• 520 syf.
    ·5/10
    Merhabalar.İşte yine bir bir kitapla daha birlikteliğimizi noktaladık.Sevgili Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu ve 35 senelik Gazetecilik Kariyerinin 10 senelik uzunca bir kısmının yoğun araştırmalarının meyvesi olan kitap M.Kemal...


    Arkadaşlar öncelikle şunu önemle belirtmek istiyorum:Bu kitaba yazacağım İnceleme/Yorum yazısı sadece benim düşüncemdir,ne Sayın ÖZDİL'e ne de kitaba hakaret değildir,sadece kendimce eleştiridir.Bu İnceleme/Yorum hakkında kesinlikle tartışmak (kavga,hakaret v.b) durumlar yaşamak istemiyorum.Şimdiden söyleyeyim :SİZ HAKLISINIZ ve SAYGI DUYUYORUM...


    Bu kitabı ilk çıktığı gün bir arkadaşımın elinden alıp tam 100 sayfasını okumuş ve sonrada okunmaz deyip bırakmıştım,neden derseniz eğer bu kitap 35 senelik Gazetecilik Kariyerinin 10 Senelik yoğun araştırmaları sonucu yazıldı diye lanse ediliyorsa boş bir kitap olarak düşünmemdi.Ha!Şu da önemli bir detay kitaptan hiç birşey alınmıyormu?Tabiki alınıyor,dünyaları alıyorsunuz.Ama...Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü tanımıyorsanız,onun hakkında yeterli bilginiz yoksa,yeterli eser ve kaynaktan yeterli okuma yapmamışsanız...


    Kitap gruplarında faal olarak okuyup inceleme yazıları yazan üç arkadaşımın ısrarı sonucu tekrar baştan başlayarak okudum ve bu kez bırakmadım.

    Öncelikle kitabın güzelliklerinden bahsedelim:Kitap çok güzel,ATA'nın bilinmeyen,daha önce duyulmamış (öyle birşey yok tabi) yönlerini,anılarını,''bilinmeyen'' hayatından kesitleri çok güzel anlatmış.12-17 yaş arası gençlerimiz için bulunmaz lezzette,duygusal bir kitap.Çocuklarımıza ve gençlerimize okutulmalı...

    Gelelim biz yetişkin okurlar için kitaba:
    Sayın ÖZDİL'in her zaman ki tarzı olan köşe yazısı formatında yazılmış,tek bir dipnot,referans,kaynakça kullanılmamış,bazı bilgilerin daha önce belgeleri ile çürütüldüğü halde yine de kitaba sokulmuş ve tarihe mal olmuş ATA'nın hayatında çok çok önemli yer tutan üç kadına ön isimleri ile hitap şeklini son derece itici buldum.

    Bu kitap tarih arkadaşlar!Referanssız,kaynaksız tarih olmaz!Olamaz!
    Nereden aldın bunları?
    Hangi arşivden çıkardın?
    Kimin anılarından derledin?
    Bu şekilde bu kitabı yazmak için o insanla bizzat tanışıp ondan dinlemen gerek,bunumu yaptın?
    Bunları yazarken 10 sene düşünme ve araştırma payın vardı madem,neden daha önce belgeleri ile çürütülen olayları kitapda kullandın?

    -- Abdulhamit'in hatıratlarını kullanmışsın,nerden aldın?Kaynak neresi?Yoksa Süleyman Nazif'in kafadan yazdığı hatıratlarmı kaynak?

    -- Bilmediğiniz,hiç duymadığınız M.Kemal dedin,dedinde abicim ben bu kitabın her yerini parça parça her yerde okudum.

    -- Nutuk'un TBMM kürsüsünden okunduğunu belirtmişsin,doğrudur ama eksiktir,keşke tam belirtseydin.

    -- Kitabın ilk 100 sayfasında ATA'nın resmen kadın meraklısı gibi gösterilip,sadece o kadar kısa bir zaman da dört kadın tanıyıp bunlara duygusal bağ (aşk gibi) atfetmek ne kadar doğru?

    -- Latife Hanım'ın anlatıldığı bölüm de boşanmadan bahsederken kullandığın cümleler ATA'ya saygısızlık değilmidir?Latife Hanım'a bu kadar sahip çıkıp saygı duyarken,korurken,Kız kardeşi Makbule Hanım'ın adeta mal mülk sevdalısı,sinsi,kıskanç biri olarak gösterilmesi hangi vicdana sığar ve yine referansı kaynağı neresidir?

    -- Koca bir tarih yazıyorsun,tarihe altın harflerle geçmiş,dünyanın saygı duyduğu ve bırak yazmayı düşünürken bile dikkat ettiği bir kişilik hakkında biyografi yazıyorsun,10 senelik çalışmanın ürünü diyorsun ve köşe yazısı formatı kullanıyorsun.O nedir yaa?

    --Bazı bölümlerde ATA'ya haksız yere saldıran,onun hakkında yalan yanlış bilgiler veren,iftiralar barındıran bazı kitaplardan alıntılar yapıp bu kitapların isimlerini paylaşıyorsun.Nasıl düşündün bunu?O alıntıları bu değerli kitabın içinde nasıl paylaşabildin?

    --ATA'nın imzası hakkında yazdığın bölüm.İyi de Abicim Cengiz ÖZAKINCI bu yazdığın bölümü belgeleri ile zaten çürüttü.Hiçmi okumadın,araştırmadın? (10 sene bu yaa!)

    -- Kitabın başında izinsiz paylaşılamaz,alıntı ve kopyalama yapılamaz diyeceksin ama sen referans,kaynak,açıklama,dipnot kullanmayacaksın!Ahahaha lükse bak!

    -- Tarih,Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir tarihi yazıyorsun,bunun için 10 sene yoğun bir şekilde uğraşıyorsun ve kronolojik bir sıralama takip etmek aklına gelmiyor.Tarih yazarken referans ve kaynak ne kadar önemli ise,kronolojik sıralama da o kadar önemlidir.(yoksa bir yazarın bu kitap hakkında dediği gibi ''Deli kızın bohçası gibi'' lafını duymazdan gelemezsin ;)

    -- Velhasılı kelam Sayın ÖZDİL kitapda hem eksiğin,hem fazlan (yanlış bazda) çok!Açık konuşayım merak ettim ben,sen bu kitabı bitirdiğinde koştura koştura yayınevinemi gittin,yoksa önce sakin kafa ile oturup bir hatta bir kaç kez kitabını kendin okudunmu?

    -- Bu bir tarih kitabı değil,Biyografi değil:köşe yazısı formatında,referans kaynak belirtilmeden,kronolojik sıralama takip edilmeden,hiçbir Metadolojiye uyulmadan,bilgilerin doğruluğu şüpheli olan ve ATA'yı rencide edici,artı isteyenler tarafından kolayca suistimal edilmeye son derece müsait cümleleri yanyana getirip tarih kitabı,heleki ATA'yı anlatan bir tarih kitabı yazılmaz!

