• 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • 'bolluk içinde keyifsizler ' işin aslı kapitalizmin övülmesine sebep olan bireysel girişimcilik risk almaya hazır olmak, bagımsızlık gibi erdemler sanayi toplumlarında çoktan unutulup gitmiştir bunlar artık çogunlukla kovboy filmlerinde ve mafya çevrelerinde görülebilir. Bürokratikleştirirmiş merkezleştirirmiş sanayicilik içerisinde, siyasi görüşü ne olursa olsun hayattann bıkmış ve bu can sıkıntısından kurtulmak için ölmeye istekli olan insanların sayısı artmaktadır. Bunlar 'ölü kızıldan iyifir ' diyenlerdir aslında yüreklerindeki slogan 'ölü diriden iyidir' şeklindedir
  • Doğanın ve yazgının inayetiyle, bu yazgı her kimin payına düşmüşse, o kişi mutluluğun iç kaynağının sürekli elinin altında olmasına dikkat edecektir; bunun koşulları da bağımsızlık ve boş zamandır: Bu kişi bu koşulları ılımlılık ve tutumlulukla elde etmeyi tercih edecektir; ötekiler gibi, hazların dış kaynaklarına bağlı olmadığından, bunları daha çok elde edecektir: Bu yüzden, dünyanın makamı, parası, lütufları ve alkışı onu, insanların alçak niyetlerine ya da kötü beğenilerine boyun eğmek üzere, kendi kendisinden vazgeçmesi için kandıramayacaktır. Bu kişi, gerekirse, Horatius'un Maecenas'a Mektup'unda
    yaptığı gibi yapacaktır. Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret,mevki, şatafat, ün, san kazanmak için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır. Ama Goethe bunu yaptı. Benim deham ise, beni kararlılık içinde öteki yana çekti
  • 638 syf.
    ·40 günde·Beğendi·10/10
    > Bu, bu kitaba daha önce yapılmış Protip v.1.0 incelemenin devamı niteliğinde olan v.1.2 güncellemesidir. Biliyorum, o gün için esprisine de olsa, yayınlamış olduğum kısa inceleme ile hep birlikte çok gülmüş ve çok eğlenmiştik. Fakat işlerimin yoğunluğu ve kişisel durumumdan kaynaklı biraz gecikmeli de olsa, sözümü tutmak ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alan bu güzel tarihi kitaba yakışan bir inceleme ile hakkını vermek isterim. Burada beni neyin beklediğini biliyorum ve ne kadar zorlanacağımın da farkındayım. Bize ait şanlı hem de yer yer üzücü bu tarihin kısa bir inceleme ile ele alınabilmesi, tamamının buraya sığdırılabilmesi ne mümkün?! Tarihin silinmez sayfalarına kazınan onca olay ve o zorlu, meşakkatli günleri yaşayan onlarca insanlar varken, bizler sadece yüzeysel geçişler ile anlatabiliriz bu geçmişimizi ve geçmişten bize kalanları.


    Kitaba Dair

    “Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa uygarlığının belle epoque-güzel çağında dünyaya geldi” #35544653

    > Ülkemizin yakın tarihi hakkında bugüne dek dikkat çekici birçok kitap, makale, çeviri araştırma ve ciddi çalışmalar yapılmıştır. Hep birlikte okumakta olduğumuz bu tür çalışmaların sayısı gün geçtikçe inanılmaz bir hız ile artmaktadır. Zaman içerisinde teknolojinin de bizlere sunmuş olduğu imkânlar doğrultusunda ortaya çıkan yeni akademik ve bilimsel çalışmaların katkısı sayesinde, ülkemiz tarihini tam teşekküllü incelenme düşüncesi birçok yazarı da bu konuda cesaretlendirmiştir. Ben de konuya olan ilgim doğrultusunda, Sn. İlber Ortaylı’nın Gazi Mustafa Kemal Atatürk adlı kitabını okuyup, hayal kırıklığı içerisinde inceledikten sonra, yeni kaynak kitap arayışı esnasında Andrew Mango ve kendisinin Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabı ile tanıştım.

