• 42 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Ruhun Gizli Elbisesindeki Sıkıntılar: “Ten Düğmeleri” – Belki De Düğümleri –


    23 Ağustos 1995 yılında Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Yusuf KORKUTAN. Mahlası, Yusuf ARAF. İlköğretim, ortaöğretim ve lise öğrenimini Diyarbakır’da gördü. Üniversite öğrenimini ise Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı Bölümü’nde görmüştür. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü’ nü okuyor. Bir zamanlar, İstanbul’da yaşamıştır. Şimdi ise Diyarbakır’da yaşam telaşı içinde mücadele ediyor ve edebiyat alanında bir şeyler üretmeye devam ediyor. Ayrıca 21 Ekim 2015 yılında, yazmış olduğu şiirlerin basılmaması üzerine “Beyaz Gölgem” adlı bir şiir albümü çıkartmıştı. Herfene, Üslûp, Anbean, Şiirden, Yolcu, Şarkî, Varlık, Lümpen, Cazkedisi, Şehir, Vurgu, Bireylikler, Ze (Türkiye’nin İlk Sesli Dergisi) ve diğer dergilerde şiirleri yayımlanmıştır. Fanzinlerde de eserleri yayımlanmıştır. Zamanında “Yelkensiz Dergisi” nde yayın kurulunda yer almıştır. Vahittin Bozgeyik 2017 Şiir Yarışması’nda “İnsan Doğar, Büyür ve Ağrır” adlı şiiri ile ikinci olmuştur. 23 Mayıs 2017 tarihinde deneme türündeki ilk kitabı olan “Açık Kalp Edebiyatı” Herdem Kitap’tan çıkmıştır. Roman kitabı olan “Muhtelif Delikanlı”, 13 Haziran 2019’da Herdem Kitap’tan çıkmıştır. En son olarak 2018’de “Ten Düğmeleri” adlı şiir kitabının ilk baskısı Peron’dan, ikinci baskısı ise Kaos Çocuk Parkı’ndan çıkmıştır.

    “Ten Düğmeleri”, toplam yirmi iki (22) sayfadan oluşmaktadır. Yusuf Araf’ın ilk şiir kitabıdır. Kitap satış sitelerinde Peron’un yanlış basımından dolayı kırk iki (42) sayfa olarak geçiyor. Bunu da belirtmek isterim.



    Hamur Tipi : 2. Hamur

    Ebat : 13,5 x 21

    İlk Baskı Yılı : 2018

    Baskı Sayısı : 2. Basım


    Araf, büyük ihtimalle şiir yolculuğunda gözlerini ve yüreğini Cemal Süreya’nın “Şiir, anayasaya aykırıdır; doğanın ahlakı kovduğu yerdedir, yasa dışıdır.” cümlelerine çevirmiştir. Bundan olsa gerek, daha kitabın ilk sayfalarında bize sesleniyor sert bir lirizmle. Anayasa neydi? İlk önce biraz tanımlar üzerinden gidelim olmaz mı? Hem kendimize de bu süreçte hatırlatmış oluruz.

    “Örgütlenmiş bir toplumda devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama erklerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların hak ve ödevlerini, özgürlüklerini saptayan ve düzenleyen, yasa sıralamasında en önde gelen yasa.”

    Sanırım bu anayasa konusunu çözmüş olduk. O hâlde ilk şiir üzerinden ilerleyelim. Araf, bize “Her Fakir Evden Bir Şair Çıkar” şiiriyle sosyal devlet, bozuk düzen ve sistem, yokluk ve yoksulluk, sağır ve dilsiz devlet ve baskıcı gibi kavramları sorgulatmıyor mu? Aynı zamanda bir babanın hiyerarşik tablosunu da göstermiyor mu? Ki daha ilk sayfada bize babanın nasıl sevdiğini ama aynı zamanda şiddet gösterdiğini göstermiyor mu? Sanki babasının psikolojik sürecini ve bulunduğu ortamın sosyoekonomik tablosunu çiziyor. Şiir kitabındaki gizli karaktermiş gibi. “Her fakir evden bir şair çıkar/ bir de yan komşuya iki tabak yemek/ ne desem yanlış anlaşılır/ beni daha sana varmadan tutuklarlar/ bu devirde çocukların sesleri çirkindir/ ondan duymaz devlet baba.” dizeleriyle bize sosyal devlet yapısından uzakta olan bir ev betimliyor. Devletin vatandaşına bakmadığı, fakir evlere hizmet etmediği, geçim derdini çözmediği, yokluk ve yoksulluk romantizmini aşmadığı bir devlet düzeninden ve bozuk düzeni eleştirince, tutuklama eyleminin hemen devreye girmesinden bahsediyor. Düşünce özgürlüğünü eleştirmesinin ülkemizdeki tablosunu sunuyor bize. Devletin işine gelmediği her şeye vurdumduymaz yaklaşması gibi. Yusuf, şiirinde sevgiliye gitmeye çalışıyor. Bütün bu kötülüklerden, ezici ve sevgisiz ortamdan, bunalımlardan, kendi babasının şiddetlerinden ve daha bir sürü şeyden dolayı sevgilisine gitmeye çalışıyor ve giderken de salt bir duygusallık yerine kamuflaj olmuş bir duygusallıkla hareket ediyor. Toplumsal sıkıntıları şiirine ekiyor. Şiiri, gitgide haykıran bir yapıya dönüşüyor. Siz bakmayın Yusuf’un şiirinde “bu devirde çocukların sesleri çirkindir” demesine. Asıl, çocukların sesleri güzeldir. Yusuf’un eleştiren, sorgulayan ve haykıran sesi güzeldir. Boyun eğen her çocuğun sesi, çirkindir. Mücadele etmeyen hiçbir çocuk, dikkate alınmaz. Yusuf’un mücadelesiz birisi olduğundan bahsedemeyiz. Şiirinden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz: Yusuf, ortalama bir ekonomi ile geçinen bir evin üyesi. Bu evde maddi sıkıntılar hep vardır. Geçim derdi. Sürekli çalışan ve çabalayan bir babanın bunalımı neticesinde oluşan şiddet eğilimi. Yaşam koşullarının insanı dönüştürdüğü biçimin kurbanı olmuş bir baba. Her maddi sıkıntının olduğu evde, hep manevi sıkıntılar vardır. “Her şekil bir façadır yüzümde babam” ve “Her fakir evden bir şair çıkar/ bir de baba” dizeleri, bize zaten bu düşüncenin alt yapısını yansıtıyor. Çevredeki bozuk düzenin etkilerini de yazmayı unutmuyor.


