• The New York Times'ın eski editörü John Swinton şunları söylüyor:
    "Dünya'da bağımsız basın diye birşey yoktur. Biliyorum ki... Gazetecinin işi gerçeği yok etmektir; tam olarak yalan söylemek, saptırmak ve suçlamak için yalan haberler yapmaktır.
    Sahnelerin arkasındaki zengin adamların araçları ve vasileriyiz. Biz atlama krikolarıyız, ipleri çekiyorlar ve dans ediyoruz. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve hayatlarımız diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz."
  • Mahkeme heyeti başkanı (Kel) Ali Bey; basına verdiği demeçte Terakkipervercilerin suikasta katılmakla suçlanacağını ve bazı İttihatçıla­rın da aynı konumda olduklarını açıklar154. Tutukluların avukat tutma ve kararları temyiz etme gibi bir hakları bulunmamaktadır: "Suçsuzluklarını ispat edemezlerse suçlu bilineceklerdi[r]"(155• Mahkemenin çalışma biçimini ve yargılama usulünü göstermesi açısından lzmit Milletvekili Şükrü Bey'in avukat tutma isteğine Mahkeme Başkanı Ali Bey'in verdiği cevap son de­rece manidardır: "İstiklal Mahkemeleri, avukatların cambazlıklanna gele­mez. Mahkememizin üst kademesi yoktur. Millet hüküm bekliyor. Ne söyle­yecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla geçirecek zamanımız yoktur"156• Kazım Karabekir'in 3 Temmuz' da yapılan sorgulaması son derece heye­ canlı geçer157. Mahkeme heyeti "eski hesapları" görmek ister gibidir. Soru­lar, suikastla ilgili olmaz; eski siyasi ayrılıklarla ilgili konular sorulur. Ka­zım Karabekir, "el ele çalışan arkadaşların arasında ayrılıklaeın" Lozan'la başladığını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na ise "memlekete hizmet­ten kaçmamak" için katıldığını söyler. Mahkeme Başkanı Ali Bey; Terak­kiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kastederek "Bence memleketin böyle parti­lere tahammülü yoktur" diyerek yanlı görüşünü açıklaması üzerine, Kazım Karabekir "Ben aksi düşüncedeyim. Memleket demokrasiye layıktır. Millet anlayışlıdır" karşılığını verir158. Suikastçıların sorgularından, başta Milli Mücadelenin Paşaları olmak üzere eski İttihatçıları ve Terakkiperver Fırkası'nın mensuplarını suçla­yacak nesnel hiçbir ipucu elde edilemez159. Mustafa Kemal, duruşmalar sırasında Çeşme'de ikamet eder ve her vesile de adaletin bağımsız oldu­ğunu açıklar. Ancak mahkeme üyeleri ve diğer bazı nüfuzlu ki.şiler sü­rekli kendisiyle görüşürler160. Mahkemenin bağımsız davranmadığı açıktır. Özellikle Kazım Karabekir'in sözleri ve Kazım Karabekir'e sözlerini istediği gibi söyleyeceği bir serbest­liğin tanınması Mustafa Kemal'i kızdırır. Mahkeme Heyeti bir balo baha­nesiyle Çeşme'ye çağırılır. Mustafa Kemal, Mahkeme heyetiyle balo salo­nunun yanındaki mutfakta görüşür ve işlerini savsakladıkları, sanıklara yumuşak davrandıkları için sert bir şekilde azarlar. Mahkeme heyeti işit­tikleri azarlar sonrasında tekrar salona dönemezler; salona dönen Mustafa Kemal'le bir araya gelmeye cesaret edemedikleri için, mutfak penceresinden atlayarak binayı terk ederler161. Kılıç Ali daha sonraları, bu kaçışlarının ge­rekçesini balo misafirlerini "rahatsız etmemek" biçiminde açıklayacaktır162. Sorgulamalar devam ederken, Mustafa Kemal, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa'yı İzmir'e çağırır. Anlaşıldığı kadarıyla ondan Pa­şaların tutuklanmasının orduda ne tür tepkilere neden olduğunu öğren­mek istemektedir. Söze doğrudan girer ve henüz sonuçlanmamış sorgu­lamanın o aşamasında, Mahkemenin başta Kazım Karabekir olmak üzere bazı paşaları idam etmeyi düşündüğünü söyler. Fevzi Paşa, idamla so­nuçlanacak suçun delillerinin neler olduğunu sorar. Mustafa Kemal, Ziya Hurşit'in itiraflarının paşaları suçlu gösterdiğini söyler. Fevzi Paşa'nın ce­vabı bir soru sormak biçiminde olur: "Ziya Hurşit benim adımı verseydi, beni de idam edecek miydiniz?"Mustafa Kemal, bu son derece anlamlı soru karşısında herhangi bir şey söylemez163. Anlar ki, ordu, paşaların yargılanmasından rahatsızlık duymaktadır.




    154 Kinross, Atatürk, s. 499
    155 Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, s.76; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş (1912-1922) ve Sonrası, s. 419
    156 Vakit, 4 Temmuz 1926
    157 Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, s.84,85; Alta); Fahrettin, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 419,420; Kılıç Ali, İstiklal Mahkemesi Hatıraları,s. 67, 68.
    158 Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Taıihi, s.228; "Suikast tertibine ismi karışanlar, Terakkiperver Fırka mensuplarıyla, İttihatçılar, mu­hakeme safahatında, ben bunların bir araya gelip karşılıklı ve müşterek bir karara var­dıklan gibi bir manzara görmedim. Muhakemenin tarzı bunu göstermiyor. Davaya dahil edilenlerden her biri, bir ucundan haberli, münasebetli ve ilişkili gibi bir hal var. Kimi, İttihat ve Terakkiden dolayı, kimi Terakkiperver Fırka içinde olarak böyle. Ama muhakemeleri yapılırken bir ipucu yakalandığı zaman, bunun tertiple müna­sebeti ne kadar geniştir, belli değil. Ayrıca tahkik etmek vazife oluyor. Terakkiper­ ver Fırka'nın doğrudan doğruya tertipçi olmadığı anlaşılıyor. Ama, eski İttihatçılar­ dan Şükrü Bey, Sarı Efe gibi fedailerin hadiseye başlıca tertipçiler olarak karışmaları ve bunların Terakkiperver Fırka ile irtibatlı bulunmaları işi sıçratıyor. Yani bir ucun­dan Terakkiperver Fırkaya dayanıyor" (İnönü, Hatıralar, C.Il, s.218). 159 Kazım Karabekir'in damadı Profesör Faruk Özerengin'in açıkladığına göre, Mahkeme heyeti ile Mustafa Kemal arasındaki irtibatı kesintisiz bir şekilde Fahrettin Altay sağ­lamaktaydı (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229). Fahrettin Altay'ın konuya ilişkin bir hatırası şöyledir: "Mahkemenin son günleri idi. Bir gün, öğleden sonra Kordon bo­yundaki Atatürk'ün evinin önünden geçiyordum. Bu saatlerde istirahatte olduklarını tahmin ederek maiyetleri ile görüşmek üzere eve girdim. Kapının ilerisinde soldaki bir odanın kapısı açıktı. Ortada bir masanın başında kendileri ile Başvekilin oturduk­larını görünce müsaadesiz geldiğime sıkıldım ve selam vererek geçmek istedim. O eli ile işaret ederek beni yanına çağırdı ve oturmamı istedi. Yüzlerinden kederli olduk­ları anlaşılıyordu. Bana hitaben "Ali Bey bizim paşaları da asacak" dedi, fikrimi sorar tarzda yüzüme baktı. Bu sözler bir sürpriz tesiri yaptı, bir an durakladım, Başbakan başını eğmiş yere bakıyor sanki bakışları ile bir tesir yapmış olmaktan çekiniyordu. Kendimi toparladım ve dedim ki: "Paşa hazretleri, siz her şeyi bizlerden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize tevcih etmekle anlıyorum ki lütufkar kararınızı vermişsiniz .. .'' Bu yoldaki cevabımdan, lütufkar karar tabirinden paşaların idamla­rını istemiş olsaydınız bana sormazdınız demek istediğimi o yüksek zeka derhal an­ lamıştı. Gülümseyerek; "İyi amma sonrasından emin olabilir miyiz?" buyurdular, o vakit İnönü başını kaldırdı ve şu özetle cevap verdi: "Emin olabilirsiniz Paşa hazret­leri, siz var oldukça hükümetiniz daima kuvvetli olacaktır. Bütün millet size pres­tij ediyor bu nankörlüğe teşebbüs edenler mahdut birkaç sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dahilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır." Atatürk de, "Pekala bakalım Ali Bey ile bir daha görüşelim" diyerek ayağa kalktı, ay­rıldık" (Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 421).
    160 Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzii, s.85-87; Güz, Türkiye'de Basın-İlıtidar Ilişkileri, s. 209.
    161 Kılıç Ali, İstiklal Mahkemesi Hatıralan,s. 66- 68.
    162 Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, s. 62
    163 Kınross, Atatürk, s. 501
  • '' İlluminati'nin kontrol altındaki gizli örgütler eylemi gerçekleştirir, etkisini kontra basın yapar. Kontra basın sansasyon ayarlar. Suçluyu suçsuz, ahlaklıyı ahlaksız gösterir, uyuşturucu kaçakçısından bahsetmez, bu suçlamaları masum kişiler üzerine yıkar. ''
  • Küçük burjuvanın dünya görüşü durağandır. Küçük burjuva kendisini dünyanın merkezine koyarak, kendi çevresini bütün toplumun, kendi hayat süresini ve kendi hayatına tekabül eden zaman dilimini de bütün insanlık tarihinin yerine koyar. Bugün yüzleşmekte olduğu durumun kökenini, gelişim sürecini, nasıl bu hale geldiğini ve bundan nasıl kurtulabileceğini ortaya koymaktan acizdir. Bugün var olanı hep oldu ve olacak zanneder, buna karşı çıkmak ona göre beyhude bir çaba veya ütopik bir hayal, bunun değişmesinin mümkün olduğunu düşünmek olmayacak duaya amin demektir.

    Dünya ve devrim tarihinde Çarlık Rusya’sı gibi, Marks’ın ifadesi ile “1849’da dünya gericiliğinin kalesi iken 1870’lerin sonunda dünya devrimci ve ilerici hareketlerinin kalesi” olan Ortodoks köylü memleketi örneği varken, küçük burjuva tarihsel diyalektiğin şeyleri karşıtına dönüştürme eğilimine inatla göz kapatır ve kulak tıkar. “Burası Türkiye”dir, “bu halk aptal”dır, “eğitilmez”dir, ve sonunda dillere pelesenk olan o meşhur sloganvari söz dizisine gelinir: “Böyle gelmiş, böyle gider!”

    “Böyle gelen”in “böyle gideceği” fikrine son derece ikna olmuş olan küçük burjuva, böyle gelenin gerçekten böyle gelip gelmediğini sorgulamaya bir türlü cüret etmez. Bir noktada farkındadır ki etse, aslında kabahat kendisindedir. Yeri gelince köylerdeki toprak ağalarının mülkiyetini tehdit ettiği için kendisi de bir toprak ağası olan Menderes’in başını çektiği hükümet tarafından “komünist yetiştirme” gerekçesi ile kapatılan Köy Enstitüleri’nden dem vururken, bu halkın o dönemden beri geçirdiği süreçlerin tutarlı bir diyalektik analizini hiçbir zaman ortaya koyamaz. Oysaki bu halk, 60 İhtilalinin ve 62 Anayasasının getirdiği nispi özgürlük ortamında, sosyalizmin serbest kalışının ardından TİP’lere destek vermiş, onların içerisinden 68 kuşakları yükselmiş, gericiliğin etkisi sürmekle birlikte kitleler devrim fikrine ısınmaya ve devrimcilerle kucaklaşmaya başlamıştı. Küçük burjuvanın kendisi de sık sık hatırlattığı gibi, o dönem devrim uğruna silah sıkan adamlar bugün AKP seçmeni olmuşlardı. Peki nerede bunu “neden”i ve “nasıl”ı?

    Bir zamanlar ABD-NATO desteğiyle Milli Türk Talebe Birliği’nde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde örgütlenen gericiler 80 sonrası köy köy ve mahalle mahalle gezip insanların kafalarına örümcek ağı örerken, onları kafadan silahsızlandırırken küçük-burjuva elitistimiz ne ile meşguldü? Atletle rakı içtikten sonra çocuklarına “aman siyasete bulaşmayın, siyaset iğrenç, leş, pis bir şeydir” demekle. Devrimci hareketlere, İslamcı gericilikle kıyasıya mücadele verenlere destek verdi mi? Destek bir yana, F tiplerinde bu insanlara ölüm kusturan, Türkiye burjuvazisinin “komünizme taşmayı önleyen son bent”ine oy atmakla yetindiler. Geri kalanı ise teröristti. Böyle “anarşistlikler”le zaten bir yere varılamazdı, parlamenter demokrasinin yolu en doğru yoldu. Nitekim küçük burjuvanın kafasında da demokrasi olsa olsa buydu.

    Bu bakımdan küçük burjuvanın esasen “çomar” diye aşağıladığı ve ağırlığı esnaf-işçi-köylü sınıflarından/tabakalarından oluşan AKP seçmeninden bilinç düzeyi olarak pek bir farkı yoktur. İdeolojik konumu gereği daha kolay eğitilebilir gibi dursa da, Marks’ın deyimi ile bilincini belirleyen toplumsal konumundan ötürü onu da ikna etmek en az “çomar(!)”lar kadar zordur. Hem küçük burjuvanın da zaten mücadele etmeye niyeti yoktur, “dünyayı o mu kurtaracak”tır, ona mı kalmıştır memleket sorunlarıyla ilgilenmek? Onun dudaklarından hep şu şikayet işitilir: “Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım.”(Maksim Gorki, Küçük-Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi). Bu yüzden küçük burjuva, hem “anarşiye varana dek bağımsız olma sevdasından kurtulamaz, hem de işçi sınıfının zafer arabasına bağlı kalır”(Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler).

    “İşçi sınıfı zaten AKP’li”dir! “Onlar kendini düşünmezken biz mi onları düşüneceğiz”dir! Küçük burjuva, bir yandan bilinçsiz ve cahil olmakla itham ettiği ve bilinçlendirmek uğruna kılını kıpırdatmadığı halka karşı aydın ve elit kişi pozları satarken, bir yandan da kalkıp kendini geliştirmekten imtina eder. Halk neden böyle diye düşünmediği, halkın nasıl bu hale getirdiğine kafa yormadığı gibi, Leninist “dışarıdan bilinç” ilkesine kulak asmaz ve öncülerin sınıfa bilinç aşılama görevini bir kenara koyar. Sistem için rıza üretimi gerçekleştirmek adına Gramsci’nin bahsettiği “kültürel hegemonya”yı araştırmak hiç aklına gelmez. Althusser’i açıp “devletin ideolojik aygıtlarına” kafa yormaz. Plazalarda beyni sulanmış bir beyaz yaka için, veya tipik bir küçük burjuva için, en iyi seçenek cebine giren üç kuruşla birlikte kendisini aristokrat sanmaktır.

    Küçük burjuvanın bütün “vatandaşlık görevi” ve bütün siyasi sorumluluğu, köklerini onun yüzeysel ve çocuksu demokrasi anlayışından alır. Ömründe 8. Sınıf İnkılap Tarihi dersinden öte “demokrasi nedir” sorusuna kafa yormamış olan, bunu müteakiben Lenin’in Devlet ve Devrim’de belirttiği gibi yine bir devlet biçimi olan demokrasiyi anlamak için “devlet nedir” diye düşünmemiş olan küçük burjuva; bütün gazetelerle ve internetle, bütün basın yayın organları ve televizyon programları ile, bütün afişler ve Billboardlarla etrafı sarmış olan, devlet eğitimi ile ideolojik yükleme ve toplumsal tabuları gerçekleştiren, esasen tepede oturan ve devlet aygıtını bir siyasi egemenlik aracı olarak kullanan %1’lik oligarşik bir azınlığın plütokratik diktatörlüğünü “milli irade”yi yansıtan “demokrasi” zannetmekte “çomar” diye aşağıladığı AKP’liyle yarışır vaziyettedir.

    MÜSİAD’ın yeşil sermayesinden kaçarken TÜSİAD’lara, Koç’lara toslar ve toslamakla kalmayıp bundan memnun olur. Onun dar kafalı ve küçük çaplı bakış açısında, kültürel hegemonyanın oluşmasında Koç’ların payı yoktur ve onların muhafaza ettiği sistem bugünleri tarih boyunca tekrar tekrar üretmemiş, devam ettiği sürece de tekrar tekrar üretmeyecektir. Zaten bizi bu hale “halk iktidarına dayanan” “demokratik rejim” getirmiştir! Atsız’ın “en ufak rahatımı bile feda etmem” dediği cumhuriyet rejimini, yine Atsız’ın “bilgi ve yeterliliği değil çoğunluk iradesini esas alıyor” dediği sözünü paylaşarak veya Platon’un o meşhur kesitine atıf yaparak eleştirir. Yani küçük burjuvanın kafasında, “sermayenin diktatörlüğü”nden(Lenin) başka bir şey olamayacak olan ve Türkiye topraklarında adam akıllı hiç var olmamış olan burjuva demokrasisi “çoğunluğun egemenliği”ni temsil etmektedir.

    Küçük burjuva, normal şartlar altında devlet otoritesine isyan eden herkese “terörist” yaftası yapıştırabilecek bir dünya görüşüne eğilimlidir, yine de mevcut siyasal iktidara karşı memnuniyetsizliği onun da ara sıra isyan duygularını kabartmaktadır. Bütün bunlara karşın küçük burjuvanın yapabildiği en radikal siyasi faaliyet, AKP yerine örneğin CHP’ye veya İYİ Parti’ye oy vermektir. Parlamenter demokrasinin demagojik palavralarla süslü amentüsünün dışına çıkmak, Türkiye topraklarında yaşayan bir küçük burjuvanın “büyük günah”larındandır. Yine de küçük burjuva, geçmişte bunu yapmaktan çekinmemiş bazı figürlere tutarsız bir saygı ve sevgi beslemekten, yer yer bunları savunmaktan ve hatta sembolleştirmekten de geri durmaz.