    Kusura bakmayın arkadaşlar,dedim ya bunlar benim düşüncelerim ve yazmadığım bir kaç madde daha var aslında ama YAZMAYACAĞIM!Yazının başında demiştim ya şu yaş aralığı için iyidir okutulmalı,ondan da VAZGEÇTİM!Bu kitap hiçbir yaş aralığına hitap etmiyor.Yanlışlar var,eksikler var,olmayanlar var,yanlış fazlalar var.Tamam diyelimki okuruz Kaynakçalarla,dipnotlarla,açıklamalarla doldurulmuş bir ATA biyografisini okumak sıkıcı gelebilir,okumak zor olabilir,bu kitap bu değerlendirmede doğru yazılmış olabilirmi?OLAMAZ!!

    Sayın Yılmaz ÖZDİL düşünüyorum da bizim belki de M.Kemal'i tanımaya değil,Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü tanımaya,onu içselleştirmeye,öğrenmeye ve öğretmeye ihtiyacımız vardır.Muhtemelen çocuklarımızında buna ihtiyacı olacak çünkü Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK hiçbir şekil de ayrılamaz,ayrı incelenemez,ayrı görülemez,ayrı düşünülemez.hayal kırıklığı ve rahatsızlık yaratır bu.Kaynak referans göstermeden ve bölünen bir ATA biyografisi ne kadar samimi olabilir?Doğruluğuna ne kadar güvenilebilir?Ne kadar hoşgörü gösterilebilir?Ne kadar kabul edilebilir?

    Eksikleriniz var Sayın ÖZDİL!İstiklal Mahkemeleri hakkındaZübeyde Ana hakkında,
    Latife Hanım hakkında,Makbule Hanım hakkında,Cemal Granada hakkında,Topal Osman hakkında hatta ve hatta Köpeği Foks hakkında bile EKSİKLERİNİZ VAR!!Bence ne yapman gerekirdi biliyormusun?Referans ve kaynak koyup bu eksiklikleri bizim tamamlamamıza izin vermen gerekiyordu.
    Gelelim Darüşşafaka'ya ilk duyuru 'Kitabın geliri Darüşşafaka'ya bağışlanacak'
    sonra,'Kitabın gelirinin büyük kısmı (oda ne demekse) Darişşafaka'ya bağışlanacak'
    sonra,'Kitabın gelirinin %10'u Darüşşafaka'ya bağışlanacak'
    şimdi : Sesde yok,açıklama yapılmalıydı...


    Bugün itibarı ile kitabın tam satış rakamını bilmemekle birlikte bir hafta kadar önce 2.000.000 (İki Milyon) civarları olduğunu okumuştum (gelirini hesaplayınız)Güzel bir zamanlama da Güzel bir emeklilik ikramiyesi.Kitap hakkında yazılan çizilenler,yapılan reklam kampanyalarında kullanılan cümleler ve Sayın ÖZDİL'in söylemleri nedense uğraşsamda bana samimi gelmiyor bir türlü...ÖNYARGI mı?Tabi ki önyargılıyım!Bu kitabın düzeltilmesi,ekleme ve çıkarımlar yapılması,referans ve kaynak kullanılması ve bu kitabın okurlarına bir özür yazısı ile tekrar sunulması gerektiğini düşünüyorum.

    Bu kitaba yazılacak o kadar çok şey var ki,inanın bu yazı yazmak istediğimin 1/4'ü bile değil.Tekrar söylüyorum:Bu İnceleme/Yorumdaki bütün fikirler benim,bana özel,her nasıl ben sizin yorumlarınıza saygı ile yaklaştıysam aynı saygıyı beklemek hakkımdır diye düşünüyorum.Bu platformlar bunun için var.Fikir ve bilgi paylaşımı için.hepimizde aynı düşünce de olmak zorunda değiliz.

    Okuyan arkadaşlar hepinize çok çok teşekkür ederim.Yorumlarınızada şimdiden beğeni bırakıp yorumla cevap veremezsem kusuruma bakmayın.Bu yazı ile kitap hakkındaki görüş ve düşüncelerimi bildirip konuyu kapatıyorum.

    Bu İnceleme/Yorum yazısı net destekli okunan kitap için yine net destekli yazıldı.Bahse konu olan bir çok şeyi okurken bende kaçırırdım ancak bu kitap için özel bir zaman ayrıldı emin olun.

    Arkadaşlar ATA'nın kendisinin tuttuğu 32 Not defteri var ancak bunların sadece 12 tanesi halka açık ve yayınlandı,diğerleri arşivlerde bekliyor.O not defterlerinin tamamı açıklanmadan hiç ama hiç kimse ''Bilmediğiniz ATA'yı her yönüyle anlatıyorum'' cümlesini kullanamaz!Kimsenin böyle bir lüksü yok!Hele ki ATA'yı tam da bu kitapda olduğu gibi desteksiz,kaynaksız,açıklamasız,doğruluğu şüphe götürür ve istismara açık bir şekli de lanse etmeye hiç kimsenin hakkı yok!

    OKUDUM!ÖZDİLSEN'DEN MASALLARI OKUDUM!ELLERİNE SAĞLIK...

    Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bütünüyle ele alınmalı,bir masal olmamalı,hakettiği şekilde ve ciddiyetle anlatılmalı.BİR TARİH YAZILMALI!Sayın Yılmaz ÖZDİL'in bu kitabı bu şekilde yazıp,o sözlerle lanse etmeye hakkı olmadığı kadar,bu kitabın okurununda ''O kadar güzel yazılmış ki,her satırını duygu yoğunluğu içinde,gözlerim dolarak okudum.Bu yüzden hiçbir eksikliği ve yanlışlığı gözüm görmedi,dikkat etmeyi önesemedim'' deme hakkıda yoktur.

