• 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • Kendi renklerimle yazıyorum seni, artık geriye bir tek elimdeki kalemim kaldı. Özlemin dipsiz kuyusundan haykıramıyorum, bana sagır oldugun günleri anımsayınca, boşver be mavi diyorum semadaki ses dururken senin ne haddine. Bu gün sana yazdığım kalemide kırdım yazdıklarımı siliyorum izi kalıyor. Sen; "Bak ben burdayım seninim" diyemiyorsun; senin aksine ben de senden gidemiyorum.. Neyse.. Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını en iyi ben biliyorum... Yaşayamadığımız "Biz" için sen hep güzel yaşa kadın ve unutma seni en güzel ben sevdim.. Yürek hakkım helal olsun.
  • Zamânın çetinliğini ikrâr eden, geçici olduğunu bilen, ömrü sona eren, kadere boyun eğen, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan, yarın da şu dünyadan göçüp gidecek olan fânî babadan; dilediğini elde edemeyen, helâk olup göçenlerin yoluna giden, hastalıklara amaç olan, zamâna rehin edilmiş bulunan, musîbet oklarına hedef kesilen, dünyâya tutsak olup zanlara kapılan, aldanıp duran, ölüme borçlu ve esir, mihnetlere giriftar, hüzünlere eş, âfetlere nisan olan dileklere kapılmış, ölülerin yerine geçmiş oğula.

    Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; âhiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek,

    ardımda kalanları hatırlatma-yacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu. Seni vücûdumdan bir parça olarak gördüm; hattâ canım, bedenim olarak tanıdım; öylesine ki sana bir musîbet gelse bana gelmiş olur; ölüm sana gelip çatsa beni almış olur. Seni düşünmem, bana kendimi unutturdu da ölsem de, kalsam da tutmanı dileyerek sana bu vasiyet-nâmeyi yazdım.

    Oğulcağızım, Allah'tan çekinmeni, emirlerine itâat etmeni, onu anarak kalbini onarmanı, onun ipine yapışmanı tavsiye ederim sana; ona yapışırsan, seninle Allah arasında ondan daha sağlam hangi sebep, hangi vesile vardır ki?

    Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür; tam inançla kuvvetlendir; hikmetle aydınlat; ölümü anmakla alçalt; yok olacağına inandır; dünya elemleriyle görüş sâhibi et; zamanın saldırısından, gecelerle gündüzün kötü geçişinden çekindir onu. Göçüp gidenlerin hallerini anlat, göster ona; senden öncekilerin başlarına gelenleri söyle ona; o gelip geçenlerin ülkelerinde gez, onlardan kalanları gör; neler yapmışlar, nereden göçmüşler, nereden ayrılmışlar, nereye konmuşlar, seyret. Göreceksin ki onlar, dostlardan ayrıldılar; gurbet diyârına göçtüler; az zaman sonra sen de onlardan biri gibi olacaksın; şu halde konacağın yeri düzelt, âhiretini dünyâya satma.

    Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun
    yola gitme; çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol; kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda seni, hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan; din hükümlerini öğren. Bütün işlerde Allah'a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun.

    Dilediğin şeyde Rabbine özü doğru ol; çünkü vermek de onun elindedir; vermemek de. Hayrı çok dile; vasiyetimi anla; başka yollara yönelme; çünkü sözün hayırlısı, fayda verenidir, bil ki hayır yoktur fayda vermeyen bilgide; bellenmesi doğru olmayan bilgiden de faydalanmak mümkün değildir.

