıp zorla kucakladı. Bacakları bir türlü kapanmıyordu bitişip. Elleri kemik kemikti. Soluğu da kokuyordu. Size gül versinler hanımefendi demişti Kel Asım Paşa, Ganimet gül makasını getir demişti. Böyle süslü bir makas getirmişti yanağı maşalı kız, kocaman. Koncaları kesme kız demişti buruş buruş yüzlü kadın, parmağını sallamıştı dik dik. Annem cüceli bahçeye inmişti taşlıktan. Elimden tutuyordu. Hava kararmıştı. Eve gidelim diye fısıldadım. Gideceğiz demişti annem. Dönüp bakmıştı Kel Asım Paşalara; birden çantasına iki üç sap sardunya koparıp koymuştu. İnsanlar arsız oluyor demişti büyük hanım, biz çay içerken. Kapıdan geçiyorlarmış, hem de sizin bizim gibi insanlar, öyle köylü filan değil, Ganimet’e baktım bir, çarık çekti desem değil, o kopasıca elleriyle, bildiğiniz gibi değil efendim, küçük yaşta derede çayda çamaşır yıkamaktan mor mor damarlar çıkıyor hepsininkinde, bu geldiği vakit bit içindeydi inanın, elektrik düğmesine basınca şaşırıyordu, ödü kopuyordu elektrik düğmelerinden, canım rozaları kırıyor dikenlerine aldırmayıp, o rozaları Paşaya Paris’in en büyük nebatat bahçesinden göndermişlerdi. Babaannem gene üstüne kirletmiş bu dedi, düştün mü dedi. Nasıl oynatır seni Nezihe hanımefendi beslemeyle dedi. Ben beslemeyi çok sevdim dedim. Babaannem sevmedi diye sevdim. O kız beni yere itmişti, seksek oynarken mermer taşımı çalmıştı. Annen ağlıyor demişti gülerek. Asım Paşa hazretleri geldiler mi yanınıza diye sormuştu babaannem. Gelmedi dedim, yalan söyledim. Mermer taşı sinemalı arsadan almıştım, öylesi tekti. Bu çocuğu yalana sen alıştırıyorsun dedi babaannem. Senden öğrendi bütün kötülükleri. Ben o adamın Kel Asım Paşa olduğunu bilmiyordum dedim. Annem anlatmıştı; Kel Asım Paşa'nın karısı o evde maymun beslermiş bir zamanlar. Sonra kaçmış maymunu. Annem sardunyaları dikmişti hemen o akşam; Feridun beyden aldıklarımız tutmadıydı demişti bana. Ben balkonda kum kaşıklamıştım; su döküp tünel yapmak istedim ama, olmadı, dağılı dağılıverdi. Açacak demişti annem, bütün kış savaşacak toprakla, sonra açacak, çividî, sarı; bunların yapraklarını ovalarsan elinde, sakız sakız kokar demişti. Şimdi olmaz demişti, yaz gelince, çok yaprakları olunca. Ben o gece anneme ben babamı, babaannemi sevmiyorum dedim. Böyle söyleme dedi annem, baban seni çok sever dedi. Babaannem diyor ki, nesi var diyor, etsiz butsuz bir kızdı, görgüsüzdü diyor, nelerine güvenirler bilmem ki. Otuz beş yaşında daha, tam yaşı erkeğin otuz beş; olmazsa bu çocuğa ben bakarım diyor, herkes peşinde babasının diyor.
    Selim İleri
    Sayfa 157 - Adam yayıncılık
  • 432 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yazarın ilk kitabı gibi bu kitabı da güzeldi. Türk filmi tarzında bir kitaptı. Tek beğenmediğim şey biraz daha aksiyon olsa sanki daha iyi olurdu. yazarın kalemini çok beğeniyorum. Umarım en kısa zamanda yeni bir kitapla karşımıza çıkar sabırsızlıkla yazarın yeni kitaplarını bekliyorum.
    Leyla annesini küçük yaşta kaybettikten sonra ondan yadigar kalan köşkü elinde tutmak ister annesinin hatıraları ile yaşamak için. Ama babasının intihardan önce iflas etmesi ve parasını olmaması işleri zorlaştırır. Yeni ev sahibi ile konuşmak için evlerine gider ve Adnan ve eşi ile tanışır. Ona bir tek şartla evi geri vermeyi kabul edeceklerini söylerler ve Leyla istemese de kabul eder.
    Sonra Selim ile tanışır ama Selim Leyla ile Adnan arasında ilişki olduğunu zannettiği için Ona kötü davranır ve çekip Amerika'ya gider 3 ay sonra arkadaşının düğünü için gelir ve Leyla ile düğünde karşılaşır ve kızı kolundan tutup sürükleyerek kendi evine götürür ve Selim çok arzuladığı Leyla ile Leyla'nın sarhoşluğundan da faydalanarak beraber olur. Sonra Selim ablası ve eniştesi Adnan ile konuşmaya gider ve Leyla'ya ne kadar haksızlık yaptığını fark eder ama olanları bir türlü aklı almamaktadır.
    Sonrası işler biraz karışır vs. daha fazla spontai vermeyeyim arkadaşlar. Okuyup öğrenin.
    İyi okumalar.
  • 456 syf.
    ·8/10
    Kitapta Louisa'nın sevgilisi Will öldükten sonra hayata tutunuşunu, umutla yeni kapılar arayışını, depresif ve boş olan hayatının kapılarını yeni insanlara aralayışını ve onun dolambaçlı hayatında yaşadığı mucizeleri anlatan bir yeniden diriliş hikayesi denilebilir. Okurken farklı duygulara kapılıp, çıkmazlara sürükleneceksiniz. Yanınıza koca bir kutu mendil alın.