    SAYGILAR...(Hem Yılmaz ÖZDİL'e,hem de bu kitabın okurlarına)
    SON SÖZ:
    ---------------------------------------
    Rahmetli Turgut ÖZAKMAN'ın Mustafa ( Can DÜNDAR) filmi için söylemiş olduğu sözleri hatırlatma gereğini duyuyorum.Lütfen araştırınız....
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dilerim.Teşekkür Ederim...
  • — Biliyor musun, –dedi hilekar bir gülümsemeyle Razumihin’e dönerek,– bugün dikkat ettim de sabahtan beri, sende hiç görmediğim bir heyecan içindesin. Doğru mu söylüyorum?
    — Ne heyecanı? –dedi Razumihin yüzünü buruşturarak.– Heyecanlı filan değilim!
    — Yok, kardeş, apaçık görülüyor bu! Demin benim orada iskemlenin neredeyse düşecekmiş kadar ucuna oturmuş, tir tir titriyordun. Ben senin iskemleye böyle oturduğunu hiç görmedim. İkide bir de hoplayıp kalkıyordun. Bazen öfkeleniyor, bazen de badem şekeri gibi tatlılaşıyor, gevşiyordu yüzün. Hatta kızarıyordun; hele yemeğe çağrıldığında kıpkırmızı kesildin.
    — Bende bu dediklerinin hiçbiri olmadı, yalan söylüyorsun! Hem bana baksana, sen ne demek istiyorsun?
    — İlkokul öğrencileri gibi şımarıp duruyorsun! Şuna bak, yine kıpkırmızı kesildi!
    — Domuzun birisin sen!
    — Utandın mı, Romeo? Dur hele, ben bugün bunu bir yerde anlatayım da gör! Hah–hah–ha!.. Annemi bir güldüreyim… annemle birlikte birisini daha güldüreyim de gör!..
    — Dinle, dinle beni!.. –dedi Razumihin; iyice şaşırmış, eli ayağı buz kesmişti.– Dur, dinle, bak ciddi söylüyorum… Ondan sonra ne olur biliyor musun?.. Ne anlatacakmışsın onlara? Ben, kardeş… Tüh! Ne domuzmuşsun, ulan!
    — İlkbahar gülü canım! Ama ne de yakışıyor bu durum sana! 1.90’lık Romeo! Nasıl da yıkanmış, temizlenmiş bugün! Tırnaklarını bile unutmamış!.. Hiç görülmüş şey mi bu! Aman Allahım, şuna bakın, kremde sürmüş! Eğil bakayım!
    — Domuuuz!
    Raskolnikov kendinden geçmişçesine gülüyordu.
    Porfiri Petroviç’in apartmanına da ortalığı çınlatan bu kahkahalarla girdiler. Raskolnikov’a gerekli olan da buydu: Eve gülerek girdikleri, holde de gülmelerini sürdürdükleri içeriden duyulsun istiyordu.
    Raskolnikov’u omzundan yakalayan Razumihin kudurmuş gibi:
    — Burada tek kelime edersen… seni gebertirim! –dedi.
  • ...
    "Ama Mahmut Efendi" dedim, "bu kadar da olmaz. İçiyorsun, neyse iç. Ama hiç olmazsa tozunu da katık et!"
    O, alışmış aldırmıyor. Yan gözle bana baktı:
    "Bir cigara sardım diye mi söylüyorsun?" dedi.
    "Hangi bir cigara birader" dedim, " bak gene bir tutam saçak tütün kalmadı. Bana yalnız tozları kalıyor."
    Kayıtsızca;
    "Senin tütünün de içimli bir şey değil ya!" dedi, " bunu nasıl içiyorsun? Kaçak içsen ondan daha iyi!"
    Kızdım.
    " A birader" dedim, "iyiye kötüye baktığımız yok, sen benden çok içiyorsun. Fena ise niçin içiyorsun?"
    " Ne yapayım" dedi, "daha iyisi olsa onu içerim."
    "Neden yok" dedim, "tütüncü dükkanları dolu!"
    Yüzüme dik dik baktı:
    "Ben" dedi, "bu zıkkıma para vermem. Mundar şey... Mekruh. Kalkıp üste de para vereceğim! İşim yoktu da..."
    "Çok iyi buyuruyorsun" dedim, "ama biz para veriyoruz!"
    "Bende onu söylüyorum ya" dedi, "para verdin verecek, bari iyisine ver. Bunun böylesini içecek olduktan sonra hiç içmesen daha iyi!"...
  • Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Starbucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Doğamıza aykırı böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Starbucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın camını yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı tamamen açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elimde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim üniversite sınavı birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu üniversite sınavında birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Baktım dinliyorlar beni. Yetmedi bir de son olarak Yasemin'den bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düçünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve kalemi elime alıp, "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağalara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)
  • (Çok uzun bir sessizlik)

    Ama senin dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Çok dostun var.
    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne veriyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne sunuyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne sunuyorsun?

    (sessizlik)







    Bir zihnin zemini, bir ışık huzmesi altında binlerce hamam böceği bir anda tek bir gövde halinde birleştiğinde ve hiç birinin dile getirmeye cesaret edemediği gerçeği kapsadığında artık hiçbir şeye karşı çıkmadan yer değiştiriyor ve o zihnin üst tabakalarındaki karartılmış bir şölen salonununda yoğunlaşmış bir bilinçlilik hüküm sürüyor


    Her şeyin benim için açığa çıktığı bir gece geçirdim.
    Nasıl tekrar konuşabilirim?


    Kendinden başka kimseye güvenmeyen kırgın hünsa gerçekte odayı bereketli buluyor ve kabustan hiçbir zaman uyanmamak için yalvarıyor.


    Ve hepsi oradaydılar.
    Herbiri.
    Ve ben sandalyelerinin arkalıklarında bir böcek gibi ordan oraya seyirtirken
    adımı biliyorlardı.

    Işığı anımsa ve ona inan

    Ebedi ışıktan önce bir anlık netlik.


    Unutmama izin verme


    --------------------------------------



    Üzgünüm

    Geleceğin umutsuz olduğunu ve hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğini hissediyorum.

    Sıkıldım ve hiçbir şey beni tatmin etmiyor

    Bütünüyle yenilgiye uğramış biriyim.

    Suçluyum, cezalandırılıyorum

    Kendimi öldürmek istiyorum

    Daha önce ağlayabiliyordum ana şimdi gözyaşlarının ötesine geçtim

    Başka insanlara karşı ilgimi yitirdim

    Karar veremiyorum

    Yiyemiyorum

    Uyuyamıyorum

    Düşünemiyorum

    Yalnızlığımı, korkumu ve tiksintimi yenemiyorum

    Şişmanım

    Yazamıyorum

    Sevemiyorum

    Erkek kardeşim ölüyor, sevgilim ölüyor, İkisini de öldürüyorum

    Ölümüme doğru doluyorum.

    İlaç almaktan dehşetli korkuyorum.

    Sevişemiyorum

    Sikişemiyorum

    Yalnız kalamıyorum

    Başkaları ile birlikte olamıyorum

    Kalçalarım çok büyük

    Cinsel organlarımı sevmiyorum


    +.48’de
    çaresizlik ziyaretime geldiğinde
    kendimi asacağım
    sevgilimin nefes alıp verişiyle birlikte

    Ölmek istemiyorum

    Ölümlülüğüm olgusu ile öyle çaresizliğe düştüm ki, intihar etmeye karar verdim

    Yaşamak istemiyorum

    Uyuyan sevgilimi kıskanıyorum ve onun teskin edilmiş bilinçsizliğine imreniyorum.



    Uyandığında benim sakinleştiriciler tarafından kesintiye uğratılmış uykusuz gecemin düşüncelerini ve konuşmalarını kıskanacak

    Kendimi bu yıl ölüme teslim ettim.

    Bazıları bunu kendine düşkünlük olarak adlandıracak
    (Bunun gerçekliğini bilmedikleri için şanslılar)
    Bazıları da basit bir olgu olarak acı çekmeyi bilecekler.

    Bu benim normalliğim haline geliyor.

    -------------------------------------------------------


    100

    91
    84
    81

    72
    69
    58
    44
    37 38
    42
    21 28
    12
    7


    ----------------------------------------------------------




    Uzun sürmedi. Orada uzun süre kalmadım. Ama siyah acı kahve içerek bir antik tütün
    dumanı içinde o ilaç kokusunu yakaladım. Ve o hala hıçkıran yerde bir şey bana dokunuyor iki yıl önceden gelen bir yara bir kadavra gibi açılıyor ve uzun süredir gömülü duran utanç, çürümekte olan iğrenç ıstırabını ortaya döküyor.

