• 84 syf.
    ·5/10
    Protestan aklı ki, kendince bir motto hazırlayıp gördüğü yanılgıları ve yanlışlıkları kaleme alıp sarsılmaz denilen papanın irafedine karşı koyuşu temel almıştır. Hristiyan aklı dediğimiz dört İncil kitabı ve bunu yorumlayıp hristiyan teolojisini temellendirip bir çok eklemeler ile bugüne kadar gelmiştir. Papa Hazretlerinin yanılmazlığı, cennetten arsa almak, günahları bağışlamak, kiliseye bağış adı altında para toplamak, tek seferde yüzbinlerin günahlarını affetmek ve araftaki insanların durumları vs vs.. gibi konularda hristiyan cemaatine bir başkaldırı da bulunmuştur. Bu hareketinden dolayı mahkemeye çıkmış ve aforoz edilmiştir. Çünkü papa Tanrı'nın yeryüzünde ki yansımasıdır; hatasıdır, yanlış yapmaz ve tek doğrudur. Hristiyan cemaatler kendi inanç ve hayat düzenlerini oluşturabilmek adına gerektiğinde farklı bölgelere göç etmişler, bir çok baskı ve zulme maruz kalmışlardır( Hatta bunun yüzünden otuz yıl savaşları meydana gelmiştir.) genellikle tolerans yanlısı ve farklı dinlere açık devlet sistemlerini savunmuşlardır.Bununla birlikte başkalarından bekledikleri hoş görüyü kendileri her zaman başka gruplara göstermemişlerdir. Hristiyan düşüncesi kendini tıpkı Aryan düşüncesi gibi üstünlük kavramı üzerine bina etmiştir. Dünya'ya ben hakim olma fikrini temellendirmiştir. Bunun içinde gittikleri bâkir topraklarda ki insanlara soykırım yapmaktan geri de durmsmışlardır. Ayrıca Protestan oluşumlar, diğer hıristiyan grupları gibi, gelişen endüstrileşme kültürü karşısında bireylere mânevî destek sağlama yolunda çaba sarfetmişlerdir. Anamalcılığın doğuşuna da ön ayak olmuşlardır. Arkasından da liberalizmi beraberinde getirmişlerdir.
  • Keşke kırılgan olacağıma düpedüz alıngan olsaydım. O zaman işim kolaylaşırdı. Hızla hoyratlaşan bir toplumda gücenikliklerimin sayısıyla başa çıkamayacağımı anlar, bu eğilimimi daha nesnel ölçülere vurmayı denerdim.

    Oysa kırılgan yapının temel özelliği, kırk yılda bir, ama tam anlamıyla kırılması. Yıllar önce, bu huyumu bilen bir dostum bana olmadık bir oyun ettikten sonra özür dilemişti: Affedersin.

    Ben de aramızdaki ilişkinin nasılsa eski sıcaklığına asla dönmeyeceği bilinciyle, "Peki affettim," demiştim; akrebi, soktuğu için suçlayamazsınız ama yoluna çıkmaktan kaçınabilirsiniz.

    Vurucu gözlem o anda geldi:

    "Zaten sen affedersin de bağışlamazsın."


    Çoğu zaman eşanlamda kullandığımız bu sözcüklerin arasındaki fark düşündürücüydü. "Özür dilerim" ya da "Pardon"; istemeden yaptığımız bir yanlışın, sözgelimi itiş-kakışta birinin ayağına basmanın ayıbını kapatmak için kullanılıyor. Üstünde düşünmeksiniz çıkıyor ağzımızdan. Af dilemek, daha ağırlıklı, çünkü yapılan yanlışta bilincin payı var. Yani af dileyen, bir anlamda ayağınıza bir daha basmayacağının güvencesini de veriyor. Af; dileyenle uzlaşmaya razı olanın kişisel seçmeleriyle belirlendiğinden, özel bir karar niteliği taşıyor, iki taraf için de. Rastgele bir "pardon" hafifliğinde ve genelliğinde değil.

    ...

    "Bağışlama"ysa işi iyice karıştırıyor. Her iki taraftan da ortak geçmişin yanılgılarını, hatalarını, ufak pürüzlerini silecek bir sünger istiyor. Bu yepyeni temiz sayfaya ulaşma sırasında bağışlayan, tanrısal bir yetke üstlenirken, bağışlanan, tövbekâr bir kul kimliğine indirgeniyor. Bu rollerin ikisi de bana -hatta birincisi daha beter- itici gelse de eski dostum siteminde haksız sayılmaz: sürekli aynı doğrultuda yapılan, yapılacağı baştan belli olan, çünkü huy haline getirilmiş yanlışları istesem de unutamam: beklenmedik bir anda belleğimi uyarıp bağışı isteyenden şeytanca bir öç almama yol açabilirler. Kindar olmamanın bedeli bellek özürlü olmak mıdır?