    Araf, “Müstehcen Ölümlü Öpücükler” adlı şiiriyle yarattığı toplumsal ve bireysel donanımlı şiirden çıkıp, duygusallığın çıplak olduğu bir şiirle bizi yalnız bırakıyor. Tabii yalnız bırakırken tamamen kaybolmuyor, Yusuf. Şiirin gizli kuyusunda saklanıyor. En azından hızlı bir geçiş olmamalıydı. Sıradaki şiir de tematik olarak aynı olsaydı bari ama yapacak bir şey yok. Bize şiir kitabının çeşitliliğini vurguluyordur belki de. Bence şu dize hatırına yazılmış bu şiir: “Ancak öpersen yaramı değişir kullandığım ilaçlar”

    Kalemin keskin ve yaralayıcı kısmı – acaba… –



    Araf, sınırları zorlamak istiyormuş gibi görünüyor. Kitaptaki çoğu şiirden farklı bir biçime sahip olan bir şiir bu. “Kahır” Sahi, buna gerek var mıydı? Bu biçim olarak sırıtmıyor mu acaba? Kitapta bir bütünlük yakalamak daha tatlı değil midir? Belki de ben yanılıyorumdur. Biz en iyisi şiirin tamamına ve son dizelerine bakalım.





    Kahır



    senin yüzünde pas

    elinde duman

    ağır aksak adımların



    dikmişsin ağzını

    kırılmış parmakların

    kalbin aç kalbim

    kalbin yoksul



    sesin yok

    bu gece kelimeler kapalı

    üşüyorsun kalbim

    yağmur duruyor dudaklarında

    kapanıyor kapılar

    saçlarında kar

    şakaklarında eski bir bahar



    istedim ki beni

    seninler ayrı yerlere koysunlar

    sana çiçekten

    salkım bahçelerinden bir duvar

    bana olsun, ne olursa olsun

    terk et o pencereyi

    uyu!

    yahut öl kabuğunda

    çünkü top koşturan bir çocuk

    yok sevginin avlusunda



    gök içinde kahır

    yer hınç barındırır

    kar saçlarında kalbim



    peşinde endişe

    içinde koca bir mecburiyet ile

    ne bahar görürsün

    ne de yırtılan bahtın örülsün



    kalbim!

    dirilme

    daha yakışıklı çıkıyorsun fotoğraflarda

    cesetken!


    Sizce de şiirin sondan ikinci dizesi, uzun kuyruk olarak durmuyor mu? Biçimi çok yormuyor mu? Şiir boyunca hep kısa dizeler var ve ardından gelenler de aşağı yukarı dengeyi sağlamıyor mu? Peki, buna ne diyeceğiz? Sanki fazla kan kaybı yaşıyormuş gibi. Bence buraya fazla dokunmayalım ama Yusuf’un kalbine söylemek istedikleri etkileyici. Çok darbe alan bir kalbin yaşamaması daha güzel. Çok acı, kalbi yıpratır çünkü.

    Araf, Diyarbakır – Sivas arası bir tren yolculuğunda yaşadığı duygusal patlamaya şiir yazarak mola vermiş gibi. Sanırım Yusuf, bir ayrılık travmasında? Bir önceki şiirinde öpmenin yüceliğinden bahsederken, bu şiirinde hayal kırıklığını veya ulaşamadığını aktarmak istiyor. “Öpücük tenden taşınma başka tene/ geç de olsa anladım” demiyor mu? Ki sonraki dizelerde bu varsayımımı güçlendirerek “Bir vagondan diğerine yaptığım/ kanamalı bir aşk/ sırtıma yüklediğim ağlamaklı akşamlar” yazmıyor mu, kalbinde büyük patlamalar olurken? Aynı zamanda kendisine sitem ediyor çokça.


    “Adımlardım kendime pay biçtiğim dudaklarını/ gördüğüm her yarayı öpmemeliymişim meğer/ yasakmış trenlerde yarım yamalak sevişmeler” dizelerinden anlıyoruz bunu. Belki yaşanmışlıklar, belki de yaşanmamış hayaller… Zorlu bir tren yolculuğu olduğu çok kesin. Hüzün dolu bir tren. Hüzün dolu bir kendisi ve “Yalnız hüzün el sallarmış trenlere” söylemi. Belki de bundan yola çıkarak kendisine rastlamaya çalışıyor?


    “Öpülmemiş Bir Kalp” te Yusuf’un sinirlendiğini, yalnız bırakıldığını, hiçe sayıldığını ve ertelendiğini görüyoruz. Şiiri okuyunca çoğunuzun göreceği şey, üzgün bir tablo. Lütfen, “Birden kırışan alnım gibi kaldın hayat” karşısında saygı duruşu sergileyiniz. Bu dizeyi yazabilecek kadar kırışmış Yusuf.


    Hani Yusuf’un ikinci olduğu şiir yarışmasına katıldığı bir şiir vardı ya. İşte o şiirde Yusuf, her şeyi ele veriyor. “İnsan Doğar, Büyür ve Ağrır” adlı şiirinde yaşamın sancılarını, sürecini ve serüvenini anlatıyor. Yusuf nereye giderse gitsin ve ne yaparsa yapsın, bu geçim derdi onu yalnız bırakmıyor. Devletin vurdumduymazlığından kurtulamıyor. Sanki tenine yapışmış düğmelerden bir tanesi. Ruhun azabı!

    “Cebimdeki bozukluklardan bir ağrı sipariş ettim kendime” dizesi, hepimize atılan bir tokat değil mi? En çok da kendisine sahip çıkmayan babaya. Devlet babaya. Kendisine aldığı ağrı ile çok ağlamış ve bize bir pusula uzatıyor.

    “İnsan, ağladığı yerin ev sahibidir.”
    Bundan başka bir tanım yapılabilir mi?



    Sevgili Araf, “sesimin küflü omuzu” sence nasıl bir betimleme veya imge? Şu anki şiirlerinde eskiye göre daha sağlam imgeler var. Kafamı karıştırıyor bu tür imgeler. Birbirinden bağımsız sözcükleri birbirine bağlayıp imgeler oluşturmak isteriz her zaman. Kimi zaman başarırız. Kimi zaman da yeniliriz vahşi imgeye. Bu konuda yorumunu muhakkak isterim.

    “Babamdan yediğim ilk yumruğa sarılıyorum, senin adın geçince düşmemek için/ düşün ki o denli çaresizim, o kadar sana yüz tutmaya gelmişim/ öylece yeni yetme gibi uzağımda dururken ellerin.”

    Bu dizeler, bize kişisel duyguların ardındaki çaresizlik, yorulmuşluk ve umudun fotoğrafını uzatıyor yumuşak bir tonda ama en çok da kırılgan ve dargın bir romantizmle.





    Ah “Zührevi”, ah!

