• Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
    *
    Dobrolyubov özetlemiş;
    '' Bu kitapta önemli olan
    Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
    *
    Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
    '' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
    Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
    Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
    - Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
    *
    İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
    *
    Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
    19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
    Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
    Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
    Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
    Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
    Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
    *
    ''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
    *
    ''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
    *
    '' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
    *
    Ah Oblomov!
    '' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
    *
    Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
    O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
    Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey.
    Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
    Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey...
    Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
    Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
    *
    Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
    Palto'daki hayalet gibi....
    Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
    *
    Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
    Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
    Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
    *
    Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
    *
    Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
    Dostu Ştolts sorar:
    '' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
    - Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
    - Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
    - Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
    - Neden bana da mı güvenin yok?
    - Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
    *
    Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
    Kimdir bu Oblomov?
    '' - Peki ya sen nesin?
    Oblomov sustu.
    - Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
    - Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
    ...
    Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
    - Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
    *
    ''Efendi''dir o.
    Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
    Efendidir o.
    Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
    Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
    Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
    Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
    Kentili de olamamıştır.
    Doğunun adı Oblomov'dur.
    Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
    Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
    *
    Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
    *
    Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
    Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
    ''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
    *
    Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
    Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
    Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
    '' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
    *
    Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
    *
    ''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...

    10 Nisan 2018
  • KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa .
    Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(mefafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    İncelemeri okuduğumda birkaç olay örgüsü anlatan yazıya rastlayabildim. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • Sözkonusu hadis olunca, malumunuz, genel olarak yaklaşımlar ya ifrat noktasındadır ya da tefrit. Bir güruh her rivayeti (ki mevzu olduğu özel olarak derlenen "mevzu hadis kitapları"na girecek kadar aşikâr olsa da) "hadis" kabul etmekte ve amel edilmesi gerektiğini düşünmekte, diğer bir güruh ise (sahihliği noktasında herhangi bir tereddüt olmasa dahi) onu reddetmekte ve terk etmekte ısrarlıdır. Arada mutedil bir yol takip edenler ya da etmeye çalışanlar da yok değildir.

    Birkaç yıldır gerek hadis usulüne gerekse metin tenkitlerine yönelik farklı yazarlara ait farklı çalışmaları okumaya devam ediyorum. Yerli yazarlarımızın arasına zaman zaman her ne kadar konu doğrudan hadis olmasa da içinde bu konunun da bir şekilde yer aldığı yabancıların/oryantalistlerin kitaplarından da okuma ve onların hadis ve rivayetler hakkındaki düşüncelerini de öğrenme fırsatım oldu. Karşılaştığım kimi iddia ve yorumlar her şeyden önce bir mümin olarak kalbime ağır geldi. İkinci olarak ise, bu oryantalistlerin ve kimi modernist ilahiyatçılarımızın hadis karşıtı söylemlerine, hadislerin reddi konusunda sundukları güçlü argümanlara karşın kendi hadis âlimlerimizin hangi argümanlarla ne gibi bir çıkış ve reddiye yaptıklarının merakına düştüm.

    Derken fakültede iken kendisinden ders alma imkânı da bulduğum ve Rasulullah'a olan sevgisine ve dindeki samimiyetine gönülden inandığım Yaşar Kandemir hocamın henüz fırından yeni çıkmış diyebileceğim kitabına denk geldim. Kitabın ismini de görünce aradığım kitap tam da bu olmalı, hüsn-i zannıyla tereddüde mahal vermeksizin hemen kitabın siparişini verdim ve kargom gelir gelmez de okumaya başladım.


    Bir defa Yaşar hocamızın sünnet ve hadis kavramını birbirinin yerine kullanmış olması büyük bir kargaşaya, bir çok paradoksal durumun ortaya çıkmasına sebep olmuş.
    Ayrıca birçok âlimin Rasulullah'ın davranışlarını ve sözlerini bağlayıcı olup olmaması açısından tasnife tabi tutmasına rağmen bunları görmezden gelerek ondan sadır olan her türlü davranış ve sözü hadis/sünnet (ayırım yapmıyor) kabul ettiği için oldukça ironik durumlar zuhur etmiş.

