• Antik Yunan yüksek dağlarla çevrili, az sayıda verimli toprağa sahip, küçük ve dağlık bir ülkeydi. Fakat burada bağımsız, güçlü ve sağlıklı insanlar yetişiyordu. Burada seyahat etmenin en kolay yolu deniz yoluydu. Şehirler birbirine çok yakındı, ama engebeli arazilerle birbirinden ayrılmıştı. Yunanlar muhtemelen çok az sebze yiyebiliyordu ve meyve çeşitliliği de çok fazla değildi. Balık, kuzey ülkelerinde olduğu kadar çeşitli değildi. Yedikleri et de büyük bir olasılıkla keçi etiydi. Zeytin ağaçları mevcut olduğundan zeytinyağı, şarap kadar çoktu. İklimi güneşliydi, yazları şiddetli bir sıcağa sahipti, fakat insanın bütün enerjisini alan nem burada yoktu. İşte bu topraklar "sert, hareketli, atılgan, zeki" insanlar doğurmuştur.
  • MS 1. ve 2. yüzyıllarda, İsa'nın adını dolaysız anma geleneği yoktu; yalnızca “Balık” denilirdi.
  • Quesnay, tarımın özel olduğunu söylüyordu. Tarlalarda dizginlenen doğa, nehirler ve avlanma sahaları bir ulusun zenginliğinin nihai kaynaklarıydı. İşte bu nedenle, onun da dahil olduğu, ilk kez kendilerine ekonomist diyen düşünürler çevresinin fikirleri, “doğanın yönetimi” anlamında, “fizyokrasi” olarak anılmaya başlanmıştır. Fizyokratlara göre zenginlik, toprak sayesinde üretilen buğday ve domuzdur. Çiftçiler, geçinmek için mahsullerini ya da onları satarak elde ettikleri parayı kullanırlar. Ayrıca onlar bazen, başka insanlara da satabilecekleri bir artı ürün üretirler. Quesnay’a göre, bu artı ürün ekonominin can damarıdır. O buna “net ürün” der; bu, çiftçiler ihtiyaç duyduklarını aldıktan sonra, tarımsal üretimden geriye kalandır (toplam ürün). Quesnay, net ürünün yalnızca doğayla iç içe çalışan insanlar -nehirde balık tutan balıkçılar, otlakta koyunları güden çobanlar- tarafından üretilebileceğini söyler. (...) Quesnay’a göre, imalat sanayilerinin kesinlikle bir artık yaratma kapasitesi yoktu aslında. (...) Onların bütün yaptığı, doğanın zaten yarattığı şeyi dönüştürmekti. Bu yüzden, Quesnay imalatı “kısır” bir faaliyet olarak adlandırıyordu. (...)

    Kendisi bir doktor olduğundan olsa gerek, Quesnay toplumu can damarlarındaki kan işlevi gören eşsiz ekonomik artıkla birlikte, dev bir organizma olarak görüyordu. Bu fikrini açıklamak için, ilk defa ekonomik bir “model” geliştirmiş, basitleştirilmiş bir ekonomi resmi çizmiştir. Quesnay bu modeli dahiyane Tableau Economique (Ekonomik Tablo) adlı eserinde yaratmıştır. Quesnay, kaynakların ekonomideki dolaşımını göstermek üzere bir dizi zikzak çizmiştir. (...) Quesnay’ın zikzaklarına bakacak olursak, sorun çiftçileri vergilendirmede yatıyordu. Daha fazla vergi onlar için, bir sonraki yıl ekecekleri daha az tohum ve aletlerini iyileştirmeye harcanacak daha az para demekti. Eğer yalnızca toprak sahibi aristokratlar vergilendirilirse, çiftçilerin elinde toprağı ekmek için daha çok kaynak kalacaktı. Bu bir bütün olarak ekonomide daha fazla artık yaratacaktı. Sonunda, aristokratlar bile bunun faydasını görecekti; çünkü ekonomi büyüyecekti. (...) Quesnay devleti, tarımı bütün bu boğucu kontrollerden azat etmesi ve tüccarlara tanıdığı imtiyazları iptal etmesi gerektiği konusunda uyarıyordu. Laissez-faire, yani “bırakın yapsınlar” politikasını savunan Quesnay’ın bu Fransızca terimini bugün de, ekonomiye hiçbir biçimde müdahale etmeme yönündeki politikaları tanımlamak için kullanıyoruz. (...) Ancak fizyokratlar, değerin kaynağını yalnız tarımda görerek, geçmişe saplanıp kalmıştır. (...) Doğanın nimetleri kısa süre içinde, tıpkı nehirlerde ve tarlalarda olduğu gibi, fabrikalarda da meyvelerini vermiştir. (...) Quesnay öldükten sonra, Fransa’nın aristokratları 1789 yılındaki büyük devrimin kralların, düklerin ve köylülerin eski rejimini kökünde yıktığı kanlı olaylar zincirinde yok olup gidecekti.
  • 288 syf.
    ·10 günde·8/10
    İlkim ve Sadri hayatın önlerine çıkardığı olumsuzluklarla yenilmek üzereyken karşılarına çıkan yeryüzü melekleri sayesinde tutundukları dönüm noktasından yeni bir başlangıca adım atıyorlar. Aşk tesadüfleri sever sözünün tam da yakıştığı bir roman. Pamuk ipliğine bağlı bir yaşamdan geleceğe adım adım umutla bakmanın bir hikayesi.


    Duvar delinmiş İklim dışarı çıkmıştı. Beylerbeyi'nde bir sahil yürüyüşünde denizin içinde simsiyah bir karabatak yüzüyordu. Onu izledi. Sürekli dalıyor balık tutamadan su yüzüne çıkıyordu. Bunu defalarca tekrarlıyor yine balık tutamıyordu. Gözleri yeşil cam parçası gibi parlayan karabatak dalmaktan hiç vazgeçmiyordu. İklim , kendine fısıldaşmaya başladı.
    - "Demek ki hiç vazgeçmemek gerekiyor.
    Sürüler halinde yunuslar görünüyordu. Denizden hiç vazgeçmiyorlardı. Sonbahardı koca çınar ağacı yaprakları düştü diye dimdik durmaktan vazgeçmiyordu. Yolda engelli adam gördü. Yerde sürünüyordu ama ilerlemekten vazgeçmiyordu. Gökyüzünde yabani kazlar göç ediyordu. Uçmaktan vazgeçen yoktu. Dev bir şehirdi, insanın hoyratlığına rağmen İstanbul, İstanbul olmaktan vazgeçmiyordu. O halde kendisi de vazgeçmemeliydi."
  • Gölün mavi, durgun sularında, bacaları tüten, uzun, beyaz gemi... Onun bir balık-çocuk olup bir gün kendisine doğru yüzeceğinden haberi yoktu bu geminin.