• Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:

    Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: (Fatiha'da geçen) el-mağdub aleyhim (Allah'ın gazabına uğrayanlar) Yahudilerdir, ed-dallin (sapıtanlar) da Hıristiyanlar'dır"

    Kaynak : Tirmizi, Tefsir 2, (2957)

    Açıklama :
    Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) Fatiha Sûresi'nin son âyetinde geçen mağdub aleyhim (Allah'ın gazabına uğrayanlar) tabiri ile Yahudilerin kastedildiğini, dâllin (sapıtanlar) tabiriyle de Hıristiyanların kastedildiğini açıklıyor.



    Esasen, Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok âyet Yahudilerin gadaba uğrama durumlarını ifâde etmiştir. Bu ayetlerden biri şöyle: "... Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı" (Bakara: 2/61). Şu âyetler de görülebilir: Âl-i İmrân: 3/112; Bakara: 2/90; A'raf: 7/152; Maide: 5/60; Mücadele: 58/14. Şu âyet de açık olarak Yahudilerin Allah'ın gazabına uğradıklarını ifâde eder:



    "Buzağıyı ilâh ittihaz edenler, Rablerinin gadabına ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklar. İftira edenleri böylece cezalandırırız" (A'raf: 7/152).



    "İsrailoğullarından inkâr edenler, Dâvud'un ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi" (Maide: 5/78).



    Ayetlerden anlaşılacağı üzere Yahudiler, haksız yere peygamber öldürmek, verilen emirleri dinlememek, taşkınlığa düşüp azmak gibi sebeplerle Allah'ın gadabına uğramışlardır.



    Hıristiyanların sapıtmaları, kitaplarını tahrif ederek, Hazreti İsa'ya ulûhiyet isnâd etmeleri, ruhbanları kendilerine Rab tâyin etmeleri gibi sebeplerle haktan ayrılarak sapıtmışlardır.

    (Not: Kütüb-i Sitte adlı uygulamadan alıntı)
  • Esselamü aleyküm dostlar..
    Her ne kadar pek inceleme yapmasam da yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim meal ve tefsir üzerine üç aylar içinde başladığım karşılaştırmalı olarak okuduğum ve farklı yorumların fazlaca olduğu eseri sizlerle de paylaşmak istedim..
    Eserle ilgili incelememe başlamadan önce eser sahibinden bahsedeyim biraz.
    Muhammed esed..
    Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Ukrayna’nın Lvov şehrinde 1900 yılında doğmuş. Dedesi Yahudi hahamı olan Esed, ailesi tarafından iyi bir eğitim almış ve İbranice Arapça vb. birçok dil biliyor. Gençlik yıllarından itibaren
    Prag,Berlin,Kudüs,Şam,Bursa,İstanbul, Mekke,Newyork gibi… bir çok yerlere seyahatler yapıyor. Ve gençlik döneminin sonuna doğru Müslüman oluyor.

    Gelelim esere; Türkiye’de ilk kez 1996’da basılan eserin bugüne kadar birçok baskısı yapılmış olmasına rağmen ilginç olan ilk baskısının hikayesi.
    Bu eser İslami bir kuruluş olan Rabıta tarafından M. Esed’e yazılmak üzere sipariş ediliyor. Kitabı inceleyip duyurmak için özel heyet görevlendiriliyor. Heyet inceleme sonucunda bu kitabın yayılmaması ve Müslümanlara dağıtılmamasına karar veriyor ve basımından vazgeçiliyor. Bunun üzerine M. Esed, kitabı Dâru’l-Endülüs’te basma yoluna gidiyor.
    Basılan bu eser mütercimin niçin tercüme ettiklerini belirten önsözle başlıyor …