    Oğulcağızım, ben gördüm ki kocaldım; gördüm ki zaafım artıp duruyor; sana vasiyet etmeye koyuldum; gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıflaması gibi reyimde de bir zayıflık olur, yâhut de dileklerin kavraması, dünya fitnelerinin gelip çatması engel olur; sen de buyruk tutmaz serkeş deveye dönersin dedim; bu vasiyetleri yazmaya giriştim. Çünkü genç adamın gönlü, bir şey ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de gönlüm dileklere düşüp katılaşmadan, aklım, dünya dertlerine düşmeden tecrübe edenlerin uğraşıp sınanmalarına düşerek elde ettikleri edepleri sana söylemeye başladım; böylece arayıp dilemek zahmetine düşmezsin; tecrübe ilâçlarıyla sağ esen kalmaya muhtaç olmazsın. Bunların, aramak zahmetiyle, tecrübelerle elde edilenleri sana
    sunulmakta; evvelce bizce karanlıkta kalanları apaydın sana gösterilmekte.Oğulcağızım, ben, benden öncekiler kadar yaşamadım, fakat onların yaptıklarına baktım, haberlerini öğrendim, düşündüm; eserlerini seyrettim; böylece de onlardan biri gibi oldum; hattâ onların ilkinden sonuncusuna kadar onlarla ömür sürmüşe döndüm; hâllerinin durusunu bulanığından ayırdım; faydalısını zararlısından ayırdım; her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum sana. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeplerle muttasıf olmanı istiyorum; daha gençsin, ömrün uzun; zamanın seni kul etmesini, iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rûha sâhip olmanı diliyorum. Önce üstün ve ulu Allah'ın kitabını öğrenmeni, te'vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlını, harâmını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum; bunlardan başka bir şeyle başlamıyorum.

    Sonra insanların, dileklerine düşüp kendi reylerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylerle düşmen-den korkuyorum; nitekim şüphelere düşmüşlerdir, ayrılığa uğramışlardır da. Onlar için seni uyarmayı, görmediğim hâlde sana söylemek, daha doğru geldi bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir; bu vasiyeti yormayı sana bırakıyorum.

    Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, Allah'ın farzlarını yerine getirmen,
    senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz
    kişilerin yolunu
    tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenâlıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması câiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.

    Bir de bil ki ölümün sâhibi, yaşayışın da sâhibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir, dert veren, derdi giderendir. Dünyâ, Allah'ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz, daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkile düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın; sonra bilgi sâhibi oldum. Nice şeyler vardır ki
    bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene yapış, kulluğun ona olsun; rağbetin ona yönelsin; korkun ondan olsun.

    Bil ki oğulcağızım, hiçbir kimse, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Ondan razı ol da seni bolluğa iletsin; kurtuluşa yöneltsin. Ben sana öğüt vermede kusûr etmiyorum; fakat sen, kendine ne kadar dikkat edersen et, hayrını benim kadar göremezsin.

    Şunu bil ki oğulcağızım, Allah'ın ortağı olsaydı onun Peygamberleri de gelirdi sana; onun tasarruf ve kudret eserlerini de görürdün; onun işlerini de, sıfatlarını da tanırdın. Fakat, kendisini övdüğü gibi bir Allah'tır o; kudretinde ona zıt bir varlık yoktur; zevâli olamaz; ebedîdir o. Evveldir eşyâdan, evveline bir evvel olmaksızın; âhırdır eşyâdan, sonuna bir son bulunmaksızın. Zâtı büyüktür, rab oluşunu gönülle, gözle kavramaya hâcet kalmaksızın. Bunu böyle bildin mi, senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyâcı fazla kişiye nasıl hareket etmek gerekse öyle hareket et; ona itâat etmekte, azâbından korkmakta, cezâsından çekinmekte o çeşit davran. Çünkü o, sana ancak güzel şeyleri buyurmuştur; seni ancak çirkin şeylerden men etmiştir.

    Oğulcağızım, sana dünyâya, dünya ahvâline, onun zevâline, hâlden hâle girişine dâir haberler verdim; âhiretten, âhiret ehlini hazırlananlardan da seni haberdâr ettim; ibret alman, ona göre harekette bulunman için ikisine dâir sözler söyledim, örnekler
    getirdim. Dünyâyı deneyen, dünya hâlini bilen kişi, yıkık-dökük, kıtlık ve darlık bir yerden yola düşen topluluğa benzer; yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun güçlüğüne sabrederler; yolda hoşa gitmeyen azığı yeter bulurlar; sonunda da gep-geniş, hoş mu hoş olan yerlerine varıp karar ederler. Artık onlar için bu yolculuğun ne bir elemi kalmıştır, ne bir güçlüğü, ziyanı. Onlar için konacakları yere yaklaşmaktan daha sevimli, varacakları yere ulaşmaktan daha iyi bir şey yoktur. Dünyâya aldanan kişiyse nân-ü nimeti bol, mâmur bir konaktan kıtlık, kupkuru bir yere göçen topluluğa benzer. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmaktan daha kötü, ansızın öyle bir yere gelmekten daha fena bir şey olamaz.

    Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.

