Geri Bildirim
  • Deniz, dilediğine özgürlük vaat eder dilediğine çakır taşları. Ahmet Erhan'ın " Deniz Unutma Adını " bana aslında denize derin bakan bir insanı hatırlatır, bir yandan da oğlu Deniz'e dair arada boşluklar bırakır ve tabii ki de kuşak gereği Deniz'lere selam niteliğindedir demek yanlış olmaz. Akşam Güneşi ile açılan bölüm bizi hemen " önsöz " kısmında ben en güzel fotoğraflarımı ölüme sakladım, bunu da bir sır olarak kayda geçirin " sözleriyle karşılıyor, sadece bu söz değil ama ahmet erhan'ın citlerinde de belirtildiği gibi ölüme karşı pek çok vurgu vardır. ama bu ölüm, kolay bir ölüm değil yaşayarak gün gün ölmek sorunu bunun içinde gibi gelir bana. Belki de ahmet erhan o önsüz de aslında hayati değer taşıyan hayat'a bir karşıtlık duyuruyor sözlerinde. " ben ölürüm, yüzüme günışığı düşer, o zaman belki adam bile olurum" demesi boşuna değildir buralarda. sadece tek şiir de bile bir kitabın manifestosunu elimize verir ahmet erhan. içimize dokunur.

    Ahmet Erhan, çağının gereği farklı bir şair olduğu şüphe getirmez bir gerçekti, arkadaşları tarafından da takdir edilirdi ama kendi iç dünyasında ne fırtınalar kopuyordu kim bilir? " yaşım otuz artık yağmurum yok " dizelerine sahip bir şair hayatla arasında ne kadar güçlü bir bağlantı kurabilirdi? Nihilizm, ahmet erhan'ın damarlarında geziyordu, meyhanede son masada oturan bir ihtiyarı nasıl kimse anlamıyorsa, ahmet erhan da bu kitapta belki de böyleydi. " yaşım otuz artık yağmurum yok, sabahlardan tiksineli çok oldu " cümlelerini yazarken kaç sayısız sabah yaşamıştır, ve kaç bilinmez sabah.

    " Akşam Güneşi" dir meselesi belki de bu kitabın. Bu basit bir cümle olarak gözükebilir ama yazdığı sözler, kofti ve yapmacık değildir. " hayatım temsili bir yenilgi gösterisidir " diye başlar ahmet erhan bu şiire ve sonraları arasından çekip çıkaracağımız sözler yerleştirir zihnimiz ve sonraları " sararmış bir devrimci fotoğrafıdır hayatım " diye seslenir ahmet erhan okuyucuya. yasaklara,isyanlara seslenir, bir mesaj aralar her bir sözünde. Altıncı filo'ya gönderme yapmayı unutmaz ahmet erhan ve şöyle der

    " Kartpostal görüntüleriyle intihar eder
    donar kalır bir aynada eli yüzü çıplak
    altıncı filo bir şeydir, isyanlar bastırır
    yasaktır elini koynuna sokmak, yasaktır "

    çok açık sözler olmasa da mesajını verir yine. sonra devam eder " parası çıkmazsa gider sakal bıyık bırakır. sevgilisi yoktur ve artık sevgisi de yoktur " bu sözler işşizlikle boğuşan bir insan temsilinin yanında içinde derinlik taşır. şair olmakla meselesi de yok değildir, ona da " Ve Türkiye'de şair olmak
    her ahval ve şeraitte gülünç bir şeydir
    çünkü vatanın bütün kaleleri zapt olunmuş ve bütün tersanelerine girilmiştir " sözleriyle yanıt verir ve içindeki politik durumu da anlatır. Bir yanda altıncı filoya karşı duranlar öbür yanda altıncı filonun bayrağına sahip çıkanlar... Zorluklardan bahseder, kendi yaşamından da elbette. hiçliğin yokuşunu çıkar, nihilizm ile atışır.