    Bu çeviri çalışmasına bizi yönelten, teşvik eden esas faktör, Muhammed Esed’in İngilizce meâlinin ve bu meâle eklediği geniş açıklama ve notların, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayışa getirdiği zengin ve derin katkıdan Türkiye’deki okuyucuyu da yararlandırma niyetidir.”
    Mütercimlerden öğrenmiş oluyoruz, Kur’an’ı çağdaş kavrayış varmış. Muhammed Esed bu çağdaş kavrayışa zengin ve derin katkı yapmış, mütercimler de okuyucuların bu geniş açıklama ve notlardan istifade etmeleri için bu eserin çevirisini yapmışlar…
    Yine mütercimlerin belirttiği bir durum Kur’an Arapçasını ana dili gibi iyi bildiğini ve İslâmî duyarlığının derin olduğunu söyledikleri Muhammed Esed’in, âyetlere mânâ verirken din,Kuran,kitab,cihad,zekat vb. birçok kelimeye kendine göre mânâlar yüklediğini söylüyorlar.Bu konudaki hadis aklınıza geldiğinden susuyorum.
    Gelelim farklı yorumlardan bazılarına ;
    1-Yazar, Fâtihanın son iki âyetine şöyle mânâ veriyor: Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet bahşettiklerinin yoluna, gadabına uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.
    Ayette gadaba uğrayan ve sapkın denilenler kimseler konusunda diğer tefsirler, bunların hıristiyan ve yahudiler olduğunu belirtirken, Esed, bu âyetlerle ilgili verdiği izahta böyle bir bilgiye yer vermiyor. Gadaba uğrayan ve sapkınların yahudi ve hıristiyanlar olduğunu söylemiyor.

    2-Bakara suresi 62. Ayette
    “KUŞKUSUZ, [bu ilahî kelâma] i-man edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden (49) Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir. (50) der ve 50 nolu dipnotta ;
    Kur'an'da birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, İslam'ın temel bir doktrinini inşa etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile, "kurtuluş" fikri, burada sadece üç şarta bağlanmıştır: Allah'a iman, Hesap Günü'ne iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak. Bu kritik noktada -yani, İsrailoğulları'na yönelik bir davetin tam ortasında- bu doktrinin ifade edilmiş olması, Yahudilerin, Hz. İbrahim soyundan gelmelerinin kendilerine "Allah'ın seçilmiş halkı" olarak kabul edilme imtiyazını verdiği bâtıl inancı nedeniyledir.
    Diyerek kurtuluşu 3 şartta bağlıyor.Allaha iman,hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.
    Aynı durumu Bakara suresi 112.ayettin açıklamasında da devam ettiriyor.
    Böylece Kur'an'a göre kurtuluş, herhangi bir özel "zümre"ye tahsis edilmiş olmayıp Allah'ın birliğini kavrayan, kendini O'nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.
    3-Bir başka bölümde İslam ve din kelimelerini bir arada kullanmamakta ise ısrarlı.Meselâ Âli İmran sûresinin 19. âyetinin mânâsını genellikle herkes bilir ve bu ayetin mânâsı şöyledir: “Allah indinde (hak) din İslamdır.”
    Müfessirimiz ise şöyle der: Allah nezdinde tek (hak) din insanın ona teslimiyetidir.
    4-Nerede bir İslam kelimesi görse ısrarla mânâyı farklı yorumlayıp ve İslam dini dememekte diretiyor. Meselâ Âli İmran sûresi 85. âyetin mânâsı şöyledir: “Kim İslamdan başka bir din ararsa bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
    Âyetin mânâsı, “İslamdan başka bir din ararsa” şeklinde olduğu halde yazarımız “Allah’a teslimiyetten başka bir din ararsa” şeklinde mânâ veriyor.
    “Allah’a teslimiyet” olan bir din mi var?..

    Okuduğumuz kitabımız Kuran-ı Kerim olunca biraz daha itinalı olmamız adına küçük bir tavsiye niteliğindeki incelememi sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.Sürç-i lisan eyledik ise affola.Selametle…
  • Hayır!Kim ihlas ile Allah’a yönelir ve güzelce kullukta bulunursa, işte onun mükafatı Rabbinin katındadır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaktır.
    Kolektif
    Sayfa 16 - Yeni Asya/Şaban Döğen
  • Hayır! Kim özü Muhsin olarak yüzünü tertemiz Allah'a teslim ederse,Rabbisinin katında onun mükâfâtı vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.