• En güçlü mısraların buruklaştığı yerde
    Umudum yitecek, biliyorum
    Bakışın güzelliğe, toprak diriye susamış bir kere
    Biliyorum

    Birbiri ardınca sürüp gider ağrılarım
    İnsan sevgisi, ölüm korkusu uç uca
    Hayata tutku dağlarca da olsa
    Bu yürek bir gün soğuyacak
    Biliyorum.

    Beklemekle geçti ömrümüz
    Günler günleri kovalamakta
    Yıllardır edilen dua gerçekleşmedi henüz
    Yeşilliğine sığındığımız dallar,
    Yapraksız kaldı bir anda.

    Karanlığı boğuk boğuk gecelerin
    Bakire sabahları yok, biliyorum
    Sonsuz ışık ancak
    Evrenler ötesinde.

    Silmek kolay değil alın yazısını
    Yaratılmışız, yaşıyoruz, karınca kaderince
    Hayata sımsıkı sarıldığımızda
    İstesek de, istemesek de
    Saatler ansızın duracak
    Biliyorum.
    Türkan İldeniz
  • Batıcıların faaliyetlerinin en dikkat çeken yönü İslam’ı mo­dernliğin ürettiği kavramlarla yeniden tanımlayıp beşerileştir­mek, dinin alanını tekrar belirlemek, böylece içi boşaltılmış, hayatla bağları koparılmış, Hristiyanlığa benzer, her şeyiyle tar­tışılabilir bir din oluşturmaktır. Bazı ilahiyatçıların, modernitenin meydan okuması karşısında takındıkları kompleksle Batı dünyasının otantik olmayan kendi dini metinlerini anlamak için ürettikleri bazı yöntemleri (mesela tarihselcilik) Kur’ân-ı Kerime uygulama çalışmaları, zaman zaman modernist zihni­yetle ayetlerin tefsiri, bazı sahih hadislerin inkârı bu değirmene su taşımaktan başka bir işe yaramamıştır.

    İslâmî hükümlerin, kavramların, temel ilkeler doğrultusun­da üretilen kültürel formların tabii ortamından soyutlanarak, dışarıdan bir bakışla ve bugünden yola çıkarak tarih inşa etme (anakronizm) tutarsızlığına aldırmadan ideolojik okumalara tâbi tutulması, istismar edilmesi, Müslümanların hâkim zih­niyetini asla yansıtmayan birtakım itici uç örneklerle ya da din hakkında nefret uyandıracak figüranlarla gündem oluşturup İslâm’a karşı linç politikası izlenmesi modernlik projelerinden birisi olarak hep devrede olmuştur.

    Bu bağlamda Batı dünya­sında İslam’ın, terör ve şiddetle özdeşleştirilmesi, bunun aracı olarak da cihâdın gösterilmesi, hadd cezalarının barbarlık ola­rak nitelendirilmesi, kadın üzerinden yapılan hücumlar en fazla başvurulan yol olarak öne çıkmaktadır. Ülkemiz aydınları da oryantalizmin gönüllü müritleri olarak aynı paralelde aceleci ve hızlı bir refleksle Allah-âlem, din-dünya, dünya-ahiret, din-bilim, din-kadın ilişkisini kurarken özellikle Batıkların ürettiği paradigmaları kullanarak din ve dinî olanı mahkûm etmede kararlı bir tavır takınmışlar ve buna da devam etmektedirler. Özellikle irtica, gericilik, yobazlık, tutuculuk, orta çağ karanlığı, laikliğe aykırılık gibi yaftalarla oluşturulan dogmatik tavırla da tartışmanın önüne setler çekilmiştir. Batının ülkemizdeki proje yürütücülerinden oluşan medyanın kampanyaları da bu konuda etkili olmuştur.

    İslam’ın Oryantalizmin etkisiyle oluşturulan kargaşa ortamı­nın en önemli yan etkisi, Müslümanca düşünme biçimi önünde engel oluşturarak İslâm’ın modern dünyaya sunacağı imkânlara fırsat tanımamış olmasında ortaya çıkmıştır. Bunun oluşturduğu korkuyla modernlikle çatışan ve tepkiye sebep olan değerler, il­keler, davranış kalıpları, hayat tarzındaki ayrıntılar ya mahkûm edilmiş ya da modernleştirilmiştir. Bunun için kavramların ge­lil netiğiyle oynanması da en kötüsü olmuştur. Geleneksel aileye bakışın da bu açıdan eleştirilmesi ve yadırganması, küçümsenmesi, bozulmada etkili bir güç olarak kendisini göstermiştir.

    Modernistlerin, “dinin sabit bir inanç sistemi olarak, ka­çınılmaz biçimde sürekli değişen-gelişen hayatın ihtiyaçları­nı karşılama imkânından mahrum olduğu, dolayısıyla dinin sahasının genişlemesinin hayatı donduracağı, gelişmeye engel oluşturacağı” yönündeki argümanları, dinin alanının ibadetler­le sınırlandırılması ve günlük hayattaki yapıp-etmelerin bizzat insan tarafından belirlenmesi şeklinde pratiğe dökülmüş, ki­lise kültürünün en etkili gücü bu tezde kendisini göstermiştir.