    Küçük burjuvaya göre, “TBMM önünde kendisini yakan işçi bile AKP’li çıkmış”tır. Küçük burjuva bunu hep bu şekilde algılar ve bu şekilde ortaya koyar. Oysaki küçük burjuva, hiçbir zaman bu örneğe mücadele adına ne kazandırılabileceğini ortaya çıkarmak niyetiyle bakmaz, kendisinin de öcü gibi korktuğu ve içerisine girip sürdürmek istemediği savaşım potansiyelini de dolayısıyla hasıraltı eder. Oysa ki bu örnek “AKP’li bir işçi bile bıçağın kemiğe dayandığını fark ettiğinde kendisini meclisin önünde yakacak kadar militanlaşabiliyor” şeklinde okunabilir. Küçük burjuva, hiçbir şekilde “bizi zorla komünist yaptılar” diyen eski AKP’li tekel işçisini görmez. Onun umurunda olan tek şey, siyasi pasifliğini meşrulaştırmaya yarayacak olan örneklerdir. O yüzden bu örnekleri bir kere ağzına almayan küçük burjuva, Soma’da hangi burjuva partisinin kaç oy aldığından dem vurur durur.

    Kendisinin de en az çomar diye aşağıladığı kesimler kadar sömürü sisteminin ve onun üst yapısal ideolojik kültürel hegemonyasının ürünü olduğu gerçeğinin farkında olmayan ve toplumda gördüğü pürüzleri abartıp her şeye abartılı bir pesimizmle yaklaşarak veba saçar gibi umutsuzluk saçan küçük burjuvaya karşı, Marksist-Leninist öncü devrimcilerin takınması gereken tutum;

    En az İslamcı işçiye gösterildiği kadar sabır gösterip inatla anlatmak ve onların tarafında olanın kim olduğunu göstermek, onları proletarya hareketine yedeklemek için uğraşmak,
    Entelektüel olarak nispeten daha eğitilebilir olan yönlerinden faydalanarak onlara karşı devrimci komünist teorinin nazari zaferini sağlamaktır.
  • 226 syf.
    ·Puan vermedi
    “Anlat derdini Markopaşa’ya” diye bir laf vardır ülkemizde… Soruna muhatap bulamadığımızda, bizi dinler gibi yapan ama çözüme dair hiç bir şey geliştirmeyen insanlar ya da kurumlar için söylediğimiz bu söz, benim incelememde yer değiştirecek; bu kez Markopaşa bize derdini anlatmayı deneyecek. Hadi o zaman, çok bekletmeyelim paşamızı.
    Türkiye dergicilik tarihinin hiç kuşkusuz en önemli hareketlerinden biri ; Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin’in çıkarmış oldukları Markopaşa’dır. Markopaşa; sadece iktidardaki  hükümetle uğraşmakla, onlarla dalga geçmekle kalmaz;  Meclis’te halktan yana olmayanlarla, dönemin tek partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’yle, o zaman güçsüz de olsa muhalefette olan ama daha sonra iktidarı ele geçirecek olan Demokrat Parti’yle, polisle, adalet sistemiyle, üniversite rektörlükleriyle, büyük holdinglerlerle,  ABD senatosuyla, yazarlarla, gazetecilerle … Ama başlarına bela aldıklarının, yollarının uzun ve çetin olduğunun farkında olan insanlardır. Daha dergilerinin ilk sayısında, “Şakalar” bölümüne ,“Hakkınızı Helal Edin Dostlar” başlıklı bir yazıyı niye koysunlar ki durduk yere?
    Yıl 1946. Ülkemiz tarihinin en karmaşık günleri…  Tek parti olan CHP iktidarının baskısı halkı yıldırmış durumda. İkinci Dünya Savaşı üleşmesinden sonra hortlayan  komünizm paranoyası emperyalist Amerika’yı tedirgin etmekte… Bir yandan turancı sesler yükselirken, öte yanda sorgulayan herkese vatan haini damgası vurulan önüne geçilemez bir komünizm paranoyası örgütlenmekte … Muhalif ve  Türkiye’nin bağımsızlığına inanan herkes komünist olmakla suçlanıyor. Dövülüyor, tutuklanıyor. Kışkırtılarak sokağa dökülmüş yüzlerce insan, gazeteleri yıkıp yağma ediyor, bayilerde yakaladıkları hükümet karşıtı dergi ve gazeteleri paramparça edip, sokaklara fırlatıyor, matbaa makinalarını sopalarla vurarak, çalışamaz hale getiriyor, gazete çalışanlarını linç etmeye çalışıyor.  Amerikan yardımı, hani argo deyimle tam da “şeytanın karı boşadığı” bu günlerde ülkemize giriyor.  Başkan Truman’ın hazırladığı ünlü Truman Doktirini’ni uygulamaya geçiyor ve bu kapsamda “Marshall Yardımı” adı altında Türkiye’ye 100 milyon dolarlIk bir yardım yapılıyor. Yabancı sermayenin köleliğinden kurtulmak için çekilen onca cefa, dökülen kanlar hiçe sayılıyor ve Kurtuluş Savaşı’nda ülkeye sokmadığımız Amerikan emperyalizmi davul-zurnayla karşılıyoruz bu kafaların karıştırıldığı günlerde…  Tehlikenin farkında olan, tam bağımsız Türkiye düşleri kuran kişi ve kurumlarımız da vahşi bir kıyım yaşanmaya başlanır. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde,siyasi tarihimize “cadı avı” diye geçen saldırıda Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes gibi konusunun uzmanı öğretmenler görevlerinden alınıyor. Eğitim tarihimizin gururu  Köy Enstitüleri, komünist yuvası olmakla ya da dinsizlikle suçlanıp basiretsiz iktidarın hışmına uğruyor. Böyle bir ortamda neredeyse  faşizme kayan bir yönetimin içinde muhalif olmak  her babayiğitin harcı değil elbette… Gazetelerin iktidar düdüğü öttürdüğü bu zor günlerde, iki genç adam bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüp harekete geçiyorlar… Ezilen halkın söylemeye çekindiklerini söyleyebilen birileri olmalıdır ve bunu yapmanın en iyi yolu da herkesin en çok ihtiyaç duyduğu mizah yoluyla yapılan muhalefettir  onlara göre… Bu iki gençten birinin adı Aziz Nesin, diğerinin adı Rıfat Ilgaz’dır… İkisi de otuzlu yaşlarındadır. İkisi de gülmeyi ve güldürmeyi bilen adamlardır. Ceplerinde beş kuruş paraları yoktur. Ama  Aziz Nesin kapatılan Gerçek gazetesinde de yazdığından, tanınan biridir kamuoyunda. Bir yandan işçiler, bir yandan partililer, “Bir mizah dergisi çıkarsanıza” diye sıkıştırırlar onları. “Peki adı ne olsun?” dediklerindeyse “Markopaşa olsun” derler. (Meraklısına Not; Aziz Nesin Gerçek gazetesinde “Markopaşa’ya Şikayet” adlı bir yazı yazmıştır. Bu yazı çok sevildiğinden ötürü derginin adı Markopaşa olsun istenmektedir.)
    Derginin çıkması için işçiler aralarında 260 lira para toplar. Ama toplanan bu para derginin çıkarılabilmesine yetmez. En az  700 lira gereklidir bu iş için. Bütün bu olumsuzluklar yetmezmiş gibi, aynı günlerde Rıfat Ilgaz hastalanıp hastaneye yatırılır. Sabahattin Ali, Ankara’da yaşamasına karşın sık sık İstanbul’a gelip gitmektedir. Markopaşa fikrinden haberdardır. Bu iş aklına çok yatmıştır. Seneler sonra Aziz Nesin şöyle anlatacaktır bunu: “Sabahattin Ali bir mizah gazetesi çıkaracağımı duymuş… Markopaşa’yı beraber çıkaralım, ben sermayesini veririm dedi. Teklifini memnunlukla karşıladım. Tekrar konuşmak üzere ayrıldık. Beyoğlu Balıkpazarı, Cumhuriyet Lokantası’nda buluştuk… Gazetenin sermayesi olarak bana bin lira verecekti. Bana şöyle dedi: “Senin mali durumun benimkinden bozuk. Eğer gazete ayda 150 liradan az kar getirirse bu para tamamen senin olsun. 150’den fazlasına ortağız.”  Önce konuşulana göre derginin sahibi Sabahattin Ali, yazı işleri müdürü de Aziz Nesin olacaktır. Aziz Nesin bu iki işin tek kişide toplanması gerektiğini söyleyince ikisini de Sabahattin Ali üstlenir. Aziz Nesin Sabahattin Ali’den aldığı bin lirayla, bir yönetim evi kiralar ve en ucuz yoldan bir afiş yaptırır. Bir de karikatürist gerekmektedir şimdi. Aziz Nesin, karikatürist arkadaşı Faris Erkman’a işi önerse de ,Erkman yoğun olduğunu söyleyerek işi Mim Uykusuz diye bildiğimiz Mustafa Uykusuz’a yönlendirir. Ardından dergide çalışmak üzere beş kuruş para talep etmeden gelen Haluk Yetiş, daha sonra da oyuncu Mücap Ofluoğlu gelince Markopaşa kadrosu tamam olur.
    Gazete satan bayilerle anlaşılır. İlk sayı için 6000 adetlik bir tiraj planlanır. Aziz Nesin, dergileri tek başına oturup paketler. Ertesi sabah dergileri sırtlayıp bayiye götüren Aziz Nesin’i çok sevimsiz bir şaşkınlık beklemektedir. Anlaştığı bayiler sözünden dönmüştür ve şimdi dergiyi satmayı reddetmektedirler. Derginin,CHP’ye muhalefet eden bir dergi olduğunu öğrenmiş, başlarına kötü bir iş gelmesinden korkmaktadırlar.
    Aziz Nesin ne yaptıysa dergileri bayilere veremez. Oturur kalır. Bu yıkım anının ötesini Aziz Nesin’den dinleyelim: “Birdenbire aklıma bir düşünce gelmişti. Kolumun altına 2000 gazeteyi alıp dışarı çıktım. Markopaşa’yı kendim satacaktım. Ancak bütün çabama karşın Markopaşa diye bağırmaya utandım.Eminönü meydanına gelince gözümü kapayıp “Markopaşa” diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Gazete adeta kapışılıyordu. Köprüde, partiden tanıdığım işçi arkadaşlara rastladım, beni ayıplıyorlar gibi geldi. Beyoğlu’na doğru çıktım, her gazeteci, tütüncü dükkanına beşer onar bırakıyordum. Bir bölümü “Satılmaz, sekiz sayfalık gazeteler bile satılmıyor.” (Meraklısına Not; Markopaşa dört sayfadır.) diye almak istemiyordu. Onlara rica ediyordum. “Zararı yok siz alın, şöyle bir asıverin, diyordum. Satılmazsa istemem”.Taksime geldiğimde dükkanlara bıraka bıraka, bir yandan da sata sata 2000’e yakın gazeteyi bitirdim. Yönetimevine dönüp 2000 gazete daha aldım. Bunları da Beyazıt, Fatih, Edirnekapı taraflarına dağıttım. Böylece 4000 gazeteyi İstanbul’a dağıttım. 2000 gazeteyi de taşraya yolladım. Gazete çıktığından iki gün sonra hiçbir gazetecide Markopaşa kalmamıştı, hepsi satılmıştı. Taşradan, il ve ilçelerden, 100 daha gönderin, 200 daha gönderin diye mektup ve telgraflar yağıyordu.” 
    Haluk Yetiş ve Sabahattin Ali de boş durmuyordu. Deli gibi derginin satışına uğraşıyorlardı. Boğazlayan’da öğretmenlik yapan Rıfat Ilgaz’a da birkaç dergi gönderilmişti. Ve Markopaşa bir anda öyle bir sükse yapmıştı ki, dördüncü sayıya geldiklerinde derginin tirajı 60.000’i bulmuştu. Markopaşa’cılar dalga geçmek için, eline kulağına götürmüş dert dinleyen bir paşayı kendilerine logo olarak seçer. Derginin her sayısında, dalga geçmedikleri hemen hemen hiçbir kurum yoktur. Bin tane örnek verilebilir ama beni çok güldüren bir iktidar eleştirisini buraya alacağım ben. Bu füze iktidar partisi CHP’ye gitmektedir: “Partiye; paralı, yatılı, giyimli kuşamlı aza (üye) alınacak: Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır. Kabul şartları :  Ağzı olup dili olmamak… Bakıp görmemek, işitip duymamak (…) İsteklilerin sadakat belgeleri, parti olgunluk diplomaları, başbakanın eteğini öperken yahut (önünde) secdeye kapanmış halde çekilmiş altı adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve (asla) olmayacaklarına dair noterden tasdikli yüklenme kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleriylemüracatları ilan olunur… CHP”
    Markopaşa bu cesaretinin ödülünü almakta gecikmedi. Dergi hemen “komünist”, “kökü dışarıda muzır cereyan” damgasını yedi . Önce dergiye mektuplar yağdı. Mektuplara darağacı ve bıçak resimleri çiziliyordu. Daha sonra tutuklanmalar başladı. Tutuklanmalar bir kereye, iki kereye mahsus değildi. Hemen her gün dergi çalışanlarından biri tutuklanıyordu. Polis ikide birde, dergiyi basıyor, ortalığı darmadağın ediyor, canının istediği şeyleri yanına alıp gidiyordu. Tutuklanan dergi çalışanları elleri kelepçeli bir şekilde İstanbul’un bir çok sokağında dolaştırılıyordu. Herkes bu vatan hainlerini görsün istiyorlardı. Sokaklarda onları alkışlayanlar olduğu gibi, üstlerine yürüyen, tükürenler de çıkmıyor değildi. Ne de olsa onlar din düşmanı, komünistlerdi. Hükümete karşı çıkıyorlardı. Sonra baktılar olmayacak, on parmağımı ağzıma sokturan bir yöntemle saldırdılar Markopaşa’ya… Derginin taklitlerini yapıp piyasaya sürdüler.Bir çeşit halkı kandırma çabasıydı bu.Dergi çalışanlarından Orhan Erkip adlı biri gece çalıştığı büroyu soyarak, taklit bir Markopaşa gazetesi çıkarır. Olan biten çok şaşırtıcıdır. Markopaşa gazetesini iyi bilen halk, işin içinde bir tuhaflık olduğunu sezer. Markopaşacılar, bu derginin kendilerinin olmadığını söyleyip, halkı uyarmış, karşılıklı atışmalar başlamıştır bu kez… Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca toplatılan, en sonunda kapatılan Markopaşa dergisinin yerine, bu kez  Malum Paşa, o kapatılınca çıkarılan Merhum Paşa,o kapatılınca çıkan Hür Marko Paşa, ardından her kapatılışta isim değiştirerek; Mazlum Paşa, Yedi Sekiz (Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa derken, ortalık dergiden geçilmez olmuştur. Halkın kafası da doğal olarak birbirine girmiştir…Bizimkiler bu karmaşadan sıyrılmak için, dergiye başka bir ad bulma yoluna giderler…Bu ad, Paşa’dan başka bir ad olmalıdır ama…Halk paşalardan usanmıştır artık. Bu sıra Aziz Nesin hapistedir gene. Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz çalışmaları sürdürüp, Alibaba’yı çıkarmaya hazırlanmaktadır. Çok kısa bir süre sonra da,“Alibaba” dergisi çıkar piyasaya. Alibaba dergisi, “Kırk Haramilere Karşı”alt sloganıyla çıkar.Entellektüel ve terbiyeli bir kalem olarak bildiğimiz Sabahattin Ali belki de tarihi içindeki en ayıp yazısını bu derginin açılış yazısında yazar. “İşte şimdi hakiki Markopaşa, Malumpaşa ve Merhumpaşa’dan tanıdığınız aynı kalemler “Alibaba” gazetesini çıkarıyorlar … Şüphesiz paşaları taklit edenler, Alibaba’yı da taklide yelteneceklerdir. Piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah olsun diye Babafingo’yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer babayı da almalarına göz yumarız”.
    Bunun üstüne aralıksız davalar açılır dergi ve yazanlarına…. Mahkemelerden, hapislerden, tehditlerden hiçkurtulmazlar. Yazılarının altına imza atmadıklarından, kim yazarsa yazsın yazı işleri müdürü hapse atılır… Hapse atılan diğerine not bırakıp “eve para gönder” der büyük bir soğukkanlılıkla. Hepsi birden hapsi boyladıklarındaysa çıktıklarında Aziz Nesin’in kaleminden “çok yoruluyorduk, bizi dinlendirdiğiniz için sağolun” mektubunu okuturlar polislere derginin yeni sayılarında. Çoğunlukla dergilerini basacak matbaa bulamazlar aldıkları baskı yüzünden…Çünkü çıkar çıkmaz derhal toplanmaktadır dergileri. Ama o, gülmeyi silaha çeviren cesur insanlar, bunu da dalgaya alırlar…Çıkarabildikleri dergilerinin tepesine; “Fırsat bulabildiği zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi”, “Yazarları hapislerde olmadığı zamanlarda / Toplatılmadığı zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi” gibi sloganlar koyarlar. Bakın bir keresinde nasıl dalgacı, nasıl cesur bir şey yazmışlar: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar. Çıktığı gün sekiz ila dokuz arasında satılır. Dokuzda toplamaya başlarlar. Türkiye’de demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı olan işte böyle bi acayip mizah gazetesidir.”
    Markopaşacılar aralıksız düşman kazanırlar. Tanin, Ulus, Cumhuriyet gazeteleri ve tüm çalışanları, meclis, rektörlükler, Necip Fazıl (*dinci geçinen bu kumar tutkulusuyla çok uğraşmışlardır), bakanlar, “Vatan” satıcısı dedikleri Vatan gazetesi yazarı Ahmet Emin Yalman, turancı ve faşist Nihal Atsız ve yandaşları, yobazlar, Amerikancılar, magazin muhabirleri, işini iyi yapmayan memurlar ve…ve…ve… Örneğin kendilerine “kökü dışarıda” diyen milletvekili Cemal Sait Barlas’a bakın nasıl karşı durmuşlardır: “Neden bizim kökümüz dışarıda? Tapuları karımızın üstüne yapılmış apartmanlarımız mı var? Biz bu millete uşaklarımızla, dalkavuklarımızla, metreslerimizle mi bağlıyız! …  Ellerim mutludur ki, size oy vermediler … Bize kökü dışarıda diyenlerin kökü kurusun! Topunuzun köküne kibrit suyu!”…
    Şu an içimden “Tarihi cesur insanlar yazar.Hiç bir korkak tarihin akışını değiştiremez” demek geldi nedense? Yeri gelmişken “Sorun Cevaplayalım” bölümünden Necip Fazıl’a bakın nasıl giydiriyor bizimkiler:
    “Soru – Dağları kim yarattı?  Cevap – Necip Fazıl.  
    Soru – Necip Fazıl’ı kim yarattı?  Cevap – Necip Fazıl yaratılmadı ki. Yerden bitti.”
    Bir de çocuklarımızı hayata hazırlamak için onlara öğretmemiz gerekenler var Markopaşacılar’a göre: “Öğretmen ve velilere : İlkokuldaki yavrularımızı hayata hazırlamak için, Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık,  inceleme heyetinin seyahatleri, kurdela kesme usulleri, parmak kaldırmak, alkışlamada başarı, harama hile katmak, büyüklerimiz nasıl yıldız oldu, koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz, Amerika’nın naylon demokrasisi vesaire. Bu kitap, üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.”
    Bizi yıllar sonra bile güldüren bu derginin cesur çalışanlarına ne olduğunu söyleyerek incelememizi bitirelim. Sabahattin Ali, 1948 yılında hala aydınlatılmamış vahşi bir cinayetle öldürüldü. Bulgaristan sınırında başını taşla ezdi karanlığın elleri… Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin defalarca hapse girdi çıktı. Kitapları toplatıldı, kaybedildi. Mustafa Uykusuz’un karikatürleri yüzünden başı beladan hiç kurtulmadı. Rıfat Ilgaz en ünlü romanı Hababam Sınıfı, Ertem Eğilmez tarafından filme çekilince bir efsane oldu .Ölürken, “elimi tut / son sıcaklığım sende kalsın” dizelerini yazan Rıfat Ilgaz, 1993 yılında İstanbul’da öldü. Aynı yıl, Madımak’ta yakmaya çalıştılar Aziz Nesin’i.  37 kişi yanında ölse de,o hala ,“Beni böyle susturamazlar” dedi. “Bu ülkenin %60’ı salaktır” dedi. Linç etmeye çalıştılar ama nafile, 1995 yılında Çeşme’de , İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Ahmet Priştina’nın evinde öldü.
    “Ne oluyor anlamıyoruz? Ama bir şeyler, bir şeyler var ki kokuyor, çok fena kokuyor” diyordu  Sabahattin Ali, Markopaşa’da yazdığı bir yazısında…Nasıl bir kokuysa bu, günümüzde mide bulandıracak kadar burnumuzun içindeymiş hissine kapılıyorum ben…Havanın pis kokmasını engelleyecek cesaret neredeyse oraya gitmeli diyorum ince bir sızıyla…Yoksa kimse beni duymuyor, kendi kendime mi konuşuyorum ben? Niye dinlemiyorsunuz beni? Gülmek diyorum, zekanın köpüğüdür.En kuvvetli direnmek gülmektir diyorum…Her aydınlık akla ihtiyaç duyduğumuz bu kalleş zamanlarda aklını bilerek uyuşturanların köküne kibrit suyu diyorum…Ne yani, 1000K' ya da anlatamadıktan sonra gidip Markopaşa’ya mı anlatayım derdimi? Birazcık toplumsal duyarlılık lütfen…Gülelim…Herkes gülsün…Gülerek direnelim…
  • 360 syf.
    İnsan, son birkaç yüzyılda bilimsel ve teknolojik açıdan muazzam işler yaparak hem hayatını birçok açıdan kolaylaştırdı hem de evrene bakışını kökünden değiştirdi. Oldum olası istediği ölümsüzlüğe belki ulaşmadı ancak yaşam süresini eskilere nazaran oldukça yukarıya taşıdı. Eskiden bir insanın dünyası, yaşadığı köyüyle sınırlıyken şimdi aynı insanın torunlarının bir tık ötesinde tüm dünya bulunmaktadır. Bu ve benzeri daha birçok gelişme insanı yaşadığı doğanın bir üyesi konumundan alıp Efendisi konumuna taşıdı. Mı gerçekten?