    Yaşar hocamın, öğrencilik yıllarımdayken şahit olduğum, Rasulullah'ı her andığında gözlerinin yaşarması, sesinin titremesi hâlâ hafızamda capcanlı duruyor. Ama maalesef yapmış olduğu bu çalışma (tabii ki bu bana göre böyle, başkaları farklı düşünebilir, okumaya niyet edenler okuyarak kendileri karar verse daha iyi olur) sadra şifa olacak bir nitelik taşımıyor. Ama yine de Rabbim onun halis niyetine binaen ecrini zayi etmesin, çalışması sebebiyle mükâfatını kat kat versin.
  • İnsan sağlığı ve hastalığı üzerine yeni bir anlayış doğuyor.
    Bu anlayış öylesine heyecan verici ve olağanüstü olasılıklara gebe ki, henüz sınanmamış ve onaylanmamış, yani bilimsel bilgi
    olarak benim senmemiş de olsa kamuoyunun önüne bu konu ile
    çıkma isteğime karşı koyamıyorum.
    Bu anlayışın tem el varsayımları:
    1. Her birimizin biyolojik bir temele dayanan, bir dereceye
    kadar “doğal”, esas, verili ve sözcüğün dar anlamıyla değiştirilemez ya da değişm ez bir içsel doğası vardır.
    2. Her birey, bir bölümü kendine özgü, bir bölümü de tüm insanlıkla ortak bir içsel doğaya sahiptir.
    3. İçsel doğanın bilim sel açıdan incelenmesi ve yaratılması
    değil- keşfedilmesi mümkündür.
    4. Elimizdeki bilgilerin ışığında bu içsel doğanın temelde ya
    da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel gereksinimler (yaşamaya; güvenliğe; ait olm aya ve şefkate; saygıya
    ve özsaygıya; kendini gerçekleştirm eye duyulan) ile temel insani duygu ve yetenekler ilk bakışta ya nötr, “pre-m oral” ya da yapıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Yıkıcılık, sadizm, gaddarlık, kin,
    nefret, vb. insanın temel özellikleri olmayıp, gereksinim, duygu
    ve yeteneklerin engellenmesine karşı duyulan şiddet eğilimli
    tepkilerdir. Öfke kendi içinde kötü değildir; korku, tembellik
    hatta bilgisizlik de... Bunlar elbette kötü davranışlara yol açabilirler ama bu da zorunlu değildir. İnsan doğası asla düşünüldüğü
    kadar kötü değildir. Aslında insan doğasına ait olasılıklar tipik
    bir yaklaşımla küçümsenmiştir.
    5. İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur.
    Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz takdirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz.
    6. Bu temel yapısı reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye, hemen
    ya da neden sonra bozulacaktır.
    7. İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlıklara, kültürel baskıya ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun
    eğer.
    8. Zayıf olmasına karşın bu doğa, normal bir insanda -hatta
    hasta bir kişilikte bile- ender olarak tamamıyla yok olur. Reddedilmesine karşın kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir.
    9. Bu yargılar disiplin, yoksunluk, engellenme, acı ve trajedinin gerekliliği içinde açıkça tartışılmalıdır. Bunlar içsel doğamızı açığa çıkaran, besleyen ve gerçekleştiren; yaşamak istenilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerin başarı ve ben gücü, dolayısıyla özsaygı ve özgüven ile yakından bağlantılı oldukları gittikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Utkular kazanmayan, direnmeyen
    ve üstesinden gelmeyen insan bunu yapabileceğinden kuşkulanmaktan da kurtulamaz. Bu yalnızca dış tehlikeler için geçerli değildir. Kişinin kendi itkilerini kontrol edebilme ve erteleyebilmesi, yani korkusunu yenebilmesiyle de ilişkilidir.Bu varsayımların doğruluğunun kanıtlanması, bilimsel bir
    etik, doğal bir değerler sistemi, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın belirleneceği son bir karar düzeneği oluşturacaktır. İnsanın
    doğal eğilimleri hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça nasıl
    iyi, mutlu, üretken olacağım; özsaygısını nasıl geliştirebileceği-
    ni ve yeteneklerini nasıl en iyi şekilde kullanabileceğini söylemek de kolaylaşacaktır. Bu, gelecekte birçok kişilik sorununun
    kendiliğinden çözülecek olması anlam ına geliyor. Asıl sorun,
    kişinin insanlık ailesinin bir üyesi ve aynı zamanda tekil bir birey olarak gerçekte nasıl birisi olduğunu ortaya çıkartabilmekte.
    Kendisini gerçekleştirebilmiş insanları incelemek bize kendi
    yanlışlarımızı, eksiklerim izi ve ne yöne doğru geliştiğimizi görme olanağı verecektir. Bizim çağımız dışında her çağın kendi