    “Sen sanki hazırda bekleyen bir intihar gibi beni bekliyorsun/ bir insan ne kadar büyük bir ağrı olabilir ki diyorum/ diyorum sen/ bir diş ağrısı gibi tutmuşsun ellerimden” ve “Bak burası da babam/ sırtımdaki yumruk izi/ kırılan kaburga kemiğim/ sustuğum gece” dizeleri, şairin bunalımını gözler önüne seriyor. Kırılmış, üzülmüş, ağlamaklı ve en çok ilgisiz ve sevgisiz Yusuf’u intihara sürükleyen bir ev trajedisi! Psikolojik çalkanmalar. Acıların yoğun etkisi. Dikenler üzerinde yaşayan bir insan. Fazla konuşamayacağım. Yaramı deşti bu şiir. Ah Yusuf, ahh!



    Ayrıca şu iki dize benim kafamı karıştırdı. Birbirini taklit eden iki farklı şiirin dizeleri. “Alnım, askıda kalmış, unutulmuş ceket kadar kırışık” ve “Birden kırışan alnım gibi kaldın hayat” dizelerini sadece ben mi taklit görüyorum? Umarım bana öyle görünüyordur. Bir de birinci dizede sanki fazla sözcük mü var? Sevgili Yusuf, askıda kalmış eki- ceket, zaten unutulmamış mıdır? “Unutulmuş” sözcüğü fazla değil mi sence de?



    Araf, bir kitap boyunca acemiliklerini, patlamış yüreğini, kırılan kaburgasını ve sırtını, ağlamış hâllerini, yalnız bırakılmışlığını, hiçe sayılmışlığını, şiddete maruz kalmışlığını, terk edilmişliğini, geçim derdini, devletin sosyal kavramından uzak oluşunu, vurdumduymazlığını, hiyerarşik yapısını, toplumsal sorunları, yaşam sancıları, psikolojik sıkıntıları ve daha birçok şeyi bize aktarıyor. Bu çok tanıdık değil mi? Biz de benzemiyor muyuz Yusuf’un yarasına?



    Cemal Süreya’nın şu İran atasözünü sürekli kullandığını hepimiz biliyoruz:

    “Türkçe bilenin işi, rast gider.”



    “Ten Düğmeleri’ nde gözüme çarpan bazı sözcük hataları var. Bunu dile getirmek istiyorum. Yusuf veya kitabın editörü nasıl gözden kaçırabilir? Sizden küçücük bir ricam var. Bakınız şiir yazarken demeyeceğim. Çünkü, çok zahmetli iştir. Şiir yazdıktan sonra veya kitap için dosya çalışması yapılırken, elinizde doğru bilgilerle hazırlanmış sağlam bir “Türkçe Sözlük” bulundurunuz. Belki bunları yazarken ben de yazım hataları yapmışımdır veya yapacağım. Gözümüzden kaçabilir. Bir dost olarak birbirimizi uyaracağız. Şair ve yazarların dil konusunda hataları neyse de editörlerin hataları nasıl kabullenilebilir? Yayınevlerine fazla iş düşüyor.



    Neyse konu fazla uzamadan ve farklı yerlere gitmeden/yanlış da anlaşılmadan şu sözcük hatalarını yazalım. Sözcükleri şiirde küçük yazıldığı gibi değil büyük harflerle yazacağım hepsini. Bilginiz olsun. Kitaptaki sözcük hatalarını ve doğruları şu şekilde:



    HALÜKÂRDA (YANLIŞ) – – – HÂLÜKÂRDA (DOĞRU)

    TUTUĞUM (YANLIŞ) – – – TUTTUĞUM (DOĞRU)

    HASBİHAL (YANLIŞ) – – – HASBİHÂL (DOĞRU)

    HALA (YANLIŞ) – – – HÂLÂ (DOĞRU)

    RÜZGAR (YANLIŞ) – – – RÜZGÂR (DOĞRU)

    HALLERİNDE (YANLIŞ) – – – HÂLLERİNDE (DOĞRU)



    Şiir kitabını yorumlamak için Cemal Süreya’yı birazcık referans olarak kullandım. Belki işimi kolaylaştırmak için belki de zorlaştırmak için. İşte Yusuf’un eleştirdiği anayasa ve bu bozuk düzene karşıdır şiir. Eşit davranmayan doğaya ve yaşama bir başkaldırıdır!
  • Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen
    Oysa ne çok sevdim ikinizi de bilsen.

    Sevince ölesiye sevilir kalınırdı
    Gidince kırılmış bir dal gibi gidilirdi
    Sonra
    Şehirler uyur kalbim örselenirdi.

    Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen
    Oysa ne çok sevdim ikinizi de bilsen.

    Ne anılar anladı beni yar ne de sen
    Oysa ne çok sevdim ikinizi de bilsen.

    Gidince upuzun kırılmış dallar gibi
    Üşürdü ömrümüz saçakta kuşlar gibi
    Kederden
    Geberten hasret ezberlenirdi.

    Ne anılar anladı beni yar ne de sen
    Oysa ne çok sevdim ikinizi de bilsen.

    Geliyorum köpekler gibi acı çekerek
    Geliyorum hasretinin gözlerinden öperek.

    Yılmaz Odabaşı

    Bak iyi belle bu şarkıyı. 😍

    Fatma Aydıner
    https://youtu.be/tbkgQrjdIlU
  • 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri.
    Yeraltından notlar-Alıntılar

    "Tek başımayım, ama onlar hep birlik."

    ***

    Kimseyle konuşmak istemezken
    birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle
    yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek
    istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk
    birden kayboluyordu. Kgkjhgk

    Bizim romantik, geniş bir
    adamdır, aynı zamanda madrabazın
    madrabazıdır...


    Bizde düşüşlerinin son
    basamağında bile ideallerini kaybetmeyen o
    "geniş yaradılışlılar"ın bu kadar çok olması da
    bu yüzdendir.


    Evet
    efendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruh
    bakımından son derece namuslu kalabilmeleri
    ancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,
    romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz
    (düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)
    sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlu
    bilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,
    şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.


    Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum


    Okumak bana uygun tek
    dış etkiydi.


    Okumaktan
    başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,
    çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine
    çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.


    Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanın
    başına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık ki
    umduğum çıkmadı. Pencereden atılacak bir
    adam olmadığım anlaşıldı ve kimseyle
    dövüşemeden meyhaneden çıktım.


    O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,
    hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümü
    korkutan ne subayın on verşok boyu, ne
    dayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunları
    göze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakat
    manevi cesaretim yoktu.


    kalbim kâh durur gibi
    oluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,
    çarptıkça çarpıyordu!..


    Kim bilir ne
    âlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.


    Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden
    sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;
    pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun
    sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle
    baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı
    mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza
    duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,
    ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir
    mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin
    açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve
    bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne
    olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama
    önemli olan da tamamen hazır olmasıydı)
    açılacağına körü körüne inanırdım; yani
    neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne
    çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum


    Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde
    göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu
    kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi

    Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası
    yoktu. Beni mahveden de buydu zaten.


    Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa
    sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim
    hiç?


    Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,
    aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,
    bende insanlarla, bütün dünyayla hemen
    kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu
    arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı
    canlı bir kişi olmalıydı.