    " sevgili dünya,altı saat uyku
    on iki saat iş, dört saat aile saadeti
    yağmurum yok ki sıkılınca yağdırayım
    tashihi bilgisayardan çıkmış yazının aslı bu " der, bunu yazanın, bu insanın yağmur yağdırması mümkün müdür? yağmuru kendi sözleriyle fazlasıyla yağdırdığını söylemek de yanlış olmaz. her bir sözünde boşluk ve hiçlik ile yarışan ahmet erhan görüyoruz.

    kitapta " bir halk tipi için ağıt " şiiri Neruda'nın " biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde " dizesini ekler Ahmet Erhan. bu sözlerinde hem ülkesi için üzülen bireylerin düşünceleri yatar. 68 kuşağının ağırlığı altında mücadele eden arkadaşlarını " alnımda topraktan artakalan yüzlerce kırışık, senin için öldü onca insan... niçin? Niçin arkadaşlarım? niçin niçin niçin... Kahrolsun Emperyalizm! Bağımsız Türkiye " sözleriyle anlatır. Amerika'ya, altıncı filoya söyleyecek sözleri bitmez, bunu da " kokteyl " şiirinde sunar bize. Hem politikliğini yaşatır,hem de içindeki acıyı da anlatır. Mutluluğu da mutsuzluğu da ateşler içindedir Ahmet Erhan'ın. Oğlu Deniz'e " ilk vasiyet " şiiriyle " ben bütün yenilgileri yaşadım " diye başlar. ve sonrasında ona olan sevgisini " seninle büyüyecek bil ki uzaktaki şu baba " diye dile getirir. ve şiirin son dizelerini dile getirirken o vurucu sözü şöyle söyler Ahmet Erhan

    " Oğlum unutma adını
    sana boşuna konulmadı o "

    Oğluna öyle öğütler dağıtıyor ki ahmet erhan, bize kendi yaşamından da kesitler sunuyor. “ geçip gidiyor günler, evim uzak, yol yakın ölüme kedere, acıya
    cinnet, cehennem, intihar…” cinnet, cehennem,intihar sözlerini geçiren bir şairin iç hayatı da bu denli karmaşıktır. Bu kitapta da kendi iç dünyasını bir nebze bize anlatıyordu ahmet erhan.


    kardeşlik,cesaret kavramlarını tekrardan anlatır bize ve gencecik ölüme giden darağacında sallanan ve kendi sözlerinde söylediği gibi " tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla " der oğluna. Nihilizm yokuşunu öyle çıkıyoruz ki ahmet erhan’la bu kitapta inerken nefes nefese kalıyoruz. Ölümle savaşına bizi de almış oluyor. Gece yalnızlıkları, son otobüsler, insanın kendine yabancılaşması, tek odalı hücreler… bunların hepsi bu kitapta açıkça belli ediyor kendini. Herkesin kabul edeceği cinsten bişey olmasa da kişinin bu dünyaya ait olması gerekir o sözlere ulaşabilmek için. Ölümle yarışıyor, ölümleri yarıştırmıyor. Yalnızlığın o sert kıyılarında ciddi dövüşüyor. Tuborgla çağını beklemek her çağı yaşayanın gereği değil,ama “ böyle insanlar var “ diyor ahmet erhan. Okundukça tıkanan bir bölüm “ Deniz Unutma adını “ ama çok şiir var insanı kendi dünyasına hapseden. “ bu, şu “ diye ayırmak benim lugatımda en azından şimdilik yok. Alkolle karışan kanını belki de ölümle yıkıyor ahmet erhan. Ve kendisinin de dediği gibi “ kazmayı bir de kendine vur artık, alkol fışkıracak bil ki…”