    Bir oda dolusu İfadesiz donuk yüz acımı seyrediyor, o kadar anlamdan yoksunlar ki, burada bir ard niyet olmalı.

    Dr Bu ve Dr. Şu ve o anda oradan geçmekte olan Dr Nevar bir uğrayıp kafa bulayım diye düşündü. Çaresizliğin sıcak tünelinde yanmakta olan ben, bir de nedensiz sarsılmalarla iyice resil olmuş durumdaki ben , bir de sözcükler ağzımdan kekeleyerek dökülürken, “hastalığım” hakkında söylecek hiçbir şey bulamıyordum, Zaten o da ölecek olduğum için hiçbir şeyin anlamı olmadığını bilmekten ibaretti. Bana bedenin ve zihnin bütünlüğünün nesnel bir gerçeklik olduğunu söyleyen o düzgün, akılcı psikiyatrik sesle ben tamamiyle çıkmaza girdim. Ama ben burada değilim ve hiç olmadım. Dr Bu bunu yazıyor ve Dr. Şu sempatik bir bir biçimde mırıldanmaya çalışıyor. Beni seyrederek, beni yargılayarak, tenimden sızan sakatlayıcı yenilginin kokusunu alarak, bana pençelerini geçirmiş ve her şeyi yutan çaresizliğimi, beni baştan aşağı saran dünyaya dehşetle ağzı açık bakar ve neden herkesin gülümsediğini merak ettiren, ve herkesi içimde sancıyan utancın gizli bilgisiyle bana bakar hale getiren paniğimi ...
    Utan utan utan
    Boktan utancın içinde boğul

    Sırrına erişilmez doktorlar, duyarlı doktorlar, sıradışı doktorlar, size kanıt gösterilmedikçe hasta olduklarını sanacağınız doktorlar, aynı soruları sorararak, ağzıma kendi sözcüklerini yerleştirerek, doğuştan gelen acılar için kimyasal tedaviler önerirler, Ben senin için avaz avaz bağırmak isteyene kadar da birbirlerinin kusurlarını örterler: Sen; , bana isteyerek dokunan, gözlerimin içine bakan, yeni kazılmış mezarımından gelen sesle yaptığım darağacı esprilerine gülen, saçımı kazıdığımda benimle dalga geçen , ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyerek yalan söyleyen tek doktor. Yalan söyleyen. Ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyen. Sana güvendim. Seni sevdim, ve canımı yakan seni kaybetmek değil, tıbbi görüşlermiş gibi maskelediğin boktan yalanlarınız.

    Senin gerçekliğin, senin yalanların, benim değil.

    Ve ben senin farklı olduğuna inanırken ve hatta zaman zaman yüzünde yanıp sönen ve patlama tehdidi içeren ızdırabı belki gerçekten hissettiğin sanısına kapılırken, sen de ayıbını örtmeye çalışıyordun. Bütün öbür aptal ölümlü amcıklar gibi.

    Benim düşünceme göre bu ihanettir. Ve benim asıl düşüncem, bu sersemce düşünce kırıntılarının temelinde yatandır.

    Hiçbir şey benim öfkemi dindiremez.

    Ve hiçbir şey yeniden inançlı olmamı sağlayamaz.

    Bu benim içinde yaşamak istediğim bir dünya değil.


    -----------------------------------------------

    -Herhangi bir planın var mı?

    -Aşırı doz alıp, bileklerimi kesmek ve kendimi asmak.

    -Hepsini birden mi yapacaksın?

    -Hiçbir biçimde bir yardım çağrısı gibi algılanamaz böylece.

    (sessizlik)

    -İşe yaramaz.

    -Tabii ki yarar.

    -Yaramaz. Aşırı dozdan dolayı üzerine bir uyuşukluk gelecek. O yüzden de bileklerini kesebilecek gücün olmayacak.

    (sessizlik)

    -Eğer yalnız kalırsan, kendine zarar verebileceğini düşünüyor musun?

    -Yapabileceğimden korkuyorum.

    -Bu koruyucu oabilir mi?

    -Evet. Beni tren raylarından uzakta tutan şey korku. Tanrıya ölümün boktan bir son olması için dua ediyorum. Kendimi seksen yaşında hissediyorum. Hayattan yoruldum ve zihnim ölmek istiyor.

    -Bu bir mecaz, gerçek değil;

    -Bu bir teşbih.

    -O da gerçek değil.

    -Bu bir mecaz değil, teşbih; öyle olsa bile bir mecazı tanımlayan özellik, onun gerçek oluşudur.

    (Uzun bir sessizlik)

    - Sen seksen yaşında değilsin .

    (sessizlik)

    Öyle misin?

    (bir sessizlik)

    Öyle misin?

    (Bir sessizlik)

    -Mutsuz insanların hepsini mi horgörüyorsun? Yoksa özellikle beni mi?

    -Seni hor görmüyorum. Bu senin suçun değil. Hastasın.

    -Ben öyle düşünmüyorum.

    -Öyle değil mi?

    -Hayır. Depresyondayım. Depresyon öfkedir. Ne yaptığın, burada kimin olduğu ve kimi suçladığındır.

    -Peki sen kimi suçluyorsun?

    -Kendimi.


    ---------------------------------------------


    Beden ve ruh arasında hiçbir zaman bir evlilik olamaz.

    Benim daha önce olduğum kişi olmaya ihtiyacım var. Ve kendimi cehenneme adamama neden olan bu uyuşmazlığa ebediyen lanet okuyacağım.

    Çözümsüzce umudetme beni ayakta tutamaz.

    mutsuzluk ve elem içinde boğulacağım.
    benliğimin soğuk siyah gölcüğünde
    cisimsiz zihnimin derinliğinde

    Benim düşüncemin biçimi artık yokolduğuna göre nasıl
    Biçime dönebilirim.

    Benim tasvip edebileceğim bir hayat değil.


    Beni yokeden şey için beni sevecekler
    Düşlerimdeki yıkıcılık
    Düşüncelerimin karışıklığı
    Zihinimin kıvrımlarından üreyen hastalık

    Her övgü ruhumun bir parçasını alıp götürüyor

    Hiçbir şey bilmeyen
    İki aptalın arasında salpalayan
    Dışavurumcu bir geveze
    Ben her zaman özgürce yürüdüm

    Edebi kleptomanlar dizisinin son sırasında yeralan
    zaman içinde değer kazanan bir gelenektir.

    kendini ifade etmenin zigzaklı yollarında
    hırsızlık kutsal bir eylemdir

    Ünlem işaretlerinin bolluğu bir sinirsel çöküntünün yakın olduğunu işaret ediyor
    Sayfanın üzerinde tek bir sözcük ve işte drama orada.

    Ben ölüleriçin yazıyorum
    Doğmamışlar için

    4.48’den sonra bir daha hiç konuşmayacağım.

    Yabancı bir kadavranın içine kapatılmış bir şuura, çoğunluğun maneviyatının kötücül ruhunca tahammül edildiği bu iç karartıcı ve tiksindirici öykünün sonuna vardım.

