• Kaan
    Kaan Devlet-i Aliyye - Âyânlar, Tanzimat, Meşrutiyet'i inceledi.
    584 syf.
    Osmanlı'da yüzyıllardır hakim olan toprak düzeninin bozulmasına ve savaşlarda ateşli silahlara ihtiyacın artmasına bağlı olarak, kırsalda Ayanların varlığı ortaya çıkmış ve her geçen zaman da güçleri artmıştır. Mukaata arazilerinin sık sık yaşanılan savaşlar nedeniyle nakit paraya ihtiyacın artmasının sonucunda, kira usulü ile verilen toprakların Malikâne usulü ile verilmesi bunda büyük pay sahibi olmuştur. Öyle ki 2. Mahmud'u tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa da bu özellikte biriydi. Yine bu Paşanın etkisi ile 2. Mahmud ile Ayanlar arasında Senedi İttifak imzalanmış ancak sonrasında 2. Mahmud'un Ayanları bertaraf etmesi ile bu sözleşme unutulmustur. Böylelikle 2. Mahmud yeniden merkezi yönetimi güçlendirerek kısa süreli ademi merkeziyetciligi bertaraf etmiş olmaktadır.

    2. Mahmud sıkı bir yenilik teşebbuslerine başlamış hatta bu yüzden adı Gavur Padişaha çıkmıştır. Oldukça zorlu bir dönemden geçen devleti, bu dönemde özellikle Yunan İsyanı ve Kavalali Mehmet Ali Paşa yogun bir şekilde ugrastirmistir. Devlet çaresiz kalarak denize düşen yılana sarılır diyerek Ruslara yanaşmış ve Hünkar İskelesi Antlaşması ile Boğazlarda son kez egemen devlet olarak davranmıştir. Akabinde Rusların sıcak denizlere inerek güçlenmesini istemeyen İngilizler devreye girerek Londra Konferansı ile Boğazlar meselesini uluslararası arenaya taşımıştır. Yine İngiltere ile Balta Ticaret sözleşmesi yapılarak Osmanlı açık pazar haline gelmiştir.

    Aslında 2. Mahmud'un planı olan Tanzimat Fermanı onun ölümü nedeniyle oğlu Abdülmecid zamanında ilan edilerek ilk defa bir Osmanlı padişahı yasalara uyacagini taahhüt ederek, yasaların gücünü kendi gücünden üste koymuştur. Bu ferman ile halkın can ve mal güvenliği kesin bir şekilde sağlanmak, mahkemelerin halka açık hale gelmesi, cezaların hukuk çerçevesinde verilmesi, askerlik hizmetinin düzenlenmesi, reayada din farkı gözetmeksizin bir vergi düzeni kurulması, yerel yönetimlerde farklı dinden reayanin da içinde bulunduğu meclislerin olacağı bir düzen teşkil edilmek istenmiştir. Fermanı hazırlayan Mustafa Reşid paşa, devlet yönetimde bürokrasinin gücünü artırmak istemiş, bunun için ulemanin yönetimdeki gücünü kırmak istemiştir; bundan dolayi ulemadan da yoğun tepki almıştır. Lakin Paşanın kurmak istediği düzende temeli toprak yönetiminde ve vergi sisteminde atacağı reformlar teşkil etmektedir. Bunu başaramayip Balkanlarda çıkan isyanlar ile de Paşa görevini bırakmıştır. Buna karşın Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'da yeni bir dönem başlamıştır.