    Louisa Clark ve Will Traynor birlikte altı ay geçirmişlerdir. Will tekerlekli sandalyeyle yaşayan bir hastadır. Louisa onun bu zor zamanlarında yanında olmuştur. Will' in ölümü üzerine Louisa yıkılmıştır. Depresyon ve Will' in ölümü onu ihtiyar ruhlu birine çevirmiştir. Hayata devam edenler çemberi adlı bir gruba üye olmuştur. Buraya gelen üyeler kendisi gibi depresif ve geçmişinde yaşadıkları hatalar ve olayların etkisinden kurtulamamış insanlardır.

    Louisa Londra' da boş bir apartman dairesinde kendine yeni bir hayat kurar. Bu arada bir barda garson olarak çalışmaya başlamıştır. Her şey hayatında olağan ve aynı sıkıcılıkla giderken o gece bir olay yaşar. Louisa dairesinin çatı katında daha önceden kendi oluşturduğu küçük sebze ve bitkilerden oluşan bir bahçe yapmıştır. Bunalımlı olduğu gecelerin birinde yangın merdiveninden o küçük bahçeye çıkar. Uzun zamandır uğramadığından bütün bitkileri solmuştur. Oturur ve şehrin sesini dinler. Düşüncelere daldığı esnada bir ses duyar, ayağa kalkar ve karanlıkta belli belirsiz bir kızın siluetini görür. Bir anda korkuyla dengesini kaybeder ve ayağı kayar. Bütün düşünceleri ve vücudu aşağıya doğru süzülür. Sonra her şey karartı.

    Gözünü açtığında solunum cihazına bağlıdır. Ona beşinci kattan iki kat aşağı düşüp bir tenteye çarparak komşusunun balkonuna doğru uçtuğunu anlatırlar. Louisa' nın kalçası ayrılmıştır ve bunun için iki ameliyat geçirir. Sol ayağı ve sol kolu kırıktır. Uzun bir süre hastanede kaldıktan sonra ailesinin evine götürülür. Orada yavaş yavaş iyileşir. Ailesi onun Will' den dolayı intihar ettiğini düşünse de olay tam bir kazadan ibarettir. Aylar sonra Lou toparlanır ve tekrar eski yaşantısına dönmeye karar verir. İşine tekrar başlar. Barda çalışmak onun için tam bir işkencedir. Richard adında kötü ve buyurgan bir patronu, giymek zorunda olduğu berbat bir iş kostümü vardır. Ama başka bir iş bulması imkansız olduğu için bu işinden de ayrılamıyordur. Hayata devam edenler çemberine kaldığı yerden geri döner Lou. Orada Jake adında ergen ve annesini bu küçük yaşında kanserden kaybeden bir genç vardır. Babasının eve her gece başka bir kadınla gelmesinden şikayetçidir. Babası her pazartesi onu grup çıkışında motosikletiyle almaya gelir. Lou bu adama karşı içten içe öfke besler. Bir gün tanışma ortamı olur ve Jake' in babasının aylar önce o kazada Lou' ya ilk müdahale yapan bir ambulans görevlisi olduğunu öğrenir. Adı Sam' dir. Lou, Sam ile tuhaf bir dostluk kurar. Ancak Jake' i böyle üzdüğü için ona öfkelidir.