    O kadar önemli olayları
    fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete
    düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister
    istemez onları kendimden aşağı saymaya
    başladım.


    İğrenç derecede ahlaksızdılar.
    Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;
    elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş
    gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik
    de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,
    çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,
    yalana bürünüyordu.


    "Nasıl, korktun değil
    mi, korktun, tam manasıyla korktun!" diye kendi
    kendimi yerdim.

    Uygun bir an seçerek kendimi
    göstermeliydim; işte o zaman "Gülünçlüğüne
    gülünç ama zekâsına diyecek yok!" diyecekler
    ve... ve sonra da... Sonra hepsinin canı
    cehenneme!...



    Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acı
    veren bir düşünce saplanıyordu:



    Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek
    artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap
    döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda
    bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz bir
    ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi
    görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş
    bir garson da vardı.


    Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsi
    ayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmak
    için yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’u
    tokatlayacağım!



    — Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diye
    mırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıp
    Brezilya’ya giden Papan, ne de Como
    Gölü’ndeki balo!



    ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümden
    dökülen şu partallara bak! Senin yüzünden her
    şeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğim
    kadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Ben
    silahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’
    Bunu söylerken havaya ateş edip ortadan
    kaybolurum..."



    O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.
    Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,
    haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.
    "Pekâlâ, varsın öyle olsun." diye düşündüm,
    "Beni çirkin bulursa daha memnun olurum..."



    O anda, aşkın olmadığı yerde olanca
    kabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşun
    manasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şey
    olduğunu apaçık görebiliyordum.


    Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?
    — Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken ne
    diye öleyim?
    — Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.
    — O zaman düşünürüz...


    Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilik
    buradaki hayatından daha iyidir.
    Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşk
    olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,
    kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasıl
    olursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...
    çirkeften başka ne var? Üf!



    Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarında
    dağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerde
    istediğim kadar kirleneyim, gene de kimsenin
    esiri olmadığımdan canım isteyince çeker
    giderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir leke
    kalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.
    Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyini
    teslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmak
    istesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgide
    daha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin ne
    melun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana daha
    başka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelen
    anlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patrona
    borçlu musun? Gördün mü!



    İyilik bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...
    Ama birbirimize tek kelime söylemedik; daha
    sonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizi
    dikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmek
    bu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Buna
    rezaletten başka ne denir, rezalet işte!


    Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.
    Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibi
    olmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Bir
    ailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de ana
    baba insana düşman, yabancı olmaz. Yılda bir
    olsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlar
    bir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesiz
    büyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuz
    oldum.


    Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,
    yüze gülmez, sert bir adamdı, ama kızının
    önünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyre
    doyamazdı. Kızı baloda dans ederken
    adamcağız beş saat aynı yerde gözlerini ona
    dikip hayran hayran seyrederdi. Kızının
    sevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlenceden
    sonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,
    mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onu
    kutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseye
    zırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızına
    harcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince de
    sevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarına
    daima annelerden daha düşkün olur. Bazıları
    kızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!
    Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.



    Namuslu
    insanlar fakirken de iyi yaşıyorlar



    Hatta acılı zamanlar bile
    iyidir, zaten acısız insan mı var?

    Aşkın insana böyle şeyler
    yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten
    hoşlandığını bilir miydin?



    Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür
    dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz
    zevktir!


    Aşk kutsal bir sırdır


    Ortada aşk
    olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi
    niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi
    bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.
    Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa
    aşk niçin geçsin?



    Bazı kimseler
    çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk
    dünyanın en büyük saadetidir

    Küçük çocukları
    sever misin Liza?

    Düşün bir kere,
    şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;
    hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına
    karşı kalbinde kötülük besleyebilir!



    Karıkoca
    ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların
    hatırı için neler affedilmez.


    Siz şey... kitap gibi konuşuyorsunuz.

    Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim
    bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi
    temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin
    almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını
    korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin
    ardına gizlenip hislerini açık etmemek için
    başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu
    anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri
    söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan,
    ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat
    edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.



    E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından
    bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı
    halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz
    sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu
    işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun
    burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük
    tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere
    getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu.
    Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep
    böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek
    burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın
    çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız
    şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim:
    Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir
    kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime
    gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti
    duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken
    düşebilir. Halbuki başka bir yerde
    karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi
    yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek
    yerine, basbayağı âşık olabilirdim. seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım
    gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref
    bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret
    edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen
    de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum,
    çünkü burada ben değil, sen benim keyfime
    uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe
    kiralanırken ömrünün sonuna kadar
    satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest,
    başına buyruk olacağını bilir. Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun


    Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun.


    Aşk! Aşk her şeydir;
    en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek
    servetidir aşk!


    Bu aşk için ruhunu veren, ölümü
    göze alanlar vardır. Ya senin aşkının değeri ne?


    Ya senin aşkının değeri ne?

    Tependen tırnağına kadar satılıksın, aşkını
    aramak gereksiz; bunsuz da her şey mümkün
    oluyor. Bir genç kız için bundan ağır hakaret
    olamaz, anlıyor musun


    Bir düşün, burada hayatını
    ne uğruna mahvediyorsun?



    Peki, ama sizleri
    beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir kızın
    burada bir lokma bile boğazından geçmez,
    çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar.



    Kimsenin senden yana çıkacağını da
    umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte
    seni gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı,
    acıma duyguları çoktan silinmiş birer esirdir. Bu
    çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
    dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını,
    gençliğini, güzelliğini, ümitlerini, sahip olduğun
    her şeyi körü körüne bir sadakatle buraya
    verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi
    görüneceksin; bir hastalık kapmamışsan, gene
    Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
    yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun







    Senin de tıpkı onun gibi
    olacağına inanmıyorsun, değil mi? Ben de
    inanmak istemezdim, ama kim bilir, belki o tuzlu
    balıklı kadın da sekiz on yıl önce memleketin bir
    köşesinden buraya taze, tertemiz, melekler gibi
    saf gelmişti; kötülük nedir bilmez, konuşurken
    yüzü kızarırdı. Belki senin gibi gururlu, alıngan,
    başkalarına benzemeyen, kraliçeler gibi bakan
    bir kızdı; gönlünü vereceği ve onu sevecek
    erkeğiyle birlikte kendisini tam bir saadetin
    beklediğini sanıyordu. Sonu nasıl çıktı, görüyor
    musun? Bu saçı başı perişan, sarhoş kadın,
    balığı kirli basamaklara vururken, baba evinde
    geçirdiği temiz yılları, okula giderken yolunu
    gözleyip onu ömrünün sonuna kadar
    seveceğine, bütün geleceğinin ona bağlı
    olduğuna, birbirlerini sevmekten asla
    vazgeçmeyeceklerine, büyür büyümez onunla
    hayatını birleştirmeye yeminler eden komşunun
    oğlunu aklından geçirmiştir belki.



    İçimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden
    sızlayan bir şey vardı. Eve son derece huzursuz
    döndüm. Ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir
    ağırlık vardı.
    Liza’




    Dün geceden aklımda
    kalan en kuvvetli intiba, kibrit çaktığım zaman
    beti benzi uçmuş, ıstırapla buruşmuş yüzü,
    kederli bakışıydı. Çarpık gülümsemesi ne
    zavallı, ne gayritabiiydi o anda! Ama Liza’yı on
    beş yıl sonra da o zavallı, çarpık, lüzumsuz
    gülümsemesiyle hatırlayacağımı henüz
    bilmiyordum.

    "Gelecek, mutlaka gelecek!" diye bağırıyordum.
    "Bugün olmazsa yarın gelecek; ne yapar eder,
    bulur! Şu temiz kalplerin romantikliğine lanet
    olsun! O ‘kirlenmiş, hassas ruhlar’ın iğrençliği,
    ahmaklığı, darlığı yok mu! Halbuki
    anlaşılmayacak nesi var, nesi?.." İşte tam burada
    büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.


    Büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.
    "Bir insanın hayatını istediği yola sokmak için
    ne kadar az söz, ne cılız (hem de yapmacık,
    kitaptan alma, uydurma) bir idil kâfi geldi!" diye
    düşünüyordum, "İşte bakirelik budur! Tam
    manasıyla işlenmemiş bir toprak!"

    "Aşkını anlamadığımı mı sandın
    Liza?"

    artık
    benimsin, bütün temizlik ve güzelliğinle benim
    eserimsin, sevgili karımsın.

    Evime hür, başın dik olarak,
    Evimin kadını olarak gir!

    aptal, aptal, aptal, aptal,
    aptal!


    — Birisi sizi istiyor; dedi ve yana çekilerek
    Liza’ya yol verdi. Odadan çıkmak istemediği
    belliydi; bizi alayla süzüyordu.

    Evime hür, başın dik olarak

    İnsan hem fakir, hem
    asil olabilir. Şey... çay içer misin?

    Bunun nasıl bir kadın
    olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki
    aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun
    nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!..

    Mesele bundan ibaret,
    yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi
    mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha?

    Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden
    kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de
    fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval
    okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada?
    Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye
    haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet
    gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten,
    buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm
    yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum
    için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir
    hangi sebepten sana adresimi verdim.

    Hepinizin
    yerin dibini boylamanız, işte o kadar!


    Huzur,
    sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler
    diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım.

    Miskin kocakarılar gibi, karşında
    gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de
    affetmeyeceğim seni! Şu anda itiraf ettiklerim
    yüzünden de s e n i affetmeyeceğim! Evet sen,
    yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin,
    çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın
    biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci,
    en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en
    kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha
    iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden
    utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm
    boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim;
    benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini
    anlamasan da bana vız gelir! Senin orada
    mahvolup gitmen de vız gelir!


    İnsan hayatta bir kere,
    o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini
    döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan
    sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı
    sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun

    Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok
    anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark
    edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu
    anlamıştı.


    Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten
    kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de,
    hâlâ benden çekindiği için daha fazla
    yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden
    çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda
    içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana
    doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya
    başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha
    önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla
    ağlamaya başladım...

    hükmetmek, sahip
    olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan
    utandığım için alevlendiğine eminim.
    Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın
    ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret
    ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki
    duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam
    duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce
    şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu
    sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana
    sarıldı.

    Yeraltı
    hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve
    manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka
    şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim
    varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını
    canlandıran, onu uçurumun dibine kadar
    yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını
    sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu
    biliyorum, ama manevi varlığım o derece
    bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar
    uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler"
    dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye
    kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye
    değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini
    anlayamamamın da garipsenecek yanı yok
    bence


    Bir an önce ondan
    kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı,
    yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.
    Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir
    sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.


    Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu
    hareketi kazara, kendimi bilmeden,
    düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat
    yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça
    söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın
    tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza
    paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde
    aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız
    şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye
    yapmıştım, ama içimden, kalbimden
    gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna
    eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık,
    zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki,
    yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce
    yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye
    attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın
    peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim.



    uzaklaşmamış olmalıydı.
    Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan
    kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı,
    kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı
    yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak
    fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa
    kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak
    geçtikten sonra durdum.


    "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden
    koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp
    pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp
    affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu
    istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o
    anı asla ama asla soğukkanlılıkla
    hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?"



    "Belki hemen yarın, sırf bugün
    ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek
    miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün
    belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım
    mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim
    kızın?"



    "Hakaretin silinmemesi onun için daha
    iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu
    da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu
    kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı
    hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü
    batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu
    yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine
    hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi
    ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?"



    Kolay elde edilmiş bir saadet mi,
    yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?


    zira hepimiz yaşamla
    bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare
    eden insanlarız.


    Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi
    kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir?


    Kaprislerimiz,
    isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı
    çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi,
    ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı
    genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı
    deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar
    vesayet altına girmeye can atarız.


    Ben kendi hayatımda, sizin cesaret
    edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna
    kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz
    tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi
    kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre
    ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından
    bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını,
    neden ibaret olduğunu, adını sanını bile
    bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden
    kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana
    gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi
    sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.

    İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna
    sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç
    geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik,
    genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep.
    Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten
    çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya
    geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok
    hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz.

    Yakında.  
    ir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri
    olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar;
    daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum...

















    "
  • Seni son kez hatirlayacagim. Ebediyen unutmak icin. Ve hatirlanacagin tek yer sana yazilan bu son satirlar olacak. "Ihanet, kendini; sadakat, iradeni dinlemektir" derler. Bu mantikla dusunup karakterine baktigimda ne oldugunu degil ama kendini ne sandigini gorebiliyorum. Umarim soylediklerimden yola cikarak soyleyemediklerimi anlayabiliyorsundur.

    Bu ayriligi terk edilmek olarak degil, kendimi senden geri almak olarak goruyorum. Bir kahrin oldu farkinda misin? Asigin olmak degil, asigin kalmakti derdim. Senin yuzunden kac yanlisa inandim bilemezsin. Kendini guzel ambalajlamissin. O hediye paketinin icince beni bir cirkinlige surgun eden iyilik ve guzellik gibiydin. Kendini guzel seviyormus gibi gosteren iyilik kiligina girmis kotuluktun aslinda sen. Guzel kandirdin beni. Belki biraz dikkatli baksam gercegi gorebilirdim ama karanligi fark edebilmen, karanlikta gormen anlamina gelmiyormus sonradan fark ettim.