    Yine Abdülmecit zamanında Kırım savaşı akabinde İslahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu ferman ile özellikle azınlıkların durumlarının iyileştirilmesi hedeflenmis ve bu yüzden de Müslüman ahalinin yogun tepkisi alınmıştır. Bu iki ferman ile Osmanlı'da aydınlar arasında olsun devlet kademesinde olsun, devleti dağılmadan kurtarmak için Osmanlilik fikri temel alınmıştır. Jön Türkler vasıtasıyla Abdülhamid'e 1. Meşrutiyet ilan edilmiştir, nitekim Abdülhamid bunu ilan edeceği sözü verdiği için tahta geçirilmiştir. Hemen ardından Ruslar ile 93 harbi yaşanmıştır. Bu savaşta Osmanlı çok ağır bir şekilde mağlup olmuştur. Rusların her istediğinin kabul edilmek zorunda kalindigi Ayastefanos Anlaşması imzalanarak, imparatorluk doğuda, Elviye Selase adı verilen Kars, Ardahan, Batum'u ve buna ek olarak Doğu beyaziti kaybetmiş. Batıda, Romanya, Sırbistan, Karadağ kaybetmiş, Bosna Hersek Avusturya'ya bağlanmıştır. Rusya azınlıkların koruyucusu olarak kabul edilerek Osmanlının iç işlerine müdahale etme hakkını hukuken kazanmıştır. Buna ek olarak Balkanlarda büyük Bulgaristan krallığı olusturulacaktir. Zaten İngilizler için dananın kuyruğu burada koptugundan dolayi, hemen devreye girerek tarafları ve birtakım Devletleri toplayarak Berlin Konferansını vermiştir. Burada Ayastefanos'tan farklı olarak Doğu beyazit Osmanlı'ya verilmiş, büyük Bulgaristan'a müsaade edilmemiştir. Ermeniler için İslahatlar yapılması öngörülerek Ermeni meselesi uluslarası alana taşınmıştır. İngilizler, Rus tehdidini bahane ederek 1878 ve 1882'de Kıbrıs ve Mısır'ı almıştır. Böylelikle de uzun zamandır politikası olan, Osmanlının toprak bütünlüğü politikasını terk etmiştir. Çünkü artık bu iki önemli mevkiye kendisi hakim olduğu için, sömürgelerine giden yolları koruyacak bir Osmanlıya ihtiyacı kalmamıştır. Bu nedenle Abdülhamid, Batı'dan yani İngiltere'den uzaklasmistir. Mebusan Meclisini dağıtıp Istibdat rejiminde odak noktasını Almanya'ya yaklaşmak üzerine kurmuştur. Buna ek olarak resmi politikası İslamcilik olmuştur. Bu nedenle Hint Müslümanlarına destek olmaya çalışmış, Orta Afrikaya yolladığı görevlilerle o bölgede İslamın yayılmasına neden olmuştur. Buna ek olarak İngiltere'ye muhalif olan İrlandalılari desteklemistir. Almanlara yaklaşma ile politikası ile beraber demiryolları büyük ölçüde onlara verilmiş, Duyuni Umumiye kurulmuş ve Osmanlı yarı sömürge haline gelmiştir. Abdülhamid İslamcilik politikası ve yoğun bir istibdat uygulamasına karşın batı tarzı okullara açmış ve bu okullardan ileride Cumhuriyeti getirecek kadroyu yetiştirmis olmuştur bir nevi.

    1908'deki Reval görüşmelerinin patlak vermesini de kullanarak halihazırda örgütlenmis konumdaki İttihat ve Terakki, Enver Paşa önderliğinde Abdülhamid'den Meşruiyeti yeniden ilan etmesini istemiştir ve Abdülhamid de buna mecbur kalarak 2. Meşruiyeti ilan etmiştir. Bunun için Osmanlı'da halk ilk defa Hürriyet için ihtilale kalkismistir. Bu olay halk nezdinde yogun sevinç ile karşılanmıştır. Bu esnada ise fırsattan istifade Girit'i Yunanistan, Bosna Hersek'i Avusturya ilhak etmiş, Bulgaristan da bağımsızlığını ilan etmiştir. 31 martta gerici ayaklanma yaşanmıştır ancak Mahmut Şevket paşa kumandasindaki hareket ordusu İstanbula gelerek ayaklanmayi bastırmistir. İlerleyen süreçte ise İTC her geçen gün otoritesini artırmıştır. Özgürlük için gelen İTC bir nevi dikta yönetimi kurmuştur. Balkan harbi patlak vermiş ve çeşitli nedenlerle Osmanlı büyük mağlubiyet almıştır. Öyle ki böylesine bir mağlubiyeti Avrupa bile beklemiyordu hatta Avrupada açılan bahislerde Osmanlının kısa sürede galip geleceği tahmin edilmiş.