    Çağdaş Cumhuriyet ideolojisiyle birlikte özellikle “kamusal alan-özel alan” ikileminin estirdiği fırtına sonucu, bir taraftan camilerin kapısının arkasına kadar açık olduğu teziyle dine saygılı bir devlet portresi çizilirken diğer taraftan kamusal alana gökyüzünün karışmaması ilkesinden taviz vermeme adına, dini hatırlatan, onu görünür kılan en küçük bir sembole, geçici bile olsa dinin kokusunun hissedildiği basit bir düzenlemeye dahi tolerans göstermeyen, çevreden merkeze doğru ilerleme ham­lesine sert tepki veren, dini sınırlandıracak kadar da Tanrının iradesine ortak olmuş, demir yumruklu bir devlet aygıtı devreye sokulmuş, devlet buna göre yapılandırılmıştır.

    Ancak devlet po­litikalarının desteğe ihtiyaç duyduğu hâllerde Cuma namazla­rında bu doğrultuda okutulan hutbeler, özel alan-kamusal alan ayırımının çıkarlar söz konusu olduğunda dikkate alınmadığını göstermektedir. Verginin kutsiyetine dair hutbeler bu konuda örnek olarak zikredilebilir. Uzun zaman kurban derilerinin ne­reye verileceğini belirleyen devlet tavrı da ibadete müdahalenin ötesinde, İslami vakıf ve derneklerin bu yolla güç kazanmasının engellenmesini amaçlamıştır. Bu durum devletin ideolojisini koruma uğruna birçok açıdan çelişkili tutumları göze aldığını gösteren en önemli örneklerdendir.

    Bütün bu gerçeklere rağmen Batıda kiliseyi devre dışı bırakan ve tüm dünyayı etkisi altına alan modernleşme süreciyle Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin politikalarının paralellik arz ettiği görülür. Ülkemizdeki modernleşme yanlılarının çabalarına bakıldığında Batıdaki kilise yerine caminin, Hristiyanlık yerine de İslam’ın konulduğunu söylemek hatalı olmaz. Aydın kesimin bu uğurdaki büyük çabası, çok kısa zamanda etkisini göstermiş ve en azından kendisini Batılı olarak tanımlayan bir Türkiye doğmuştur.

    Cumhuriyetin ilk dönemlerinde belirlenen çağdaşlaşma he­defi doğrultusundaki projeler, dinin yön verdiği Osmanlı gelene­ğine karşı bir tepki anlamı taşıdığı için öncelikle çatışan ve yeni ideolojiyi baskın çıkaran bir ortam oluşturma yoluna gidilmiş, dinî değerler istikametinde gelişen ve dinin toplumsal hayatta görünürlüğünü sağlayan kültürel formlar itici hâle getirilmeye çalışılmıştır. Özellikle radikal Batılılaşma yanlıları yahut serbest değişimi savunanlar ile buna karşı değerlerden kopuk değişime direnenler arasında ortaya çıkan ilericilik-gericilik ayrımında din-bilim, dindarlık-dinsizlik, ulema-aydın, molla-bilim adamı, hoca-öğretmen, doktor-üfürükçü, mektep-medrese, çarşaf-mini etek gibi modernleşme sürecinde yeni ile eski kurum ve değerle­rin karşı karşıya getirilmesi yaşanan problemin temel dinamik­lerine ve amaca götürecek yöntemlerin kodlarına işaret eder.

    Özellikle eski eğitim kurumlarının mesela medreselerin masaya yatırılması, âlimlerin eleştirilmesi tesadüfi değildir. Yetişen yeni neslin zihnine nakşedilmeye çalışılan aydın ya da ilerici bilim adamı, gerici ve yobaz molladan veya âlimden farklı olarak vah­yin / dinin / dogmaların (!) karanlığından aklın-bilimin aydın­lığına çıkmış olan insandır ve yeni neslin bu bilinçte yetişmesi hedeflenmektedir. Bu, kiliseye karşı gelişen ve başarı kazanan hümanist-pozitivist-materyalist zihniyetin ülkemizdeki görün­tüsünden başka bir şey değildir.
  • Gecenin karanlığı kara bir sis gibi çökmüştü üstüme,
    Hala içimi kemiriyordu yalnızlık,
    Nereye baksam son bakışın vardı gözlerimde.
  • Allah, öyle bir kimyagerdir ki, onun kimyası dumana vurmuş da, onun tesiri ile duman bir yıldız, yâni güneş hâline gelmiştir. O’nun öyle görülmemiş bir iksiri vardır ki, yarı aydınlık bir karanlığa vurmuştur da, karanlığı güneş yapıvermiştir. Hak öyle şaşılacak bir sanatkârdır ki, bir tecellîsi ile Zuhal yıldızına bu kadar hassalar vermiştir.