    Kazanç elde etmeye çalış, kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye bakma. Doğru yola yöneldin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil. Bil ki önünde, uzak mı uzak, çetin mi çetin bir yol var; o yola azıksız düşmemen, ama yükünün de yüngül olması gerek. Götüremeyeceğin yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebâl getirir. Yok yoksul kişilerden, kıyâmet günü, senin azığını yüklenecek birini buldun mu, bunu ganimet bil; yarın ona muhtâç olduğun vakit o, o azığı sana sunar. Ona çok yardımda bulun; kudretin varken yap bunu; çünkü sonra onu ararsın da bulamazsın. Elin genişken senden borç isteyene ver; o da sana, dara düştüğün zaman öder onu.

    Bil ki önünde sarp bir geçit var; orada yükü hafif olanı hâli, yükü ağır olandan güzeldir; orada yavaşlayanın hâli, tez geçenden kötüdür. O geçit seni mutlaka ya cennete götürecektir, ya cehenneme atacaktır. Konmadan önce kendine konak hazırla; oraya varmadan azığını düz, koş; çünkü ölümden sonra bir hoşluk dileminin faydası olmadığı gibi dünyâya dönmek de mümkün değil.

    Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni;

    tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık
    olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden
    tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz;
    rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan
    geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir. Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin. İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır. Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın.

    Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünyâ için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil. Bir duraktasın ki oradan sökülüp atılacaksın; bir evdesin ki orda emre hazır olacak; bir yoldasın ki o yoldan âhirete
    varacaksın. Sen, korkanın kurtulamayacağı, dileyenin er-geç
    bulacağı, önünde -sonunda gelip çatacağı ölüme bir avsın, çekin ondan; kötü bir işteyken, kendi kendine bu işten tövbe etmem gerek derken gelip çatmasın, tövbeyle aranı açması, yoksa kendini helâk ettin demektir.

    Oğulcuğum, ölümü çok an; birden düşeceğin hâli zikret; ölümden sonra o hâle düşeceksin. Onu hep önünde bil, görüyorsun say da seni, silâhını kuşandığın, kemerini bağladığın bir hâlde bulsun; ansızın gelip üst olmasın sana. Sakın dünyâ ehlinin dünyâ ile oyalanması, ona yapışıp kalması aldatmasın seni. Elbette Allah, dünyâyı anlatmıştır sana, elbette dünyâ da kendini bildirmiştir sana; kötülükle-rini açıp yaymıştır, göstermiştir sana. Dünyâ ehli, ancak üren, havlayan köpeklerdir; av peşinde koşan yırtıcı canavarlardır. Bâzısı bâzısını ısırır; üstünü, zebun olanını yer; büyüğü küçüğünü kahreder. Dünyâ ehli, ayakları bağlı hayvanlardır, bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlar; akıllarını yitirmişlerdir; belirsiz bir yola düşüp gitmişlerdir. Ayakları kumlara batar; orda ne bir ot var, ne su var; ne de onları sürüp götüren bir çoban var. Dünyâ onları körlük yoluna sürmüştür; gözlerini hidâyet alâmetlerinden örtmüştür. Dünyâya dalmışlardır; nimetine gark olmuşlardır; onu Rab edinmişlerdir; dünyâ onlarla oynar, dünyâ ile oyalanırlar; önlerinde ne var, unutmuşlar. Hele azıcık dayan, karanlık açılır, aydınlanırsın o zaman, Görüyorum, göçler bağlanmış, yükler yüklenmiş. Koşan, tez gidene ulaşır elbet.

    Bil ki oğulcağızım, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile gider; oturup dinlense bile yol alır, yeler.

    İyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenin yolundasın. Şu hâlde dileği azalt. Kazancı güzelleştir, çoğalt; çünkü nice istek vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her dileyen rızıklanmaz; her az isteyen de mahrum kalmaz.

    Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse, o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme; Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah'la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır. Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün
    en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir.