    Günler geçer ve bir gün Lou' nın karşısına sarhoş, ergen bir genç kız çıkar. Adı Lily' dir ve Lou' ya Will' in kızı olduğunu söyler. Lou çok şaşırır ve olduğu yerde kalır. Will' in çocuğu yok dese de Lily bunu kendinin de yeni öğrendiğini, babasının eskiden annesiyle birlikteliğinin olduğunu söyler. Lou inanmak istemese de Lily, Will' e çok benziyordur. Lily' nin annesi Tanya, Will' den ayrıldıktan sonra zengin bir adamla evlenir. O adamdan da iki çocuğu vardır. Ancak Lily üvey babası ve yeni ailesiyle mutlu değildir. Sorunlu bir çocuktur. Onu sorunlu ve sorumsuz bir kız olduğu için yatılı okula verirler. Bunun üzerine Lily iyice bunalımlı ve sorunlu biri olmaya başlar. Okuldan kaçar, gecelerini barlarda ve sokaklarda kötü arkadaş gruplarıyla geçirir. Başında bir bela vardır ve kalacak yeri yoktur. Lou' nun yanına gelip ona gerçeği anlatır ve evinde kalması için izin ister. Lou kaza yapmadan önce çatıda gördüğü genç kız da Lily' dir.

    Lou onu sokağa bırakmasa da beraber yaşamaya da sıcak bakmaz. Ancak annesi Tanya' nın umursamaz tavırları, onu Lily ile aynı evi paylaşmaya doğru sürükler. Lily çok dağınık, sorunlu ve sorumsuz biridir. Lou bu durumdan sıkılır ve Lily' yi Will' in ailesinin de tanıması gerektiğini düşünür. Ancak Will' in ailesi Lily' yi kabul etse de aynı evi onunla paylaşmak istemezler. Bunun üzerine Lou Lily' yi sahiplenir ve onunla yeni bir hayata merhaba derler.

    Bu arada Sam ile Lou dostluğu yeni kıvılcımlar oluşturur. Lou her gün bir kadınla olduğunu bildiği birinin kendini de kullanacağını düşünür. Sam' e bir türlü güvenemez. Sam ile araları çok iyidir. Aşık olmaya başlamıştır. Will ile olan geçmişini artık eskisi kadar sorun etmez. Ancak Jake' in her pazartesi grupta anlattığı babası hakkında bilgiler Lou' nun Sam' den uzaklaşmasına yol açar. Sam Lou' ya bir türlü anlam veremez. Birbirlerini bu kadar seviyorlarken aralarında ki tek sorunun Will olduğunu düşünür. Lou, Will ile olan geçmişini, Lily' nin sorunlarını ve yeni aşkı çapkın Sam' in yaramazlıklarını düşündükçe yeniden bunalımlı hayatına doğru ilerler. Ayrıca barda patronuyla her gün kavga etmektedir. Tüm bu olumsuzluklar devam ederken Lou arkadaşı sayesinde Newyork' ta bir iş teklifi alır. Ancak sonrasında Lily' nin başına gelen olaylar onun yanında olması ve Will' in tek emanetini koruması gerektiği gerçeğiyle yüzleşir.
    Sam ile Lou konuşmaya karar verir. Lou ona Jake' e yaşattıklarını, ve kendinin de diğer kızlardan farklı olmadığını, ona güvenmediğini söyler. Sam olayların hepsinin yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu anlar. Kadınlarla her gece beraber olan Sam değil Jake' in babasıdır. Sam Jake' in dayısıdır. Lou Sam' i, Jake' in babası sanmıştır. Gerçekler ortaya çıktığında Lou suçluluk duyar ve Sam'den özür diler. Bu arada Lily' nin problemleri de yavaş yavaş düzelir ve büyük annesi Bayan Traynor, Lily' yi yanına alıp beraber yaşamak istediğini söyler. Lily' de Lou' yu çok yorduğunu fark eder ve düzenli bir yaşam ister. Bu teklifi kabul eder ve Bayan Traynor' un yanına yerleşir.