    İçinde bulunduğumuz bu salgın günlerinde anlamış olduk ki, tüm o kibrine ve sınırsız özgüvenine karşın bir virüs anında insanı evlerine hapsedebilmektedir. Tabi, eskilerdeki salgınlara göre bu sefer insan, çok daha avantajlıdır. Ancak burada dikkat çekmek istediğim nokta, insanın yüzyıllar sonucunda dünya üzerinde kurduğu o muazzam krallığı ince bir ip üzerinde bulunmasıdır. Tek bir felaket insanı tacından edebilir ve krallığını ise bitkilerin ve böceklerin hakimiyetine sokabilir. Belki de insanın en büyük becerisi bu ip üzerindeki maharetidir; yani insan, en maharetli cambazdır.

    Cambazımızın bu kitaptaki büyük sınavı ise bir körlük salgınıdır. Bir gün trafikte beklerken kör olan 'ilk kör' ile başlayan olay kısa sürede tüm şehre yayılır. Bu körlüğün normal körlükten farkı; siyah değil beyaz bir körlük olması(körler her yeri BEMBEYAZ görürler) ve vakaların gözlerinde herhangi bir sorunun bulunmamasıdır. İlk kör'e bakıp ardından kendisi de kör olan doktor, yetkilileri haber eder ve ardından da hükümet karantina sürecini başlatır. Bu ilk vakaların karantinaya alinacaklari yer ise bir akıl hastanesidir.

    Merak etmeyin kitabı an be an anlatmayacağım. Sadece kitabı okumayanlar için kitabın konusunu genel olarak izah etmek istedim. Ben daha çok Saramago'nun bu kitapta neler anlatmak istediği üzerine kendi yorumlarımı ifade etmek istiyorum.

    Kitapta öncelikle yazar, körlük salgını ile insanların kendi kurdukları ekonomik, sosyal ve siyasi sistemler içinde nasıl birçok şeye kayıtsız hale geldiklerini anlatmak istemiştir. Günlük hayatta gerek gazetelerde gerek televizyonda, internette veya bizzat tanık olunulan ölümlere, acılara karşı duyarsızlığın insanı, yavaş yavaş insanlıktan uzaklaştırdığı fark edilmez. Bunda dünyaya egemen olan düzenin insanları 7/24 hiç durmadan hareket eden büyük bir makinenin bir dişlisi haline getirmesinin etkisi büyüktür. Birçok insan, zihnini günlük hayatın telaşından bir an olsun uzaklaştırıp rahatça nefes bile alamaz. Çocukken önlerine konulan sınav kağıtlariyla başlayan yarış düzenine adapte olamadan, rehberlikten mahrum kalmış bir haldeyken onlardan hayatları hakkında büyük tercihlerde bulunmaları istenir ve büyük ihtimal, ileride pişmanlık duyacaklari tercihlerde bulunmuş olurlar. Sonra bir şekilde mezun olup ellerinde diploma iş ararken "En az 2 sene iş tecrübesi olan, ingilizce ve bunun yanısıra bir dil daha bilen," şeklinde uzayan giden kriterlerle veya devlet kademesinde mülakatla karşılaşıp yazılı sınavda alınan 90 puanın, mülakatta verilen 55 puandan küçük olduğu acı gerçeğiyle tanışırlar. Haliyle ortaya üniversitede ortamlarda yeşil uzun mont giyip 60-70'li yılların öğrenci hareketlerinden çıkmış modda polise ikide bir atan insanların, en son çare polis olmak yolunu tutmak zorunda kalmaları gibi absürd manzaralar ortaya çıkar. Eğer ille de polis olmam derlerse başka birkaç revaçta seçenek daha vardır; gardiyanlık, sözleşmeli erlik ve bekçilik. Veya kendi okuduğu mesleği yapıyor olsa da nihayetinde diğerleriyle vardığı nokta; bir marketin peronları arasında gezerken "Yağa zam gelmiş, süte de gelmiş, ete zaten gelip gelmediğini artık anlayamıyorum çünkü takip bile etmiyorum," deyip kasaya geldiğinde "Bir de sakız alayim, ona da zam gelmiş," gibi tepkiler vermek oluyor. Ancak alışılmayan zam yoktur.

    Öte yandan liderler ağızlarında "Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü," kavramlarını sakız ederken, o da marketten aldığı zamlı sakızını hınçla çiğner ama sesini çıkaramaz. Olur da bir an kontrolünü kaybedip çıkarırsa korkudan etrafına bakar duyan oldu mu diye. Ardından da evinin yolunu tutar endişeyle. Evinde bugün twitter'a girer. Hastaghlerde #DünyaBasınÖzgürlüğüGünü tagını görür. Bugün yaşadığı hıncından da etkisiyle hemen eleştirel şekilde bir tweet atıp, hiçbir şey yapılmasına müsaade edilmeyen ülkede ufacık da olsa bir şey yapmış olmanın verdiği pozitif hisle bir an için mutlu olur, ki attığı tweetinin altına birkaç kişinin ... yazdığını görene kadar! Bu kişi artık bir 'kör' haline getirilmiş olur. Belki biraz daha inat edip devam eder fikirlerini ifade etmeye, ancak ya birkaç kere ifadeye çağırıldıktan sonra ya kendisi gibi olanların ifadeye çağırılmalarını gördükten sonra ya kendi gibilerin sessiz olduklarını gördükten sonra yavaş yavaş 'kör' haline gelir.

    İnsanın yüzyıllar sonucunda zorlu mücadeleler ile oluşturduğu en iyi yönetim biçimi demokrasinin, kontrollü medyaların yönlendirdiği, kimi tarihçilerin ve din adamlarının oluşturduğu yığınların periyodik olarak sandığa gidip 'özgür' tercihlerini yapmaları haline gelmesi, bu sefer daha kitlesel 'körlük'lere neden olur. Bu noktayı biraz daha açmak gerekiyor. Bu kitlesel körlüğün oluşturulmasında iki başat faktör bulunmaktadır: Din ve milliyetçilik. Din adamları vasıtasıyla, halihazırda kendini bilmezden evvelden başlanılarak altında büyütüldüğü dinsel kültürün dozaji kişi büyüyüp aileden bağımsız eğitimine başladığı vakit sistemli şekilde katılaştırılmaya başlanılır. Bunun yapılmasında kullanılan iki temel unsur ise: Korku ve itaattir. Tarihçiler veya sözüm ona tarihçiler tarafından ise yine daha çok dini duygulara hitap ederek şekillendirilen alternatif tarih oluşturulur. Bir başka tür tarihçiler ve bu yönde çalışmalar yapan grup ise kör milliyetçilikle biz- onlar oluşturur. Sonuçta bu üç unsurun etkisiyle alternatif bir 'gerçeklik' oluşturulur. Güç de bunlardan yana ise, zamanla gerçeklik ile alternatif 'gerçeklik' yer değiştirmeye başlar. Çünkü bir kısım zaten üç unsurun çalışmaları ile körleştirilmiş ve zamanla alternatif 'gerçeklik' düzleminde yaşamaya başlamışlardır. Diğer kesimler ise güce karşı 'organize' olamayıp, kendi hatalarinin da katkısıyla zaman içinde gelişen her olumsuzluğa karşı duyarsızlaşmaya başlarlar. Duyarsızlaşma akabinde yozlaşmayı ve nihayetinde körlüğü beraberinde getirir.

    Saramago'nun kurduğu dünyada ise başını, doktorun karısının çektiği bir grup kör ise "Örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir,"(#71479067) anlayışı ile içinde bulundukları insanlık değerlerinin yerle yeksan haline geldiği bu 'beyaz felaket'te olabildiğince insanca hayatta kalmaya çalışırlar. Doktorun karısı bu arada salgında kör olmayan tek karakterdir. Herkesin kör olduğu ve her türlü düzen ve değerin adım adım tedavülden kalktığı şehirde o, fedakarlığı, sabrı ve cesaretiyle öne çıkar; tabi ara ara sinir krizlerinin eşiğine gelecek olsa da. Bununla birlikte herkesin kör olduğu bir şehirde kör olmak mı yoksa kör olmamak mi daha kötüdür; bunu da sık sık sorgularken kendimizi buluyoruz. Yazarın
    "İnsanın üzerinde taşıdığı ikinci teni" olarak tarif ettiği bencillikle kendisini eve kapayarak ve gözlerinin görmesinin avantajıyla hayatta kalmaya devam edebilirdi doktorun karısı ama zaten şehri kör yapan da bu tutum değil miydi?

    Ayrıca insan eskiden beri kurduğu sistemlerle az veya çok, resmi veya gayri resmi hep hıyerarsik bir yapı kurmuştur. Eskiden Tanrı'dan yetki alan hatta onların yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olan krallar en tepede bulunurlar, onların altında veya yanında din adamları gelir. Ondan sonra da toprak sahibi kontlar ve diğerleri... Yüzyıllar içinde verilen mücadeleler sonucunda krallar yerini devlet başkanlarina, kralliklar da yerini Cumhuriyetlere bıraksa da, tebaalık anlayışı da yerini eşit haklara sahip yurttaşlığa bıraksa da ve de kulluk anlayışı yerini modern insan haklarına bıraksa da, yürürlükte olan gerçekte bu mudur? Hepimiz de biliyoruz ki dün de bugun de yarın da dünyaya egemen olan hep güç olmuştur; güç de para kimdeyse ondadır çoğunlukla. Arada fikirler çıkar ve yenilikler getirir bu dünyaya, bu yeniliklerle bir ölçüde körlük dağılır gibi olur ancak bu fikrin sahiplerinin ardillari yıllar içinde doğrudan veya dolaylı yoldan parayla satın alınarak diskalifiye edilirler. Bundandır ki Saramago hiçbir zaman eşit olmayan insanı, romanında kurduğu dünyada 'beyaz felaket'le esitlemek istemiştir: "Körlük bildiginiz gibi ne mesleğe ne de makama bakar." Bununla birlikte ilk körü, kör kaldığı trafikten alıp evine bırakıp ardından da arabasını çalan hırsız üzerinden ise "korku mülkiyete galip geldi," mesajı vererek kendisinin de dahil olduğu fikre uygun bir konumda yer alır. Öte yandan Saramago bir başka fikriyle veya yönüyle de ön plana çıkar, o da Tanrı ve din konusundaki eleştirel tutumu...

    Bu kısmı kapamadan önce insanın üstünde bulunduğu ince ip yürüyüşünün her an körlük tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Çünkü nasıl ki cambaz üstünde bulunduğu ipin üzerinde durabilmek ve yürüyebilmek için ipe yönelik yüksek konsantrasyona sahip olurken dış dünyaya karşı duyarsızlaşıyorsa, ondan koparsa insan da içinde bulunduğu siyasi, sosyal, ekonomik ve daha birçok sistem içinde aynısını yaşayarak duyarsizlasabilir, ondan kopabilir; yani körleşebilir. Bunun için;
    "Ölümsüz değiliz, ölümden kaçamayız ama hiç olmazsa kör olmaktan kaçınmalıyız."(#71479800)




    ___________________




    Bu kısımda spoiler verebilirim, baştan uyarayim.


    Peki körlük neden başladı ve neden bitti? Tabiki ilk kısımda üzerinde durduğum bir katman söz konusu ancak yazarın vurguladığım bir başka yönüne uygun olarak ikinci bir katman da bulunmaktadır. Bu katmana uygun olarak salgının başlaması ve bitmesi yönünde kendi fikrim şudur:

    i) Karantina altına alındiklari akıl hastanesinden çıkıp şehir içinde hayatta kalmaya devam etme sürecinde grup, tek tek evlerine ziyaret edip evlerinin ne halde olduklarına bakarlar. En son doktorun evinde kalmaya başlarlar. Bu sırada, doktor ve doktorun karısı süpermarkete yiyecek almak için gittiklerinde alt katta feci bir durumla karşılaşırlar: Doktorun karısı önceki gidişinde hızla koşup kaçmışti. Salam gibi şeylerin kokusunu alan körler de bunun üzerine alt kata hızla gitmişler ve orada merdivenlerden kayarak üst üste yığılarak ölmüşler, bekleye bekleye de ölülerden yoğun kokular cehennemi bir atmosfer yaratmıştır.

    ii) Buradan çıkan doktorun karısı ile doktor bir kiliseye girerler. Burada da garip bir tablo ile karşı karşıya gelirler ve bence kitabın en önemli kısmı da burasıdır. Kilisede bütün tasvirlerin, heykellerin gözleri rahip tarafından bantlanmıştır: "O rahip tüm zamanların ve tüm dinlerin gelmiş geçmiş en saygısız rahibi, aynı zamanda da en adili, en kökten insancıl olanı, sonunda buraya gelip Tanrı'nın görmeyi hak etmediğini ilan eden kişi o."(#71484177)

    Bu durumu i'deki feci tablo ve genel olarak körlük salgını nedeniyle yaşanılanlar altında değerlendirecek olursak; Saramago'nun kötülük sorunu, her şeyi bilen ve yapan Tanrı fikriyle hesaplaştığını görebiliriz. İnsanların sürekli kendisine dua ettikleri ve iyi diye niteledikleri Tanrının; insanların kendi dışkı deryaları altında kalmasına, karantinada ahlaksız grup tarafının elindeki silah ile diğer koğuşlardaki kadın körlere yemek karşılığı tecavüz etmeleri ile yerle yeksan olan insan onuruna, gözleri görmeyen insan yığınlarının üst üste binerek, sıkışarak ölmelerine, normalde sevecen ve iyi bir teyzenin salginla birlikte çiğ et yiyen bencil biri haline gelmesine ve daha nice feci duruma izin vermesi ve tanımı itibarıyla gerçekleşmesini sağlamasi kendi tanımıyla çelişmesi demektir. Bir de bu durumu Nietzsche'den dinleyecek olursak:
    "Anlaşılmazdı da aynı zamanda. Neden öfkelendi ki bize, o burnundan soluyan, onu kötü anladık diye! Kendisi niye daha açık konuşmadı ki bizimle?