    idealleri vardı. Tüm bu idealler, azizler, kahramanlar, beyefendiler, şövalyeler ve gizem ciler kültürüm üz tarafından saf dışı bırakıldı. Geride ise sadece iyi ayarlanmış, sorunsuz, olabildiğince
    silik ve belirsiz bir insanlık kaldı. Buna karşın belki de pek yakında tam anlamı ile gelişen, gizilgüçlerini değerlendiren ve
    kendini gerçekleştiren; içsel doğasına kendisini dile getirme özgürlüğü veren, onu kısıtlamayan, bastırmayan, yadsımayan insan örneğini tanıyabiliriz.
    Her birimizin kavraması gereken yaşamsal ve dokunaklı bir
    gerçek var: Türüm üze özgü erdem lerden her uzak düşüşümüz,
    kişinin kendi doğasına karşı işlediği her suç, ayrıcalıksız herkes
    bilinçaltım ızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize neden olur. Karen Horney bu bilinçdışı algılama ve anımsama eylemini çok yerinde bir anlatım ile “kaydetm e” olarak tanımlar.
    Bizi utandıran bir davranışım ız hanemize kara bir leke olarak
    “kaydedilir”; dürüst, güzel ve iyi davranışlarımız ise olumlu birer puan olarak. Sonuçta terazinin kefesi bir tarafı gösterir. Ya
    özsaygım ız artar ve kendimizi benimseriz ya da küçük görür,
    aşağı, değersiz ve sevgiden yoksun hissederiz. Tanrıbilimcilerinsanın gücü yetmesine karşın bir şeyi bile bile boşlaması günahına “m iskinlik” adını vermişlerdi.
    Bu bakış açısı Freudcu anlayışı yadsımaz. Kısa ve öz bir şekilde açıklamak gerekirse, Freud bize psikolojinin sayrıl (hastalıklı) yönünü gösterdi ama artık sağlıklı yanını da açığa çıkarmamız gerekiyor. Belki de bu sağlık psikolojisi yaşamlarımızı
    denetleme ve geliştirmemizde, daha iyi insanlar olmamızda bizlere daha çok yardımcı olacaktır. Bu yöntem belki de, “hastalıklan nasıl kurtuluruz” diye sormaktan çok daha fazla yarar sağlayacaktır bizlere.
    Özgür gelişimi nasıl özendirebiliriz? Bunun için en uygun
    eğitim koşullan nelerdir? Cinsel mi? Ekonomik mi? Politik mi?
    Bu tip insanların yaşamlarına uygun bir dünya nasıl olabilir?
    Bu tip insanlar nasıl bir dünya yaratacaklardır? Hasta insanlar,
    hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlıklı bir kültürde yetişebilir. Bununla birlikte, hasta insanların yaşadıkları kültürü daha da bozduğu, sağlıklı insanların ise daha
    sağlıklı bir kültür yarattığı da bir gerçektir. Birey sağlığını geliştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir. Diğer bir deyişle, kişisel gelişimin özendirilme olasılığı yüksektir;
    var olan nevrotik belirtilerin yardım olmadan sağaltılabilme
    olasılığı ise daha düşüktür. Bir insanın daha dürüst olmayı seçmesi, kendi takıntı ve saplantılarını sağaltm aya çalışm asından
    çok daha kolaydır.
    Alışılagelmiş bakış açısı ile kişilik sorunları istenmeyen sorunlar olarak değerlendirilmişlerdir. Çatışma, kargaşa, vicdan
    azabı, kaygı, depresyon, düş kırıklığı, gerilim, utanç; kendini cezalandırma, aşağılık ya da değersiz duyumsama her durumda
    ruhsal acılara neden olurlar. Eylemlerin verimliliğini düşürürler.
    Denetlenemezler. Bu durumda da kendiliğinden hastalıklı ve kötü olarak algılanır ve olabildiğince çabuk “iyileştirilirler”.
    Gel gör ki tüm bu belirtilere sağlıklı ya da sağlıklı olm a yolunda ilerleyen insanlarda da rastlanır. Acaba suçluluk duygumuzu yenmemiz gerekiyor mu? Varsayalım ki güçlerinizi dengelediniz ve artık uyumlusunuz. Evet denge ve uyumluluk acıyı
    azalttığı için iyi olabilir; ama belki de daha yüce bir ideale doğru ilerlemenizi engellediği için kötüdür.
    Erich Fromm önemli bir kitabında (Man fo r Himself) klasik
    Freudcu üstben (süper-ego) kavramını otoriter ve göreceli içeriği nedeniyle yerer. Freud üstben ya da vicdanı, anne babanın dilek, istek ve ideallerinin içselleştirilmesi olarak düşünmüştü. Bu
    bakış açısı anne babanın kişiliklerini göz ardı ediyor. Peki anne
    babanız kanun kaçağı ise ne tür bir vicdana sahip olursunuz?
    Belki de babanız eğlenceden nefret eden katı ahlak anlayışına
    sahip birisidir. Ya da bir psikopat. Freud, bir vicdana sahip olduğum uz konusunda haklıydı. İdeallerimizi hayatımızın erken dönemlerindeki figürler belirler, sonradan okuduğumuz “Hafta Sonunda Kendinizi G eliştirin” kitapları değil. Ama, vicdanın kim inde daha etkili kim inde daha zayıf şekilde varlığını sürdüren
    değişik bir yanı, başka bir deyişle değişik türde bir vicdan vardır. Bu, “temel vicdan”dır. Bu vicdan kendi doğamızın, yazgım ızın, kapasitemizin; kendi yaşam “çağrı”mızın bilinçdışı ve bilinç ötesi algılanışından kaynaklanır. Bu vicdan kendi içsel doğamıza karşı dürüst olmamızı; onu kendi zayıflıklarımız, çıkar-
