• İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi...
  • İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?
  • AK KANATLI GÜVERCİNLERİN KANATLARINA TUTUNMUŞ UMUTLAR
    (Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylar içerir.)
    Cengiz Aytmatov’un Sultanmurat / Erken Gelen Turnalar adlı hikâyesi, Sultanmurat ismindeki on dört yaşlarında bir çocuğun gözünden anlatılır. Hikâyenin tümüne çocuğun naif, kırılgan, duyarlı bakış açısı hâkimdir.

    Hikâyede, hâlihazır ile geçmiş birlikte ilerler. Hikâyenin girişinde, buz gibi bir sınıfta öğretmen İnkamay Apaydan(İnkamay Abla) coğrafya dersi dinleyen çocukları görürüz. Öğretmen; iklimi her daim sıcak olan, içinde insanı imrendiren nefis meyve ve bitkilerin yetiştiği masal adası Seylan’ı anlatmaktadır. Bu ders, daha hikâyenin başında okuyucuya gerçekle hayal arasındaki derin uçurumu hissettirir: Savaş yıllarıdır, sınıf buz gibidir ve öğretmen, çocuklara adanın türlü türlü güzelliklerinden bahsetmektedir.

    Sultanmurat, hayallere dalmış bir şekilde öğretmeni dinlemektedir. Satırlar ilerledikçe Sultanmurat’ın babasının da diğer çocukların babaları gibi savaşta olduğu gerçeğiyle karşı karşıya geliriz. Annesi ve kardeşi Hacımurat’la birlikte yaşayan bu küçük delikanlı, havanın ve sınıfın dondurucu soğuğuna karşın yüreğini ısıtan sıcacık  bir duyguya sahiptir: Sınıf arkadaşı Mirzagül’e duyduğu aşk. Hikâye bir su gibi bu aşk paralelinde akarken, her şey kaçınılmaz acı sona doğru hızla ilerlerken, sadece bu aşk dipdiri bir mutluluk kaynağı olarak kendini muhafaza eder. Yazar adeta, iki gökgüvercine benzettiği Sultanmurat ve Mirzagül’ün aşklarıyla her zorluğun aşılabileceğini ifade etmek ister gibidir.

    Sultanmurat; öğretmen Seylan adasındaki hayvanlardan bahsederken, savaştan önceki mutlu günlerinde babasının kendisini at arabasıyla –Çabdar ve Çontoru’nun çektiği atlar ile- şehre götürmesini ve oradaki panayırda gördüğü filleri hatırlar. Bu hatıra, babanın çocuğun dünyasındaki yerini, babasına duyduğu büyük ve derin sevgiyi öylesine büyük bir başarıyla hissettirir ki biz de tüm hikâye boyunca Sultanmurat’la birlikte babanın dönüşünü büyük bir sabırsızlıkla bekleriz. Bu bölümde Sultanmurat babasıyla şehre giderken, kardeşi Hacımurat’ın arabaya sığmadığı için evde kalması ve aralarındaki rekabet duygusu da başarıyla aksettirilmiştir.

    Sultanmurat, şehre gidecekleri günün gecesi o kadar sevinçlidir ki bir türlü gözüne uyku girmez. Uykuya daldığında gördüğü rüya ise sıradan kabul edilebilecek bir yolculuğun çocuk dünyasında ifade ettiği yeri göstermesi bakımından önemlidir:

    Bu hayallerle uykuya dalınca, rüyada kendisini neşe içinde uçarken gördü. Tuhaf! Uçmasını nasıl öğrenmişti? İnsan yürür, koşar, yüzerdi ama o uçuyordu. Tam bir kuş gibi değil. Kuşlar kanat çırparak uçarlardı, o ise sadece kollarını uzatmış, parmaklarını usulca kımıldatıyordu… Ama ne de kolay uçuyordu! Hürdü. Sessiz ve gülümseyen boşlukta, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden uçuyordu. Acaba uçan vücudu değil de ruhu muydu, yoksa rüyasında büyüyor muydu?

    Hiçbir şeyle mutlu olamayan günümüz çocuklarını göz önünde bulundurduğumuzda, Sultanmurat’ın ruh zenginliği daha rahat anlaşılmaktadır. Onun için babasıyla beraber gittiği yolculuk, dünyanın en güzel yolculuğudur; öyle mutludur ki, bu mutluluktan dolayı ne samanların üzerinde açık havada uyumuş olması bir sorun teşkil eder, ne de at arabasında bir kişilik bir koltuk üzerinde günlerce yolculuk yapmış olması.

    Hikâye hâlihazıra döndüğünde geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki derin uçurum bir kez daha göze çarpar. Savaş korkunç bir şeydir, insanların sevdiklerini birer birer ellerinden alır ve onları umutsuz ve mutsuz yapar. İnkamay Apay, cepheye giden oğlundan alacağı en ufak bir haberle tepeden tırnağa değişir, kuru bir dalken adeta baharda yeşermiş mis kokulu çiçekler açan bir ağaca dönüşüverir. Babalarını bekleyen çocuklar için de durum aynıdır. Cepheden gelen her mektup bir umuttur.