    “Atatürk, Günümüzde genellikle radikal bir çağdaşlaştırıcı ve Batılılaştırıcı olarak bilinir. Bu tanım doğrudur ama yeterli değildir. Ülkesini, dünyanın en zengin ülkeleriyle aynı düzeye getirmek için Batı yöntemlerini ithal etmiştir çünkü zengin ülkelerin büyük çoğunluğu Batıda bulunmaktaydı. Ama onun hedefi taklitçilik değil, evrensel bir uygarlığa katılmaktı; Avrupa'nın Aydınlanma Çağı düşünürleri gibi, dine ve dinin neden olduğu ayrımcılığa karşın insanlığın ileriye doğru gitmekte olduğunu görmüştü. Gerçek bir bağımsızlık mücadelesinin, herkesi kapsayan laik bir ilerleme ilkesi adına, her ulus tarafından kendisi için yapılması ve böylece gelişmiş ülkelere karşı düşmanlığa yer bırakılmaması gerektiğine inanıyordu. Uygar insanların oluşturacağı evrensel bir toplumu ülkü edindiği için anti-emperyalistti. Her şeyden önce o bir kurucuydu, çağımızın en büyük ulus-yaratıcısıydı” #35618469

    > Bu değerli eser, Türkiye Cumhuriyetinin, Bağımsızlık Savaşı süreci ve küllerinden yeniden doğuşu yolunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi, dünya tarihine mal olmuş bir lider ile yakaladığı olağanüstü fırsatı ele almaktadır. Onu bir tek yönetici tarafı ile değil, kendisinin ailesi, yakın çevresi, silah arkadaşları ve insanlar ile olan ilişkileriyle objektif olarak anlatmaktadır. Cumhuriyetin yeniden kuruluş yıllarının toplumsal öğelerini ve kuvvetler ayrılığını da işleyen bu kitap, Atatürk’ün karizmasının, kendisinin zaaflarının, çevresinde olan kadınlarla ilişkilerinin, yakın ve diplomatik dostluklarının, kızgın hallerinin ve iyilikleri ile nasıl bir insan olduğunun altını çizmektedir. İşte bu eser, gerçekten konusunda uzman bir tarihçinin konuya nesnel ve objektif yaklaşımının ele alındığı bir kitaptır. Evet, belki dikkatinizi çekecek bu inceleme sonrasında, Gazi Mustafa Kemal’in yaşamına dair birçok şeyi ve onun eşsiz, emsali görülmemiş Bağımsızlık Mücadelesini somut olaylarla inceleyen bu kitabı siz de okumak isteyeceksinizdir.

    "İslamın dini kurumları tüm Müslüman topluluk (ümmet) için kurulmuştu ve tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini kapsamıyordu.” #35670192

    “Koşullar çok kötüydü: ülkenin dört bir yanı göçmen akınına uğramış, hazine boşalmış, askeri harekâtların yarattığı hasardan dolayı bazı bölgelerde, özellikle doğu Anadolu'da kıtlık baş göstermişti.” #35670927

    > Andrew Mango, gerçekten okumaya değer bu kitabında Atatürk’ten “Jön Türk” (Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ortaya çıkan meşrutiyetçi ve Abdülhamit dönemine muhalif olan genç ve aydın kuşak) olarak bahsediyor. Ona göre, babası Ali Rıza Bey’i küçük yaşta kaybetmesi Mustafa Kemal’in bağımsız, güçlü ve gözü pek bir kişilik geliştirmesinde etkili olmuştur.

    “Mustafa Kemal Atatürk dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu.” #35687217

    > Mango, Yüce Önderin çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadıklarına ve söylediklerini temel alarak “…bazı düşüncelerin onun ruhunda ne kadar eski ve köklü olduğunu bir kez daha gözlemleyebiliriz: Bir kez daha şimdiyi değil, ileriyi düşünme konusunda uyarıda bulunuyor; ortamın yaygın görüşüne uymayı reddediyordu” değerlendirmesini yapıyor. Burada, bu yorum her ne kadar bize “asice” gelse de, Yazar burada bize Atatürk’ün Türk kökünün geleneklerine bağlı, ama yenilikçi yana sahip ve gelişmeye, ilerlemeye, modernizasyona açık olan ileri görüşlülüğünü anlatmak istiyor.