    Sonrasında 1. Dünya harbi yaşanıyor. Almanlar yenildiği için yenik sayildik demeyeceğim tabiki, bildiğin çoğu cephede mağlup olduk. Ardından İTC üçlüsü yurttan kaçar, Mondros imzalanır. İzmir'in işgali ile halk yavaş yavaş uyanmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a görevli olarak çıkar ancak görevinin dışına çıkar çünkü halihazırda hedef bağımsız Türkiye'dir. Bunun için Kemal Paşa oldukça stratejik davranır, 1920de meclisin açılması ile yönetime geçene kadar halifeyi kurtarma söylemi ağır basar lakin ondan sonra ulusal egemenlik fikri giderek daha çok ağır basmaya başlar. Sakarya Savaşı ile yurdu kurtaran Paşa olarak Gazi unvanı verilir ve bu saatten sonra Mustafa Kemal Paşa'nın otoritesi yüksek sesle bir daha sorgulanmaz. Yunan'in denize dökülmesi ve akabinde Lozan'da büyük zafer ile kurtuluş tamamlanır. 1923'te Cumhuriyet ilan edilerek 1700'den beri 200 senedir Osmanlı'nın yenilesme çabası sonuçlanır.

    Bu esnada kitapta, Osmanlilik,İslamcilik, Türkculuk gibi dağılmaktan kurtulma fikirleri ele alınmış. En büyük pay da Türkculuke verilmiş, çünkü Cumhuriyeti kuran fikir budur. Özellikle Ziya Gökalp'in fikirleri Atatürk için önemli bir yer teşkil etmiştir. Buna ek olarak Garpcilarin modernleşme fikirlerinden de etkilenen Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşu getiren isim olarak sahip olduğu karizma ve güç ile bu fikirlerini hayata geçirmek için yoğun bir çalışmaya başlar. (Garpcilar, İslam'ın 7. yy yasaları olduğu ve bunun günümüze uyamayacagi ve İslam'da reform yapılması gerektiğini ve ekonomik, sosyal vs konularda modernlesmeyi savunmuslardir. Gelen tepkiler üzerine İTC zamanında yayın organları İçtihat kapatılmıştir)

    Mustafa Kemal Paşa'nın yogun inkilaplari ile ülke yönünü Batıya çevirmiştir. Halifeligin kaldırılması, laiklik gibi yenilikler ile bu percinlenmistir. Afganistan ve İran'da da kimi liderler Mustafa Kemal Paşa'yı örnek alsalar da istedikleri İnkilaplari onlar yapamamislardir. Atatürk'ün yeniliklerinin yüzyıllarin getirdiği bir sürecin sonucu olduğu üzerinde durulmustur ve artık bu yoldan geri dönmeye çalışmanın yanlış olduğu asikardir. Buna rağmen devrimler, yenilikler tam olarak halkın tamamına yayılip ozumsenme aşamasının saglanamamasindan dolayi malesef gericilik, kul kafası zihniyetleri ülkenin yönünü yine eskiye çevirmeye çalışmıştır. Bu sürecin devam ettiğini sonun ne olacağının kestirilemedigi vurgulanmistir.

    #54016274

    #54016461


    İyi okumalar..