    Bir gün yine İnkamay Apay sınıfta ders anlatırken, içeriye kolhoz başkanı Tinaliev girer ve tüm sınıfa önemli bir açıklamada bulunur. Tinaliev’in söylediğine göre yiyecek stokları tükenmek üzeredir. Bunun için mutlaka çalışmak ve ekin ekmek lazımdır. Baharda tarlaları sürmek için hayvanlar ve makineler hazırlanmalı, tarlalar yazlık ekini ekmeye hazır hale getirilmelidir. İki yüz hektarlık alanı sürmek ve ekin ekmek için çocukların yardımlarına ihtiyaç vardır. Sultanmurat, Anatay, Erkinbek, Ergeş ve Kubatkul’dan oluşan ekip seçilir. Çocukların zayıf omuzlarına çok ağır bir yük binmiştir. Savaş böyle bir şeydir işte, çocuğun çocukluk yapmasına fırsat vermez, onu çarçabuk büyütüp koskoca bir adama dönüştürüverir. Nitekim hikâye boyunca devam eden olaylar bu çocukları adım adım –hatta büyük bir hızla- büyütür ve olgunlaştırır.

    Çocuklar, aletlerin kirini, pasını temizleyip atları paylaşarak işe başlarlar. Her çocuk dört atın sorumluluğunu üstlenir. Sultanmurat’ı ahırda bir sürpriz beklemektedir: Babası Bekbay’ın güçlü atları Çabdar ve Çontoru bir deri bir kemik kalmış, tanınmayacak kadar değişip yaşlanmışlardır. Sultanmurat, babasının atları ile birlikte iki at daha alır. Hikâyede Manas Destanı’nın izleri de görülmektedir. Sultanmurat-Mirzagül aşkı Manas’taki Semetey ve Ayçörek’in aşklarına benzetilir. Yine beş çocuğun tanıtıldığı şu satırlar da destandan izler taşır:

    Birincisi, ünlü yiğit Sultanmurat

    İkinci korkusuz batır Anatay idi.

    Üçüncü batır Erkinbek idi.

    Dördüncü batır gözüpek yiğit Ergeş idi.

    Bu dört batır arasında bir de beşincisi vardı: Kubatkulbatır.

    Bu batırlar kar kalkar kalkmaz Aksay’a gideceklerdi. Aksay’a! Toprak uyanır uyanmaz çift süreceklerdi Aksay’da Aksay’da.

    Kolhoz Başkanı Tinaliev ekibe “Aksay Komandosu“, atlarına da “Aksay Atları“ adını verir. Onlara ait her şey bundan sonra Aksay sözcüğüyle birleştirilerek söylenecektir. Beklenen gün adım adım yaklaşmaktadır. Aksay Atları iki hafta içinde ahırın diğer atlarından ayrılır olmuşlardır. Atların her biri kendi huyuna, kendi benliğine kavuşmuş, unuttukları huy ve alışkanlıkları yeniden kazanmış, şimdiden yeni sahiplerine bağlanmışlardır. Tanıdıkları seslere, adımlara dönmekte, fısıldar gibi tatlı tatlı kişnemekte, ipek gibi yumuşak dudaklarını güvenle uzatmaktadırlar. Her şey yolundadır, ama şimdilik.

    Hikâye boyunca geçmiş ve halihazır arasındaki uçurum gittikçe derinleşir. Sultanmurat’ın annesinin hastalanması savaş yıllarının acı tablosunu olanca açıklığıyla ortaya çıkarır. Bu tabloyu anlatan şu satırlar oldukça etkileyicidir:

    "Evlerinin ne kadar yoksul duruma düştüğü de işte o günlerde çarptı gözüne. Babası askere gittiği zaman on kadar koyunları vardı, oysa şimdi sadece bir tane kalmıştı. Ikisini eti için kesmişler, ötekileri de savaş vergisini vermek ve borçlarını ödemek için satmışlardı(...) Üstelik bunlara verecek yem de yoktu. Anbarda biraz mısır sapı saklamışlardı. Eğer kış uzun sürmezse, hayvan doğuruncaya kadar bu saplar yeterdi. Ama kış uzarsa ne yapacaklarını bilen yoktu(...)Yakacakları da kalmamıştı: Tezek bitmişti, kuru çöğeotları da birkaç gün idare ederdi. Sonra ne yapacaklardı? Köpekleri Aktoş da bir deri bir kemik kalmıştı."