    “Padişah ve görevliler entrikacıları ve isyan etmeye hazır olanları aşağı yukarı biliyorlardı. İçlerinden bazıları uzak köşelerdeki zindanlara atılmış, bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bazıları görevlerini yitirmiş, bir kısmı da iş yapmadan maaş alma rüşvetiyle susturulmuştu.” #35671224

    > Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu'ndan devraldığı bu enkazı adeta bir sanatçı gibi işledi ve nüfusunun belli bir yüzdesi Müslüman olan, tarihte birçok şeyden geri kalmış, mahrum bırakılmış olan bu ülkeden oldukça farklı bir şey yarattı. O’ bu ülkenin halkına güvendi ve bunda asla şüphe etmedi. Yüreğinde iman yatan bu halkın benliğini ve bağımsız ruhunu yeniden canlandırmak için ilahi gücün kendisine vermiş olduğu bu fırsatı değerlendirmesini çok iyi bildi. Hepsinin üzerine sanki ölü toprağı serpilmiş gibi derin uykuda olan halkı uyandırdı ve ihanete çanak tutanlara karşı tarihte emsali görülmemiş bir askeri düzene soktu.

    “Müslüman Türklerin beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleriydi.” #35690165

    "Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmıyan bir memlekette ölüm ve izmihlâl [çöküş] vardır," #35782553

    > Ulus devleti olmanın kolay olmayacağını, sancılı bir süreç geçirecek Türkiye’yi ve Atatürk'ü, “Türklerin Babası”nın yaşamını kalemi ile destansı şekilde anlatan yabancı bir yazarın kitabını okuyacağız. Atatürk’ün yeni Türkiye'yi Cumhuriyetini kurmadan önceki askeri ve siyasi kariyeri, neredeyse bu kitabın yarısından fazlasını kaplamaktadır. Türk arşiv kaynaklarını da etkileyici bir şekilde tarayarak konuya eğilen Mango, Atatürk'ün, 1923 dönemi sonrası destekçileriyle, rakipleriyle ve yakın çevresiyle olan ilişkilerini de sıkı ele alıyor. Peki, Atatürk ve onun yenilikçi, devrimci düşüncesi bu genç ülkeye ne getirdi ve tüm kitle tarafından kolayca benimsendi mi? Mango'nun titiz detaylı çalışması bile bu sorunun cevabında olan belirsizliğini koruyor ve bunun hakkında yorum yapmak biz okurlara kalıyor.

    "Türk ordusu vatanı, dış tecavüz ve istiladan, milleti taassup ve fikir esaretinden kurtardığı gün vazifesini yapmış olacaktır," diye yanıtladı. Ona göre "Türk milleti Batı dünyasından çok geride kalmıştı" ve ana amaç çağdaş uygarlık düzeyine çıkartmak olmaydı. #35838039

    “Ve arkadaşlarıma dedim: Vatan mutlaka selamet bulacak. Millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin selamet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.” #35839393

    > Doğrusunu ifade etmem gerekirse, Mango tarzından yazılan tarihi eserleri okumaktan keyif alıyorum. Bir Türk olarak neden okul ve eğitim kurumlarımızda böylesi geniş kapsamlı Atatürk eğitimi almadığımızı kendime sormadan edemiyorum ve sonrasında nerede ve hangi şartlar altında yaşadığımız aklıma geliyor. Sonra gene kendi imkânlarım doğrultusunda bu işe devam etmem gerektiğini tekrar hatırlatıyorum kendime. Vakti zamanında (en azından 80'li ve 90'lı yıllarda) okullarda tarih konusunu hiç iyi ele alamadık ve bizden olan büyük bir lideri ve liderleri bile neredeyse tamamen göz ardı ettik. Savaş, siyaset ya da diplomasi nedir? Nasıl yapılır? Nasıl yürütülür? Biz bunları bilemedik. İşte Mango açıkça bir Atatürk hayranı olarak bize bunları anlatmaktan, açıklamaktan çekinmiyor. Ulu Önderin keskin zekâsı sayesinde bir tarih nasıl yazılır, o tarihi şekillendirirken nelere katlanılır hepsini anlatıyor.