  • Yalnız, imparatorluğu modernleştirme amaçlı reformlar Türk olmayan gayri-Müslim nüfus arasında önemli ölçüde rahatsızlık yarattığı gibi Arnavutluk’ta da büyük isyanlara yol açtı. Yine yönetimin kapitülasyonların kaldırılmasına yönelik çabaları da başarısızlıkla sonuçlandı. Büyük güçler direnerek herhangi bir tavizden kaçındıkları gibi, ayrıca Bâbıâli’den yeni tavizler istediler. Bunun sonucunda, imparatorluk, İstanbul yönetimi Eylül 1914’te Avrupa’daki savaştan yararlanarak kapitülasyonları kaldırana kadar, bir yarı sömürge halinde kaldı. Bu süreçte, kapitülasyonlar reformları engellemekte, Osmanlı egemenliğini ve bizzat modern, bağımsız bir devlet kavramını zedelemekteydi. Tüm zorluklara karşın, reformlar özellikle de Cavit Bey’in idaresinde malî rejim reformları, önemli değişimler yarattı. 1909’da 148 milyon lira olan gelirler 1910’da 184 milyona yükseldi. Bugünkü IMF’nin bir öncülü olan Düyun-ı Umumiye İdaresi bile rejimin İdarî başarılarını övgüyle karşıladı. Anadolu’da, hatta yasaların pek geçmediği Doğu’da bile, şartlar önemli ölçüde ilerlemişti. İngiltere elçilik maslahatgüzarı, Van vilâyetinde anayasa sonrasında şartların iyileştiğini, köylülerin artık Kürt aşiretlerinin saldırılarından bile korkmadıklarını, siyasi sebeplerle tutuklanmadıklarını ve hükümet yetkilileri ile jandarmaya barınak temin etmek zorunda kalmadıklarını belirtmekteydi.
  • Eski sömürge sistemleri ilk kez Asya’da parçalandı. Suriye ve Lübnan (daha önce Fransız Lübnan’ı) İ945’te; Hindistan ve Pakistan 1947’de; Burma, Seylan (Sri Lanka), Filistin (İsrail) ve Hollanda Doğu Hint Adaları (Endonezya) 1948’de bağımsız oldu. 1946’da ABD, 1898’den beri işgal altında olan Filipinlere resmen bağımsızlık statüsü vermişti. Japon İmparatorluğu, kuşkusuz, 1945’te ortadan kalkmıştı. İslami Kuzey Afrika sallanıyor ama hâlâ ayakta kalmaya devam ediyordu. Alt Sahra Afrikası’nın büyük kısmı ile Karaib ve Pasifik Adaları görece sakindi. Bu sömürgesizleştirmeye ciddi biçimde direnen sadece Güneydoğu Asya bölgeleri, özellikle de Fransız Hindiçini (şimdiki Vietnam, Kamboçya ve Laos) oldu. Bu bölgede komünist direniş, soylu Ho Şi-minh’in önderliği altında kurtuluştan sonra bağımsızlığını ilan etti. İngilizlerin, daha sonra ABD’nin desteklediği Fransızlar bu ülkeyi muzaffer devrime karşı yeniden fethetmek ve elde tutmak için umutsuz bir artçı eylemi yürüttüler. Yenilgiye uğradılar ve 1954’te geri çekilmek zorunda kaldılar, ancak ABD ülkenin birleşmesini engelledi ve bölünmüş Vietnam’ın güney bölgesinde uydu bir rejim kurdu. Daha sonra hâkimiyeti zayıflayan ABD,
    Vietnam’da on yıl kadar savaştı ve bu mutsuz ülkenin üzerine bütün İkinci Dünya Savaşında kullandığından çok daha fazla patlayıcı bırakarak nihayet yenilgiye uğradı ve 1975’te çekilmek zorunda kaldı.