    ölümün bekareti ahmet erhan, yazmasaydın bu bölümü, bu kitabı bir şeyler eksik kalabilirdi. Bazı şeyler bu kadar uzun yazılıyorsa, ve yazılan bunca uzun cümleye rağmen eksik bir şey olduğunu bünyemizde taşıyorsak bunu da sana borçluyuz
  • Sürgündeki Hakan Sultan Hamid kitabının yazarı ile söyleşi

    Geçtiğimiz haftalarda Aydın Çakmak’ın “Sürgündeki Hakan: II. Abdülhamid’in Selanik ve Beylerbeyi Günleri” isimli kitabı yayımlandı. Bahse konu olan bu çalışmayı zevk alarak okudum. Aydın Çakmak Hoca ile kitabı konulu bir mülakat yaptık. Konuyla ilgili olanların umarım dikkatini çeker. Kendisine teşekkür ederiz.


    Soru: “Sürgünde Bir Hakan” kitabının yazarına, yazarının özgeçmişini sorsaydık acaba, nasıl bir cevap alırdık?

    Öncelikle bana bu imkânı tanıdığınız için size çok teşekkür ederim. Memleketim olan Edirne’de ilk ve ortaöğrenimi tamamladıktan sonra başladığım Akdeniz Üniversitesi Tarih bölümünden 2004 yılında mezun oldum. Yüksek Lisansımı Marmara Üniversitesi’nde tamamladım. Halen Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Cumhuriyet Tarihi bilim dalında doktora öğrenimime devam etmekte olup aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde okutman olarak görev yapmaktayım.

    Soru: Kitabı okurken bu çalışma yazarın tez çalışmasıdır zannına kapıldım. Oysaki yüksek lisans, doktora çalışmanız değilmiş. Eseriniz sırf akademik bir çalışma olmamasına rağmen, çalışmanızı okuyanların benim gibi akademik çalışma olduğuna kanaat getireceklerini sanıyorum. Misal olarak, Sultan Abdülhamid’e ait olduğu iddia edilen ve akademi dünyasında sahte olduğuna dair kanaatler oluşan hatıraları çalışmanızda kullanmamışsınız. Sizi böylesi bir eseri hazırlamaya hangi saikler itti?

    Evet, elinizdeki çalışma tezimle alakalı olmayıp başlı başına ayrı bir çalışmadır. Ancak kitabın hazırlık aşamasında akademik bir mantıkla ve genele hitap edebilecek bir tarzda yazmaya özen gösterdim. Beni böyle bir eseri hazırlamaya iten en önemli neden ise, böylesine ilginç ve önemli bir konu hakkında yapılmış temel bir inceleme eseri olmamasıdır.

    Soru: Bu çalışmayı hazırlarken sizi en çok heyecanlandıran, şaşırtan bir durum söz konusu oldu mu? Olduysa bize anlatabilir misiniz?

    Çalışmanın birçok yerinde gördüğüm veya öğrendiğim yeni bilgiler bende hem merak hem de heyecan duygusu oluşturdu, diyebilirim. Bilhassa II. Abdülhamid’in hususi hayatı ve kişilik özellikleri ile ilgili bilgiler, çalışmanın hazırlık aşamasında bana çok ilginç gelmişti. Örnek vermek gerekirse, şehzadelerin eğitimi ve hanımsultanların evliliği için duyduğu endişelerin yanı sıra Beylerbeyi Sarayı’na ilk geldiği günlerde kızları ve torunlarının bayram ziyaretine gelişlerini büyük bir heyecanla bekleyip dürbünle karşı kıyıyı izlemesi, 33 yıl boyunca büyük bir devleti yönetmiş olan II. Abdülhamid gibi bir hükümdarın insanî yönlerini göstermesi açısından mühim emareler arasında gözükmektedir. Tabii bunların yanı sıra I. Dünya Savaşı günlerinde, devrin bazı yöneticilerinin II. Abdülhamid’in huzuruna kadar gelmeleri de, ilginç yönler arasında kabul edilebilir.