    Mustafa Kemal şimdi bütün enerjisini halen Türklerin elinde bulunan toprakların, insanların ve onları savunacak askerlerin korunmasına yöneltecekti. #36022450

    "Uzmanların hataları daima büyüktür, ama hataların en büyüklerini Türkler konusunda yapmışlardır." #36478396

    "Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar alabilir," #35864116

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kırım Savaşı’nı bir diplomatik başarı olarak değerlendirmek durumundayız. Osmanlı İmparatorluğu’nun diplomatları ve ordusu Rusya’yı 21 yıl için durdurmuşlardır. Bu süre, 19. asırda çok önemli bir süredir. Bu süre içerisinde Osmanlı askeri teşkilatı da daha büyük atılımlarla savunmasını geliştirebildi, bilhassa kurmay sınıfını iyi yetiştirebildi.

    30 Mart 1856 tarihinde Paris Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Osmanlı tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Maalesef 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Ayastefanos Antlaşması’nı reddetmek konusunda sözde arkasında durulmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü Paris’te garanti edildiği için Berlin’de bir kongre daha toplanmıştı. Hepimiz hatırlayacağız; Ayastefanos Osmanlılardan Bulgaristan lehine önemli toprak ilhakı öngördüğü halde Berlin’de bu tip kopmalar otonom Bulgar Prensliği veya Bosna-Hersek’te Avusturya işgali, Kıbrıs’ta Britanya işgali gibi ek statülerle Osmanlı’nın Balkanlar’daki toprak bütünlüğü bir hayli korunmuştu. 1912’den itibaren Avrupa devletlerinin Paris Antlaşması’nda öngörülen Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü koruma ve bunun gereği olan bir Avrupa Uyumu (Concert of Europe) statüsünü ise artık korumadığı görülmektedir.

    İKİNCİ DERECEDEYDİK

    1848-49 mülteci olayları yani Polonyalı ve Macar asker ve sivil mültecilerin ilticacıların topraklarımıza sığınması ve ardından Kudüs’te Beytüllahim Kilisesi’nde başlayan Hıristiyan kiliseler arasındaki kavganın, Fransa ve Rusya tarafından büyültülmesi üzerine, Devlet-i Aliyye, Rusya ile harbe girdi. Şurası bir gerçek, Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa büyük bir güç gösterisinde bulundular ama aynı zamanda da savaşa çok aktif olarak katıldılar ve büyük can kaybı verdiler. Yeni kurulan İtalya krallığı (Piemonte) beynelmilel bir olayın dışında kalmamak ve yakın gelecekteki İtalyan birliğinde güçlü konuma girmek için savaşa bir ölçekte katıldı. Osmanlı İmparatorluğu ise modern ordusunu henüz kurmaktaydı fakat askeri ıslahatın ordunun nizamını sağladığı bize iltica eden Polonyalı Macar subayların fevkalade yararlı işler gördüğü bu savaşta anlaşıldı. Savaşın yükünü çekmekte biz ikinci derecedeydik.

    ACIMASIZ ÇATIŞMALAR

    Bununla birlikte ordunun cesareti ve yeni düzene intibakı herkesin takdirini kazandı. Kırım Savaşı harp düzeninin değiştiğini gösteren acımasız bir çatışmalar bütünüydü. Buhar kuvvetini demiryollarına uyduramayan Rusya savunmada epey güçlük çekti. Asker sevkıyatında üstün konumda olan Fransa ve İngiltere ise maalesef savaşta sağlık konusunda zorluklarla karşı karşıyaydılar. İlk düzenli sağlık hizmetini veren hastane Selimiye Kışlası’dır. Fakat muharebe alanından çok uzaktaydı. Can kaybı yüksektir. Tıpkı Solferino (Avusturya-İtalya ve Fransa arası) Savaşı’nda olduğu gibi Kırım Savaşı da modern Kızılhaç’ın ve sahadaki sağlık hizmetlerinin gelişmesine neden olan savaşlar bütünündendi. Kırım Savaşı’yla İstanbul ahalisi asırların getirdiği sert bölünmede bir yumuşama yaşadı. Ne de olsa Rusya’ya karşı savaşa giden gençler Hıristiyan dünyasındandı ve çetin bir savaşa gidiyorlardı.