    Bana senin ne kadarini ayirmistin? Hangi yanini? Benim bilip senin bilmedigin yanini mi? Senin bilip benim bilmedigim yanini mi? Hangisiydi bana layik gordugun? Neydi bende, once guzel bulup sonra begenmedigin? Guzeli sevmen degil, guzel sevmendi onemli olan ama sen bunu beceremedin. Aslinda insanlarin birbirini sevmesinde de degil mesele; sevmeye devam edebilmesinde... Duygularina islenmis kenar susu, oyali yalanlarina kandim. Sence ne kadar saftim?

    Kadinlarin guzel gorunmek icin yaptigi makyajla, erkeklerin kalbe girmek icin soyledigi yalanlar arasinda fark yoktur. Ikisi de karsi tarafi etkilemek icin yapilan gercekdisiliktir. Nasil bu kadar yalana dustugunu hala anlayabilmis degilim. Kelimeler bunu anlatamiyor. Senin dilini sen anliyor musun? Belli ki anlamiyorsun. Anlasaydin kendinden igrenirdin... Bana da sadece yuzune susmak dusuyor bu durumda; kendi dilinden bile anlamayan birine susarak ne anlatilabiliyorsa... Kendi kendini yikan bir hayalsin artik anla!

    Ask, karsindakine seni incitebilme ayricaligi verir. Ve diger taraf bunu cok iyi bilir. Biliyordum ben, seni severken... Cunku gozum kapali sevdim seni. Belki de bu yuzden bu kalp senden baskasini goremedi. Ama simdi cok agriyor. Ben de baskalari gibi seni aklimla sevseydim aciyan yerim kalbim olmazdi degil mi? Sen benim icimdin. Icimken icimde öldün; simdi hangimizin basi sag olsun?

    En azindan aramizda gercek bir ayricalik konusmasi olsun isterdim. Iki medeni insan gibi ayrilsaydik keske. Belki de hatani anlar degisirdin? Ah pardon! Her seferinde unutuyorum. Yilan deri degistirince isirmaz saniyorum. Yilanin deri degistirmesi onun yilan oldugu gercegini degistirmiyordu degil mi?

    Ben seni ruh esim yapamazken sen beni ask cinayetine nasil suc ortagi yaptin? Bunlari korkarak yazdigimi sanma. Yenilmekten korkmuyorum. Cunku bu oyunu biliyorum. Erkekler en buyuk yanlislarini en dogru kadinlarda yaparlar. Bunu hep yasiyorum. Belki de senin sucun yok, ben sana yanlis basladim. Kirilmis bir kalp neresinden baslanabilir ki onarilmaya? Iyi kalpten ölür mü insan? Bazen ölür. Ben belki ölmedim ama cok yaralandim. Ve bugun actigin yara daha kac yarinimi kanatacak acaba?

    Neden bazi geceler diger gecelerden daha karanliktir bilir misin? O geceler hayatinin kirik anlarina denk gelir. Ne dogrulabilirsin ne dusunebilirsin. Bir sancidir o yurekte sapli kalan. Herkesten uzaklasirsin ama isin kotu yani kendine de yaklasamazsin. Kendinle hep savasirsin. Ben senin icin kendimle savasmayi goze aldim. Kendimle olan savasimda kazanan oldukca yeniliyorum. Insanin kendini yenmesi zafer midir?

    Cok oldu yanimda uyumak isteyen ama benim aradigim yanimda uyanmak istedigim biriydi. Ve ben hala degismedim. Beni biraktigin gibi misin bilmiyorum ama ben hala birakildigim gibiyim. Baktigin yerden degil verdigin degerden anlamaya calisiyorum seni. Bari beni kaybetmekten korkuyormus gibi yapsaydin. Bir tesellim olurdu elimde avucumda en azindan. En dogru olani bulamasam da... Bu hayatta daha az yanlis olani buldum ama dogru olani bulamadim hala...

    Hep mutlu olmak icin sevdin; cunku bencildin. Keske biraz da mutlu edebilmek adina sevseydin. Siradan olabilecek kadar cesaretliymissin. Tebrik ederim! Sahte gulumseyislerle yasayanlar, gercegini cabuk unutur. Su yalan dunyaya bir yalan olarak da sen eklen sanki ne olur? Sen benim yanilgim oldun, ama ben senin yenilgin olacagim. Saklamak istedigim cok sey var, tum bunlari o yuzden yaziyorum.

    Sen hic mutlu anlarini dusunup agladin mi? Senden sonra bu noktaya geldim biliyor musun? Seninle yasadigim mutlu anlari dusunup dusunup gozyasi doktum. Isyan ettim bazen, "ölümsün sen hayat!" dedim. Yasatip yasatip yanina alan... Ama hicbir seyi iyi etmedi bu isyanim. Actigin pencere bir hapishane duvarindaysa ne ise yarar? Zamanima kazanircasina sizmissin, cok sonra anladim. Soylesene; gonul evini benim yikintilarim uzerine mi kuracaktin? Bakalim etrafinda kimselerin kalmayisi sana neyi hissettirecek, yalnizligi mi ozgurlugu mu? O cukurun icine dusen benmisim gibi gorunse de sen kendi kuyunu kazdin.

    Seni anliyorsam, benim dilimi konusmayi ogrendiginden degil, senin dilini anlamayi bildigimdendir. Cok zaman aldi bunu ogrenmek ve oldukca pahaliya mal oldu. Sonunda bana kimseye baglanmamayi ogrettin. Oysa ben insanlara senin yuzunden guvenmistim. Sen sen ol bundan sonra sevmiyorsan kimseyi kandirma! Bu sevmemekten daha mahvedici...

    Suyun ustunde durabilmeyi becermekle yuzucu olunmuyor denizci bey! Kendini dahi kandirabilecek kadar iyi bir yalanci olman da seni kurtaramayacak gerceklerden. Insanin ici yuzune vurur. Kiminin isigi, kiminin karanligi, kiminin de yarasi... Sende o kadar cok degisti ki bunlarin yerleri... Degismeyi hep bildin. Bildin de kendin olmayi bir beceremedin. Bundan sonraki asklarinda "Birinin askina layik oldum" de. "Asik oldum" deme. Sen bu saatten sonra ancak sevilmeyi, deger verilmeyi bekler, sadece asklar dilenirsin. Yalnizliginda emegi gecen herkese kufur edersin. Benim biriktirdiklerim senin harcadiklarindi. Ne kadar bildigin degil, bildiklerinin ne kadari umrunda; iste bu onemli. Sen solmus bir yapragin agactan dususunu izlersin, ben o yapragin nasil öldügünü bilirim; cunku sen seni harcarken ben kendimi biriktirdim. Kalbine sigmayanlari bavuluna sigdirabildigine gore artik gidebilirsin. Git ve dogrunun seni bulmasini dile... Hep bir marti bekle ama bekledigin yerde denizin olmadigini bilme!