    Soru: Sultan alışkanlıklarının devamını sürgün günlerinde de devam ettirmiştir. Örneğin, çalışmanızda belirttiğiniz üzere, çok vehimli birisidir. Alatini Köşkü’nde neredeyse köşkün bahçesine dahi çıkmıyor. Kitap okuma, sohbet etme, marangozluk işleriyle uğraşıyor. Bunların dışında sürgün günlerinde nelerle uğraşır?

    Sizin de belirttiğiniz gibi sürgün ve gözaltında bulunduğu günlerde hakanın alışkanlarını devam ettirdiği görülmektedir. Bunlar arasında marangozluk ve resim yapmak gibi faaliyetler bulunmaktadır. Ayrıca II. Abdülhamid, Alatini Köşkü ve Beylerbeyi Sarayı’nda hayvan da beslemiştir. Mesela kedisi Pamuk. Aynı zamanda bol bol geçmiş günlerin muhasebesini yapmış ve kendisiyle görüşen kişilere başından geçen olayları aktarmıştır.

    Soru: Sultan’ın Sürgününü Selanik Alatini Köşkü ve Beylerbeyi Sarayı günleri olarak ikiye ayırdığımızda, iki farklı şehir ve mekândaki günlerini nasıl karşılaştırabiliriz?

    Evvela Selanik, II. Meşrutiyet sürecinde İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi görünümünde olan bir şehirdir. Bu yüzden adı geçen şehirde cemiyet çok aktiftir. II. Abdülhamid ve maiyetinin Selanik’e ilk geldiği günlerde, kendileri hakkında çeşitli kısıtlamalar uygulandığını görmekteyiz. Ve bu durum, Balkan Savaşları sürecine kadar devam etmiştir. Beylerbeyi Sarayı günlerine baktığımızda ise, birçok uygulamanın değiştiği ve dışarıyla bağlantının daha kolay sağlandığı görülmektedir. Örnek vermek gerekirse, İstanbul’a nakil hadisesinin ardından ailesiyle daha rahat görüşebilmesi, birçok şahsiyetin onu ziyareti ve günlük gazeteleri takip etmesi bunlar arasında sayılabilir.

    Soru: Özellikle son dönemlerde Sultan II. Abdülhamid ve dönemi üzerine daha önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar araştırma-inceleme, hatırat, günlük, akademik nitelikli kitap yazıldı. Sizin bu eserinizi, diğer söz konusu eserlerden ayıran özellik nedir?

    Bu eser, II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonraki yaşamını incelemekte olup Selanik’te Alatini Köşkü ve İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda geçen sürgün ve gözaltı günlerini ele almaktadır. Daha öncede ifade etmiş olduğum gibi, II. Abdülhamid’in hayatında, 1909-1918 yıllarını kapsayan dönem ve onunla ilgili olayları inceleyen temel bir araştırma eseri bulunmamasından yola çıkarak hazırladığım bu kitap, söz konusu eksikliği fark etmem sonucu ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra kitabın esas malzemesini, dönemin arşiv vesikaları ve süreli yayınlar oluşturmaktadır.

    Soru: Sultan II. Abdülhamid çok zeki, donanımlı ciddi bir devlet adamıdır. Türk tarihi uzmanlarının önemli bir kesimi tarihe damgasını vuran, liderlerden biri olduğu üzerinde hemfikirdir. 33 yıl kadar uzun bir süre padişahlık yapıyor. Tahtan indirilmesi sonrası başına gelen felaketler, malının mülkünün talan edilmesi, yaşadığı sıkıntıları elbette anlayabiliriz. Benim merak ettiğim husus şudur. Suyun akışı doğal mecrasına doğru seyir alıyor her zamanki gibi. Meşrutiyet öyle ya da böyle ilan edilecekti. Belki bir şekilde biraz daha fazla tahta kalabilirdi. Sanki, Sultan kendisini tahtan indirilme hesabı/planı yapmadığı gibi bir izlenime kapıldım. Ne buyurursunuz?