    GÖÇE ZORLANANLAR

    Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devleti, Müslüman devletin gayrimüslimlere verdiği hakları kendisinin üstlendiğini bunun Avrupa Uyumu’nun (Concert of Europe) himayesine verilemeyeceğini belirtti. Bu nedenle Tanzimat Fermanı’nın getirdiği hükümler ve uygulamaları daha da pekiştiren bir Islahat Fermanı 1856 yılında çıkarıldı. Muharebeye katılmayan fakat Rusya’yı tehdit eden Avusturya İmparatorluğu bu savaşta Rusya’nın Balkan ilhakını önleyen önemli tedbirlerde müttefikleri destekledi. Kars, Silistre ve Tuna limanları bizde kaldı. Hepsi de kahramanca savunulmuştu. Bu bölgeye, Kırım Savaşı sırasındaki müttefik yardımları dolayısıyla baskı altına giren Kırım’ın Müslüman ve Yahudileri ve Kafkasya halkları müteakip 2-3 yılın içinde Rusya’dan göçe zorlanınca iskân edildiler.

    RUSYA’YI DURDURDULAR

    Kırım Savaşı’nı bir diplomatik başarı olarak değerlendirmek durumundayız. Osmanlı İmparatorluğu’nun diplomatları ve ordusu Rusya’yı 21 yıl için durdurmuşlarıdır. Bu süre, 19. asırda çok önemli bir süredir. Bu süre içerisinde Osmanlı askeri teşkilatı da daha büyük atılımlarla savunmasını geliştirebildi, bilhassa kurmay sınıfını iyi yetiştirebildi. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı dünyası Avrupa büyük devletleri arasındaki yerini hukuken tescil etmiştir, daha doğrusu muhafaza etmiştir çünkü büyük devletlerin durumu buydu. “Büyük devletler” büyükelçi teati eden, bazı önemli görüşmeler, büyük konferanslar düzenleyen devletlerdi. İngiltere büyüklerin en büyüğüydü. Ama her istediği yapılacak demek değildi. Nitekim Paris Konferansı sırasında Çerkezistan’a yani Kuzey Kafkasya’ya bağımsızlık verdirme çabalarını sadece Osmanlı delegasyonu destekledi, öbürleri toptan önledi veya ilgi göstermedi. Rusya bu savaştan adamakıllı kayıplar vererek çıktı. I. Nikolay’ın ölümüyle II. Aleksandr Rusya’da iç reformlara girme ihtiyacı hissetti. Olaylar Rusya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu 21 yıl sonra (1877) ikinci bir savaşa doğru götürecektir.

    OSMANLI’YI YOK ETMEDEN BİZANS’I YOK EDEMEZSİN

    TÜRKİYE’de modern çevrelerde Bizans mirasının bilinçli olarak tahrip edildiğinden söz edilir. Ne var ki genelde Bizans katmanının tahribinden önce daha üstte bulunan Osmanlı katmanının yok edilmesi gerekir. Son olay bunun ibretamiz bir örneğidir. Eyüp Sultan’ın karşısındaki 15. asır Osmanlı hamamının kalıntılarına kepçe daldırıldı. Buna izin veren 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun başkanı Mergül Kotil’dir. Üyelerin içinde muhalefet şerhi koyan var mı bilmiyoruz. Karar gülünç: “Yerinde korunması mümkün değil”miş. Allah’tan son anda Emine Çaykara ve Ömer Erbil’in hazin olaydan haberdar olması ve sosyal medyada paylaşmalarıyla bakanlık duruma el koydu ve faaliyeti durdurdu. Bizans döneminden kalan bir esere zarar vermek için önce üstündeki Osmanlı’yı götürmek lazım. Sağa sola rant gözüyle bakanların her iki dönemle de fazla ilgisi ve sevgisi olamaz, aman milletimiz uyanık olsun.