    Hayatin neresinden hatirliyorsan oradan unut beni. Gelir hafiza defterimden bir gun siler seni biri... Aklim ve kalbim arasindaydin, simdi iki dudagimin arasindasin. Sen cirkinlestikce ayrilik guzellesiyor bak. Hosca kal. Hayirsiz korkak, hosca kal.
  • AFORİZMAYI SEVEN OLUR SEVMEYEN OLUR. BURAYA BIRAKIYORUM :)
    HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR

    1- Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim –çünkü sözlerim senin düşüncelerinden ve yaptıklarım gerçekleşmiş umutlarından başka bir şey değil.

    2- Sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

    3- Aç gözlerini iyice bak, bütün şekillerde kendini göreceksin. Ve kulaklarını açıp dikkatle dinle, bütün seslerde kendi sesini duyacaksın.

    4- Dostum, sen iyisin, dikkatlisin, akıllısın; hatta sen mükemmelsin – ve ben de seninle akıllıca ve dikkatli konuşuyorum. Ve ben yine de deliyim. Fakat deliliğimi gizlerim. Tek başıma deli olmak isterim.

    5- Aslında hiçbir insana hiçbir şey borçlu değilsin. Ama her şeyi bütün insanlara borçlusun.

    6- Sen iki kişisin: birincisi karanlıkta uyanık, ikincisi aydınlıkta gafil.

    7- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.

    8- Siyah beyaza şöyle dedi, ‘‘ Gri olsaydın, sana karşı hoşgörülü olurdum.’’

    9- Onlar bizim önümüze altın ve gümüşten olan zenginliklerini sererler, bizse onların önüne kalplerimizi ve ruhlarımızı sereriz. Buna rağmen onlar, hâlâ kendilerini ev sahibi, bizi ise misafir sayarlar.

    10- Hepimiz hücredeyiz. Ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

    11- Hepimiz mabedin büyük kapısında bekleyen dilencileriz. Kral mabede girip çıkarken, her birimiz onun ihsanından payımızı alırız. Ama yine de birbirimizi kıskanır, böylece kralı küçük gördüğümüzü apaçık gösteririz.

    12- İnsanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

    13- İkinci benliğin senden dolayı sürekli hüzünlüdür. Ama o, ancak hüzünle yaşar ve gelişir. Bu yüzden, onun sevincinin kaynağı yine hüzündür.

    14- Hepimiz kutsal dağın zirvesine koşuyoruz. Geçmişi bir rehber değil de, bir harita olarak kabul etsek yolumuz daha kısa olmaz mı?

    15- İnsanlar geveze ayıplarımı övüp, dilsiz ayıplarımı yerdiğinde hissetmeye başladım yalnızlığın acısını.

    16- İnsanın kürsüsü, geveze aklı değil, suskun kalbidir.

    17- Gevezelere yalnızca dilsizler imrenir

    18- Sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

    19- İçimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik konağında oturur ve sonsuza kadar orada kalacak, anlaşılmadan, yaklaşılmadan.

    20- İnsanlar arasında kalbime en yakın olan, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

    21- Büyük insan ne efendi ne de uşak olandır.

    22- Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim, bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

    23- İnsanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tâbi olur.

    24- Sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz; deli ve dahi. Onlar, insanlar arasında Tanrı’ya en yakın olanlardır.

    25- İnsanlık, insanlarına hitap eder, ama onlar dinlemez. Biri dinleyecek ve bir anneyi gözyaşlarını silerek teselli edecek olsa, diğerleri ‘‘O zayıf, fazla duygusal,’’ der.

    26- Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir. Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

    27- İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir? Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olmayan bir susuzluk göstermez mi?

    28- Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

    29- Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

    30- En özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

    31- Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

    32- Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün. Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde, sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

    33- Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için, hiçbir minnet hissi taşımayın. Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin; Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir.

    34- Her halükârda bu kötü bir zindan değil. Ama beni diğer odadaki mahkûmdan ayıran duvarı sevmiyorum. Gerçi şunu da sana itiraf etmeliyim ki, bu konuyu ne zindancıya ne de zindanın mimarına açmak niyetindeyim.

    35- Zindana götürülen bir adam görürsen, kalbinden şöyle geçir: ‘‘Kim bilir, sürüldüğü daha dar ve karanlık bir zindandan kaçıyordur belki.’’

    36- Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltemin dokunuşuyla titriyorlar.Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor. Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor. Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar.

    37- Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?

    38- Öbür ‘Siz’ hep size üzülür durur. Ama öbürü de üzüntülerden beslenerek büyür; yani işler yolunda.

    39- Ve devirmek istediğiniz bir despot varsa, önce onun sizin içinizde kurduğu tahtı devirmeye bakın. Bir zorba, özgür ve gururlu olana, eğer özgürlüğünde zulüm ve gururunda utanç taşımasaydı, nasıl hükmedebilirdi?

    40- Eğer başınıza bir despot geçmişse bunun sorumlusu sizlersiniz; Yüce Yaratan, alnınıza diktatörleri yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz.

    41- Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

    42- Aşk acısı mırıldanır; bilgi acısı konuşur; arzuların acısı fısıldar; fakirlik acısı yalvarır. Ancak ortada aşktan daha derin, bilgilerden daha şerefli, arzulardan daha güçlü ve fakirlikten daha acı bir üzüntü vardır. Ancak gözleri yıldızlar gibi parlak olan bu acı dilsizdir, hiç sesi çıkmaz.

    43- Bir sene önce komşum bana, ‘Elemden gayrı bir şey olmadığı için hayattan nefret ediyorum.’ demişti. Dün mezarına uğradım. Hayat, kabri üzerinde aksediyordu.

    44- Tasa, iki bahçeyi ayıran bir duvardır.

    45- Kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

    46- Evet, Nirvana vardır. Ve o; koyunlarını yeşil otlağa sürmene, çocuğunu uyuması için yatağa yatırmana ve şiirin son dizesini yazmana değer.

    47- Kendinizi neşeli hissettiğinizde kalbinizin derinliklerine inin. Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.

    48- Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.

    49- Bir damla yaş ki, beni şu kırılmış gönüllerde birleştiren; bir gülümseyiş ki, varoluşta sevincimin belirtisi olan.

    50- İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o, en tatlı müzikten de tatlıydı.

    51- Ben, gönlümün kederlerini, kalabalığın sevinçleriyle değiştirmeyecektim ve üzüntülerimin her parçamdan akıttığı gözyaşlarım, gülüşlere dönmeyecekti. Yalnızca bir damla yaş ve bir gülümseyiş olacaktı benim hayatım.

    52- Ben istekli ve arzu dolu ölecektim, bu bıkkınlık ve umutsuzluk yaşamak yerine. Ruhumun derinliklerinde aşkı ve güzeli arzulamayı istiyorum ve insanların en perişanını mutlu görmeyi. İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o , en tatlı müzikten de tatlıydı.