    Uzun bir süredir ölüyüm

    Köklerime kadar


    Hç umut olmadan sınırda şarkı söylüyorum.

    -------------------------------




    RSVP ASAP

    ---------------------------------------------


    Bazen dönüp senin kokunu yakalıyorum ve sana karşı hissettiğim allah kahretsin o korkunç siktiri boktan özlemin korkunç fiziksel acısını, o allahın belası korkunç acıyı ifade etmeden yapamıyorum allah kahretsin. Sana karşı bunu hissetiğime ve senin de hiçbir şey hissetmiyor oluşuna inanamıyorum. Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Ve sabahın altısında dışarı çıkıp seni aramaya başlıyorum. Düşümde Bir sokak, bir pub, ya da bir istasyon görmüşsem, bunu bir mesaj olarak alıp oraya gidiyorum. Orada seni bekliyorum.

    (sessizlik)

    Biliyor musun, gerçekten birinin beni yönettiğini hissediyorum.

    (sessizlik)

    Hayatımda hiçbir zaman başka insanların istediklerini verememe gibi bir sorunum olmadı.
    Ama hiç kimse bana bunu yapamadı. Hiç kimse bana dokunmuyor. Hiçkimse yanıma gelmiyor. Ama şimdi sen bende öyle boktan, öyle amına koyduğum bir derinliğe dokundun ki, inanamıyorum ve ben senin için bu olamam. Çünkü seni bulamıyorum.

    (sessizlik)

    Neye benziyor?
    Ve onu gördüğümde onu nasıl tanıyacağım.
    Ölecek, ölecek, yalnızca boktan bir şekilde ölecek

    (sessizlik)

    Sence bir insanın yanlış bir bedende doğması mümkün mü?

    (sessizlik)

    Has siktir. siktir. Hiçbir zaman olman gerektiği yerde olmayıp beni reddetiğin için has siktir. Kendimi bok gibi hissetmeme neden olduğun için hassiktir. İçimdeki aşkı ve hayatı kanatarak emdiğin için has siktir. Babamı hayata gelmeme neden olduğu için sikeyim.Anamı onu terketmediği için sikeyim , ama en çok da varoluşuma sikeyim, varolmayan bir insanı sevmeme neden olduğu için.
    Has siktir. Hassik tir hepinize, her şeye .



    -Ah canım, ne oldu koluna?

    -Kestim.

    -Bu çok çocukça birşey. İlgi toplamaya çalışıyorsun. Bu seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    -Hayır.

    -Seni rahatlattı mı?

    (sessizlik)

    -Seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Bunu neden yaptığını anlamıyorum.

    -O zaman sor.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    (Uzun bir sessizlik)


    Bakabilir miyim?

    -Hayır.

    -İltihap kapıp kapmadığını görmek için bakmalıyım.

    -Hayır.

    (sessizlik)

    -Bunu yapabileceğini düşündüm. Çoğu insan bunu yapıyor. Gerginliği azaltıyor.

    -Sen hiç yaptın mı?

    -......

    -Hayır. Fazlasıyla aklı başına ve mantıklı. Bunu nerede okudun bilmiyorum ama gerginliği azaltmıyor.


    (sessizlik)

    Neden bana niçin diye sormuyorsun?
    Niçin kolumu kestim?

    -Bana anlatmak ister misin?

    -Evet.

    -Anlat o zaman.

    -BANA
    NİÇİN YAPTIĞIMI
    SOR.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Niçin kolunu kestin?

    -Çünkü allahın belası çok iyi hissettirdi bana. Çünkü müthiş şaşırtıcı.

    -Bakabilir miyim?

    -Bakabilirsin. Ama dokunma.

    -(bakar) Hasta olmadığını düşünüyorsun değil mi?

    -Hayır.

    -Ben hasta olduğunu düşünüyorum. Bu senin suçun değil. Ama kendi davranışlarının sorumluluğunu almalısın. Lütfen tekrar yapma.

    -------------------------------------------


    Onuı kaybetmekten ödüm kopuyor. Ona hiç dokunmadım Aşk beni gözyaşları ile dolu bir mağaranın kölesi yapıyor.
    Onunla ona hiç konuşamadığım dilimi ısırıyorum.

    Hiç doğmamış bir kadını özlüyorum.

    Hiç buluşamayacağımızı söyleyen bir kadını yılların ötesinden öpüyorum.

    Her şey geçiyor
    Herşey yokoluyor.
    Her şey yavanlaşıyor.

    Düşüncelerim kahreden bir gülümseme ile uzaklaşıyor.
    Ruhumda böğüren
    uyumsuz bir kaygıyı ardında bırakarak

    Umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok

    Sevdiğim için bir şarkı, onun yokluğuna değen
    Yüreğinin akışı, gülüşünün heyecanı

    On yıl içinde o hala ölü olacak. Onunla yaşarken onunla uğraşırken, bir kaç gün geçince onu düşünmezken bile, o hala ölü olacak. Ben kendi adımı unutmuş sokakta gezinen yaşlı bir kadın olduğumda o hala ölü olacak, o hala ölü olacak, Allah
    Kahretsin
    bitti

    Ve yalnız başıma dayanmalıyım.


    Sevgilim, aşkım, beni neden yüzüstü bıraktın?

    O, içinde hiç bir zaman yatmayacağım bir sığınak
    Benim kaybımın yanında hayatın hiçbir anlamı yok

    Yalnız olmak için büyüdüm
    Yok olanı sevmek için

    Bul beni
    Bundan
    Kurtar beni


    Çürüten kuşku
    Boşuna keder

    Sükunetin yarattığı dehşet


    Mekanımı doldurabilirim.
    Zamanımı doldurabilirim
    Ama yüreğimdeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz


    Uğruna öleceğim hayati ihtiyacım


    Sinirsel Çöküntü

    -----------------------------------------------



    -Eğe r’ler, ama’lar yok.

    -Ben eğer ya da ama demedim. Ben hayır dedim.


    -Yapamam yapmalıyım hiç yapmak zorunda kalmamak her zaman, yapmayacağım, yapmalı, yapmayacağım.
    Tartışılamaz olanlar.
    Bugün değil.

    (sessizlik)


    Lütfen. Beni düzeltmeye çalışarak zihnimi durdurma. Dinle ve anla. Ve küçümsediğinde
    bunu bana gösterme, en azından bunu söze dökme, en azında bana söyleme.

    (sessizlik)

    -Ben seni horgörmüyorum.

    -Öyle mi?


    -Hayır. Bu senin suçun değil.

    -Bu senin suçun değil. Bütün duyduğum bu. Bu bir hastalık. Bu senin suçun değil. Benim suçum olmadığını biliyorum. Bunu bana o kadar çok söylediniz ki, artık benim suçum olduğunu düşünmeğe başladım.

    -Senin suçun değil.

    -BİLİYORUM.

    --Ama izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Öyle değil mi?

    -Hayatı anlamlı kılacak bir ilaç yok yeryüzünde.

    -Bu korkunç anlamsızlık haline izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Buna izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    -Düşünemeyeceğim. Çalışamayacağım.