    Bu arada Sam ile Lou' nun ilişkileri Wiil yüzünden tekrar bozulmaya başlar. Lou, Sam' i tekrar kazanmak için onun yanına gidip konuşmaya karar verir. Ancak Sam ambulanstadır ve acil olarak vurulan bir yaralıyı kurtarmaya gideceklerdir. Ambulansa Lou' da atlar ve yolda onunla konuşmaya çalışır. Will' i unuttuğunu, Lily sorununu düzelttiğini, iyileştiğini ve yeni hayatına Sam ile devam etmek istediğini söyler. Sam ise bu konuşmalar olurken işine odaklanmış haldedir. Bir an önce olay yerine gitmeye çalışıyordur. Gittikleri olay yerinde bir tuzağa düşerler. Asıl vurulan kişi başka adamlar tarafından saklanmıştır ve Sam kalp krizi geçirmiş rolü yapan biriyle ilgilenmeye hazırlanıyordur. Lou tuzağı fark eder ve Sam' i gerçek yaralının olduğu yere çağırır. Yaralıyı ambulansa taşırlarken arkadan silah sesleri ve adamların koştuğunu görür. Sam onları sakinleştirmeye çalıştığı esnada vurulur. Lou ve diğer görevli Sam' i ambulansa taşır ve hızla oradan uzaklaşırlar. Lou Sam'i kaybetmekten çok korkar. Sam ameliyata alınır ve durumu ciddidir. Lou günlerce hastanede bekler ve Sam artık hayata dönmüştür. Aylar sonra Sam iyileşir. Lou ise Newyork' ta tekrar iş teklifi almıştır ama Sam' i bırakmak istemez. Sam onu bu kararından döndürür ve bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini söyler. Sam ile Lou geçmişi unutup yeni ve zorlu bir hayata doğru yola çıkarlar. Sam havaalanından Lou' yu yolcu ederken en kısa zamanda bir araya geleceklerini söyler. Lou ise kalbini Londra' da bırakarak Newyork' a yeni maceralara doğru yol alır.

    "Hikayelerin mutlu sonla bitmesi için yola devam etmek gerekir."
  • Sen hep gül, çünkü gülmek bu hayatta en çok sana yakışıyor. Bir de anneme. Geri kalanlar gülmese de olur. Ama bir tek bana gül. Olur mu?
    /Babasının Kızı
  • 408 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Uzun zamandır kitap okumak konusunda sıkıntı çekiyor ve başladığım her kitabı yarım bırakıyordum. Bir günde başlayıp bitirdiğim Özgürlük Çocukları keyfimi yerine getirdi.

    Ben kitapları okumadan önce detaylı incelemelerini okuyan, spoilerı dert etmeyen biriyim. Özgürlük Çocukları’nın goodreads üzerindeki İngilizce yorumlarını okumuştum. Ve yorumlar hiç de iyi olmadığı için kitaba sıfır beklentiyle başladım.


    Ama gerçekten haksızlık yapıldığının farkına vardım. Kesinlikle bu kitabın hakkı 3 puandan aşağısı değil, 1 puan verip o kötü yorumları nasıl yapmışlar anlam veremedim. Yorumum ufak tefek spoilerlar içerebilir, baştan uyarayım. Ve yoruma geçeyim.

    Bu kitap, Alexander’ın anne ve babasının hikayesini anlatıyor ve bizim Bronz Atlı’da okuduğumuz sonu içinde barındırmıyor, öncelikle bunu söyleyeyim. Devam kitabı var yani. Bu kitap daha çok asıl hikayenin giriş kısmı gibi. Kurgu ağır ilerliyor, evet fakat biz zaten bu ağırlığa Bronz Atlı serisinden aşinayız. Detay vermeyi ve olayları uzatmayı seven bir yazar Paullina Simons. Ben yazarın karakterlerini ve anlatımını sevdiğim için bence problem değil bu.