    Sorun bizim kulaklarımızdaysa, neden kendisini kötü işiten kulaklar verdi ki bize? Kulaklarımızda çamur varsa, pekâlâ! Kim koydu çamuru oraya?

    Birçok şeyi başaramadı bu çömlekçi, işini hakkıyla öğrenememişti! Başaramayışının intikamını çömleklerinden ve yarattıklarından alması – iyi beğeniyle çelişen bir günahtı bu.

    Dindarlıkta da vardır iyi beğeni: sonunda dedi ki ‘Olmaz olsun tanrının böylesi! Hiç tanrı olmasın daha iyi, kendi kaderini kendin çizmen daha iyi, deli olman, kendi kendinin tanrısı olman daha iyi!'"(#52948970)

    Eğer böyle bir Tanrı yine de varsa herkes Tanrıya değil, şeytana dua etmelidir veya satanizmin iddia ettiği gibi herkesin dua ettiği Tanrı aslında şeytan, herkesin korktuğu ve kendisine sövdüğü şeytan ise Tanrı olmasın? Ya da yine Nietzsche'nin dediği gibi "Haklı olsalar ne olur ki! Bütün tanrılar şimdiye dek kutsallaşmış ve yeniden vaftiz edilmiş şeytanlar değil mi ki?"(#43456941)

    Ama nihayetinde ne olursa olsun böyle bir varsayım altında insan ya kör bir şekilde yaşar ya da beyaz körlük ile kör olduğunu idrak edip, bu varsayımı kör eder.

    iii) Doktorun karısı ve doktor eve dönerler ve biraz sonra da ilk kör görmeye başlar yeniden. Sonra da sırayla diğerleri...

    iv) Doktorun karısının grubun ve şehrin gözlerinin yeniden görmeye başlaması üzerine sinirleri boşalır ve ağlar. Bu durumu yazar tarafından yeni doğan bir bebeğin haline benzetilmiş. Ben de doktorun karısını, günahkar doğan insanları kendisine inanmalari karşılığında, kendi bedenini çarmıha gerdirmek yoluyla feda ederek kurtaran İsa'ya rakip olarak oluşturulmuş olarak yorumluyorum. Ancak doktorun karısı İsa gibi kendini feda etmedi, doğaüstü mucizeler yapmadı, kendisine mutlak itaat edilmesini ve inanilmasini istemedi. Sadece gerektiği vakit kocasına olan sevgisiyle fedakarlıkta bulunup kör gibi davrandi, ona ve sonra da insanlara yardım etti. Ama bunu yaparken gerçek bir insan gibi davrandi, Tanrının insan hali olarak gelerek değil. Ve onun gibi çarmıha gerdirerek kendini insanlığı asırlar sürecek bir keşmekeşin içinde bırakarak değil; insanları 'organize' ederek yaptı. Bu açıdan da yeniden doğumun göz yaşları doktorun karısının vaftizi şeklinde yorumlanabilir.

    v) "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler."(#71486191)

    vi) Son perdede ise doktorun karısı gökyüzüne bakar ve oranın BEMBEYAZ olduğunu görür, kör olma sırasının kendisine geldiğini düşünür ama yere baktığında gözlerinin hala görüyor olduğunu anlar. Artık kör olan yani beyaz körlük yaşayan ise Tanrı(varsayımıdır)'dır.



    --“Tanrı” kavramı şimdiye kadar, varoluşa karşı en büyük itirazdı… Tanrıyı yadsıyoruz, tanrıya karşı sorumlu olmayı yadsıyoruz: ancak böylelikle kurtarıyoruz dünyayı.--(#39115711)



    İyi okumalar
  • Almanya’ya Türk Dersleri

    Önemli Bir Medya Olayı Olarak
    Türk Bağımsızlık Savaşı, 1919-1923

    Alman milliyetçiler için I. Dünya Savaşı ve Alman-Osmanlı ittifakı, kıyamet ölçeğinde bir felaketle sonuçlandı -gerçek anlamda bir kıyamet, çünkü zamanın yergi dergilerindeki görseller Almanya’nın üzerinde mahşerin atlıları tasvirleriyle, Almanya’yı İtilaf Devletlerinin ya da Almanya’yı yakıp yıkan Fransız bir Cengiz Han’ın aşağılamaları altında ıstırap çeken “Ulusal bir İsa” olarak gösterir. Çaresizlik duygusu ve olayları anlam verememe hali, Weimar Cumhuriyetinin bu ilk yıllarında müthiş olmalı. Ama I. Dünya Savaşı 1918’de her yerde tamamen bitmedi. Rusya’da geniş bir toprak parçası üzerinde savaşan Kızıl Ordu ve Beyaz Orduyla şiddet devam etti. Baltık devletlerinde Freikorps faaliyeti vardı ve şair Gabrie­le D’Annunsia etrafında toplanan insanların önerilen toprak değişikliklerini kabul etmediği, iktidarı ele geçirdiği ve kenti İtalya’ya bağlamaya çalıştığı Fiume (bugünkü Rijeka) vardı. Fiume’deki olaylar Alman milliyetçilerin revizyonist ve mili­tarist imgeleminin kıvılcımını çakmaya uygun olduysa, Ana­dolu’daki olaylar o imgeletmde yangın çıkarırdı.





    Osmanlı ordusu savaşın son evrelerinden beri kargaşa içindeydi, silahtan ve mühimmattan yoksundu, çok büyük sayıda firarlarla başı beladaydı. 1919 yazında İtilaf poli­si İstanbul sokaklarında devriye geziyor, Hıristiyan azınlıklar kendi uluslarının bayraklarını sallıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun toprağında kendi devletlerini yaratma­yı hayal ediyorlardı. Bağımsız bir Ermenistan kurma, Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü Yunanistan’a verme, hat­ta Karadeniz kıyısında ikinci bir Rum ya da Rum-Ermeni Pontus devleti oluşturma planları vardı. Amerika Birleşik Devletlerinde, Avrupa’yı Türklerden tamamen kurtarmak ve İstanbul da dahil, Türkleri tamamen kovmak için yoğun lobi faaliyeti vardı. Büyük Yunan milliyetçi düşleri -belki de başkenti İstanbul olmak üzere Bizans İmparatorluğunu can­landırma Megali İdea’sı- Yunan ordusu 1919’da İzmir’i ve hinterlandını işgal edince gerçekleşebilir gibi görünüyordu. İtilaf Devletlerinin isteği üzerine ve nihai bir barış antlaşmasından önce, dünya hâlâ “Paris’te toplantı halinde”yken işgal gerçekleştirildi. İtilaf savaş gemileri toplarını Osmanlıların yüzyıllık saraylarına çevirdi; padişah ve hükümeti, sa­vaştan sonraki yıllarda İtilaf taleplerine sürekli boyun eğdi. Ama sonra her şey tersine döndü. Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Doğu Anadolu’ya ayak bastı ve Türk Cumhuriyetinin resmi tarih yazımının bize anlattığında göre, Türk Bağımsızlık Savaşı başladı. Aslında bölgedeki Osmanlı bir­liklerini yeniden düzene sokmaya gönderilen Mustafa Ke­mal, Anadolu’nun Türk hinterlandının parçalanmasına kar­şı bir ulusal direniş hareketi örgütlemeye başladı. Yunan yayılmacılığı ve Ermeni misillemesi korkularıyla harekete geçen ve İstanbul’u, sultan-halifenin makamını kurtarmak isteyen hareket hızla güç kazandı. Direniş hareketi yalnızca Ermenilerle ve Yunan ordusuyla savaşmak zorunda kalma­dı, bütün İtilaf Devletleriyle de facto savaş halindeydi ve kısa sürelerle Osmanlı ordusuyla da savaştı. Yine de başarılı oldu. Dört yıl, 1919’un ortasından 1923’ün ortasına kadar süren bir mücadeleyle Türk milliyetçiler Lozan Antlaşma­sıyla (1923) anayurtlarını güvenceye aldı ve böylece bir Paris barış antlaşmasını, Sevr Antlaşmasını (1920) düzeltti.

    Çaresiz ve kimsesiz Almanya’nın gözünde bu, milliyetçi bir düşün gerçekleşmesiydi ya da daha doğrusu aşırı milliyetçi pornografiye benzer bir şeydi. Bu bölümde Türkiye’deki olaylarla ilgili saplantı boyutuna varan savaş sonrası Alman takıntısını araştıracağım. Bu takıntı gazetelere o kadar çok konu oldu ki, her türlü tanımlamaya göre, Türk Bağımsızlık Savaşı Weimar Cumhuriyetinin büyük bir medya olayı hali­ne geldi. Örneğin Hitler’in paramiliter SA’sının (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) lideri Ernst Röhm’ü alalım. Anılarında, Mussolini’nin Roma’ya Yürüyüşünden (Ekim 1922) önceki haftalarda dünya siyasetine “Kemal Paşa’nın öncülük etti­ği Türk bağımsızlık mücadelesinin egemen olduğunu yaz­dı. Ya da Nazi gazetesi Völkische Beobachter’in aşağı yukarı aynı zamanda, Eylül 1922’de ifade ettiği şekliyle, Mustafa Kemal’in adı herkesin dilindeydi.







    Naziler de, Türkiye’yi saplantılı bir biçimde izleyen bu kimsesiz ve çaresiz Almanya’nın bir parçasıydı. Bu bölüm­de ve Bölüm 2’de göreceğimiz gibi, Naziler Türkiye ile “bü­yüdü” ve Türkiye’deki olaylardan ve Almanya’ya potansiyel “Türk dersleri”nden, diğer Alman milliyetçilerden daha faz­la heyecanlandı. Ama Nazilere dönmeden önce, Türkiye’yle ilgili daha genel milliyetçi Alman heyecannıI araştırmak önemlidir. Bu bölümde yeniden inşa edildiği şekliyle gazete söylemi, bu kitapta araştırdığım Atatürk ve Yeni Türkiye’yle ilgili Nazi vizyonu için basit bir arka plan değildir; daha faz­lasıdır, onunla doğrudan bağlantılıdır. Völkisch ve özellikle Nazi gazeteler günlük olaylarla ilgili genellikle çok az, dış olaylarla ilgili daha da az haber verirdi. Bu gazeteler neredeyse yalnızca Nazi ve völkisch yazarların olup bitenlerle ilgili yorumlarından oluşurdu; güncel haberler olmazdı. Bir völkisch ya da Nazi gazetesinin hayali okurunun bu yorumları anlaması için, ancak daha büyük, özellikle ulusal gaze­telerde bulacağı güncel olaylarla ilgili bilgiye salip olması gerekiyordu. Dolayısıyla milliyetçi kenar gazeteler okurları­nın güncel olaylarla ilgili bilgiyi diğer gazetelerden edine­ceklerini varsaymaktaydı. Dahası, völkisch yazarlar Türkiye üzerine ve diğer konularda yalnızca völkisch gazetelere de­ğil, daha ana akım gazetelere de yazı yazıyordu. Önde gelen Nazilerin 1923/1924’ten önceki dünyayla ilgili ne düşün­dükleri konusunda çok az belgeye salip olmamız ve zamanın Nazi ve völkisch gazetelerin dar odağı göz önüne alındığın­da, erken Weimar yıllarının völkisch ve Nazi düşüncelerinde “Türkiye” konusunun önemini kavramak için savaş sonrası kamusal söylemdeki daha geniş eğilimlere bakmalıyız.



    “Milliyetçi pornografi" bir yana-bu boyut, gerçek gücünü savaşın seyri içinde gösterdi-1.Dünya Savaşı bittikten sonra Türkiye haberlerinin basındaki potansiyel yeri konusunda ne bekleyebiliriz? Bir yanda Almanya’nın işi başından aşkın, yeni demokrasiyle, “kızıl tehlike”yle, İtilaf Devletleriyle iliş­kide karşı karşıya kaldığı tazminat ve savaşı kaybettiğini ka­bullenme gibi sorunlarla ve daha bir sürü şeyle uğraşıyordu. Makul bir nedenle, savaştan hemen sonraki Alman kamu­oyu söyleminin yalnızca Almanya’ya odaklandığını varsay­ma eğilimine gireriz -Almanya’da birçok kişinin Anadolu’da olanlara benzer uzak olaylarla ilgilenme lüksüne sahip ol­masını beklemek için fazla neden yoktu- ama aynı zaman­da, bu “kriz yılları’nda Alman medyasının uluslararası olaylara ayırdığı yer konusunda şaşırtıcı ölçüde az bilgimiz var. Diğer yanda, Almanya’nın özel bir Doğuyu ve Osmanlı İmparatorluğunu önemse geleneği, hatta bir Orientpolitik ve 1919’a kadar Osmanlı İmparatorluğuyla derin bir ilişki vardı. Bu imparatorluk Büyük Savaşta bir müttefik olmuş ve özellikle II. Wilhelm zamanında Almanya’nın çok özel ilgi­sini çekmişti. Çok sayıda Alman subay ve asker Doğu cephe­sinde savaştığı gibi, I. Dünya Savaşının büyük bölümünde Osmanlı ordusunun farklı birçok kolu da Alman paşaların komutası altındaydı. Tıpkı Almanya gibi, Osmanlı İmpara­torluğu da savaştan yenik çıktı. Bütün bunlar Alman med­yasından hiç olmazsa biraz daha fazla ilgiyi hak edebilirdi. Ama 1919’un başında haberlerde Türkiye’ye ayrılan yer gittikçe azalmış gibi görünüyordu. Ateşkes, hem Versailles Antlaşmasıyla hem Sevr Antlaşmasıyla onaylanması için, resmi Türk-Alman ilişkilerine son vermişti ve Türkiye’deki Almanlar ile Almanya’daki Türklerin ülkelerine dönmeleri­ni gerektirmekteydi. İstanbul’daki Almanlar ayrılmışken, 5 Şubat 1919’da bir gazetenin ifadesiyle,“bir zamanlar büyük, fantastik umutlar bağlanan” Alman Orientpolitik sona ermiş gibi görünüyordu.



    Savaş sonrası Alman gazeteler ormanı özellikle sık ve kafa karıştırıcı bir ormandı; düzinelerce büyük gazete var­dı, ama hiçbirinin, bugün pek çok toplumda olduğu gibi sahici bir ulusal menzili yoktu. Milliyetçi Alman medya­sının görüşü hakkında iyi bir fikir edinmek için, özellik­le muhafazakârlardan aşırı sağa kadar, bütün bir gazeteler yelpazesini değerlendireceğim. Özellikle bir gazete, Neue Preussische Zeitung -başlığındaki demir haçtan ötürü Kreuzzeitung denilirdi- buradaki çözümlemenin bel kemiğini oluşturdu. Kreuzzeitung Kaiserreich’te muhafazakârlığın bayrak gemisi olmuştu ve Bismarck’m kendisi de sık sık ya­zar olarak katkıda bulunmuştu; biraz yarı-resmi bir statü ka­zanmıştı. Weimar Cumhuriyetinin başında küçük, ama hâlâ çok nüfuzlu elit bir gazeteydi. Pek çok politikacı ve Alman elit, diplomat, rahip ve aristokrat, ama en önemlisi diğer ga­zetelerin gazetecileri Kreuzzeitung’u okur ve makalelerine tepkilerini kendi yayınlarında dile getirirdi.Tirajı mutlak sayı bakımından küçük olmasına rağmen, merkezden sağa kadar uzanan yelpazede en önemli eğilim belirleyiciydi. Neyse, diğer gazetelerle çapraz kontrollerin gösterdiği gibi, Türkiye’ye verdiği yer diğer büyük gazetelerle epeyce uyum­luydu ve aslında genel durumu temsil ediyordu. O zamanın pek çok gazetesi gibi, Kreuzzeitung’un de bir sabah ve bir de akşam baskısı vardı. Weimar Cumhuriyetinin başlarında ve dolayısıyla Türk Bağımsızlık Savaşı sırasında, genellik­le dört sayfaydı; bazen özel eklerle birlikte on sayfayı bulu­yordu. Genellikle ilk iki sayfada ve son sayfanın küçük bir bölümünde dış haberlere yer verilirdi. Bu sayfaların içinde de, Alman konular siyasal haberlere ayrılan toplam yere egemendi. Bu nedenle, herhangi bir konuya, özellikle de ya­bancı konulara ayrılacak yer son derece sınırlıydı. Ön kapak genellikle yalnızca Alman siyasetine ayrılırdı. Dahası, bura­da çözümlenen diğer gazeteler gibi, Kreuzzeitung da, merkez revizyonist, anti-demokratik ve savunduğu kalleş mitinin de ifşa ettiği gibi, aynı zamanda anti-semitik partilerden biri olan Deutschnationale Volkspartei (DNVP) ile aynı çizgidey­di.



    Völkisch ve Nazi gazeteler dış politikayı ya da günlük si­yasal gelişmeleri fazla haber yapmadıkları için, bu tür konu­larda Alman okurun haber kaynağı Kreuzzeitung, Deutsche Allgemeine Zeitung ve benzer dünya görüşlerine sahip diğer gazetelerdi. Yalnızca merkez sağı ve aşırı sağı değil, zama­nın daha geniş siyasal atmosferiyle ilgili sonuçlar çıkarmak için oldukça geniş bir gazete yelpazesini çözümleyeceğim: Deutsche Zeitung, BerlinerLokal-Anzeiger, Vossische Zeitung, Deutsche Tageszeitung; ayrıca arada bir Frankfurter Zeitung, hatta Sosyal Demokrat Vorwarts. Yalnızca elit gazetelere de­ğil, genel medya eğilimlerine ışık tutmak için çeşitli “kitle gazetelerine ve tabloidlere de bakacağım. Almanya’nın Türkiye heyecanının ve saplantısının bütün merkezi nokta­larını tek başına barındıran Kladderadatsch gibi yergi gaze­telerini de çözümlemeye dahil ettim.



    Yeni demokrasiye ve Versailles Antlaşmasına duyulan yaygın tiksinti nedeniyle, savaştan hemen sonraki yıllarda merkez siyasetin yerini saptamak son derece zordur. Cum­huriyetçi ve liberal Vossische Zeitung gibi merkezci gazeteler bile, Türkiye söz konusu olduğunda çoğu kez aşın sağa ben­zer görüşler ifade etti. Sosyal Demokrat Vorwarts bile, her zaman olmasa bile bazen Türk Bağımsızlık Savaşıyla ilgili haberlerde genel eğilimlerle buluştu. Milliyetçi merkezden saçaktaki aşırı sağa kadar, bütün gazete yelpazesi, yüksek bir haber sıklığıyla birlikte, Türkiye üzerine neredeyse yekpare bir söylem geliştirdi.