    Güneydoğu Asya’nın geri kalan kısmında direniş parçalı oldu. Hollanda (kendi Hint İmparatorluğu’nu bölmeden sömürgesizleştirme konusunda îngilizlerden daha iyi olduğunu gösterdi) dev Endonezya takımadalarında yeterli askeri güç bulunduramayacak kadar zayıftı. Ellerindeki adaların çoğu, elli beş milyonluk güçlü Javalıların üstünlüğünü dengelemeleri için hazır tutulacaktı. Hollandalılar, ABD’nin Endonezya’yı dünya komünizmine karşı önemli bir cephe olarak görmediğini keşfettiklerinde bu tutumu terk ettiler. Aslında komünist önderlik altında olmayan Endonezyalı yeni ulusalcılar yerel Komünist Partisi’nin 1948’de gerçekleştirdiği bir ayaklanmayı henüz bastırmışlardı. Bu olay ABD’yi, Hollanda askeri gücünün varsayılan Sovyet tehdidine karşı Avrupa’ya yerleşmesinin kendi imparatorluğunu muhafaza etmesinden daha iyi olacağı konusunda ikna etti. Böylece Hollanda, Yeni Gine’nin büyük Melanezya adasının batı yarısında bir sömürge dayanağını muhafaza ederek geri çekildi. 1960’larda bu adayı da Endonezya’ya teslim etti. Malaya’daki İngilizler imparatorluğun dışında kalmak için ellerinden geleni yapan geleneksel sultanlar ile iki farklı ve birbirinden kuşkulanan, her ikisi de farklı biçimlerde radikalleşen iki topluluk, Malaylar ve Çinliler arasında sıkıştılar. Çinlileri radikalleştiren, Japonlara karşı direnen yegâne güç olarak büyük bir nüfuz kazanan Komünist Partisi oldu. Soğuk Savaş başladığında, Çinliler dışında kalan komünistlerin eski sömürgelerde iktidara gelmelerine ya da katılmalarına izin verilmesi artık söz konusu olamazdı, ancak 1948’den sonra İngilizler’in esas olarak Çinlilerin gerilla ayaklanmasını ve verdikleri savaşı yenilgiye uğatmaları, on iki yılı; elli bin askeri, altı bin polisi ve iki yüz bin kişilik bir iç muhafız gücünü gerektirdi. Malaya’nın kalay ve kauçuğu sterline istikrar kazandıran güvenilir bir dolar kaynağı olmasaydı, Britanya bu askeri harekâtların maliyetlerini öder miydi, diye sorulabilir. Ne var ki Malaya’nın sömürgesizleşmesi her durumda daha karmaşık bir sorun oluşturabilirdi ve 1957’ye kadar Malay tutucularını ve Çinli milyonerleri tatmin edecek bir sonuca ulaşılamadı. 1965’te esas olarak Çinlilerin yaşadığı Singapur adası, bağımsız ve çok zengin bir kent devleti oluşturmak üzere ayrıldı.
    Fransa ve Hollanda’nın aksine Britanya, Hindistan’da yaşadığı uzun deneyim sayesinde, ciddi bir ulusalcı hareket bir kez ortaya çıktığında, imparatorluğun yararına olacak tek yolun resmi iktidarın serbest bırakılmasından ibaret olduğunu öğrenmişti. İngilizler, artık denetimi sağlayamadıkları açıkça ortaya çıkmadan önce ve en küçük bir direnişle karşılaşmadan 1947’de Hint altkıtasından çekildiler. Seylan (1972’de Sri Lanka adını aldı) ve Burma’ya da bağımsızlıkları verildi. Birincisi bu sürprizi hoşnutlukla karşılarken, İkincisi duraksadı, çünkü Anti-faşist Halk Özgürlük Birliği’nin önderliğine rağmen Burmalı ulusalcılar Japonlarla da işbirliği yapmışlardı. Aslında Britanya’ya öylesine düşmandılar ki, bütün sömürgesizleşen İngiliz mülkleri içinde yalnızca Burma, Londra’nın en azından Britanya İmparatorluğu’nun hatırasını korumak için öne sürdüğü İngiliz Devletler Topluluğu’na katılmayı reddetti. İrlanda da bu konuda erken davranarak aynı yıl içinde kendisini Devletler Topluluğu’nun dışında bir cumhuriyet olarak ilan etti. Bununla birlikte, Britanya’nın insanlığın daima yabancı bir fatih tarafından boyun eğdirilen ve yönetilen bu en büyük blokundan hızlı ve barışçı bir biçimde geri çekilmesi İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda iktidara gelen İngiliz İşçi Hükümeti’ne itibar kazandırırken, kesin bir başarı olmaktan çok uzaktı. Bu sonuca Hindistan’ın, bir Müslüman Pakistan ile isimlendirilmese de ezici çoğunluğunu Hinduların oluşturduğu bir Hindistan arasında kanlı biçimde bölünmesi pahasına ulaşıldı. Bu bölünme sırasında belki de yüz binlerce insan dini muhalifler tarafından katledildi ve milyonlarca kişi atalarından kalan yurtlarından ayrılarak artık yabancı bir ülke olan bir bölgeye sürüldüler. Bu ne Hint ulusalcılığının ne Müslüman hareketlerinin ne de emperyal yöneticilerin hazırladıkları planın bir parçası olmuştu.