    TOPKAPI SARAYI'NIN 100. YILI

    3 Nisan 1924’te Topkapı Sarayı, Maarif Vekâleti’ne bağlı bir müze haline getirildi. Müdürlüğüne Halil Ethem Bey’in asistanı olan Arkeoloji Müzesi’nden Tahsin Öz Bey getirilmiştir. İlk müdürümüzdür. Hizmetleriyle ve dürüstlüğüyle anıyoruz. Benim de çok küçükken hatırladığım bir Enderun cücesi (Bahri Efendi), harem halkından olduğu anlaşılan (Nadir Ağa) ve bir kalfa hanım da gösteriyor ki müzemizin ilk müdürü saraydan gelenlerle çalışmak şansına kavuştu. Çünkü o personelin iş bildikleri açıktı. Bu geçiş dönemi için yararlıdır.

    HEPSİNE BAŞARILAR

    Müzemiz içindeki her memurun ve müdürün ismini belirtmeye yer yetmez. Ama Darphane denen bölüm müzeden alındığı zaman derdinden hastalanan Ahmet Menteş, eski yazmalar dünyasında unutulmaz yeri olan Dr. Filiz Çağman, Türkiye’nin maşrıkı âzamı ve genel müdürken buraya kendini müdür olarak tayin ettiren Hayrullah Örs, Askeri Müze Müdürlüğü’nü de birlikte deruhte eden Halûk Şehsuvaroğlu gibi muhterem insanlar; Ülkü Altındağ, Nigar Anafarta, Zeren Tanındı, Banu Mahir, Hülya Tezcan ve elan görevde olan Sevgi Diker gibi arşiv müdürlerimiz, ismini sayamadığım nice dostlar vardır. Hazin bir olayın dışında müze dürüst insanların yatağı oldu. Bugünkü müdire de artık eski memurlarından sayılır. Hepsine başarılar diliyoruz. Müzenin Milli Saraylar’ın içine alınması isabetli bir karardır çünkü Topkapı tek başına bütün milli saraylardan daha zengin ve önemli bir makamdır. Kültür Bakanlığı’yla bağının bir an evvel düzenlenmesi, daha doğrusu koparılması müzenin işlemesi bakımından salimdir, alınan kararlara uyulması gerekir.

    Bugün bunu niçin vurguluyoruz, 30 Nisan 2024 Topkapı’nın müze oluşunun 100. yıldönümü olacak. Şimdiden Topkapı üzerinde seminerler, yayınlar, geçmiş 100 yılın muhasebesi, envanterdeki eserlerin tümünün tanıtılmasına doğru gidilmesi gerekmektedir. Mesela Topkapı’nın Çin porselenleri için muazzam bir yabancı neşriyat var ama bizim de bir şey yapmamız gerekir.

    ŞANINA LAYIK OLSUN

    Japon, Avrupa porselenlerinin tanıtılması gerekir, bakır ve gümüş eserler de aynı şekilde dikkatle ele alınmalı. Mesela bazı koleksiyonlar için yeni binalar aranmalı. Sultanahmet’teki Tapu Kadastro binası olabilir mesela. 100. yıl şanına layık bir kutlamaya vesile olmalıdır.

      İlber Ortaylı
  • 236 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitabın incelemesi ancak yazar,
    Tarafından eklenebilir...
    Üzerine söz yok...

    Ahmet Almaz ;
    Elinizde bulunan bu kitap, Gazi Paşa'nın 1919 yılından önceki dönemde yazdığı anıları içermekte ve en az Nutuk kadar önemli sayılmaktadır.

    Nutuk'tan önce okunması gereken anılar...

    15-20 Ekim 1927 tarihinde, henüz Atatürk soyadını almamış olan Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Partisi kurultay salonunda tam beş gün süren tarihi bir konuşma yaptı. Bu konuşma 1919 yılı öncesi; Osmanlı imparatorluğu'nun yaşadığı son günleri, yeni Türk devletinin kuruluşunu ve bağımsızlık günlerini anlatan bir konuşmaydı. Daha sonra yine kendi kaleminden yazıya dökülen Nutuk'un öncesi sayılan bu konuşma da, o dönemin aydınlatılması üzerine var olan en önemli tarihi belge niteliği taşımaktadır.