    “Almanya”nın yerli ve uluslararası bütün haberlerin ana prizması olduğu doğrudur; ama “Türkiye”nin de bütün bun­larda merkezi bir yeri vardı. Basın, Türk Bağımsızlık Savaşı­nı, her yerde rastlanan ve yaygın bir biçimde tartışılan bir Al­man medya olayına dönüştürdü. Özellikle bir destanın bütün özelliklerine sahip olduğu için, büyüleyici ve sürekli bir ha­ber konusu olarak Almanya’ya uygundu. Anadolu’daki olay­ların Türkiye’yi aşan daha büyük bir anlamı vardı ve Alman gözlemciler başından beri bunun farkındaydı. Ta başından itibaren Alman basını, Türkiye’nin Almanlar için bir rol mo­del olabileceğini fark etti. Zaman ilerledikçe gazeteler, Türk örneğinin Almanya’ya uygunluğuna örtük bir biçimde işaret etmekten, Almanya’da bir şekilde tekrarlanabilecek ve tek­rarlanması gereken belli Türk stratejilerini vurgulamaya terfi etti. Gazeteler, Türkiye tartışmalarıyla hazırlanan ve yerleşen çeşitli mekanizmalarla Türkiye’nin Almanya için taşıdığı an­lamı sürekli vurguladı. Başlangıçta doğrudan “Türkiye’den öğrenme” çağrıları olmasa bile, medya Almanya’nın orada öğreneceği bir şey olduğunu güçlü bir şekilde iletti.



    Göreceğimiz gibi, birçok gazete Türkiye’yle ilgili olarak “rol model” terimini sıkça kullandı; bu terim, habercilikle­rine geriye dönük olarak dayatılmaz. Daha 1921’de Naziler Völkische Beobachter’de “Türkiye-Rol Model” (der Vorkamp- fer) başlıklı bir makale yayınladı. Sevr Antlaşmasının yeri­ni Lozan Antlaşması almadan çok önce, belli başlı milliyetçi gazetelerin çoğu Türkiye’nin iki şekilde “yol gösterdi”ğini öne sürdü: Türkiye örneği, Paris antlaşmalarının düzeltilebildigini ve bunun nasıl yapılabildiğini gösterdi. Sol-liberal Frankfurter Zeitung bile Ağustos 1920’de, Sevr Antlaşmasın­da defterin kapanmadığını, dolayısıyla Versailles Antlaşma­sında da kapanmadığını özellikle vurguladı. Diğer birçok gazete de Türk Bağımsızlık Savaşının başlangıcında benzer sonuçlara ulaştı: Türkiye, Versailles Antlaşmasının gerçek­ten düzeltilebileceğinin işaretini verdi. Deutsche Tageszeitung, Lozan’daki barış görüşmeleriyle ilgili ilk önemli yoru­munda bu görüşü özetledi: Bu 20 Kasımın, Lozan barış konferansının açılış gününün biz Almanlar için özel bir anlamı olma­lı; çünkü bu gün, zorla dayatılan Paris antlaşmala­rından [Gewaltfriedensvertrage] birinin, açıkça bu amaçla toplanan bir barış konferansıyla düzeltil­mesi amaçlanıyor. Bu durum, bu kölelik antlaşma­larının boyunduruğu altında inleyen bütün halklar için olduğu gibi, bizim için de, bir umut [ışığı] ve aynı zamanda ciddi bir uyandır.

    Ama Türkiye bir süredir zaten tehlikeli ölçüde önemli olmuştu; Mayıs 1920’da sol-liberal Berliner Tageblatt’ta bir makalenin ironik girişinde vurgulandığı gibi: “Türkiye artık bizi ilgilendirmiyor, çünkü artık bizi ilgilendirmesi gerekmi­yor. Akıllı adamlar düşüncelerimizde bile Türkiye’den uzak durmamızı öğütlüyor.”[ Yine de anlaşılacağı gibi, milliyetçi gazeteler -liberal Berliner Tageblatt da dahil- Almanlara sü­rekli Türkiye’yi düşündürtmek için elinden geleni yaptı.

    Haber konusu: Türk Anka Kuşunun Şaşırtıcı Öyküsü

    Savaş sonrası bu dönemde “Alman ruhu”nun neye ben­zediğini hayal etmek zordur. Biraz önce ifade edildiği gibi, o sırada Alman milliyetçi öz-algıda kıyamet kopmuş gibi, son derece çaresiz ve kimsesiz bir şey vardı. Savaştan hemen sonraki yıllarda ünlü haftalık yergi dergisi Kladderadatsch’a yüzeysel bir bakış bunu ve bütün savaş sonrası atmosfe­ri bolca gösterir. Burada sonu gelmeyen bunaltıcı kıyamet günü karikatürleri ve Alman ulusu tasvirleri görürüz: Her türlü İtilaf saldırganlığının kurbanı Almanya, Almanya’nın kanını emen bir vampir olarak Fransa, kendisini yutmak üzere olan alevlerin ortasında uyuyan güzel olarak Almanya ve sürekli Almanya’nın üzerinde mah­şerin atlıları



    Eskiden oldukça incelikli, çoğu kez eğlenceli ve zekice yergiler yapan Kiadderadatsch, şimdi son derece iç karartı­cıydı (ayrıca revizyonist ve Yahudi köklerine rağmen, bazen anti-semitikti). Savaş sonrası Almanya, en azından Kiadderadatsch, Simplicissimus ya da Ulk gibi Almanya’nın ana yergi dergilerine bakılsa bile, mizahın öldüğü yerdi. Umu­dun, liderlerin ve mutlu olunacak hiçbir şeyin olmadığı o günlerde Türkiye, milliyetçi Alman okurun siyasal “eğlence” ve bir umut aşısı için yönelebildiği tek yer haline gelecekti. Türkiye milliyetçi bir mucizeydi; bir Türk Versailles’mdan başlayıp (Sevr Antlaşması) ilk düzeltilmiş savaş sonrası ant­laşmaya varan bir dramdı Türkiye o yıllar­da neredeyse akıl almaz bir milliyetçi başarı öyküsüydü.



    Müstakbel Kemalistlerle ilgili ilk işaret 24 Haziran 1919’da Kreuzzeitung’da, İtilaf Devletlerinin talep ettiği kıs­mi Yunan geri çekilmesi üzerine kısa bir makalede belirdi. Bu makale, Yunan-İtilaf isteklerine boyun eğmiş tamamen pasif bir Türkiye tasvir ediyor; ama bir dönüşle ve umut ışı­ğıyla bitiyordu: Türk subayların Yunanlara karşı silahlı bir direniş başlatmak için İstanbul’dan Anadolu’ya geçtiklerine dair bir söylenti bildiriliyordu. Önceki gün Kreuzzeitung’in birinci sayfasının tamamına bir tek manşet egemen olmuştu: “Finis Germania” (Almanya’nın Sonu). 29 Haziran 1919’da Kreuzzeitung kapak sayfasının tamamını siyah bir çerçevede verdi; bütün gazeteyi Almanya için uzun bir ölüm ilanına çevirdi: Versailles Antlaşması imzalanmıştı! İki gün sonra Kreuzzeitung ve diğer gazeteler, “Türk Versaillesı’na askeri direnişi örgütleyen kişiyi üzgün ve çaresiz okurlarına ilk kez adıyla tanıttı -Mustafa Kemal Paşa. Tanıştırılması daha faz­la dramatik ve görkemli olamazdı.





    Alman basını kahramanını bulmuştu. Bir ay sonra, Ağus­tos 1919’da, Alman basınında çalışıp Mustafa Kemal’le fii­len karşılaşmış birkaç kişiden biri olan Thea von Puttkamer, Mustafa Kemal’i açıkça kahraman olarak selamladı. Maka­lesi, I. Dünya Savaşında İtilaf birlikleri Allgemeine Zeitung gibi diğer gazeteler de aynı şeyi yaptı; 18 Ağustosta her biri sabah ve akşam baskısında Mustafa Kemal hareketi üzerine makaleler yayınladı. Sabah baskı­sındaki makale yine Mustafa Kemal’i tanıtmaktaydı; ama akşam baskısında, 300.000 silahlı adamıyla “bir bağımsızlık hareketi”nden söz edilmekteydi. İki ay sonra, ekimin ba­şında, bütün büyük gazeteler okurlarından, o noktadan son­ra Alman okura tanıtılmasına artık gerek kalmayan Mustafa Kemal’i tanımasını bekliyordu.

    Daha çarpıcı olan, ilk önce İzmir’in Yunan kuvvetlerince işgalinden hemen sonra muğlak “Türk irredantizmi” değerlendirmelerinden sonra sabit, yaygın Alman milliyetçisi Atatürk yorumuna geçişin, dolambaçlı ama kısa bir yol olma­sıdır. Anadolu’da önemli bir şey oluyordu ve pek çok Alman milliyetçisi gazete, başından itibaren bundan emindi. Ama en azından Türk Bağımsızlık Savaşının ilk altı ya da yedi ayında tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı. Başlangıçta Alman basınının yorumları biraz çelişkiliydi; ama istikrara kavuşup kendinden emin olmaları uzun sürmedi. Ağustos 1919’da duyurulduğu şekliyle Mustafa Kemal “Türkiye’den bağımsızlığını ilan etti”ğinde, iki “devrimci tümene” ön­cülük ettiği iddia edildi. Aynı ayın içinde, Kemalistlerin hedeflerini formüle edip misak-ı milliyi hazırladıkları Erzu­rum Kongresine, Alman basınında “devrimci meclis” denildi ve 1920’lerde hâlâ “devrimci birlikler”den söz ediliyordu. 26 Ağustosta Kreuzzeitung, Mustafa Kemal’in Anadolu’da bir Türk Cumhuriyeti ilan etme tehdidini haber yaptı. Bir ay sonra Mustafa Kemal'in hareketi, gazetenin iddiasına göre “ulusal eylem” (nationale Aktion) olarak anlaşılması gereken "yurtsever bir hareket” olarak etiketlendi. İki gün sonra harekete ilk kez "milliyetçi hareket” -gelecek yıllarda yapı­şıp kalacak bir etiket- denildi. Bu ifade bir kez yerleştik­ten sonra, ikonik nitelikler kazandı; daha fazla nitelemeye (“Türk” gibi) gerek yoktu ve çeşitli gazeteler için “milliyetçi harekef’ten söz etmek okurların neden söz edildiğini anla­masına yetiyordu; Kemalistler, zamanın dört başı mamur milliyetçi hareketi haline geldiler. Ayrıca açık bir tanımlama yapılmadan önce bile, "Kemalistler” terimi tanıtılmış ve eşit ölçüde ikonik nitelikler kazanmıştı.





    Yeni Türk hareketine ilişkin herkesin mutabık olduğu ve her yerde hazır bu yorum oldukça hızlı ve vurgulamak gerekir ki, Kemalistlerin kendi­lerinin anlamlı bir müdahalesi olmadan gelişti. Üstelik tekli, benzeşik bir biçimde gelişti; örneğin Kreuzzeitung’un, Völkische Beobachter’in ve Berliner Lokal-Anzeigefin Kemalist harekete bakışında pek fark yoktu. Alman basını Atatürk’ü "bizim Mustafa Kemal” yapmakta gecikmedi. Bilgi yalnız­ca Paris ve Londra üzerinden Almanya’ya gelse de, Alman basını Atatürk’ün herkesten daha iyi tanıdığını defalarca dünyaya ilan etti. Sağ ve aşırı sağ Alman basını Mustafa Ke­mal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü ya da daha doğrusu, Avrupa’nın büyük bir Kemalist halkla ilişkiler ajansı haline geldi.



    Kemalistlerin bu gönülsüz Alman halkla ilişkiler ajansı, ilerleyen yıllarda oldukça şaşırtıcı sayıda makale ve deneme çıkardı. Örneğin Kreuzzeitung Türkiye üzerine 1919’da 194, 1920’de 369, 1921’de 454, 1922’de 853 ve 1923’ün Ağusto­suna kadar 323 yazı yayınladı. Bazen söz konusu yazının iki satırlık bir manşet olduğunu kabul etsek bile, toplam ni­celik konuya verilen değerin anlamlı bir işaretidir. Türkiye üzerine yazılar genellikle birinci sayfaya egemendi ve ma­kalelerin çoğu bütün bir sütunu, hatta yarım sayfayı kaplı­yordu. Bu yüzden dört buçuk yıllık bir sürede Kreuzzeitung’da en az 2200 makale, yazı ve haber olağanüstü büyük bir sayıdır. Ortalama günde en az bir ya da iki gün­de üç makale demekti. Türkiye üzerine haberlerin olmadığı günler vardı, ama Türkiyesiz bir hafta nadiren olurdu. Bazen peş peşe birkaç gün birinci sayfanın yarısı Türkiye’ye ayrı­lırdı; ayrıca üçüncü ya da dördüncü sayfadaki “Son Haber­ler” bölümünde de yazı çıkardı. Düzenli olarak Türkiye hem sabah hem akşam baskısında yer alırdı. Türkiye’den haber yapılacak bir şey olmadığında -yalnızca ilginç bir şey ger­çekleşmediği için- bile, Kreuzzeitung ve diğer gazeteler Tür­kiye üzerine tarihsel denemeleri (Bismarck’ın Orientpolitiki, Doğu cephesindeki I. Dünya Savaşı muharebeleri ve benzeri) basarak; İstanbul’daki haham seçimleri gibi haber değeri faz­la olmayan olayları vererek ya da Enver Paşa’nın "Kürdistan Kralı” yapıldığına ilişkin haberler gibi, kimsenin gerçekliğine inanmadığı ajans haberleri yayınlayarak konuyu canlı tuttu.







    Erken Weimar Cumhuriyetinde yalnızca Kreuzzeitung değil, siyasal sağdan aşın sağa kadar gazeteler ne olursa olsun konuyu canlı tuttu. Alman basınında Türkiye’ye bu kadar çok makalenin ayrıldığı başka bir dönem hiç olmadı; yakın zamanda AB-Türkiye tartışmanın alevlendiği dönem­de bile. O kadar geniş yer verildi ki, 1923’ün başında Deuts­che Allgemeine Zeitung’da bir yorum, 1922 yazında Alman basınında Türkiye’nin "günlük, bin defa” okunabildiğini vurguladı.




    Bu yüzden, gazete okuyan Alman kamuoyunun Türkiye’den aşın ölçüde haberdar olduğunu, Anadolu’da­ki olaylar konusunda neredeyse günlük bilgilendirildiğini ve Türkiye’ye ilgi duyduğunu güvenle varsayabiliriz. Genel olarak haberlere ayrılan yerin azlığı -dış haberlere daha da az- ve Weimar Cumhuriyetinin başlangıcında Türkiye üze­rine haber yapmanın oldukça zor bir iş olduğu göz önüne alındığında, durum daha da dikkat çekicidir.





    Versailles Ant­laşması Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla diplomatik ilişki kurmasına izin vermiyordu ve savaştan hemen sonraki dönemde Alman gazetelerinin İstanbul’da, hatta birçoğunun o bölgede muhabiri yoktu. Türkiye ile ilgili haberlerin bü­yük bölümü İtilaf haber ajansları ve İtilaf ülkelerinin gaze­teleri üzerinden Almanya’ya ulaşıyordu -Alman gazeteleri­nin sıkça yakındığı bir durum. Çoğu kez uluslararası basın ajanslarının haberlerini yayınladıkları halde, her zaman bunlardan kuşku duydular. Özellikle 1919 ve 1920’de milliyetçi Alman gazeteleri Türkiye haberlerinin Almanya’ya çok yavaş ve yalnızca İtilafın “yalan perdesi” üzerinden ulaşmasından sürekli yakındı. Örneğin Vossische Zeitung 1919 sonbaharında, İtilaf devletlerinin Anadolu haberlerini çarpıttığını ve İtilaf devletlerine bakılırsa, orada hiçbir şey olmadığını savundu. İtilaf çarpıtmasına ve propagandasına rağmen, gazetelerin bu haberlerin pek çoğunu yayınlamış ol­ması, bu konuya ne kadar sadık olduklarını gösterir. Gazete­ler, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi anladıklarını iddia ederek bu haberlerin kaynağıyla başa çıkma stratejisi geliştirdi. Her zamankinden daha fazla yorum gerçek bilgiden daha önemli hale geldi. Demek ki, gazetelerin İtilaf haberciliğine genel güvensizliğinden ötürü, Fransız ve İngiliz ajans haberlerini yorumsuz yayınlamaya karar verdiklerinde, olasılıkla haberlerin doğru olduğuna inandılar ya da en azından uyandırdıkları duygularla hemfi­kir oldular. Olmadıklarında, onu alaycı bir biçimde yorumla­dılar ya da aşırı eleştirel dolaylı anlatıma başvurdular.

    Türk Bağımsızlık Savaşı hızlı bir biçimde bir Alman me­selesi oldu ve olmaya devam etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşının bu şekilde Almanlaşması, bir dizi mekanizmaya ve stratejiye dayandı. Birincisi elbette, Alman gazetelerinin sayfalarında çok geniş yer kaplamasıydı. Bir mekanizma da, gazetelerin dili ve sayfa düzeniydi. Türkiye üzerine yazılar, editörlerin ve yazarların benzer saydığı Alman meselelerini (Savaş suç­lularının iadesi, Ruhr’un işgali, Rhineland krizi, Silezya vb) ele alan makalelerin hemen önünde ya da sonrasında yer alırdı. Genellikle Alman meselelerini tartışmak için kullanı­lan sözcükler ve kavramlar -“kalleş,” “barış dayatması,” "tecavüz” vb- Türkiye üzerine yazılarda da kullanıldı. Örneğin Mart 1922’de Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin bir “dette publique allemande” -Alman mâliyesi üzerinde doğrudan İtilaf denetimi- kurmak istediğini yazdı ve böylece gazetenin sü­rekli hakkında yazı yazdığı “dette publique ottoman”a işaret etti. 1921 ve 1922’de Almanya’nın “Osmanlılaşması”ndan söz etti -yani Almanya’nın bir yarı-sömürgeye dönüşmesin­den; gazeteye göre Sevr Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorlu­ğunun başına bu gelmişti.