    Kavram ve isim olarak ilk kez 1932-33’te bazı öğrenciler tarafından ortaya atılan ayrı bir “Pakistan” düşüncesinin 1947’de nasıl gerçeklik haline geldiği sorusu, bilginlerin ve tarih hakkında “keşke” diyerek düş kuranların zihinlerini meşgul etmeye devam ediyor. Geçmişe baktığımızda Hindistan’ın dinsel çizgiler boyunca bölünmesi, dünyanın geleceği için uğursuz bir örnek oluşturduğu için, bu konu açıklama gerektirir. Bu bir bakıma hiç kimsenin hatası değildir ya da herkesin hatasıdır. 1935 Anayasası uyarınca yapılan seçimlerde Kongre, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bölgelerde bile zafer kazanmıştı ve azınlık durumundaki cemaati temsil etme iddiası taşıyan ulusal parti, Müslüman Birliği, oldukça zayıf bir oluşumdu. Seküler ve sekter olmayan Hint Ulusal Kongresi’ nin yükselişi, çoğu (tıpkı Hinduların çoğu gibi) hâlâ oy hakkına sahip olmayan pek çok Müslüman’ın doğal olarak Hindu iktidarından rahatsız olmasına yol açmıştı. Oysa çoğunluğu Hinduların oluşturduğu bir ülkede Kongre önderlerinin de çoğunlukla Hindu olması doğaldı. Bu korkuların anlaşılması ve Müslümanların özel olarak temsil edilmeleri gerekiyordu. Ne var ki seçimlerin Kongre’nin hem Hinduları  hem de Müslümanları temsil eden tek ulusal parti olma iddialarını güçlendirdiği görüldü. Müslüman Birliği’nin, büyük önderi Muhammed Ali Cinnah yönetiminde, Kongre’den ayrılarak potansiyel ayrılıkçılık yoluna girmesine neden olan budur. Gene de Cinnah, 1940’a kadar, ayrı bir Müslüman devletin kurulması fikrine muhalefet etmekten vazgeçmedi.
    Hindistan’ı ikiye bölen, savaş oldu. Bir bakıma bu İngiliz racasının son büyük zaferi ve aynı zamanda son nefesiydi. Raca son kez Hindistan insanlarını ve ekonomisini, 1914-18’dekinden çok daha büyük bir ölçekte ve bu kez bir ulusal kurtuluş partisinin arkasında yer alan kitlelerin muhalefetine ve -Birinci Dünya Savaşı’nın aksine- Japonya’nın doğrudan askeri işgaline karşı Britanya için seferber etti. Başarı şaşırtıcı, ancak maliyetler yüksek oldu. Kongre’nin savaşa muhalefeti bu partinin önderlerini siyasetin dışına sürdü ve 1942’den sonra hapse girmelerine neden oldu. Savaş ekonomisinin gerilimleri Raca’nın Müslümanlar arasındaki, Özellikle Pencap’taki siyasal taraftarlarının önemli bir kısmını yabancılaştırdı ve onların artık kitlesel bir güç haline gelen Müslüman Birliği’ne geçmelerine yol açtı. Bu sırada Kongre’nin savaş faaliyetini sabote etmesinden korkan Delhi’deki hükümet, ulusal hareketi durdurmak için bilinçli ve sistemli biçimde Hindu Müslüman rekabetini körüklüyordu. Bu kez haklı olarak Britanya’nın “yönetimi böldüğü” söylenebilir. Raca savaşı kazanmak için son bir çaba gösterirken sadece kendisini değil ahlaki meşruluğunu da yok etti. Bütün cemaatlerin tek bir tarafsız yönetim ve hukuk altında görece barış içinde bir arada yaşayabilecekleri tek bir Hint altkıtasının gerçekleştirilmesi imkânı ortadan kalktı. Savaş sona erdiğinde cemaat siyasetleri mekanizması artık tersine çevrilemiyordu.