    -Çalışmanı hiçbir şey intihar kadar sekteye uğratmayacaktır.

    (sessizlik)

    -Doktora gittiğimi gördüm düşümde. O da bana yaşamak için sekiz dakika verdi. O siktiğimin bekleme odasında yarım saattir bekliyordum.

    (Uzun bir sessizlik)

    Tamam, hadi yapalım. İlaçları alayım, kimyasal lobotomi yapalım, beynimin daha yüksek işlevlerini durduralım. Belki de böylece biraz daha yaşamayı başarırım. .

    Hadi yapalım.



    ---------------------------------------



    nahoş olma durumuna
    kabul edilemez duruma
    sönük olma durumuna
    ve anlaşılamaz olma durumuna kadar soyutlama

    alakasız
    saygısız
    dinsiz
    tövbe etmeyen

    hoşlanma
    yerinden et
    bedensizleştir
    boz

    açıkça
    hiç kimsenin
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini
    düşünemiyorum




    öyle olsa bile yapsalar bile
    bana benzer
    bir başkasının
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini sanmıyorum

    ayrıca bütün bunların dışında

    Ne yaptığımı biliyorum
    Çok iyi biliyorum




    Mantıksız
    küçültülemez
    ıslah edilemez
    tanınamaz
    rotası şaşmış
    düzeni bozulmuş
    deforme olmuş
    biçimini yitirmiş

    anadilini konuşan hiç kimse


    Gerçek Doğru haklı
    noktasına kadar anlaşılamaz olamaz


    Herhangi biri ya da her biri ya da herkes

    Bir mantık denizinde boğuluyor
    Bu korkunç felç halinde



    Hala hastayım


    -------------------------




    Belirtiler: yemiyor, uyumuyor, kıonuşmuyor, cinsel isteği yok, kederli, ölmek istiyor.

    Teşhis: patolojik ızdırap

    Sertraline, 50 mg. İleri derecede uykusuzluk, yüksek derecede gerginlik- ansiyete, anoxeria, (17 kg luk ağırlık kaybı) intihar etme düşüncesi, planları ve eğiliminde artış. Hastaneye yattıktan sonra devam etmedi.

    Zopiclone, 7.5 mg. Uyudu. Derideki döküntülerden sonra devam etmedi. Tıbbi önerilere karşı çıkan hasta hastaneyi terketmeye çalıştı. Kendisinin iki katı cüssesinde üç erkek hastabakıcı tarafından zaptedildi. Hasta tehditkar ve işbirliğine yanaşmıyor. Paranoyak düşüncelere sahip.-hastane personelinin kendisini zehirlemeye çalıştığına inanıyor.

    Melleril, 50mg. İşbirliğine açık durumda.

    Lofepramine, 70 mg, doz 140 mg’ye yükseltildi, daha sonra da 210 mg.’ye. 12 kg aldı. Kısa süreli bellek kaybı yaşadı. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hainlikle suçladığı genç bir doktorla tartıştı ve bu tartışmadan sonra saçlarını kazıdı ve kollarını jiletle kesti.

    Hastane yatağına daha fazla ihtiyacı olan ağır psikotik bir hastanın acil servise gelişi ile,
    Hasta cemiyetin bakımına bırakıldı.

    Citalopram, 20 mg. Sabah titremeleri. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hasta yan etkileri ile öfke nöbetleri geçirdikten sonra ve belirgin bir iyileşme kaydedilmediği için Lofepramine ve Citalopramı bıraktı. İlacı bıraktıktan sonraki belirtiler: Sersemlik ve akıl karışıklığı. Hasta düşmeye, bayılmaya ve arabaların üzerine yürümeye başladı.
    Kuruntulara sahip- Rehberinin deccal olduğunu sanıyor.

    Fluoxetine hydrocholeride, ticari adı Prozac, 20 mg, doz 40 mg’a yükseltildi. Uykusuzluk, düzensiz iştah (14 kg kaybetti), şiddetli anksiyete, orgazm olamama hali, çeşitli doktorlara ve ilaç üreticilerini öldürme yönünde düşünceler. İlacı bıraktı.

    Ruh hali: Çok öfkeli.
    Etkisi: Çok öfkeli



    Thorizine, 100 mg. Uyudu. Daha sakin.

    Venlafaxine, 75 mg, Doz 150 gr. yükseltildi, daha sonra 225mg.verildi. Sersemlik, düşük tansiyon, başağrıları. Başka reaksiyon gözlenmedi. İlacı bıraktı.

    Hasta Sepxat’ı bıraktı hastalık kuruntusu- spazm halinde göz kırpma ve ağır ilerleyen dyskinesia ve yine ağır ilerleyen demansın belirtisi olarak şiddetli bellek kaybından şikayet ediyor.

    Tüm tedavi önerilerini reddetti.

    100 aspirin ve bir şişe Bulgar Cabernet Sauvignion, 1986. Hasta bir kusmuk havuzunda uyandı ve “köpekle uyuyan pirelerle uyanır” dedi. Şiddetli karın ağrısı. Başka reaksiyon gözlenmedi.


    -------------------------------------


    Kapak açılır.
    Çıplak ışık



    Televizyon konuşmaları
    gözlerle dolu
    görebilmenin güçleri

    Ve şimdi o kadar korkuyorum ki


    Bir şeyler görüyorum
    Bir şeyler duyuyorum
    Kim olduğumu bilmiyorum


    Dilim dışarda
    -------? okunamıyor

    Zihnimin parça parça buruşup örselenmesi



    Nereden başlayacağım?
    Nerede duracağım?
    Nasıl başlayacağım?
    (Devam etmek için demek istiyorum)

    Nasıl duracağım? Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım? Bir sancı burgu gibi
    Nasıl duracağım? Ciğerlerime saplanıyor
    Nasıl duracağım? Bir ölüm burgu gibi
    Nasıl duracağım? Yüreğimi sıkıştırıyor


    Öleceğim
    Ama daha değil
    Ama burada


    Lütfen...
    Para....
    Karı....

    Her eylem,
    ağırlığı beni ezen bir simge

    Boğazımda noktalı bir çizgi
    BURADAN KESİN

    BUNUN BENİ ÖLDÜRMESİNE İZİN VERMEYİN
    BU BENİ ÖLDÜRECEK VE EZECEK VE BENİ
    CEHENENNEME GÖNDERECEK


    Beni yiyip bitiren bu çılgınlıktan beni kurtarman için yalvarıyorum
    Yarı istemli bir ölüm


    Artık hiç konuşmamam gerektiğini sanıyordum.
    Ama şimdi arzudan daha kara bir şey olduğunu biliyorum
    Belki de o beni kurtaracaktır.
    Belki de o beni öldürecektir.