    Her isteyen, istediğini elde etmez; her gurbete giden, geri dönüp gelmez. Azığı yitirmek bozguna düşmektir; âhireti berbat etmektir. Her işin bir sonu vardır; nasıl takdir edildiyse sana gelir, ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Nice az vardır ki çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Aşağılık yardımcıda, kendisinde nifak olan dostta hayır yoktur. Bineği sana râm olsa da zamana bel verme, sırtını dayama; payını al ondan; sakın inada düşmekten, düşmanlığa girişmekten. Kardeşin seni dolaşmamaya başladı, yakınlığı kesti, lütufta, dostlukta nekes davrandı, senden uzaklaştı, sana karşı yumuşakken sertleşti, onun kuluymuşsun gibi suç işlediği zaman bile senden özür dilemediği, sana karşı velinimetliğe kalkıştığı zaman, kardeşinden sakın. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muâmele etmekten de çekin. Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister iyi ve güzel görünsün, ister çirkin gelsin, hoşlanmasın, öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından, bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içim görmedim ben. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muâmele et, bağışla onu; bu,
    hem ona dost oluşun, hem bağışlayanın bakımından iki zaferin de en tatlısıdır (İki zafer vardır bunda: Üstün olmak, onun gönlünü ele almak). Senden ayrılan kardeşini sen dolaş; gün olur, eyyâm olur, belki döner, gene sana gelir. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Seninle arasındaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını yitirme; hakkını yitirdiğin kişi, kardeşin değildir senin. Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o, senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o, sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.

    Bil ki oğulcağızım, rızık iki kısımdır; bir rızkı sen ararsın, bir rızık da var, seni arar, sen ona varmadan o sana gelir. İhtiyaç zamânında alçalmak, zenginken cefâ etmek ne kötü huydur. Dünyâdan nasibin, âhiretini düzdüğün kadardır. Elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflanadur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü
    işler, hep birbirine benzer, Musibete düşmedikçe
    nasihatten faydalanmayanlardan olma;

    çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Sabra dayanarak, Allah'a güvenerek dertleri kendilerine at. Orta ve doğru yolu bırakan sapmıştır. Eş dost da soy -soptur. Dost, sen yokken sana dostluk edendir. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır; nice yakın vardır ki uzaktan da uzak. Garip o kişidir ki dostu yoktur. Hakka karşı duranın yolu daralır. Kadrini, haddini bilenin kadri bâki

    kalır. Yapışacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle yüce Allah arasındaki sebeptir. Seni düşünmeyen, düşmanındır. Tamah insanı helâk edince bir şey elde etmek de ümitsizlik verir. Her ayıp açılmaz; her fırsat hayretmez. Çok olur ki gören kişi yol azıtır da kör, doğru yolu bulur. Hemencecik yapmak istediğin kötülüğü geciktir. Bilgisizin senden kesilmesi, seni aramaması, akıllının seni görüp gözetmesine; gelip dolaşmasına denktir. Kim zamandan emin olursa zaman, ona hıyânet eder; kim onu büyük görür, ondan çekinirse ona hıyânette bulunmuş olur. Her ok atanın oku amaca varmaz; her ok hedefe rastlamaz. Buyruk sâhibi huyunu değiştirdi mi, zaman da değişir. Yola düşmeden dostu sor, eve girmeden komşuyu bul. Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme. Sakın kadınlarla danışma; onların reyleri zayıftır; azimleri gevşek, yapacakları işten başka bir

    işe koşma onları; çünkü kadın çiçektir, koklanır; kahraman
    değildir, kolu bükülür. Kadını kendi yüceliğinden başka bir
    yüceliğe yüceltme; kendinden başkasına şefâatçi yapma. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma, çünkü bu, doğruyu eğriltebilir; iyiyi şüpheli gösterebilir.

    Herkesi yapabileceği işe koş. Böyle yaparsan hizmeti birbirlerine atamazlar; hizmetten kaçınamazlar. Soyuna-boyuna iyilik et, çünkü onlar kanatlarındır. Onlarla uçarsın; onlar aslındır senin, onlara ulaşırsın. Elindir onlar, onlarla saldırırsın.