    Başka bir mekanizma da, özgül Alman meselelerini Ana­dolu’daki gelişmelere paralel vermekti. Bu tür konular yan yana tartışıldığında, Türkler genellikle Almanlardan daha iyi durumdaydı. Örneğin 19 Haziran 1921’de Kont Ernst Reventlow Berliner Tageblatf ta Anadolu ile Silezya’yı kar­şılaştırdığında, Türk milliyetçilerin İtilaf devletlerinin barış antlaşmasını iki yıl önce reddettiğini vurguladı. Deutsche Allgemeine Zeitung’da Lozan görüşmelerini yorumlayan bir makale, Almanya’nın nasıl hiçbir direniş göstermeden İtilaf devletlerinin "ekonomik kölesi” olduğunu görmenin, Musta­fa Kemal’in taktikleri için güçlü bir motivasyon olduğunu ve “Türk bağımsızlığını herkese karşı kararlılıkla savunacağına ve ordusunun bu işi yapacak kadar güçlü olduğuna” inan­masına yol açtığını iddia etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşına verilen önemi gösteren bir özellik de, savaşın dizileşmesiydi. Anadolu’yla ilgili haber ve yazılar haftalarca art arda, aynı ya da benzer başlıklar altında sunuldu. 1919’un sonunda başlıklar hâlâ çeşitliy­di, ama "Anadolu’daki Türk Hareketi” ya da "Anadolu’daki Ulusal Hareket” gibi ifadelerle çıkardı. 1920’nin ortasında başlamak üzere, değişmeyen belli ifadeler -"Türk Özgür­lük Mücadelesi,” "Doğu Sorunu” ve "Küçük Asya’da Savaş” gibi- haftalarca sıkça kullanılırdı. Bu durum, Kreuzzeitung ve diğer büyük gazetelerin gerçek ya da hayali okuyucula­rının gelişmeleri düzenli olarak izlemek istediklerini göste­rir. Elbette bu dönemde başka konularda dizileştirildi; ama başka hiçbir uluslararası mesele bu kadar sık ya da benzer başlıklarla verilmedi. Yalnızca birkaç yerli konu o kadar sık dizileştirildi -ve genellikle yerli meselelerle Türkiye, aynı sorunun parçalarıymış gibi görünmelerini sağlayan söz ve sayfa düzeni benzerlikleriyle ilişkilendirilirdi. İlginçtir; Alpler’in ötesinde Benito Mussolini’nin II Popolo d’Italia’sı da Anadolu’daki savaşın haberlerini yüksek sıklıkta ve dizileşen başlıklarla verdi.

    Alman gazetelerinin Türkiye’ye yaklaşımının esası, Ed­ward Said’e uyarak ya da aslında ona karşı, doğusuzlaştırma olarak tanımlanabilirdi.



    Gazeteler yalnızca genel ola­rak Türk yanlısı olmakla kalmadı, Osmanlı ve Türk olan her şeyi olabildiğince yakın ve tanıdık göstermeye de çalıştılar. Bunu yapmanın tek yolu, Oryantalist dilden tamamen uzak durmaktı. Onun yerine, normalde Orta Avrupa ve Alman ta­rihini, toplumunu ve siyasetini tarif etmek için kullanılan­lara benzer söz ve mecazlar kullandılar -uzaklık ve yaban­cılık yerine benzerliği vurgulayan bir söz dağarcığı. Örneğin sultan yerine “kaiser” (imparator) ve “kaiserlich” (impara­torluk), İstanbul yerine “Kaiserstadt” ve İslam yerine “Türk kilisesi” sözcüklerini kullandılar. Milliyetçi Alman gazeteler Türkiye’yi Almanya’ya uzak değil, aksine çok yakın, benzer ve eş olarak tasvir etmek için bilinçli ve sürekli bir çaba har­cadı.





    Türk siyasetinin Almanlaştırılmasının en ilginç özellik­lerinden biri, herhalde, “uzmanlar”ın oynadığı ya da daha doğrusu oynamadığı roldü. Bu konuda yorum çok önemli olduğu için, bütün büyük gazeteler Türkiye’deki gelişmeler­le ilgili kendi yorumlarını yayınladı. Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla uzun ilişkisi ve derin bağı göz önüne alın­dığında, yorum yapmaya hazır bir uzmanlar ordusu bekle­nebilirdi. Ama bir bütün olarak "uzmanlar” adeta hiçbir yer­de görülmedi ya da okunmadı. Aslında Alman medyasının Türkiye takıntısı ve yorumları, uzmanların içgörülerinden ve yorumlarından ötürü değil, onlara rağmen gelişti. Gazete­lerde dışarıdan uzmanların yazdıklarına yer verildiğinde, ne Ortadoğu’da “İslam” ya da “Bolşevizm”e odaklanmaları ne de 1919 öncesi Alman OrientpolitiKine ilgileri, genel haberlerle ya da yorumlarla desteklendi. Tek istisna, Osmanlı İmparatorluğuna askeri danışmanlık yapmış ve Osmanlı ordusunda mareşal olmuş Otto Liman von Sanders’ti; geçen savaşla ilgili öyküler anlatmak dışında, güncel olaylarla ilgili yorum yap­maya ancak 1922’nin sonunda başlamasına rağmen, Türki­ye konusunda bir medya figürü haline geldi.



    Öne çıkan bir “uzman” da, Kemalist kuvvetlerin hizmetindeki tek Alman paralı asker olan Hans Tröbst’tü. Heimatland ve Völkischer Kurier gibi Nazi gazetelerine yazı yazdı ve bizim öykümüz­de daha fazla önce çıkacak. Alman medyasında, genellikle Türkiye’deki olaylarla ilgili deneme niteliğindeki yorumların yazar adları dışında, Türk adları nadiren ortaya saçıldı.





    Diğer uzmanlar, Kemalistlerin Müslüman ve Bolşevik nitelikliğine odaklanmalarıyla ve yorumlarıyla Alman medyası­na çok uzaktı. Ayrıca zamanın sınavını da geçemediler. Örne­ğin bir uzman, Almanca Osmanischer Idoyd'un (İstanbul’da) genel yayın yönetmeni yardımcısı Friedrich Schrader, Kema­listlerin din karşıtı ve cumhuriyetçi olduklarına dair medya­da dolaşan "yanlış izlenim”! düzeltmek için bir dizi makale yayınlamak zorunda olduğunu düşündü -ama hem din kar­şıtı hem cumhuriyetçi oldukları daha sonra anlaşıldı. Di­ğer yanda, ana akım yorumcular ve gazeteciler Kemalistlerin taktik ittifaklarının (örneğin İslamla ve Bolşevizmle) doğasını göz önünde tutmalarıyla ve yorumlarıyla doğru yoldaydılar. Yayınlanan çok az “uzman çözümlemesi,” gazetelerin Türki­ye üzerine genel söylemini şaşırtıcı ölçüde az etkiledi. Bu durum, editörlerin Anadolu’da olup bitenleri iyi kavramış olmasından kaynaklanmış olabilir, ama aynı zamanda bir Türkiye meselesinin ne kadar “Almanlaştırdığını” da yansıt­maktaydı. Her neyse, burada potansiyel “uzmanlar”ı bilinçli bir şekilde bir yana iten bir süreç işlemekteydi.





    Türk Bağımsızlık Savaşında İslamın ve Bolşevizmin rolüy­le ilgili başlangıçtaki kafa karışıklığı, konunun Almanlaşma­sını biraz zorlaştırdı. Tek başlarına bu boyutlara odaklanan “uzmanlar” bu sürece yardımcı olmadı. Bir alt konu olarak İslam, uzmanlar bir kenara itildikçe zaman içinde gündem­den düştü. Ne var ki, Bolşevizmin özellikle karışık, şaşırtıcı ve zor bir konu olduğu anlaşıldı. Anadolu’da yeni başlayan milliyetçi Türk direnişi neredeyse aşılmaz güçlüklerle karşı karşıyaydı. Yunan ordusuna, İtilaf devletlerine, Ermenilere ve Osmanlı ordusuna karşı savaşı sürdürmek için çok ihtiyaç duyulan silah, mühimmat ve kaynak yetersizliği vardı. Bolşeviklerle ittifak Atatürk için acil ve çok ihtiyaç duyulan bir çözümdü. Ama bu, milliyetçi Alman gazeteleri için büyük bir ideolojik ve kavramsal sorun oluşturmaktaydı.





    Okurlarının çok büyük bölümü için Sovyetler Birliği ideolojik bir düşman ve oluşum halinde bir süper tehditti. Alman ordusunun aşağı yukarı aynı dönemde Sovyetler Birliği ile stratejik bir ittifak aradığını biliyor olmamıza bakmayın; Komünizm ve Komü­nist devrim korkusu savaş sonrası Almanya’da kökleşmişti. Merkez ve aşırı sağ gazetelerin kullandığı bir strateji, Kemalist-Bolşevik bağlantısını önemsememekti. Özellikle savaşın ilk bölümünde Türk-Sovyet ilişkilerindeki gelişmeler konu­sunda nadiren yorum yaptılar, bu tür konularla ilgili haberle­ri asgari düzeyde tuttular. 1920’nin başında Türk-Sovyet as­keri antlaşması konusunda son derece kısa bir not, bunun bir örneğidir. Oldukça önemli bu haber konusu Kreuzzeitung’da, Litvanya-Rusya ilişkileriyle ilgili tamamen alakasız bir habe­rin içinde tek satır olarak yer aldı.'’ Başka bir yazı aynı ant­laşmayı hiçbir yorum yapmadan verdi. Bütün bunlar, artık gazeteler Ankara’nın Sovyetler Birliğinden yalnızca maddi destek almakla kalmayıp, “Sovyet yasalarını ve anayasala­rını” [aynen böyle geçiyor] da kabul edeceğine inanmasına rağmen oldu. Gazetelerin yorum yapmama politikası, bu zor konuyla başa çıkmanın bir yoluydu. İlginçtir, bu strateji, gazetelerin bu konuda sunduğu kıt ideolojik yorumların ve bilgi kırıntılarının Kemalist hareketi Sovyet yörüngesine yer­leştirdiği bir zamanda uygulandı.





    Ağustos 1920’de Kreuzzeitung dünyadaki durumu yal­nızca I. Dünya Savaşının bir devamı olarak değil, Rusya ile Britanya arasında bir çatışma olarak da okudu. Britanya kötü adam olarak ortaya çıktı ve “İtilafçı fatihlere karşı var olma mücadelesinde [Doğu] Rus Bolşevizmiyle birlik oldu.” Rusya’nın emperyalizme karşı bir müttefik olabileceği or­taya çıkmış gibi görünürken, başka bir haberin gösterdiği gibi, 1920’de bu konuda kafalar epeyce karışıktı: “Milliyet­çi Türk lider Mustafa Kemal, taraftarlarından İngilizlerden ve Fransızlardan nefret etmelerini, kutsal Türk-Rus-Alman ittifakına yüksek değer vermelerini isteyen bir çağrıda bu­lundu (!) Bolşevizmin kendilerine yardım eli uzattığını ve Türkiye’nin de Almanya’ya yardım etmeye hazır olduğunu ilan etti.” Olası bir Türk-Bolşevik-Alman ittifakı ya da bloğuyla ilgili söy­lentiler ve spekülasyonlar bir süre ortalıkta dolaşacaktı. Bununla birlikte, pek çok gazete, Kreuzzeitung da dahil, bu dönem boyunca ateşli birer anti-Bolşevik olarak kaldı. Yal­nızca birkaç hafta sonra, Aralık 1920’de, şaşkınlık yaratan perde kesin olarak kaldırıldı ve son yorum tüm ülkede kabul edildi. Kreuzzeitung, her zaman Bolşevikler ile Kemalistler arasındaki ittifakın esas olarak İngiltere’ye karşı bir propa­gandadan ibaret olduğu ve Kemalistlerin Bolşevik olmadığı inancında olduğunu ve bunu birçok kez teyit ettiğini, ger­çeğe aykırı bir biçimde yazdı. O noktadan itibaren gazete, yaratılmasına yardım ettiği ve anlaşılan diğer gazetelerde ve birçok okurun kafasında varlığını sürdüren kafa karışıklığını defalarca “giderdi.” Nisan 1921’den tipik bir örnek: “Türk milliyetçiliğinin Rus Bolşevizmiyle girdiği ittifak, çoğu kez sanıldığı gibi Bolşevik düşünceye değil, İtilaf ya da daha doğrusu İngiltere nefretine dayanır.”





    ------------------



    Aynı zamanda diğer gazeteler de imana geldi. Aynı çiz­gide Ocak 1921’de Völkische Beobachter, Kemalistlerin ide­olojisinin Bolşevik olmadığından emindi. Daha bir ay önce Mustafa Kemal’e “yeni-Bolşevik” demiş olmasına rağmen şöyle yazdı: “Bu [Corriere della Sera] haber daha önce dillendirdiğimiz kanaatimizi doğruluyor: Türkler sağlıklı sağ­duyuya sahip doğal bir halktır [Naturvolk]. ‘Ulusal Bolşevizm’ çılgın hayalcilerin ürünüdür. Sıcak kar ya da odun demir kadar olanaksız bir şeydir.” Bir ay sonra, Atatürk’ün Kemalistlerin gerçekten Bolşevik olmadıklarını vurguladığı bir konuşmasını aktararak bu görüşü tekrar doğrulattı. Nazi Partisinin sesi şöyle devam ediyordu: “Türkler örneğinde sözde Ulusal Bolşevizmden söz edilemeyeceğini daha önce de vurguladık. Haksız yere hasta adam adı verilen sağlıklı bir çiftçi ulus olan Türkiye, mümkün olan tek siyaseti yapı­yor: elinde silahla sağlıklı bir bencillik siyaseti!”









    Bu örneğin gösterdiği gibi, Bolşevik bağlantı tartışması Türk örneğinden “öğrenme” çağrılarıyla yakından bağlantılıydı. Sağcı Alman basını için işleri zorlaştıran şey, bizzat Atatürk’ün programının muğlaklığıydı. Kasım 1922’de bazı gazeteler, İşçi Partili Daily Herald'ia yapılan bir röportajı aktardı; orada Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.”





    Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.” Pek çok gazete kafa karıştı­rıcı bu röportajı görmezden gelmeyi tercih etti. Yine de bu ve benzer açıklamalar ve haberler birçok kişinin Kemalizmi, Faşizmi ve Nasyonal Sosyalizmi benzer görmesine yol açtı.





    1921’in başından itibaren pek çok gazete Bolşevik bağ­lantısını sağlıklı Kemalist pragmatizm olarak görmeyi ter­cih etti. Kreuzzeitung’un 1922’de iddia ettiğine göre, bu aynı zamanda “İtilaf devletlerinin tutumunun otomatik bir sonucu”ydu

    Örneğin Deutsche Zeitung şu sonuca vardı: “Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Doğudaki diğer eylem adamları kendi völkisch ve siyasal hedeflerine ulaşmaya ve İtilaf devletlerini Doğuda güçsüzleştirmeye uygun her maskeyi takacaktır.”



    Milliyetçi basının Kemalist-Bolşevik bağlantısıyla baş etmek için ikinci ve ana stratejisi bu olacaktı: Kemalistler Bolşevikleri yalnızca kendi amaçları için kullanıyor, aynı zamanda bu tehlikeli ideolojiden uzak duruyordu. 1922 ve 1923’te ga­zeteler yine sürekli “yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırdı” ve Kemalistlerin Sovyetler Birliği’yle geçici birlikteliğinin salt propaganda ve stratejik açıdan değerini vurguladı. Bunun­la birlikte, ilerideki yıllarda birçok metin Kemalist-Bolşevik bağlantısını haklı görecek, hatta bir Alman-Sovyet işbirliği için emsal ya da model olarak kabul etmeye bile kalkışacaktı





    İslam ve Bolşevizm konularından daha kısa bir süreliği­ne de olsa, Yunanlar ve Ermeniler de Alman basını için kafa karıştırıcı ve çetrefil bir sorundu. Genel Türkiye algısında önemli bir rol oynamaya devam ettikleri için, bu iki grubun rolü Bölüm 6’da daha derin tartışılacak. Ama burada, bu iki gruba ilişkin algının Türk Bağımsızlık Savaşma ilişkin genel Alman algısını ne kadar tamamladığını ya da daha doğrusu desteklediğini ve bu algının içine ne kadar emildiğini vur­gulamak gerekir. İtilaf devletleri Büyük Savaşta bitkin düş­müşken ve Osmanlı İmparatorluğuna çok fazla insan gücü ayırmak istemezken, Kemalistlere karşı savaşmanın yükünü, yeni-emperyal tutkularla kışkırtılan Yunan ordusu çekti. Sa­vaş çok büyük ölçüde bir Türk-Yunan savaşı olarak nitelene­bilir. Olasılıkla, özellikle geç 19. yüzyılda güçlü olan Helen hayranlığıyla ve klasik Yunan dilinin hâlâ hümanist eğitimin parçası olmasıyla seçkin Almanya geleneksel olarak Yunan yanlısı olduğu için, Yunanları nasıl tasvir etmek gerektiği konusu, en azından başlangıçta birçok gazete için sorun oldu.Ama İtilaf devletlerinin vekili olarak Kemalistlerle savaşanlar Yunanlardı. Aynı anda hem Türk yanlısı hem Yunan yan­lısı olunamazdı. Bazı gazeteler biraz, hatta yalnızca Yunan yanlısı olarak yola çıktı; 1919’da taraf tutmak gerektiğini düşündüler ve zaman içinde hepsi açıkça Yunan karşıtı oldu. Anadolu’daki Yunan askerlerine “işgalci” dediler ve Yunan devletini “I. Dünya Savaşının savaş vurguncusu” olarak nite­lediler -savaşla ilgili iç tartışmalar göz önüne alındığında bu nitelemenin oldukça olumsuz bir çağırışımı vardı. Gazeteler Yunan ordusunun yaptığı Müslüman katliamlarını sıkça ha­berleştirirken, Kemalist birliklerin Rum sivillere uyguladığı şiddeti büyük ölçüde görmezden geldi -Kreuzzeitung'un say­falarında böyle bir şiddet hiç gerçekleşmedi.