    53- Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

    54- Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

    55- Dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

    56- Gökte(esir âlemi) yaşayan ruhlar insanın acılarına gıpta etmez mi?

    57- Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

    58- Haz bir özgürlük şarkısıdır, Ama özgürlük değil.

    Haz, arzuların tomurcuğudur, Ama meyvesi değil.

    Haz, kafestekinin kanatlanışıdır, Ama mekanla sınırlanmış değildir.

    Haz yükselişi çağıran bir derinliktir, Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

    59- Gençliğe ve onun bilgisine aynı anda sahip olamazsın. Çünkü, gençlik bilmek için; bilgi ise yaşamak için çok meşguldür.

    60- Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir. Ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır. Şimdi kalbinize sorun: ‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

    61- Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

    62- Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

    63- Bir tohum ek, toprak sana bir çiçek verecektir. Düşünü gökle donat, sana sevgilini gönderecektir.

    64- Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

    65- Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

    66- Kıskanç, bilmeden beni över.

    67- İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

    68- İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

    69- İnsanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir.

    70- Kardeşlerim şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecek binlerce yürekten.

    71- Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar; oysa bilseler benim o mamadan daha doğduğum gün vazgeçtiğimi.

    72- Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

    73- Kalplerinizin esrarına ancak kalpleri sırlarla dolu

    olanlar yol bulabilir.

    74- Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. Ve böyle de olması gerekir.

    75- Özel ve ayrımcı olmayalım. Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

    76- Ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. Ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

    77- Kendini av gibi gösteren avcıya ne diyeyim?

    78- Bugüne kadar yalnızca, ‘Sen kimsin?’ diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

    79- Bana diyorlar ki:’Kendini tanırsan, insanların hepsini tanırsın.’ Ben de onlara diyorum ki:’Ancak bütün insanları tanıyınca kendimi tanıyabilirim.’

    80- Kendini tanıdığın ölçüde başkalarını yargılayabilirsin. De bana hangimiz günahkâr, hangimiz masum?

    81- Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

    82- Hiçbir zaman ikinci benliğimle tam olarak uyuşamadım. Bana öyle geliyor ki varlık probleminin sırrı, ikimizin arasında bir yerde.

    83- Ruhlar sevinçlerinin ışığında yükselirken benim ruhum ihtişamla kederin karanlığında yükselir. Ben senim: Gece! Ve sabahım geldiğinde benim devrim de bitecektir.

    84- Bedenim ruhuma âşık olup da evlendikleri gün, ikinci kez doğdum.

    85- Ruh ile tenin savaşı, yalnızca ruhu sakin, ama teni asi olanların düşüncelerindedir.

    86- Durmadan yürüyorum bu kıyılarda,

    Kum ve köpüğün arasında yürüyorum,

    Bir gün ayak izlerimi silecek met,

    Ve rüzgâr köpüğü götürecek elbet,

    Ama denizle kıyı ebediyen kalacak arkamda.

    87- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi…

    88- Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    89- “Meşgulüm” demek, hayata saygısızlıktır biraz da. Zaman sarhoş oluverir, önce-simdi-sonra el ele tutuşur dans eder, sonsuzluğun ezgisiyle…

    90- yaşadın mı

    ağız dolusu yaşayacaksın,

    sevdin mi de

    yüreğin dolusu!

    güneş gibi bakacak gözlerin

    yakınca hasreti

    sevdiğinin…

    91- Sadece açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,

    Sadece söylenen sesi duyabiliyorsan, …

    Ne görebiliyorsun,

    Ne duyabiliyorsun!

    92- Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

    93- Aşk;

    Duyguların okyanusundan bir hıçkırık,

    Düşüncelerin cennetinden bir damla yaş,

    Bir gülümseyiş, ruhun kırlarından…

    94- Ağzında ekmek varsa şarkı söyleyemezsin, elinde altın varsa dua edemezsin…

    95- Yalnızca bir kez konuştu Sfenks: ‘Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.’ Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı. Sfenks’i işittim, ama anlamadım.

    96- Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

    97- Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.

    98- Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

    99- Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.

    100- Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

    101- Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.

    102- Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?

    103- Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınız arasında yürümüyorsunuz?

    104- Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir.

    105- Benim ayrılışım, Âdem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

    106- Hatırlamak, umut yolunda tökezleten bir taştır.

    107- Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.

    108- Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?

    109- Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.

    110- İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?

    111- Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.

    112- İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

    113- Felsefenin işi iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

    114- Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

    115- İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.

    116- Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.

    117- Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

    118- Sevgi titreyen bir mutluluktur.

    119- Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

    120- Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

    121- Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

    122- Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.

    123- Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.

    124- Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.

    125- Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.



    126- İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

    127- Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün. Ve uyanınca seni doğurdu.

    128- Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.

    129- Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.

    130- Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

    131- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

    132- Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, ‘Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.’

    133- Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

    134- Kullandığımız dili yedi kelimeye düşürünceye dek, birbirimizi anlamayacağız. Kalbimin mühürleri parçalamadan nasıl açılacak?

    135- Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

    136- Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

    137- Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

    138- Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

    139- Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

    140- Hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkârlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

    141- Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

    142- Hayır, boşuna yaşamadık biz! Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

    143- Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.

    144- Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

    145- Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

    146- ‘En doğru yol: en dikensiz yoldur.’ Diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

    147- Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.

    148- Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.

    149- Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

    150- Adaletin yarısı merhamettir.

    152- Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

    153- Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.

    154- Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.

    155- Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.

    156- Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.

    157- Şiir, biraz sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

    158- Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

    159- Şairin, kalbindeki şiirlerin annesini bulmaya çalışması boşunadır.

    160- Âlimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. Âlim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

    161- Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

    162- Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.

    163- Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.



    164- Ey Müzik,

    İçimizin derinliklerinde

    yüreklerimizi ve

    Canlarımızı gizleriz

    Sensin öğreten bize

    Kulaklarımızla görmeyi

    Ve yüreklerimizle işitmeyi.

    165- Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.

    166- Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

    167- Ah Tanrım, bana merhamet et ve kırık kanatlarımı iyileştir.

    168- Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.

    169- Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim. Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

    170- Rüyasında mağduriyetiyle savaşan, uyanıkken kusurlu olana boyun eğen ulusa yazık.

    171- Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık.

    172- Para sahte sevginin kaynağı, sahte ışığın ve talihin menbaı; zehirli suyun kuyusu, eski çağın çaresizliği!

    173- Artık bir bahçıvan olamayacak olan bankerin hali ne üzücüdür?

    174- Gözlerindeki nefreti dudaklarındaki aptal gülümsemeyle kapatmaya çalışan kşmse ne ahmaktır!

    175- Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

    176- Bazı insanların erdemi, bize zenginliğe önem vermememizi öğretmenleridir.

    177- Elbiseni, ona kirli ellerini silene ver. Belki o gereksinim duyabilir o elbiseye; ama senin artık ihtiyacınız olmaz.