    Seni dininde, dünyânda Allah'a ısmarladım; şu tez geçen dünyâda da, bir zaman sonra gelecek âhirette de sana hayırlar dilerim vesselâm.
  • Sus, kimseler duymasın.
    Duymasın ölürüm ha.
    Aydım yarı gecede
    Yeşil bir yağmur sonra...
    Yağıyor yeşil.
    En uzak, o adsız ve kimselersiz,
    O yitik yıldızda duyuyor musun?
    Bir stradivarius inler kendi kendine,
    Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
    Önce bendim diyor ve sonra benim...
    Ölümsüz, güzel ve çetin.
    Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
    Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
    Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
    Kendi rüzgarıyla vurgun...
    Sarıyor yeşil.
    Rüya, bütün çektigimiz.
    Rüya kahrım, rüya zindan.
    Nasıl da yılları buldu,
    Bir mısra boyu maceram...
    Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
    Bilmezler nasıl sevdik,
    İki yitik hasret,
    İki parça can.
    Çatladı yüreği çakmaktaşının,
    Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
    Çağlardır boğulmuş bir su...
    Ağıyor yeşil.
    Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
    Susmuş bütün namlular...
    Susmuş dağ,
    Susmuş deniz.
    Dünya mışıl-mışıl,
    Uykular derin,
    Yılan su getirir yavru serçeye,
    Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
    Memeleri bereketli ve serin...
    Sağıyor yeşil.
    Aydım yarı gecede,
    Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,
    Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
    Ama hançer taşı sanki
    Koca Kartaca!
    Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
    Bak nasıl alıyor, yigit,
    Binlerce yıl da sonra
    Alıyor yesil.
    Vurur dağın doruğundan
    Atmacamın çalkara,
    Yalın gölgesi.
    Kuş vurmaz, tavşan almaz,
    Ama aç, azgın
    Köpek balıklarıydı parçaladığı
    Bak, Tiber saygılı, suskun.
    Bak nilüfer dizisi zinciri.
    Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
    Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
    Ve ilk gerillası Spartakus'un.
    Susuyor yeşil.
    Sus, kimseler duymasın,
    Duymasın, ölürüm ha.
    Aymışam yarı gece,
    Seni bulmuşam sonra.
    Seni, kaburgamın altın parçası.
    Seni, dişlerinde elma kokusu.
    Bir daha hangi ana doğurur bizi?
    Ruhum...
    Mısra çekiyorum, haberin olsun.
    Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
    Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
    Derimizin altında o olüm namussuzu...
    Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
    İlktir dost elinin hançersizliği...
    Ağlıyor yeşil.
    Suskun/Ahmed ARİF
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • 384 syf.
    ·1 günde·6/10
    Pegasus çok şükür Hoyt'u hatırladı. Yayın evinden hamle gelmeyince geçen şubat ayından beri seriyi okumaya devam ediyorum. 4 kitap sonra da (2 ana + 2 yan kitap) bitirmiş olacağım. Seriyi sevenler yayın evinin keyfini beklemektense İngilizce'sini okuyup bitirsinler. Malum, bu kitap 22 ay sonra çıktı, sonraki kitabı ağırlık verdikleri psikolojik/gerilim ve kişisel gelişim kitaplarından ötürü garanti 3 sene sonra çıkarırlar.

    BÜYÜK ORANDA SPOILER İÇERİR!!!

    Kitap hem beklediğimi verdi hem de vermedi. Açıkçası biraz daha sırlarla dolu ve macera dolu bir kitap bekliyordum. Sonuçta Artemis şu kitaba kadar tam bir sır kutusuydu. Kendisinden daha karanlık şeyler beklerdim. Meğerse kardeşiyle birlikte kader kurbanı olmuşlar.

    Ayrıca St. Giles Hayaleti diğer 2 kitaptakine göre daha az yer kaplıyordu. Bu özelliği beğenmedim demek isterdim fakat karaktere fazla gıcık olduğum için boş veriyorum.

    Kitap Artemis'in geçmişi ve bu dük bozuntusunun ailesinin katilini araması diye 2'ye ayrılıyor. İyi ki yazar Artemis'e daha sık yer vermiş. Adam kitabın son çeyreğine kadar boş boş dolandı durdu.

    Kitapta ufak da olsa Asa'yı gördüm. Olaylarla alakası olmamasına rağmen kendisi en büyük zarara uğradı. Ve ilerleyen kitaplarda büyük rol oynayacak yeni bir karakter geliyor. Nasıl bir karakter henüz fikrim yok.

    Kitabı resmen Artemis sırtlamış. Allah'ım sen ne güzel bir kadınsın öyle! Zaten serinin 3. kitabından beri gözüm tutmuştu hatunu. Büyük oranda kendisinden beklediğim hareketleri gerçekleştirdi. Hayatım boyunca okuduğum ruhen en olgun kadın karakter kendisi oldu.