    Askeri olay­ların verilme şekli, gazetenin hangi tarafta olduğunu anında açığa vurur. Örneğin Kreuzzeitung'u alalım: Gazete Türk or­dusunun raporlarını genellikle doğru olmaları zorunluymuş gibi yorumsuz basarken, Yunan raporlarını büyük ölçüde kuşkulu bir dolaylı anlatımla, olasılıkla abartıldığını ifade ederek yayınladı. Yunan ordusunun karargâhından çıkan Yunan yenilgileri ve geri çekilmeleriyle ilgili olumsuz rapor­lardan neredeyse hiç kuşkulanılmadı. Dahası, Kreuzzeitung Yunan zaferlerinden hoşlanmıyor gibiydi: Pek çok Türk zafe­ri birinci sayfadan manşete çıkarılırken, Yunan zaferleri gazetenin arka sayfalarında bir yerde ve çok kısa verildi.





    Eğlence: İtilaf Karşıtı Oyun Alanı, Türkiye

    “Anti-emperyalizm” de Türkiye ile ilgili habercilikte önemli bir temaydı ve Kemalist-Bolşevik ittifakına ilişkin geliştirilen yoruma uygundu. Bu nedenle, başlangıçtaki Ke­malist tariflerinde “anti-emperyalist” ve “Batı karşıtı” terim­leri sıkça yer aldı. Ne var ki, zaman ilerleyip 1923’te Lozan Antlaşmasına varınca, bu tür sıfatlar az çok sessizce terk edildi -anti-emperyalizmin ve Batı karşıtlığının gelecek on yıllarda da temel paradigmanın parçası olduğu İtalya gibi di­ğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak.



    Alman basını için, Türk Bağımsızlık Savaşına “İtilaf karşıtı mücadele” pence­resinden bakıp anti-emperyalist değil, daha çok milliyetçi bir mücadele olarak görmek çok daha önemliydi ve yarar­lıydı. Aslında erken Weimar yıllarında ve Alman medyası­nın Türk Bağımsızlık Savaşma ayırdığı yer konusunda İtilaf devletlerinin rolü, bu dönemde Alman medya kamuoyunun Türkiye’den büyülenecek duruma nasıl geldiğini anlamanın anahtarıdır. Canı sıkkın Alman milliyetçileri için Türkiye, İtilaf devletlerine olan öfkelerini açığa vurdukları bir tür “oyun alanı” işlevi gördü. Türkiye Almanya’ya bir ayna ve kendi başına alternatif bir gerçeklik işlevi de gördü. Alman basınının Türkiye’den ve oradaki savaştan nasıl söz ettiği üç kanıya dayanmaktaydı: Birincisi İtilaf devletleri emper­yalistti ve özünde kötüydü; İkincisi Türkler İtilaf devletleri­ne bela olacaktı ve ne olursa olsun sonunda galip gelecekti; üçüncüsü Türkiye İtilaf devletlerinin zayıflığını ve dağınık­lığını açığa vurduğu için sevinmekte mahsur yoktu. Üç kanı iç içeydi ve Türkiye üzerine makalelerde birlikte öne sürü­lürdü. Almanların, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi bildiği özgüvenine dayanmaktaydı.

    Türkiye’yi Almanya’yla dolaysızca ilişkilendiren konula­rın ilki, savaş suçlularının İtilaf mahkemelerine iadesi sorunuydu. Bu, o sırada Almanya’da hararetle tartışılan bir konuydu ve milliyetçi sağ buna karşı çok açık bir tutum aldı. Aslında, I. Dünya Savaşındaki Alman eylemleri söz konusu olduğunda savaş suçları fikrini tamamen reddedip, konuyu İtilaf propagandası alanına havale etmeye çalıştı. Bu du­rum Osmanlı İmparatorluğu için de geçerliydi ve Türkiye, gazeteler tarafından bu “Alman meselesiyle” hızla bütün­leştirildi. Kreuzzeitung’un Enver Paşa’ya ve Talât Paşa’ya “sözde savaş suçlusu” -savaş sırasındaki Alman liderler için de aynı ifadeyi kullanıyordu- demesi şaşırtıcı değildir.1920’de bizzat Atatürk’ün ne Almanya ne Türkiye için bu tür mahkemeler olmalı dediğini aktarabilmek, o çizgide yayın yapan gazeteler için kuşkusuz mutlu bir andı. İki gün sonra Kreuzzeitung birinci sayfadan, bu eski müttefikin de İtilaf devletleri tarafından bu utanç verici muameleye (suçluların iadesi talebi) tâbi tutulup tutulmayacağını sordu. İki gün sonra Ermeni Soykırımını ve bu işe karışan Almanların ola­sı iadesini haberleştirdi. Görünüşe bakılırsa, Enver Paşa ve Imhoff Paşa’nın tutuklanmalarıyla ilgili sözü edilen makale­lerin gösterdiği gibi, gazetenin konuyu daha fazla açıklama yapmadan ele alması için söylemsel sahne hazırlanmıştı.

    İtilaf emperyalizmi ve genel olarak İtilafın kuşkulu ahla­kı, Türkiye üzerine sayısız makalede araştırıldı ve vurgulandı.

    Türkiye karşısında İtilaf politikalarının tasviri burada anahtardı ve bozulması, Almanya’da olanları yansıttı. Önce, 1919’un başında İtilaf politikası “Türkiye’nin paylaşılması” -Türkiye ile ilgili haberlerde dizileştirilen başlıklardan ve temalardan biri- olarak tasvir edildi. Ama İtilaf karşıtı dil ge­nel olarak Almanya’da daha düşmanlaşınca, İtilaf politikası tasvirleri de “Türkiye’nin yıkımı” ya da "Türkiye’nin tasfiye­si” ve daha sonra "Türkiye’ye tecavüz” (Vergewaltigung der Türkei} olarak ifadelendirildi. Bu birçok "tecavüz” türün­den biriydi; “tecavüze uğramış uluslar” sıkça kullanılan bir terimdi. En eski temalardan ve İtilaf devletlerinin Türkiye’ye kötülüğünün “kanıtlarından” biri, Osmanlı İmparatorluğunun geleceğiyle ilgili anlaşmaların sözde ihlali ve bunun so­nucunda bütün Müslüman dünyadaki infialdi. Müslümanlara verilen sözün tutulmaması, Berliner Birsen-Courier’e göre, I. Dünya Savaşının başlangıcında Almanya’nın Belçika’nın tarafsızlığını ihlal etmesinden bile daha kötüydü. Bütün Do­ğunun şaşırıp öfkelenmesi, alevler içinde yanması şaşırtıcı değildi.

    Alman basını ve özellikle Kreuzzeitung, İtilaf devletle­rinin kendi kazançları için Anadolu’ya bulaştıklarını -tüm insani yardım sözlerinin ve Wilson ilkelerinin aksine- sü­rekli kanıtlamaya çalıştı. İş bir özgürlük ya da kendi kade­rini tayin sorunu değil, yalnızca bir yağma ve vurgunculuk sorunuydu



    Türkiye “sömürgeci-siyasal kapita­listlerin sömürü nesnesi” olarak aşağılanıyordu.bir biçimde, Alman yorumcuların kafasında petrol, Türkiye’ye karşı Batılı emperyalist ihtirasların ana hedeflerinden biriy­di. Bu dil, Ortadoğu’ya Batı müdahalesini tasvir eden geç 20. ve 21. yüzyılın diline çok benzer; 1922’de bir Deutsche Allge­meine Zeitung makalesi şöyle der: “Azınlıkların korunması denilir, petrol kast edilir.”





    İtilaf devletlerini itibarsızlaştırma ve azınlık yanlısı dili­nin yapı sökümünü gerçekleştirme girişimlerinden biri de, Kreuzzeitung’da “Ermenistan ve Amritsar” başlıklı bir maka­leydi. Bu makale, Ermenilere karşı "iddia edilen suçlar”ın yalnızca Almanya’da değil, özellikle İngiltere’de nasıl sem­pati uyandırdığını tartıştı. Ama anlaşılan, birinci paragrafta işaret ettiği gibi, “silahların hâlâ ateşlendiği ve insanların hâlâ öldürüldüğü” İrlanda’dan kimse söz etmiyordu. “Amrit­sar olayıyla ilgili resmi soruşturma raporunun Hindistan’dan yeni gelmiş olması, bize en büyük ironi gibi görünüyor.” Ga­zete ardından Amritsar katliamını (Nisan 1919) anlattı; "ma­kineli tüfekle yöneten” Britanya metaforunu alıp, bu uzun makalenin ikinci paragrafını şu nidayla bitirdi: “Şimdi keşke Hindistanlılar İngiliz hükümetine bir iade edilecek suçlular listesi gönderebilseydi!” Çünkü İtilaf devletlerinin Alman ve Osmanlı savaş suçlularını iade talebi, iki ülkenin sıkça birlikte değerlendirildiği bağlamlardan biriydi. Bu Amrit­sar makalesi, İtilaf devletlerinin herhangi bir yüce ilkesi olmayan emperyalist bir kulüpten başka bir şey olmadığı­nı göstermeyi amaçlayan birçok yazıdan yalnızca biriydi. Kreuzzeitung’da başka bir makalede bunun altı çizildi:

    Türk sorununun Paris’te “onların” beklediği şekilde bir çözümünün günler içinde mümkün olması, bize kuşkulu görünüyor... İngiltere Türkiye’deki milli­yetçi hareketi dikkate almak zorunda olmadığına inanıyorsa, muhtemelen yanılıyor. Türkler kamçıy­la ya da makineli tüfekle kontrol edilebilen Mısırlı­lar ya da Hindistanlılar değildir.





    Türklerin çok zor durumda olduğu, 1911’den beri sürekli savaşlarla bitkin düştüğü, kötü donanımlı ve düzensiz oldu­ğu, başından beri Alman basınının mâlûmuydu. Gördüğümüz gibi, Thea von Puttkamer 1919’un başında Mustafa Kemal’in “ölen bir ulusun kahramanı” -ne eksek, ne fazla- olacağını ilan etti. Bu yüzden, en iyimser görüşle Kemalistler, İtilaf devletleri için bir sıkıntı olacaktı. Bunun sonucunda haber­ler, Türklerin donanımdan, mühimmattan ve insan gücün­den -esas olarak her şeyden- yoksun olduğunu durmadan vurguladı.



    Gazeteler, özellikle mücadelenin ilk aylarında Türklerden ne beklenebileceğinden emin değildi; ama Ağus­tos 1919’da bazı gazeteler riski göze aldı. Liberal-muhafazakâr Vossische Zeitung, Ortadoğu’da İtilaf devletlerine karşı çıkan çeşitli hareketler üzerine, Mustafa Kemal Paşa’yı özellikle öne çıkaran uzun bir deneme yayınladı. Makale şu sonuçlan çıkar­dı: “Özetle: İtilaf devletleri bu görünüşte çok cazip ganimetle epeyce mücadele etmek zorunda kalacaklar ve daha fazla as­keri operasyon yapmadan buna sahip olup olamayacakları ve Türkiye’yi bölüşüp bölüşemeyecekleri şüphelidir.”





    Bu noktadan sonra Türklerin İtilaf devletlerinin başına sonsuza kadar bela olacağı inancı güçlendi. Türklerin kazanacağı inancı bile yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Bu ke­sinlik düzeyine ulaşıldıktan sonra, sağ ve aşırı sağ gazete­ler sayısız makalede, Türkiye’yi bir “quantite negligeable”
    sanan İtilaf devletlerinin Anadolu’da yaşadığı sıkıntılarla ilgili sevinçlerini ifade ettiler.

    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Anadolu’da askeri ya da diplomatik olarak zor durumda olduğunu gösteren her haberden keyif aldı. 1920’nin başında bu önsezi gelişip, ne olursa olsun, Kemalistlerin kazanacağı inancına dönüşmüştü. Türkleri İtilaf Golyat’ına kafa tutan Davut olarak tasvir etmeye başladılar. 1920’nin sonunda Kreuzzeitug şöyle dedi: “Ne Mustafa Kemal’in askeri gücünün ve kaynaklarının çok büyük olduğuna, ne elinde gerçek bir devlet olduğuna inanıyoruz, ama İtilaf ona nasıl ulaşacak?”

    Aynı şekilde Frankfurter Zeitung’da “Doğuda İtilafın Duru­mu” başlıklı bir makale şunu iddia etti: "Kemal avantajlı bir durumda; çünkü İtilaf istese bile, Bay Mussolini tekrar hiza­ya gelse bile, muazzam bir insan çabası, silah ve para olma­dan Kemal’e karşı fazla başarılı olamaz.”


    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Mustafa Kemal’le ilgili “haydut” ya da "çete lideri” gibi söylemlerini reddetme eğili­minde olmalarına rağmen, başlangıçta bir gerilla savaşından (Kleinkrieg) fazlasını düşünmemişlerdi. Yine de İstanbul’da­ki 50.000 İtilaf askerinin Kemalistlerin dengi, hatta onlar için bir sorun bile olmayacağını iddia ettiler -1920’nin ba­şında Keuzzeitung’dan bu alıntının gösterdiği gibi:


    “Die Lage der Entente im Orient," Frankfurter Zeitung, 12 Kasım 1922. Sıkça bildirildiği gibi, Anadolu’da Fransızlarla si­lahlı çiftçiler arasında sürekli silahlı çatışmalar olmaktadır, burada Fransızlar hırpalanmanın öte­sinde darbeler aldı.... Savaşa alışık ve deneyimli Anadolular için, büyük bölümü İstanbul’un işgali için gelen ve esas olarak renklilerden [asker] oluşan 50.000 İtilaf askeri sorun değil.

    Her şeyden önce sağcı ve aşırı gazeteler ile Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin Anadolu’daki durumu açıkça göremedi­ğinden, kendilerinin gördüğünden emindi. Bu kanının ba­şında eşsiz bir Alman bakış açısı vardı: Osmanlıların eski Alman askeri danışmanı von der Goltz Paşa’nın bakış açısı. Goltz’un görüşleri, Mayıs 1919’da bir buçuk sütunu Türk so­rununa ayrılan haftalık “Aussere Politik der Woche” (Hafta­nın Dış Politikası) ekinde, o zamana kadarki en uzun savaş özeti olan bir makalede okura sunuldu. Kreuzzeitung’a göre, Goltz Paşa’nın Sultan II. Abdülhamid’e tavsiyesi gerçekleşe­cekti: Anadolu’ya çekilmekle Türkler daha güçlü olacaktı. Bu Türk mucizesine anlam vermek için öne sürülen ilk açık­lamalardan biri buydu. Gazete iddiasını sürdürdü: “Türk devleti, ‘hasta adam’ öldü; ama Türk ulusu, yani sekiz yıl­dır yiğitçe savaşan ve her türlü fedakârlığı yapmaya istekli Anadolu köylüsü (anatolische Bauerntum) ne çürüktür ne de hastadır.”

    Başka bir noktada Kreuzzeitung bu imgeyi tekrar ele aldı: “Türkiye henüz ölmeyi düşünmüyor.Daha Nisan 1920’de Kreuzzeitung İtilaf devletlerinin Atatürk isya­nını bastıramayacağını savundu. Uzun bir paragraf, “sonu gelmeyen savaş yıllarından sonraki sefalet anlatılamaz” var­sayımıyla başlamaktaydı. Türkiye’deki korkunç durumun bir özetinden sonra şu sonuca vardı: “Yine de Türkiye tamamen yıkılmamıştır, hiçbir şekilde. İmparatorluğun etra­fındaki sargı henüz yırtılmamıştır.” Mustafa Kemal “Türk ulusunun güçlü bir ulusal iç yapışkanlığa sahip olduğunu ve Türkiye’nin çöküşten ötürü hasta olmasına rağmen, henüz ölmediğini kanıtlamıştır.” Ölmemiş Türk imgesi bütün ga­zeteler tarafından alınıp yayıldı ve bir Kladderadatsch kari­katüründe çarpıcı bir şekilde tasvir edildi. An­cak daha sonra, 1923’te Kreuzzeitung bu bağlamda “ölüm”ü kabul etti ve “Osmanlı İmparatorluğu öldü, yaşasın Türkiye!” diye haykırdı.

    Başından itibaren gazeteler, Yunanların ya da İtilaf dev­letlerinin Atatürk konusunda yapabilecekleri bir şey olma­dığını iddia etti; başkentini iç kesime taşıyarak ve dağlık Anadolu’yu denetimi altına alarak yerini iyice sağlamlaş­tırmıştı. Bir noktada bu kanı neredeyse histerik bir şekil aldı. 1921’de Yunanların kazanmakta olduğu ve Ankara’ya yürüdüğü haberleri geldiğinde, gazeteler yine Yunan zaferi­nin anlamını asgarileştirmekte gecikmedi. Deutsche Tageszeitung şunu ilan etti: Yunanlar Ankara’yı alsa bile bir şey ifade etmez. Mustafa Kemal’le birlikte cepheye gitme şansı bulan bir muhabirin makalesi, aynı şekilde, Atatürk’ün askerlerinin aslında yenilmez olduğu sonucuna vardı. Böylece 1920’den itibaren gazeteler Türklerin, ne olursa olsun, İtilaf devletlerine yenilemeyeceği gerçeğini övmeye başladı ve bu mesajı, Lozan Antlaşması imzalanana kadar dur­madan tekrarladı. 8 Ekim 1921'de, Yunan ordusu aylarca durmadan ilerledikten sonra Türkler nihayet kazanacakmış gibi görününce, Kreuzzeitung için her şey açıktı: “Ne olursa olsun, Türkler elde silah, hiçbir utanç antlaşmasını (Schand- frieden) kabul etmeyeceklerini bir kez daha kanıtladı.” Bu kanı, anlaşılan savaş uzadıkça daha ampirik kanıtlar gördü -aksine haberler ve Yunan zaferleri gazeteler tarafından ya görmezden gelindi ya da küçümsendi. Ardından, 1922’de, Fransa Türk yanlısı bir tutuma doğru kaydıktan sonra, Fran­sız kaynakları bile aktarabildiler: “Türklere karşı silaha sarıl­mak, diyor Fransa, yararsız ve olanaksızdır.