    Zihnimin tepesindeki cehennemi tasın çevresindeki yürek kırgınlığının çığlığı olan kederli ıslık


    Hamamböceklerinden oluşan bir battaniye


    Bu savaşı bitirin


    Benim bacaklarım boş
    Söylenecek bir şey yok
    Ve bu da deliliğin ritmi



    ----------------------------




    -Yahudilere gaz verdim. Kürtleri öldürdüm, arapları bombaladım,merhamet için yalvardıklarında küçük çocukları siktim, ölüm tarlaları benim, herkes partiyi benim yüzümden terketti, senin siktiğim gözlerini emip çıkaracağım, ve annene bir kutu içinde yollayacağım. Öldüğümde çocuğun olarak yeniden doğacağım, en az elli kez daha kötü, ve delice bir şey yaşadığın sürece hayatını bir cehenneme çevireceğim Reddediyorum REDDEDİYORUM REDDEDİYORUM BANA SAKIN BAKMA

    -Tamam tamam
    -BANA SAKIN BAKMA
    -Tamam tamam ben buradayım.


    ---------------------------


    Biz lanetliyiz
    Sağduyunun dışladıklarıyız.

    Neden yaralıyım ben?
    Tanrının hayallerini gördüm ben

    Ve hepsi geçecek

    Kendinizi emniyete alın
    Çünkü paramparça olacaksınız
    Çünkü her şey geçecek


    Çaresizliğin ışığına bakın
    Acının göz kamaştırıcı parlaklığına
    Ve karanlığa doğru sürüklenceksiniz

    Eğer bir patlama olursa
    (ki bir patlama olacak)
    Suçluların isimleri çatılardan seslenilecek

    Tanrıdan korkun
    Ve onun zalim meclisinden

    Derimin üzerindeki ekzema, yüreğimdeki kızışma
    üzerinde dansettiğimizi, böceklerden oluşan bir örtü
    Kuşatmanın cehennemi evresi

    Bütün bunlar geçecek

    ---okunamıyor

    Işığı hatırla ve ışığa inan

    İsa öldü

    Rahipler vecd içinde

    Biz liderlerimizi görevden alan
    sefilleriz
    ve Baal ‘a (sahte tanrı) bir tütsü yaktık


    Hadi birlikte mantık yürütelim
    Aklı selim, ebedi olarak gerileyen ruhun ufkunda, Tanrının evinin olduğu dağda bulunur
    Kafa hastadır, yüreği saran zar yırtılmış
    Bilgeliğin üzerinde yürüdüğü zemine basarak ilerle
    Güzel yalanları kucakla-
    Aklın kronik deliliğini

    kıvranma başlıyor


    ---------------------------

    4.48’de
    Akıl bir saat oniki dakika kadar ziyaret ettiğinde zihnim yerli yerinde.
    Geçip gittiğinde, ben de gideceğim.,
    Parçalanmış bir kukla ,grotesk bir budala.
    Şimdi buradayım, kendimi görebiliyorum .
    Ama mutluluğun kötücül yanılsamaları aklımı çeldiğinde
    Bu büyücülük mekanizmasının çirkin gözbağcılığı,
    Benliğimin özüne dokunamıyorum.

    Neden bana o zaman inanıyorsunuz da şimdi inanmıyorsunuz?


    Işığı anımsayın ve ona inanın.
    Bundan daha önemli hiçbir şey yok.
    Görüntülere göre yargılamayı bırakın ve doğru bir karar verin

    -Tamam tamam daha iyi olacaksın.

    -Senin inançsızlığın hiçbir şeyi iyileştirmez.

    Bana bakma sakın.


    ------------------------------


    kapak açılır
    çıplak ışık


    Bir masa iki iskemle var hiç pencere yok


    Buradayım
    Bu da benim bedenim .



    Cam üstünde danseden bedenim .

    Hiç kaza olmayan bir yerde kaza anında

    Başka seçeneğin yok
    Seçim daha sonra gelir


    Dilimi kes
    Saçlarımı yol
    Kollarımı bacaklarımı kes
    Yeter ki bana sevgimi ver
    Keşke ayaklarımı kaybetsem
    Dişlerim sökülse
    Gözlerim oyulsa
    Sevdiğimi yitirmektense

    Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur, bük, bastır, vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla,

    Hiç geçmeyecek.

    Vur, parla,yumrukla,kamçıla,bur, kamçıla, yumrukla, kamçıla, ak, titre,parla, yumrukla, bur,bastır,parla, bastır,vur,titre,bur,yak,titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla

    Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
    (ama hiçbir şey)

    kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla





    Kurban Fail.. Seyirci.

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,


    Bana varolduğumu hatırlatan acı
    ne güzel

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,




    yarın daha aklı başında bir hayata doğru

    100
    93
    86
    79
    72
    65
    58
    51
    44
    37
    30
    23
    16
    9
    2
    ----------------------------------


    Deliliğin ikiye bölünmüş benliğin içinden kavrularak fırladığı karışıklığın merkezinde yatar akıl.


    Kendimi biliyorum.

    Kendimi görüyorum.

    Bendeki sağduyuyu çoğaltmak için bir doktorun okuduğu martavallarla

    hayatım bir mantık ağı içine yakalanmış


    4.48’de

    uyuyacağım.

    Sana iyileşmeyi umarak geldim.

    Sen benim doktorumsun, kurtarıcım, herşeye gücü yeten yargıcım, rahibim, tanrım, ruhumun yöneticisi

    Ben de senin sağduyunun mürüdi.


    -------------------------------

    Hedeflere ve tutkulara ulaşmak
    Engelleri aşmak ve yüksek bir standardı tutturmak
    Yeteneğin başarılı bir biçimde kullanılması ile kendi özsaygını arttırmak
    ----Altetmek
    başkalarını kontrol etmek ve üzerlerinde bir etki yaratabilmek
    kendimi savunmak
    psikolojik alanımı korumak
    egoyu kollamak
    dikkat çekmek
    görülmek ve duyulmak

    başkalarını heyecanlandırmak, şaşırtmak, büyülemek, şok etmek, aklını karıştırmak, eğlendirmek, ya da ayartmak
    sosyal kısıtlamalardan kurtulmak
    baskı zorlama ve kısıtlamaya karşı direnmek
    bağımsız olmak ve istediği gibi hareket edebilmek
    geleneğe karşı meydan okumak
    acıdan kaçınmak
    utançtan kaçınmak
    yeniden eyleme geçerek geçmişteki aşağılanma hissini yoketmek
    özsaygıyı sağlamak
    korkuyu bastırmak
    zayıflıkları yenmek
    ait olmak
    kabul görmek
    birbirine yakın olmak neşe içinde birbirinin yerini almak
    dostça bir havada sohbet etmek, öyküler anlatmak, duyarlılıklar, fikirleri, sırları paylaşmak,
    iletişim kurmak ya da konuşmak
    gülmek ve şaka yapmak
    arzu edilen öbür kişinin muhabbetini kazanmak
    Öbür kişiye bağlanmak
    Öbür kişi ile karşılıklı duygusal bir şeyler yaşamak
    yedirmek, yardım etmek, korumak, teselli etmek, şefkat göstermek, desteklemek, bakmak ya da iyileştirmek

    yedirilmek, yardım almak, korunmak, teselli edilmek, şefkat görmek, desteklenmek, bakılmak ve iyileştirilmek

    eşit olan Öbürü ile karşılıklı neşeli, kalıcı, işbirliğine dayalı, karşılıklı bir ilişki kurmak
    affedilmek
    sevilmek
    özgür olmak

    -Sen benim en kötü halimi gördün
    -Evet
    -Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
    -Hayır
    -Ama senden hoşlanıyorum.
    -Senden hoşlanıyorum.