    Yalnız bu kadar alçak gönüllü olduğunu ben de tahmin etmiyordum. Kadın bildiğiniz bunun kitabını yazmış. Maximus ile ilişkisindeki riskleri ve zorlukları biliyordu ve bunları olduğu gibi kabullenmesini sevdim. Tabi bu uysal göründüğü anlamına gelmiyor. Kitap ilerledikçe haklı sebepler ortaya koyarak niçin ilişkiyi sürdüremeyeceğini de güzel bir biçimde anlatıyor.

    Ama Artemis'in içinde özgür bir ruh da mevcut. Her ne kadar kuzeninin Maximus'a ilgisi olduğunu bilse de onunla ilişki yaşamaktan çekinmedi. Sonradan kuzenine yaptığı şey için üzüldü ama pişman olduğunu sanmıyorum. Bu durumlarda kadın karakterler fazlasıyla drama bağlıyorlar. Artemis, tersini gördüğüm ilk kişi oldu. Yalnız sapıklıkta Winter'ı aratmamasına oldukça güldüm. Kendini dükün kişisel hizmetkarına gösterecek kadar vurdumduymaz olması oldukça eğlenceliydi.

    Artemis'in biricik kardeşi Apollo da ayrı şahane! İntikam Maskesi'nde 3 sayfa görünmesine rağmen ona ve kardeşine duyduğu sevgiye bayılmıştım. Şimdi ise bu durum katlanarak arttı. Kardeşler arası bağın hala sıkı olmasını sevdim. Meğerse bombalar Apollo'da saklıymış. Ama burada kendi gözlemim kadar Artemis'e de canı gönülden inanıyorum. İki kardeşin bu durma düşmesinin sebebi kesinlikle Apollo'nun suçu değil. Kimin olduğunu sonraki kitapta öğreneceğim. Şimdiden o kişi için hoş olmayan düşüncelerimi hazırladım. Ayrıca bu kitapta Apollo'ya zarar veren karaktersizin de Allah belasını versin diyorum.

    Şimdiiii, gelelim Maximus ayısına! Yazarın bu serisindeki diğer karakterlere nazaran kendisi için fazla bir hazırlık yapmadığını gördüm. Bildiğimiz klasik historical düküydü. Normalde kendisini es geçerdim fakat karşısında Artemis isimli bir tanrıça olunca iş değişiyor. Zamanında Maximus, Artemis'e ağır gelir demişim. Düzeltiyorum: Maximus, Artemis'i hiç mi hiç hak etmiyordu.

    Oğlum, seni de kara listeme aldım! Neymiş "Ben bir düküm, Artemis'i bırakmam ama o sadece metresim olmalı. Ben onun soylu kuzeniyle evleneceğim." Terbiyesize bak ya! Unvan olarak yüksek olabilirsin ama adam olmadığın kitap boyunca o kadar belli ki. Oldukça melek gibi bir babası olmasına rağmen ona piç diyen birinden ne beklenir ki zaten! Yerin dibine gir inşallah!

    Seride Maximus ayısından sonra bir de James denen bir arkadaş mevcut. Her zamanki gibi hayalet arayacağım niyetine yine mikser görevini üstlenmiş durumda ama bu sefer mikserliği ona pahalıya patladı. Kitabı gelecekte okuyacak olanları bilemem ama başına geleni okuyunca bir "Ohhhh" çekmiş olabilirim. Gönül isterdi şu karakterden sonsuza kadar kurtulayım, maalesef 8. kitabın baş kahramanı kendisi.

    Kitapta Artemis ve Apollo'dan sonra beklediğim kişi tabi ki biriciğim Winter'dı. Tabi gelir gelmez yine Winter'lığını yaptı. Artemis'in başına gelenden sonra kendisini ölü kabul etmesi kopardı beni. Herhalde aynı şey eşinin başına gelse "Eşim nasıl olsa öldü." diyerek ortamdan çekip gidecek. Godric ile de iyice kanka moduna girmişler. Ama bu ikiliyi anca 2 sayfa okumak üzdü. Ben biraz daha kitaba dahil olmalarını isterdim. Ah eşek Maximus ah! Derdini bu kankitolara anlatsan ne sen uzun seneler katil arardın ne bu ikiliyi az okurduk.

    Ya, ben şimdi Winter bebeğimle 9. kitaba kadar ayrı mı kalacağım? İzninizle ağlama köşeme çekiliyorum.