    Sultanmurat’a tüm bu zorlukların üstesinden gelme gücünü veren duygu, Mirzagül’e duyduğu aşktır. Sultanmurat şu satırlarda bu durumu şöyle ifade eder:

    "Onu düşündükçe de birşeyler yapmak, durmadan çalışmak, hiçbir güçlükten, hiçbir felaketten korkmamak, hiçbir şeyden yılmamak gibi bir coşkuya kapılıyordu. En çok istediği şey, onu hiç aklından çıkaramadığını Mirzagül’ün de bilmesiydi."

    Sultanmurat nihayet Mirzagül’e duyduğu aşkı bir mektupla ona anlatmaya karar verir. Bu iş için kardeşi Hacımurat’tan yardım ister. Ancak mektup kızın eline ulaştığı halde bir türlü beklenen cevap gelmez. Sultanmurat bu bekleyiş anlarında ne yerdedir, ne gökte. Ondan gelecek küçücük bir haber, çocuğu dünyanın en mutlu insanı haline getirecektir, ama Mirzagül büyük bir kararlılıkla sessizliğini korumaya devam eder. Mirzagül, Sultanmurat için sonsuz maviliklerde uçan ak bir güvercindir. Sultanmurat; onunla birlikte olmak, kanat kanata uçmak, gökyüzündeki diğer tüm güvercinler gibi karla kaplı ovaların üzerinde geniş daireler çizerek süzülmek için yanıp tutuşmaktadır. Ama nafile... Ses seda yoktur ak kanatlı güvercinden. Belki de göklerin sonsuzluğu korkutmaktadır onu, kimbilir?

    Bir gün –sıradan gibi görünen bir gün- aşkın düğümleri çözülüverir. Sultanmurat, her zamanki gibi Mirzagül’ün okuldan çıkışını beklerken genç kız onun yanına yaklaşır ve gülümser. Bu gülüş öyle büyülüdür ki her şeyi anlatıverir bir anda. Genç kız, ellerini Sultanmurat’ın avuçları içine bırakıverir. Bu ellerin sıcaklığı, kavrayıcılığı genç kızı bir anda dünyanın en güzel ve en mutlu kadını haline getirir. Aşk onu sarmıştır, o da aşkla sarmalanmıştır. Mirzagül, Sultanmurat’a kenarları işlemeli bir mendil verir. Mendilin köşesindeki süslemelerin arasında “S.c.M.“ harfleri vardır. Bu harfler „Sultanmurat cana Mirzagül/ Sultanmurat ve Mirzagül“ anlamına gelmektedir. Sultanmurat da Mirzagül’ün verdiği bu mendille bir anda dünyanın en mutlu erkeğine dönüşüverir. Bu mendili kokladıkça Mirrzagül’ün ipek saçlarını hatırlar, zira onun saçları da tıpkı bu mendil gibi kokmaktadır. Hasret dinmiştir artık, özlenen sevgiliye duyulan hasret mendille hafifletilecektir.

    Her şey yolundadır, havalar düzelmeye başlamıştır. Güneşin ilk ışıkları da kendisini göstermiştir. Atlar semizleşmiş, herkesin ilgisini çeker hale gelmiştir. Nihayet beklenen gün gelir ve tarla sürme işine başlanır. Çocuklar atlara güvenmektedirler, onlara seslenirken „Kamber Ata’nın çocukları dayanın!“ diye seslenmektedirler. O gün güzel bir gündür. Aksay komandoları harekete geçmiş, pulluklar işlemektedir. Anatay, gökyüzüne bakar ve olanca sesiyle bağırmaya başlar: „Turnalar, turnalar geldi!“ Turnaların erken gelişi bolluğun, bereketin habercisidir. Çocuklar sevinçle turnaların peşinden koşarlar, o anda sanki kuş olmuşlardır ve koşarak gökyüzündeki turnalara yetişeceklerdir. Sultanmurat’ın dileği, bir turna tüyünün kopmasıdır, bu tüyü alıp saklayacak ve sevgilisine hediye edecektir. Ancak dileği gerçekleşmez.

    Ve hikâye adım adım kaçınılmaz sona doğru yaklaşmaktadır. Bir gece iki hırsız, çocukların bunca zaman boyunca tarlaları sürmek için besleyip güçlendirdikleri atları –çocukların umutlarını- çalar. Hırsızlar sadece atları değil, hayalleri, ümitleri, geleceğe dair beklentileri de çalmışlardır. Artık çocuklar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Her mutluluk eksik, her aşk vefasız, her şarkı yarım olacaktır. Sultanmurat’ın ise hayatta tutunacağı tek dalı ak kanatlı güvercinidir, bir de onun kanatlarına asılmış umutları...
    Blogumdan okumak isterseniz:https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rken-gelen-turnalar/
  • Akşam güneşi herkesi, her şeyi bir gülümsemeye dönüştürüyordu.
  • "Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"
  • İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi...
  • Seni bir tek o anlar, seni bir tek o anlar.