    (sessizlik)

    -Sen benim son umudumsun.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Senin bir dosta değil bir doktora ihtiyacın var.

    -(Uzun bir sessizlik)

    -Öyle haksızsın ki.

    (Çok uzun bir sessizlik)

    -Ama dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Bir sürü arkadaşın var.
    Hepsi senin arkanda. Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    .-Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne veriyorsun?

    (sessizlik)

    Bizim profesyonel bir ilişkimiz var. İyi bir ilişkimiz olduğunu sanıyorum. Ama profesyonel bir ilişki bu.

    (sessizlik)

    Acını hissediyorum. Ama hayatını kendi ellerimin arasında tutamam.

    (sessizlik)

    İyi olacaksın. Güçlüsün. İyi olacağını biliyorum çünkü senden hoşlanıyorum. Kendinden hoşlanmayan birini sevemez insan. Benim korktuklarım, kendilerinden çok fazla nefret ettikleri için başka insanların onları sevmelerine de engel olanlar. Onlardan hoşlanmıyorum. Onlar için korkuyorum. Ama senden gerçekten hoşlanıyorum. Seni özleyeceğim. İyi olacaksın biliyorum

    (sessizlik)

    Hastalarımdan çoğu beni öldürmek ister. Günün sonunda buradan çıktığımda, eve gidip sevgilimle birlikte olmak ve gevşemeye ihtiyacım oluyor. Arkadaşlarımın gerçekten birarada olmasına ihtiyacım var.

    (sessizlik)

    Bu allahın belası işten nefret ediyorum. Arkadaşlarımın aklı başında insanlar olmalarını istiyorum.

    (sessizlik)

    Affedersin.

    -Bu benim suçum değil.

    -Affedersin bu bir hataydı.

    -Benim suçum değil bu.

    -Hayır, tabii senin suçun değil. .Affedersin.

    (sessizlik)

    -Açıklamaya çalışıyordum---

    -Biliyorum. Anladığım için öfkeliyim anlamadığım için değil.


    ------------------------------


    şişmanladı
    desteklerle ayakta duruyor
    itildi

    bedenim iflas etti
    bedenim dağılıyor

    tutunacak hiçbir şey yok
    tutunmanın ötesinde, daha şimdiden bittim ben.

    her zaman benden bir parça olacak sende
    çünkü benim hayatımı ellerine aldın

    O kaba merhametsiz ellerine
    Bu beni bitirecek

    Sessiz olana kadar
    Sessiz olduğunu sanıyordum
    Bu acıyı nasıl telkin ettin?


    hissetmemem gereken şeyin ne olduğunu
    hiç anlayamadım
    kabarmış bir gökyüzündebir kanadın üzerindeki bir kuş gibi
    aşağıdaki fırtınadan uçarak gelen
    zihnim çakan şimşekle paramparça oldu.

    Ambar kapısı açılıyor.
    Çıplak ışık
    Ve hiçbir şey
    Hiçbir şey görünmüyor.

    Neye benziyorum?

    yokluğun çocuğu

    Bir işkence odasından öbürüne
    affedilmeyen aşağılık bir hatalar alayı
    boyunca attığım her adımda düştüm

    Çaresizlik beni intihara doğru itiyor
    doktorların hiçbir çare bulamadıkları
    ya da anlamaya çalışmadıkları
    ızdırap
    umarım hiç anlamak zorunda kalmazsın
    çünkü senden hoşlanıyorum

    senden hoşlanıyorum,
    seni seviyorum


    hala kapkara su.
    hep aynı derinlikte
    gökyüzü kadar soğuk
    sesin duyulmaz olduğunda yüreğim kadar hareketsiz
    cehennemde donacağım

    Ttbii seni seviyorum
    hayatımı kurtardın sen

    keşke yapmasaydın
    keşke yapmasaydın
    keşke beni yalnız bıraksaydın

    evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ‘ın siyah beyaz filmi

    Senden nefret ettiğimde bile
    seni her zaman sevdim

    Neye benziyorum ben?
    tıpkı babam gibi

    Ah hayır, hayır, hayır, hayır,

    Ambar kapısı açılıyor
    Çıplak ışık

    kopma başlıyor

    nereye bakacağımı bilmiyorum artık

    kalabalıkları aramaktan bıktım
    telepati
    Ve umut


    yıldızları seyretmek
    geçmişi tahmin etmek
    ve dünyayı gümüş bir ay tutulması ile değiştirmek

    kalıcı olan tek şey yokoluştur
    hepimiz yokolacağız.
    kendimden daha kalıcı bir işaret bırakmaya çalışarak

    daha önce kendimi öldürmedim o yüzden emsal arama.
    Önceden olanlar yalnızca bir başlangıçtı.

    Korkunun devri daimi
    ay değil bu yeryüzü
    bir devrim

    Aman tanrım aman tanrım ne yapacağım ben?

    Bütün bildiğim
    Kar
    Ve kapkara çaresizlik

    Dönecek hiçbir yer kalmadı
    Faydasız ahlaki bir spazm
    Cinayetin tek alternatifi

    Nolur nasıl öldüğümü anlamak için beni kesmeyin
    Nasıl öldüğümü anlatırım ben size

    Yüz lofepramine, kırkbeş zopiclone, yirmibeş temazepam, ve yirmi Melleril

    Aldığım her şey

    Yuttuğum

    Bitti

    hadım edilmiş düşüncenin
    harem ağasına bakın

    çözülmüş kafatası
    bir ruhun yakalanması
    kopma
    kopma

    bir solo senfoni

    4.48
    netliğin berraklığın ziyarete geldiği o heppi hour

    gözlerimi ıslatan
    ılık karanlık

    hiç günah bilmiyorum

    büyük olmanın hastalığı da bu.

    ığruna öleceğim o hayati ihtiyaç

    sevilmek

    buna aldırış atmeyen biri için ölüyorum
    bunu bilmeyen biri için ölüyorum

    beni kırıyorsun

    konuş
    konuş
    konuş

    yenilginin on metrelik arenası
    bana bakma

    vardığım son durak
    Hiç kimse konuşmuyor

    beni onaylayın
    bana tanıklık edin
    beni görün
    beni sevin

    Son teslimiyetim
    Son yenilgim


    tavuk hala dans ediyor
    tavuk hiç durmayacak
    galiba benim sizin beni düşünmenizi istediğim gibi düşünüyorsunuz beni

    Son nokta
    Son nokta.

    annene bakımını üstlen şimdi
    annene bak


    siyah kar yağıyor


    beni ölümde tutuyorsun

    hiç bırakmadan


    ölüm için bir arzum yok
    ne de intihar hiç olmadı

    yokoluşumu seyredin
    seyredin
    yokoluşumu

    seyredin

    seyredin beni


    seyredin


    hiç karşılaşmadığım kendim, yüzü zihnimin iç yüzüne yapıştırılmış













    lütfen perdeleri açın

    -----------------------------------------------------------