    Anılar, 1926 yılında Hakimiyet-i Milliye ve Milliyet gazetelerinde " Gazi Paşa'mızın Hatırat Sahifeleri" başlığı altında günbegün yayımlanmıştır. Ve savunulan şudur ki; Türk Devriminin gizli kalmış taraflarını bu anılar aydınlatacaktır"

    Bu anılar Gazi Paşa'nın 1. Dünya Savaşı'yla ilgili görüşleriyle başlıyor. Perde arkasında kalmış sayılabilecek olan Osmanlı Veliahtı Vahdettin'le çıktığı Almanya seyahati, Almanya devlet adamlarıyla ilgili anıları -ki bu anılar Alman devlet adamlarınca tepkiyle karşılanmış ve gazete yazılarına son verilmiştir- ve Osmanlı Devleti içinde dönen bazı entrikaları içeriyor.

    Bu anıların toplamını bulacağınız Atatürk'ün anıları adlı bu kitap yayımlandığı dönemi aydınlattığı gibi sizi de aydınlatacaktır.

    Orjinal Osmanlıca metni de içeren kitabın günümüz okuyucusu için anlaşılması zor olan dili yer yer sadeleştirilmiştir.
  • 128 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Dünya Kadınlar Günü etkinliği kapsamında sitedeki etkinlikten dolayı okuduğum bir kitap oldu, Kendine Ait Bir Oda.

    Eh, madem sitede çok seviliyor, kendi anılarımla harmanlayıp yazayım incelemeyi de.

    Herhangi bir kaygım veya çekincem olmadan sınıf tahtasına yazıyorum: “Annem yemeği hazırladı, babam sofrayı kurdu.” “Bu cümle yapısına göre nasıl bir cümledir bakalım.”

    Sınıfta bir hareketlilik seziyorum, ama ilk anda da ne olduğunu, neye tepki verdiklerini anlayamıyorum. En son bir erkek öğrenci “Hocam böyle yazdınız ama babalar sofra mı kurar?” diye ilk fitili ateşliyor. Konuştukça sınıfın erkeklerinin yarısının aynı görüşte olduklarını, konuşmayan diğerlerinin de erkekliklerinin sorgulanmaması için konuşmadıklarını, çekindiklerini anlıyorum.

    İşte bu kitap böylesi sorunlar üzerine yazılmış, daha doğrusu kadınların başka bir sorunları üzerine: Kadınlar ile kurmaca ilişkisi, kadınların yazı serüveni üzerine.

    Kitapta Virginia Woolf geçmişten bugüne dek kadınların kurmaca ile ilişkisini incelemiş. Denemenin ilk sayfaları kadınların geçmişteki yazı serüveni, son sayfaları ise yaşanılan dönemdeki serüvenleri üzerine.

    Ötekiler’in incelenmesi zaten eskiden beri ilgimi çeken konulardan olduğu için kitabı bir çırpıda okudum. Zira gerçekliğe ya da doğruluğa -adı artık her neyse- ötekilerin de anlaşılmasıyla ulaşılacağına inanıyorum.

    Woolf de ötekiler ile muktedir arasında ince bir çizgi olduğunu, bunun herkesçe fark edilemeyeceğini, sadece ötekilerin bu duvarın farkını bileceğini ifade ediyor. Bu duvarları yıkmak, erkek iktidarını geriletmek için önerisi ise maddi bağımsızlık ve kadınların kendine ait bir odasının olması. Çünkü o dönemde her kadının evinde kendine ait bir oda bulunmuyor. Kadınlar ortak kullanılan odalarda zihinsel açıdan bölünerek kitaplarını yazabiliyorlar.

    Ya yazarın dilinden olacak (ilk kez Woolf okuyorum) ya da çevirmenin tercihlerinden denemenin dilini çok beğenmedim. Devrik cümleler bir hayli fazlaydı. Bu da eseri okurken ara sıra tıkanmama, bazı satırları yeniden okumama yol açtı.

    Kendine Ait Bir Oda’yı okuyanlara iki de benim önerim olsun. Birisi seks işçilerinin İstanbul’da ne koşullarda yaşadığını gösterip inceleyen İktidarın Mahremiyeti diğeri ise bedenin nasıl kodlandığı, sanatta nasıl kullanıldığını anlatan Kimlikli Bedenler .

    Günün birinde tüm “ötekiler” coğrafyamızda özgür bir şekilde yaşar umarım. Bu da daha çok okumakla olacak gibi. O yüzden iyi okumalar.