    1950’de Asya’nın sömürgesizleşmesi Hindiçini dışında tamamlandı. Bu arada Persiya’dan (İran) Fas’a kadar batılı İslam bölgesi, İran’da Batılı petrol şirketlerinin ulusallaştınlması (1951) ve o sırada güçlü olan Tudeh (Komünist) Partisi’nin desteklediği Dr. Muhammed Musaddık’m (1880-1967) yönetimi altında bu ülkenin popülizme kaymasıyla başlayan bir dizi halk hareketi, devrimci darbe ve ayaklanmalarla dönüştürüldü. (Ortadoğu’daki komünist partilerin büyük Sovyet zaferinden sonra önem kazanmaları şaşırtıcı değildir.) Musaddık 1953’te bir Anglo-Amerikan gizli servis darbesiyle devrilecekti. Mısır’da Cemal Abdül Nasır’m (1918-70) önderliğinde gerçekleştirilen Özgür Subaylar devrimi (1952) ve ardından Irak (1958) ve Suriye’deki Batı yanlısı rejimlerin devrilmesi, İngiliz ve Fransızların yeni anti-Arap İsrail devletiyle birleşerek 1956 Süveyş Savaşı sırasında (bk. s. 359) Nasır’ı devirmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmalarına rağmen geri çevrilemiyordu. Ne var ki Fransızlar, Güney Afrika ve -farklı bir anlamda- İsrail gibi yerli nüfusun kalabalık bir Avrupalı grupla birarada yaşamasının sömürgesizleştirme sorununu özellikle denetimden çıkardığı bölgelerden birinde, Cezayir’de, ulusal bağımsızlık hareketinin (1954-62) yükselişine sert bir tutumla karşı çıktılar. Nitekim Cezayir Savaşı, uygar olduğu iddia edilen ülkelerin ordu, polis ve güvenlik güçlerinde işkencenin kurumsallaşmasına yardımcı olan alışılmamış ölçüde vahşi bir çatışma oldu. Bu savaş, daha sonra yaygınlaşan ve kötü şöhret kazanan dil, göğüs ucu ve cinsel organlara elektrik verilerek yapılan işkenceyi yaygınlaştırdı ve Cezayir’in General de Gaulle’ün uzun süredir kaçınılmazlığını anladığı bağımsızlığı kazanmasından önce Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasına (1958) yol açtı ve beşincisini de yıkılmanın eşiğine getirdi (1961). Bu arada Fransız hükümeti özerkliği ve Kuzey Afrika’daki diğer iki ülkenin, Tunus (cumhuriyet oldu) ve Fas’ın (monarşi olarak kaldı) bağımsızlığını sessizce müzakere etmişti. Aynı yıl içinde ingilizler, Mısır üzerindeki denetimlerini kaybetmelerinden sonra savunulması imkânsız hale gelen Sudan’dan sessizce çıktılar.
    Eski imparatorlukların İmparatorluk Çağı’nin kesinlike sona erdiğini ne zaman anladıkları açık değildir. Geriye bakıldığında, Britanya ve Fransa’nin 1956 Süveyş macerasında kendilerini yeniden küresel emperyal güçler olarak kanıtlama girişimlerinin, Albay Nasır’m devrimci Mısır hükümetini İsrail ile bağlantı içinde devirmek için askeri bir operasyon planlayan Londra ve Paris hükümetlerinin sandıklarından daha fazla başarısızlığa mahkûm olduğu görülür. Bu olay felaket türünden bir başarısızlık (İsrail bakışaçısı dışında), İngiliz başbakanı Anthony Eden’in kararsızlık, duraksama ve ikna edici olmayan ikiyüzlülük bileşimi nedeniyle daha çok gülünç bir olaydı. Güçlükle başlatılan operasyon ABD’nin baskısıyla iptal edildi, Mısır’ı SSCB’ye doğru itti ve 1918’den beri bölgede süren tartışmasız îngiliz hegemonyası çağını, “Britanya’nın Ortadoğu’daki Nüfuzu” denilen şeyi tamamen sona erdirdi.