    larım ız ya da diğer nedenlerle yadsımamamızı ister bizden. Yeteneklerini körelten, doğuştan ressam olup da hisse senetleriyle
    boğuşan, akıllı olan am a aptalca bir yaşam sürdüren, doğruyu
    görüp de ağzını açmayan, yürekliliğini öldürüp korkaklaşan tüm
    insanlar içten içe kendilerini aldattıklarını ve bu nedenle de kendilerini aşağı gördüklerini hissederler. Sonuçta, yaşanan kendini
    cezalandırm a durumu yalnızca nevroza da yol açabilir; doğru
    olanı yapm aya başlam anın sonucunda yenilenmiş bir yürekliliğe, haklı bir öfke ve artan bir özsaygıya da. Kısacası, gelişim ve
    ilerleme acı ve çatışm a ile sağlanabilir.Geçerli olan sağlıklı ya da hasta olma ayrımına, en azından
    yüzeysel belirtiler göz önüne alındığında, kesinlikle karşı çıkıyorum. Hastalık, belirtilerin varolması mı demektir? Ben hastalığın, var olması gereken belirtilerin ortaya çıkmaması durumu
    olduğunu savunuyorum. Sağlıklı olmak hiçbir belirti taşımamak
    mı demektir? Sanmıyorum. Auschwitz ya da D achau’daki Naziler arasında hangileri sağlıklıydı? Vicdan azabı çekenler mi yoksa vicdanı rahat, temiz, mutlu olanlar mı? Tam anlamıyla insan
    olan bir kişinin o durumda çatışma, azap, depresyon, öfke yaşamaması mümkün müdür?
    Doğrusunu isterseniz bana gelip kişilik problemleriniz olduğunu söyleseniz, sizi daha iyi tanımadan ne yanıt vereceğime
    karar vermezdim: “İyi!” mi, yoksa “Geçmiş olsun!” mu? Nedenlerini bilmem gerekir önce. Bu durumun istenmeyen nedenlerden kaynaklanabileceği gibi olumlu nedenlerden de kaynaklanabildiği görülüyor.
    Bunun bir örneği de psikologların benimsenme, uyum, hatta
    suç işleme konularına olan yaklaşımlarındaki değişikliktir. Kimin tarafından benimsenmek? Belki de bir genç için züppe tanıdıklar, dem ekler tarafından kabul edilmemek daha iyidir. Neye
    uyum göstermek? Kokuşmuş bir kültüre mi? Baskın bir anne babaya mı? Olabildiğine uyumlu çalışan bir köle için ne söylenebilir ki? Ya da uyumlu davranan bir tutsak için? Davranış sorunları yaşayan çocuklara bile yeni bir gözle bakılm aya başlandı.
    Neden yaramazdır? Bu durumun patolojik nedenleri olabilir.
    Ama genellikle bunun için gayet iyi nedenleri vardır çocuğun;
    sömürülmeye, baskıya, hoşlanmaya, aşağılanmaya, ezilmeye
    1 arşı direnmektedir.
    Aslında, neyin kişilik sorunu olarak adlandırılacağı bu adlandırmayı kimin yaptığına bağlıdır. Kölenin efendisi mi? Bir dikililer mü? Ataerkil bir baba mı? Karısının çocuk kalmasını isteyen bir koca mı? Açıkça görülmektedir ki kişilik sorunları çoğuzaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının
    uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırıdır. Bu durumda hastalıklı olan, böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır. Ne yazık ki insanların çoğunun karşılaştıkları kötü davranışlara tepki vermediği kanısındayım. Kendilerine yapılanı sineye çeker, tepki vermeye yıllar sonra başlarlar. Bu tepki de nevroz ya da psikoz olarak kendini gösterir. Bazı durum larda kişi hasta olduğunu, gerçek mutluluğu, doyumu, zengin bir duygusal yaşamı ve huzurlu, üretken bir yaşlılığı kaçırdığını fark edemez bile. Yaşamı heyecan verici bulm anın, yaratıcı olmanın ve estetik tepkiler vermenin güzelliğini hiçbir zaman tadamazlar.
    Olumlu üzüntü ve acı sorusu ya da bunun gerekliliği konusu
    ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Gelişim ve kendini gerçekleştirme
    acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olabilir mi? Tüm bunlar
    bir noktaya kadar kaçınılm az ve engellenem ez ise sınırları çizen
    nedir? Üzüntü ve acı insanların gelişimi için gerekli ise insanları acı ve üzüntüden sürekli olarak korum aya çalışmaktan kaçınmalıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçlan göz önüne alınırsa arzu edilebilir. İnsanları acılarını ya-
    şamaktan alıkoym ak sonuçta aşırı korum aya dayanan bir ilişki
    yaratabilir. Bu da kişinin kendi içsel doğasının bütünlüğüne olan
    saygısının azalması ve gelişiminin engellenmesi anlamına gelir.
  • Şimdi benim Yabanarım (belki gerçekten yabanarısıdır da bana ait değildir)
  • Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • Geçmişimizi değiştirmek elimizde değildir ama geleceğimizi de etkileyen, yön veren bugünümüzü değiştirmek bizim elimizdedir, yeter ki buna inanın...