    Ey Allah âşığı, artık sen öteki can yıldızları ile can cevherlerini bununla kıyasla da anlamaya çalış. Yâni velîlere, kâmil insanlara neler lütfetmiştir, anla! Duygu gözü güneşe bakamaz, güneşin zebünudur; gözü kamaşır kalır. Sen yaratanına mensup bir gönül gözü ara, onu bul Bul da o bakışın karşısında, kıvılcımlar saçan güneşin ışıkları baş eğsin. Çünkü o bakış nür bakışıdır. Güneş ise ateştir.
  • bu şiirde iki göz var
    biri senin; biri onun
    Senin o karanlık, küf kokulu
    matem gözlerini terkediyorum

    biliyorum; saçlarının sarısı
    gözlerinin yeşiline karışmış
    biliyorum; sana benzemek için
    melikeler birbiriyle yarışmış
    fosforlu ve derin bakışlarına
    çağlar boyu nice destanlar yazılmış
    oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
    gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
    gözlerin değişip kaplasın karanlığı
    bütün ufukları sarsın gözlerin
    gene de hep bende kalsın gözlerin

    l
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
    atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
    posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
    yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım

    ll
    ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
    mekanımı gülistan eyleyendir gözerin
    isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
    Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
    vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
    arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
    gözlerinde başladı tarihin macerası
    Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
    Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
    Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
    Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
    sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
    suların emzirdiği muamma bir çocuğu 
    yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin

    lll
    gözlerin göklerinde
    her yüzyılın başında
    birer akkor olmuş gözlerin
    çekip çıkarsam da mısralarımı
    ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında

    hangi rüzgara verdiysem aşkımı
    beni alıp yangınlara götürdü
    muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
    ateş düştü içime

    lV
    yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
    beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
    Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
    yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
    ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
    kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
    Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
    nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
    kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
    akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
    ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
    beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
    her köşede zifiri bir silüet bırakan
    gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
    renkler avare; sitem başıboş kuytularda
    mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
    yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin

    V
    nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
    oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
    her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
    hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
    içime, soluşundan sonra koyu renklerin
    birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
    feryadıma gök bile bigane değil şimdi
    söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
    gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin

    Vl
    çağlayanlar bile hararetlidir
    buğday başağının açlığıdır ufuklar
    siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
    zalimler mi
    neden böyle hıçkırıklı, umutlar

    Vll
    beni hangi urganla bağladın gözlerine
    beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
    senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
    sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
    gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
    ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
    indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
    nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
    sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim

    Vlll
    diyorlar ki ağla
    ağla ki dumanı dağılsın yolların
    ağlamayı denizlere bıraktım

    yalnız gözlerindir hayatta kalan
    uğruna adandığım
    mahşeri sularla çevirip dört yanından
    gönlümde sakladığım
    aynalarda arayıp bulamazken günboyu
    gölgesinde konakladığım
    gözlerindir ufkumda dalgalanan

    Rüstem’in kanını döktüm yerlere
    İstanbul’u kuşattım gözlerin için
    Azrail’e koştum siperlerimden
    gözlerine baka baka dirildim
    niçin kızıl kıyamettir gölerin bu gün
    niçin heyelan var eteklerinde
    İsrafil’den işaret mi almışsın
    yanaklarında mahşer kalıntısı
    dudaklarında mizan
    bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
    yıldızlar vuslat için her gece iner sana
    rengini, gözlerinde kaybolan bilir

    lX
    gözlerin uğrak yeridir bestekarların
    şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
    eşiğinde ölümsüz dilenciler
    gözlerin gecenin intiharıdır

    sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
    ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
    geçerken yalnızlık sokağından
    hangi demirci indirir parmağına çekici
    hangi berber yanağını keser müşterisinin
    gözlerine bakmasam, doğar mı güneş

    X
    gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
    gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
    gözlerin tükeniş doruklarında
    bulunmayanları aramak değil
    gözerine aşina olduğum günden beri
    ben artık hır gece sesleniyorum
    düşe kalka
    yorgun argın
    derbeder
    yapayalnız
    duruyorum; yanlış anlaşılıyor
    her hücremde bir inkılab
    her gönlümde bir mahitab
    evim harab; ömrüm harab
    ne ay kaldı, ne de mehtab
    gök bulanık; ufuk silik
    gene de mağrur ve dimdik
    yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın

    Xl
    bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
    bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
    senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
    benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
    her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
    yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
    hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
    ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
    bir kevser ırmağında serinlemek dururken
    sellerine karışıp bulanmaya değer mi
    aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
    zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
    gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi
  • bu bakışın her imgenin ölümü olarak kabul edildiği trajik anda imge şeklinde yer alıyordu.

    Maurice Blanchot (Karanlık Thomas)