    Her halükârda, hayatta kalan eski imparatorluklar formel sömürgeciliğin tasfiye edilmesi gerektiğini 1950’lerin sonunda anlamışlardı. Sadece Portekiz kendi imparatorluğunun dağılmasına karşı direnmeyi sürdürdü, çünkü sahip olduğu geri, siyasal olarak tecrit edilmiş ve marjinalleşmiş metropol ekonomisi yeni sömürgeciliğin üstesinden gelemiyordu. Portekiz’in Afrika’daki kaynaklara ihtiyacı vardı ve ekonomisi rekabetçi olmadığı için bunu ancak doğrudan denetim aracılığıyla yapabiliyordu. Güney Afrika ve Güney Rodezya ve önemli sayıda beyaz nüfusu olan Afrika devletleri de (Kenya dışında) kaçınılmaz biçimde Afrikalıların hâkim oldukları rejimlere yolaçacak siyasetleri izlemeyi reddettiler ve Güney Rodezya bu akıbetten kaçınmak için beyaz nüfusun Britanya’dan bağımsızlığını ilan etti (1965) Ne var ki, Paris, Londra ve Brüksel (Belçika Kongosu) ekonomik ve kültürel bağımlılık sürerken gönüllü olarak biçimsel bağımsızlık vermenin, solcu rejimler altında bağımsızlıkla sonuçlanması muhtemel uzun mücadelelere tercih edilebilir olduğuna karar verdiler. Sadece Kenya’da genellikle yerli halkın, Ki-kuyu’nun (Mau Mau hareketi, 1952-56) çeşitli kesimleriyle sınırlı olmasına rağmen önemli bir halk ayaklanması ve gerilla savaşı vardı. Başka yerlerde koruyucu sömürgesizleştirme siyaseti başarıyla yürütüldü. Belçika Kongosu bunun dışında kalıyordu. Burada aynı siyaset neredeyse hemen, anarşi, iç savaş ve uluslararası güç siyasetleri içinde çöktü. îngiliz Afrikasmda, yetenekli bir politikacı ve bir pan-Afrika entelektüeli olan Kwame Nkrumah’ın önderliğinde bir kitle partisinin faaliyet gösterdiği Altın Sahil’e (şimdiki Ghana) 1957’de bağımsızlık verildi. Fransız Afrikası’nda Gine ki önderi Sekou Toure, de Gaulle’ün, özerkliği Fransız ekonomisine sıkı bir bağımlılıkla birleştiren bir “Fransız topluluğu”na katılma teklifini reddettiğinde ve böylece -siyah Afrikalı önderler arasında ilk kez- Moskova’dan yardım istemek zorunda kaldığında, erken ve güçsüz bir bağımsızlığa savruldu. Geri kalan neredeyse bütün îngiliz, Fransız ve Belçika sömürgeleri, 1960-62’de, bir kısmı da bu tarihten kısa süre sonra serbest bırakıldı. Sadegs Portekiz ve bağımsız göçmen devletleri bu trende direndiler.
    Daha büyük İngiliz Karaib sömürgeleri 1960’larda, küçük adalar bu tarih ile 1981 arasında, Hint ve Pasifik adaları 1960’ların sonu ile 1970’lerde sessizce sömürgesizleştiriidiier. Aslında, 1970’te Orta ve Güney Afrika -ve kuşkusuz savaş halindeki Vietnam- dışında eski sömürgeci güçler ya da onların göçmen rejimleri tarafından doğrudan yönetilen önemli büyüklükte hiçbir bölge kalmadı. Emperyal dönem sona edi. Yüzyılın başlarında bu güç yıkılmaz görünmüştü. Otuz yıl kadar önce bile yeryüzü halklarının büyük çoğunluğunu kapsıyordu. Geçmişin artık telafi edilemeyecek bir bölümü eski emperyal devletlerin duyarlı edebi ve sinematik anılarının bir parçası haline gelirken, eski sömürge ülkelerden çıkan yeni bir yerli yazarlar kuşağı, bağımsızlık çağıyla birlikte yeni bir edebiyat üretmeye başladılar.
  • "Yabanci dil öğretmek ayri şeydir. Yabanci dille öğretmek ayri şey ...Yabanci dille eğitim verdirerek düşünme yerine ezberlemeyi benimsetmek, düsünme isini yeni bir bakış açısi ve pratik zeka yerine sadece ezberleri hatirlamak icin kullandirmak"