    Kitabı elimden bıraktım ve şöyle bir geriye baktım. Bütün bu yaşadıklarım ne içindi? Doğduğum günden beri akan gözyaşları, sevinçten ayaklarımın kesildiği o zaman dilimi ya da ne bileyim canımı yakan dostun sözü..

    Belki de ruhunu bir ömür ateşe veren, hiç affedemem sandığın kişiyi bir gün olup da "iyi ki öyle davrandın bana" deyip affı bırak onun için dualar ettiğim insanın bana yaşattıkları ve onun sayesinde oluşturduğum kişilik bugünler için miydi? Evet cevabını veriyor her şey... Onaylıyor şimdiki yaşanan her durum. Boşuna değildi hiçbir yaşadığın, hiçbir duygun boşuna değildi...

    Şu anda içinde bulunduğum bu ruh haleti; geçmişte yaşadığım her olayın, ufacık ayrıntıların bana mirasıydı...
    Bir küçücük anım bile şu anki durumuma nasıl hizmet etmiş, nasıl kan ter içinde kalarak beni bu zamanlara getirmek için çırpınmış... Çok iyi anlıyorum seni hayat... Ve ve ve gelecek zamana ait düşüncelerimi de artık bu saatten sonra tam değil ama en azından bazı şeylerin farkına vararak ileriye nasıl taşıyacağımı sanırım az buçuk biliyorum artık... Çok iddialı bir "biliyorum" oldu ama kendime söz verme adına kesinleşmiş bir cümle olsun istedim.

    Şu an anladım ki, benim nefes aldığım şu anım gerçekten içi kof anlamsız bir şey değildi. Bilakis dolu dolu yaşanmış ve her yaşanmış an, gayet anlamlı birer hayat parçamdı. Ve bu hayat parçalarının her birinde aldığım sevincin nefesi, verdiğim gözyaşının damlası var. Demek ki hayat; alıp verdiğim bir nefesten ibaret...

    Öğrendim ki; geçmişte yaşanan her anı, şimdi'de değerlendirip, geleceğe taşımakmış marifet...


    Viktor E. Frankl, 1905–1997 yılları arasında yaşamış Avusturyalı psikiyatr.
    İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğretisi bağlamında bu kitap sayesinde geniş kitlelere ulaştırmıştır. İlk sayfaları ruhen rahatsız edici bir şiddet tablosu oluştursa da ilerleyen sayfalarda alışıyor insan. Aynı yazarın toplama kampında hiç dayanılmayacak sanılan şiddetli zulümlere maruz kalıp onun da alıştığı gibi...
    Canından başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir tutsağın akıl almaz yaşantısı ve karşılaştığı zalimce davranışlara karşı kendi içinde oluşturduğu savunma mekanizmasını anlatan kitap; sürükleyici olduğu kadar etkileyici bir anlatıma da sahip...
    Ben çok beğendim. Herkesin kitaptan alacağı mesaj farklı olabilir. Merak ediyorsanız okuyun diyorum..
    Keyifli okumalar dilerim.