    Ayrıca kitabın adı ÖZGÜRLÜK ÇOCUKLARI, Bronz Atlı’dan bildiğimiz idealist ve politika ile ilgili iki karakterin hikayesi bu. Salt romantizm beklemek ne kadar doğru? Elbette politika, dönemsel problemlemler ve gelişmeler yer bulacak kendine. Bir dönem kitabı bu sonuçta. Hayatımda okuduğum en kötü aşk kitabı yorumu yapan arkadaşa sen ne okuduğunun farkına var demek isterim açıkcası.

    Konusuna gelirsek. İtalya’dan Amerika’ya göç eden Gina ve ailesinin Amerika’da ayakta durma çabaları ve onların fakirliklerine karşın çok zengin bir üniversite öğrencisi olan Harry’nin kendini bulma çabasını okuyoruz. O dönemlerin zorlukları, kadınlar açısından yaşanan sıkıntılar, göçmen problemleri ilk iki bölüm boyunca asıl konu. Ama Gina karakterini o kadar sevdim ki, ben bu problemleri bile keyifle okudum. Gözümün önüne hep Tatiana geldi, tek bir farkla; Gina Tatia’ya göre daha iradeli, hırslı ve cesur.

    Bronz Atlı serisinde Tatia çekimser bir kızdı. Onun aşk konusunda itici gücü Alexander’dı burada ise tam tersi. Alexander’ın annesi tıpkı oğlu gibi. Aşkı için mücadele etmekten çekinmeyen, kendi şansını kovalayan bir tip. Harry ise Tatia gibi kendinden çok çevresindekileri düşünen bir karakter. Yakın arkadaşı Ben’in sırılsıklam aşık olduğu Gia’dan uzak duruyor. Biraz da hak veriyorum bu konuda ona. Kızla arasında yedi yaş var, kız daha on beşinde... İnsanlar kitabı yorumlarken ne istiyorlar anlamıyorum, on beş yaşındaki kıza yaklaşması gerektiği şekilde yaklaşıyor Harry. Kibar ve mesafeli. Ama Gia, inanç ve heyecan dolu. Çabaları, azmi bana gerçekten kendini sevdirdi. Özellikle üçüncü kısımda vardığı nokta.

    Benim için bu aşk hikayesi olması gerektiği şekilde gitti. Son kısımlarda çok hızlı geçiş olması tek problem bence. Paullina Simons tuğla gibi kitaplar yazan bir yazar, üçüncü kısımı uzatabilirdi. Yirmili yaşlardaki Gia ve Harry’nin ilişkisi jet hızıyla gelişti. Ben aralarındaki sevginin gelişimini daha detaylı okumak isterdim açıkçası. Harry ne ara kızı gördü de anında sırılsıklam aşık oldu anlamadım. Hani siz ayrı dünyaların insanıydınız? Kızı yirmili yaşlarda gördün ve anında aynı dünyalara mı vardınız? En güzel, en okunası dönemler oldu bittiye geldi...

    Alice’e yapılanlar cidden üzücüydü. Harry’nin yaptığını hiçbir bahane örtmez. En azından kızın yüzüne söyleseydi, adam gibi açıklama yapsaydı. Yine Aşk-ı Memnu Behlül gibi kaçmayı seçti. Yıllar önce yaptığı gibi. Esther’in Tatiana’ya karşı nasılsa Gina’ya karşı da aynı çirkeflikte olduğunu görmek beni şaşırtmadı. Kadın kitaptaki en istikrarlı karakter. Yılan gelmiş yılan gitmiş meğer.

    Politik yorumlardan vs hiçbir şey anlamasam da sevdim ben kitabı. Bir gecede bitirdim, bir Bronz Atlı değil. Olamaz da. Yani objektif olalım, 2. Dünya Savaşı dünyasında geçen bir aşkla bu bir olabilir mi? Bir defa şartlar adil değil ki doğru düzgün kıyaslayabilelim. Kulvarları farklı. Kendi alanında güzel bir kitaptı Özgürlük Çocukları. Fakat söylediğim gibi, salt aşk beklememek gerek. Bence kitabı kurtaran detay Gina’ydı.