    Yunanlar Anadolu’dan kovulduktan, savaş bittikten ve Lozan’da barış görüşmeleri başladıktan sonra, Türkiye üze­rine haberlerin azalması beklenebilirdi. Yine tersi oldu. Sağ ve aşırı sağ gazeteler haber miktarını büyük ölçüde art­tırdı. Kreuzzeitung eylülde (İzmir alındıktan sonra) Türkiye üzerine 260 civarında, ekim ve kasımda 150’şer haber ve makale yayınladı. Eylülde Lozan Konferansının başladı­ğı 20 Kasım 1922’ye kadar çıkan makaleler büyük ölçüde

    Türk iddiaları ve konferans hazırlıklarıyla ilgiliydi. 1923’te haber sayısı ayda 30 ila 50’ye düştü -sonu gelmez uzun görüşmeler dışında fiilen hiçbir şey olmadığı düşünülürse, yine de büyük bir sayı. 20 Kasım 1922’den Ağustos 1923’te Yunan ve Türk parlamentoları antlaşmayı onaylayana ka­dar Lozan görüşmeleriyle ilgili haber ve makalelerin top­lam sayısı en az 450’ydi -görüşmelerle her zaman bağlantı­lı olan Yunanistan’daki durum üzerine çok sayıda makale buna dahil değil.

    Bu yenilenen medya ilgisinin nedenleri, çoktur. Bir kere gazeteler, çeşitli Türk başarılarından ötürü çok sevinç­liydi. Ama görüşmelerle birlikte, başlangıçta gazetelerin düşündüğü gibi, işin en zor kısmı başladı: “Hasat henüz kaldırılmamıştır.” Okuyan Alman kamuoyu için şimdiki soru şuydu: Türkler askeri zaferlerini diplomatik masada adil bir barışa dönüştürebilecek miydi? Dahası, gazeteler Türklerin sonunda kazanacağı inancını savunsa bile, Türklerin fiilen kazanmasına biraz şaşırdılar. Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Pek çok gazete bu görüşmelerin nasıl sonuçlanacağından emin olmamasına rağmen, Sevr Antlaş­masının gözden geçirilip düzeltileceğinden hepsi emindi. Kendi başına bu durum, oldukça görkemliydi. Görüşme­lere ilişkin deneme niteliğindeki özetlerinde gazetelerin var­dığı sonuç şuydu: Diğer antlaşmalar onların gözünde İtilaf devletlerince dikte ettirildiği için, “Büyük Savaştan sonra ilk gerçek barış görüşmesi” buydu.







    Türk heyetinin her konuda, önemsiz konularda bile inatla ödün vermek istememesine, Alman gazeteleri başlangıçta şa­şırdı. Zaman içinde bu inatçılığı övmeye başladılar ve kendi­lerine yeni bir Türk kahraman buldular: İsmet [İnönü] Paşa. Atatürk’ün bir numaralı askeri komutanı ve Lozan’daki heye­tin başkanı olan İsmet Paşa savaş sırasında gazetelerden faz­la ilgi görmemişti; ilgi odağı olan her zaman Türk Führer’di. Şimdi İsmet Paşa önemli bir medya yıldızı haline geldi -el­bette Almanya’da sesi hâlâ sıkça “duyulan” Atatürk’ten son­ra. Bu noktada Türklerin İtilaf devletlerinin ödün baskılarına hâlâ direniyor olması, milliyetçi basını epeyce etkiledi. İsmet Paşa'nın başında bulunduğu heyet görüşmeleri terk edip, şaşkın İtilaf devletlerini kendi başlarına bıraktı.



    Bugünkü Türkiye’nin büyük bölümünü askeri denetim altında tutan milliyetçiler güçlü bir konumdan müzakere edebildikleri ve İtilaf devletlerinin Anadolu’daki konumlarını güçlendiremeyeceklerini hissettikleri için bu olanaklı oldu. Ankara hükümetinin güçlü dili çoğu kez yorumsuz ve kalın yazı tipleriyle verildi. Alman gazeteleri, Türklerin müzakere üslubundan aşın heyecanlanndı. “Ankara yabancı müdahalesini kabullen­meyecek,” gibi cümleler, sürekli kalın ve koyu harflerle ya­zıldı. Birçok makale, Atatürk’ten alıntılarla biterdi: “Mutlak bağımsızlığımızı kazanmak için sendelemeden ilerliyoruz.” “Bağımsızlık olmadan hayatın önemi yoktur.”

    Eylül 1922’de'makaleler, sürekli İtilaf devletlerinin karar­sızlığını Atatürk’ün muzaffer mücadelesiyle karşılaştırdı. Türklerin, Lozan’da görüşme masasında olsalar bile, sava­şa devam edeceklerini vurgulamaları, gazeteler tarafından sürekli öne çıkarıldı. Hallesche Zeitung için yaptığı bir yo­rumda Liman von Sanders şunu iddia etti: Lozan’daki Türk başarısının anahtarı, diplomatik bir çözüm bulunamaması durumunda savaşı sürdürme iradesiydi. Türklerin azmi ve onurlu tavrı, o sırada basının önemli bir temasıydı. Ga­zeteler Kemalist talepleri, normal metinden daha fazla yer kaplamasına rağmen, birinci sayfadan liste halinde verdi. Gerçekten de, Mustafa Kemal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü olarak Alman medyasının rolünün bir boyutu da, Kemalist taleplerin listesini basmaktı. 1921’den itibaren bu tür talep listeleri gazetelerde çok sık yer aldı. Yunanlara ya da İtilaf devletlerine, Alman gazetelerde buna benzer bir yer nadiren verildi.



    Dersler: Bir Rol Model Olarak Türkiye

    Lozan Antlaşması imzalanınca, gazeteler doğal olarak se­vindi. Kemalistlerin kendi "Türk Versailles”ını kendi başına düzeltme başarısı, Türkiye’nin rol-model niteliğini göster­di. Belli başlı bütün gazeteler Türklerin başarı öyküsünü özetleyen ve dersler çıkaran uzun denemeler yayınladı. Kreuzzeitung birinci sayfasının yarısından çoğunu Türk mu­cizesine ilişkin bir değerlendirmeye ayırdı. Önemli paragraflarından biri şöyle diyordu: “Bir kölelik barışına boyun eğmeme irade
  • 464 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Dikkat!!
    Toplu olarak notlarımdır.
    Cevher DUDAYEV gönül coğrafyamızın bir köşesinde davası için bütün inancıyla çarpışan ve dik durmamızı bize öğütleyen bir " ADAM"...
    MİLYON BİRİNCİ – ANNA DUDAEVA
    1- Zelimhan Yandarbiev, ona, Çeçen bağımsızlığının baş ideoloğu diyorlardı ve Rus basın organları Cevher'e yaptıkları gibi ona da çamur atıyorlardı.
    2- Çeçen hükümeti, Rusya'nın 10 yıllık işgal boyunca Afganistan'a ne kadar zulüm ettiğini biliyordu. Bu yüzden Afganistan'ın Çeçenistan'ı tanıyan ilk devletlerden biri olacağını umuluyordu. Ama bunun yerine o zamanki Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani, kurye aracılığı ile Cevher'e Kabil'i gizlice ziyaret etmesini teklif etti. Yolladığı mesajda Cevher'e, "kendisine anlatacak çok şeyi olduğunu" bildiriyordu. Cevher böyle tekliflerden hoşlanmıyordu. Bağımsız Çeçen Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'na uygun bir resmi davet yollanmadığı takdirde tekliflerini göz önünde bulundurmayacağını bildirdi. Müslüman bir ülkenin liderini bu tutumunu aşağılayıcı buluyordu. Bu yüzden de daveti reddetti.
    3- 12 Aralık 1993'te, öncelikle Çeçenistan'ın Rusya'ya dahil olduğu kararlaştırıldı. Aslında bu, emsali olmayan bir girişim değildi. Irak'ta Kuveyt'i topraklarına dahil etmek istemiş. onu on dokuz eyaletinden biri saymıştı. Irak, Kuveyt'e saldırdığında ise bütün dünya Kuveyt'e arka çıkmıştı. Birbirinin eşi iki durum vardı, ama ikisinde de takınılan tavır farklıydı. Birisi bütün dünya kamuoyunca hukuka aykırı addedilirken, diğeri "Rusya'nın iç meselesi" olarak kabul ediliyordu. Bu durumda, Rusya İmparatorluğu'na duyulan korkunun kanunların kutsallığını gölgeleyecek derecede olduğu söylemek yanlış olmasa gerek.
    4- Art arda suikastler düzenlenmesine rağmen Cevher sakin davranıyordu. Ben zor ve tehlikeli bir yola çıktım. Bağımsızlık pahalı bir şeydir. İnsan ona talip olurken gerekirse hayatını dahi vermeyi göze almalı.. Cevher DUDAYEV
    5- Cevher sık sık "Halkım ordumdur" derdi ve kendisi de o halkın ayrılmaz bir parçasıydı..!
    6- Bir çok insan, zafere, Cevher inandığı için inanıyordu..
    7- Cihat, gönüllü bir iştir", diyor Cevher. "Ben kimseyi zorla savaştırmadım."
    8- Bizim savaşçılarımızın diğerlerinden ne farkı var, biliyor musun?"diye sordu bana. Eğer onları bir yana dikip, ayakkabılarını çıkarmasını söylersen, dünyanın hiçbir ordusunda öyle temiz ayakları göremezsin! Günde beş vakit namaz ve beş kez abdest; bu bedenin ve ruhun temizliğidir. Rusya ise Allah'sızların büyük ülkesi! Sadece Tanrı'dan korkmayanlar, küçük bir halkı böyle yok edebilirler.
    9- CEVHER DUDAEV VE TÜRK ÇOCUKLARIN YARDIMI
    Nihayet misafirler gittiler ve Cevher beni odaya çağırdı. Batan güneşin altın ışıklarıyla aydınlattıkları pencerenin yanında duruyor, çok dikkatlice bir şeyi izliyordu. Ellerinde eski, bir, beş, on dolarlık banknotlar vardı. Dikkatle dokunarak, bazen okşayarak ve gün Işığında onlara bakarak heyecanla konuşuyordu:" Türk okul çocukları bu paraları bizim için topladılar." Öyle sevgi ile söylüyordu ki, sanki o çocukları karşısında görüyordu.
    -Belki de çocuklardan biri, annesinin kahvaltı için verdiği parayı gönderdi bize. Bir diğerini para kutusundan çıkardı. Bu paralar başka paralardan çok daha değerli geliyor bana onlar kalbimi ısıtacaklar...
    Paraları montunun cebine koydu..
    10- "Davayı sonuna kadar götürün"

    Emperyalizm baskısını birçok asır boyunca üzerlerinde hisseden halklara zafer yolu gösteren Kafkasya'nın ölümsüz evladı Cevher Dudayev'in son sözleri böyle oldu...
    11- Onları yurtlarından ve canlarından edebilirsiniz, ama bir Çeçen'i, şerefini koruma hakkından asla mahrum bırakamazsınız!

    Cevher Dudayev'in korkusuz ordusunun yani Çeçen halkının direnişi devam ediyor..

    ??
    12- Dudayev'e bir Kırgız Ana'dan mektup..

    Bir ay gecikmeyle, Kırgızistan'dan Cevher Dudayev'e gelen mektubu teslim ettiler bize. Yazan, onu meydanda misafir kabul eden yaşlı bir Kırgız kadınıydı. "Haberler" programında, Groznideki evimizin yok edildiğini duyduğunda yazılmıştı.

    "Oğlum, şimdi kalacak yerim yok. Benim için en değerli olan şeyi göndermek istiyorum sana, benim Kırgız çadırımı. Çok sıcak tutuyor ve kolay yerleştiriliyor. Seni dağlarda ısıtsın. Senin Çeçen annen yoktur, ama uzak Kırgızistan'dan bir kız Kırgız ananın olduğunu unutma. Senin ve Çeçen halkın için dua ediyorum ve sizin kazanmanızı istiyorum. Çadırımı hangi adrese göndermem gerektiğini şöyle. "

    13- Bir Çeçen kültürü..
    Çeçenistan'da, dedi Cevher, rüyaları kötülükleri iyiliklere çevirecek şekilde tabir ediyorlar. Rüyayı değiştirerek, kaderimizi değiştiriyoruz. Kötü rüyayı da, uyandığın zaman hemen akarsulara anlatmak lazım..
  • Fahir Giritlioğlu, Mustafa Kemal’in “otoritesi azami hadde ulaşmasına rağmen; hukuki anlamda kendisine diktatör dedirtme”diğini belirtirken (Giritlioğlu, Türk Siyasi Hayatında Cumhuriyet Halk Patisinin Mevkii, s. 57), Bület Daver ise, dönemin uygulamada “otoriter hatta diktatoryal biryönetim olduğunu”, Mustafa Kemal’in komünist ve faşist diktatörlüğü reddetmekle birlikte kendine has bir otoriter rejim (cumhuriyetçi diktatörlük) uygulamaya çalıştığını ileri sürer (Daver, “Atatürk ve Sosyopolitik Sistem Gö­rüşü”, s. 253,354). Munci Kapani Atatürk dönemindeki idarenin otoriter olduğunu, fakat diktatörlük olmadığını belirtir (Kapani, Kamu Hürriyetleri, s. 104). Kinross’a
    göre, Mustafa Kemal halkın desteği ile milli Mücadeleyi kazandıktan sonra muhaliflerini ortadan kaldırmış ve sonra diktatörlüğe kaymıştır. Kinross, Mustafa Kemal’in diktatörlüğe kayma sebebi olarak da, halktan çekinmesini ifade eder. Kinross bu aşamada bir orijinal durum olarak, Mustafa Kemal’in diktatör olarak iktidarı ele geçirmediğini, iktidarı ele geçirdikten sonra diktatörleştiğini söyler (Kinross, Atatürk, s. 657). Philips Price ise Mustafa Kemal’in zamanla “tiranlaştığını” bunu ise Takrir-i
    Sükûn Kanunu sonrasında gerçekleştirdiğini belirtikten sonra bunun ise halkın gidişatını “doğru bir çizgiye” oturtmak için bir süreliğine de olsa gerekli olabileceğini, ancak şahsi öç alma hareketlerine girişmenin yanlış olduğunu belirtir (Price, History
    of Turkey, s. 134). R.D. Robinson, Mustafa Kemal’in modem totaliter bir yapıya sahip olmamasına karşın, siyasi alanda bir diktatör özelliği arz ettiğini belirtir (Robinson, The First Turkish Republic, s. 87,88). H. N. Howard ise, kültürel, dini ve yasal
    reformların gelişerek devam ettiği bir aşamada, 1925 yılından itibaren, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “demir yumruğu altında” bir diktatörlük görünü arzettiğini belirtir (Howard, The Partition of Turkey, s. 336). Glasneck ise Türkiye’de inşa edilen otoriter
    yapının esasında Mustafa Kemal’in kendisinin değil, çevresindeki liderler grubunun uygulamalarıyla inşa edildiğini belirtir (Glasneck, Kemal Atatürk ve Çağdaş Düşünce,
    s. 227). Klaus Kreiser, Mustaf Kemal’in Türkiye için Batı’daki Doğu imajını sildiğini,
    onun çağdaş diktatörler arasında yer aldığını, ancak kendisine has bir kişiliğe sahip
    olduğunu belirtir (Kreiser, “Modem Avrupa Tarihi İçinde Atatürk”, s. 534,536).
    Tüm bu tespitleri, gerekçeleriyle açıklaması açısından, Bülent Tanör “gerçek şu ki, Kemalist rejim demokratik değil, otoriter karakterdeydi” tespitinde bulunduktan sonra, bu
    tespitinin gerekçelerini şöyle açıklar: “Tek Partili sistem bu yönde karşımıza çıkan ilk
    önemli olgudur... Parti-devlet kaynaşması, özellikle 1935 sonrasının tipik özelliklerindendir... Şeflik sistemi de rejimin otoriter niteliğinin bir göstergesidir... Lider, partiye
    ve TBMM’ne de hakim olduğundan, hükümet gerçekte yasama meclisinden çok Şefe
    bağlı ve ona karşı sorumludur... Tek partili meclis, parti yönetiminin ve başkamnm
    otoritesi altında çalışan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur. TBMM aslında CHP meclis grubu demektir. Bu kurulun esas işlevi de, hükümetin ve gerisindeki liderin kararlarını onaylamaktır... yargı organı da gerçek anlamda bağımsız ve güvenceli değildir
    (özellikle İstiklâl ve sıkıyönetim mahkemeleri). İdari yargının yürütme ve idare üzerinde etkili bir denetiminden söz edilemez. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu nedenlerle, yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması söz konusu değildir; esas işlevi rejimi
    ve inkılapları korumaktır. Hak ve özgürlükler dünyasında da rejimin otoriterliği kolayca yakalanabilir. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, polis ve sıkıyönetim uygulamalarından, Sıkı yönetim ve İstiklâl Mahkemelerinde zarar görmüştür. İskan Kanunları
    ile (1934,1935) “düşünce suçları” (TCK ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu), dinsel özgürlüklere müdahaleler (hac izni verilmemesi, dinsel konularda yayın engellemeleri vb.) sendika ve grev yasakları, basın suçları ve cezaları (“memleketin umumi siyasetine dokunacak” yayın yasağı (1931 Matbuat Kanunu), dernek ve parti kurmanın fiilen (1938 öncesi) “izin sistemi”ne bağlanması, toplantı ve gösteri yasaklan, hak ve özgürlüklerin durumu hakkında yeterli bilgi verir. Sosyo-kültürel yaşam denetim ve
    gözetim altındadır. Basın dünyası sansür, otosansür, kapatma ve mahkumiyet çideriyle çevrilidir. Sivil toplum canlılığının odaklan sayılan demek faaliyederi kısıtlıdır... Sosyal sorun (emek-sermaye ilişkileri) karşısında aldığı tavır açısından da rejim otoriter ve muhafazakârdı. Toplumun sınıflardan değil, meslek gruplarından oluştuğunu varsayıyor, sınıf örgütlenmesini ve mücadelesini bastırıyor, meslek grupları arasında çıkar birliğini veri kabul ediyordu. Bu gerekçeyledir ki emeğin bağımsız ve sendikal
    örgüdenmesi mümkün değildi” (Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, s. 169-173).