    Evet, gerçekten de II. Abdülhamid, 31 Mart Vakası’nda hiçbir ilgisi olmaması düşüncesinden yola çıkarak, tahttan indirileceğini düşünmüyor. Üstelik kendisine verilen teminatlar da, onun üzerinde bu güveni arttırıyor. Hareket Ordusu’nun idareyi ele almasının ardından gelişen olaylar içerisinde böyle bir sonucun başına gelebileceğini görmesine rağmen, artık bu andan itibaren çok geç kalmıştır.

    Soru: Türk siyasi tarihinin en önemli kilometre taşlarından birisi de kuşkusuz 27 Mayıs darbesidir. 27 Mayıs sonrası devrin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, bakanı ve milletvekillerine muhafazasından sorumlu alt rütbeli askerden en yetkili komutanlara varana kadar birçok kişinin Cumhurbaşkanı-Başbakan’a hakaret, küfür ve şiddet uyguladığını biliyoruz. Oysaki kitaptan öğrendiğimize göre, gerek Sultan Hamid sonrası iktidara gelen yöneticiler, gerek Sultan ve ailesini korumakla görevli personelin, II. Abdülhamid ve ailesine nezaketsizlik sınırını aşan bir davranış sergilemediğini görüyoruz. Ne dersiniz?

    Aslında tahttan indirmenin ardından gelen ilk günlerde, II. Abdülhamid ve dönemine karşı yoğun bir tepki oluştuğu görülmektedir. Ve zikrolunan husus, hakanın muhafız subayları üzerinde de etkisini göstermiştir. Ancak söz konusu durum, pek uzun sürmemiştir. Dönemin geneline bakıldığında ne muhafızlar ne de yöneticiler açısından hakan ve maiyetine karşı aşırı bir tepki gösterildiğini söyleyemeyiz. Zaten bu husus, II. Abdülhamid’in özel tabibi Atıf Hüseyin’in günlükleri başta olmak üzere birçok hatırada da canlı bir şekilde ifade edilmektedir.

    Soru: Sultan Hamid’in döneminin aktörlerinin ezici bir çoğunluğu, kendisine muhalif. Taşnaklar, İttihatçılar, Hiç beklemediğimiz Elmalılı Hamdi, Said Nursi, Mehmet Akif gibi düşünce ve aksiyon adamları dahi Sultan’ın karşısında yer almışlardır. Hele okumuşların ortak özelliği Sultan Abdülhamid karşıtlığıdır. II. Abdülhamid’in tahttan indirildiği dönem göz önüne alındığında Sultanın yanında kimse yoktur. Kitapta da belirttiğiniz üzere, Hindistan Müslümanları, Arnavutlar ve Arabistan’dan bazı kimseler çok rahatsız olur bu durumdan. Türkiye’de her hangi rahatsız olan bir kitle, grup yoktur neredeyse. Tarihte analoji yapılması iyi bir şey değildir. Daha iyi anlaşılması için farazi bir şey söylesek, farzımuhal 1911’de bir seçim yapılsa ve devrik padişah da seçime katılsaydı büyük ihtimal seçim barajını aşamazdı. Beri yandan, 100 yıl sonra akademi dünyası içinden ve dışından birçok kesim Abdülhamid’in Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman çapında bir padişah olduğunu belirtiyor. Bunda bir tuhaflık yok mu?

    Çok doğru söylüyorsunuz, iki dönem arasında bu türlü farklılıklar bulunmaktadır. Söz konusu durumun oluşmasında zaman ve zeminin değişmesi bir yana, olayların daha iyi anlaşılması veya açıklanması etkili olmuştur, diyebiliriz. Zaten böyle durumlar tarihin birçok olay ve gelişmesinde de karşımıza çıkabilir. Önemli olan, amacın doğruya ulaşma ve bakış açısının ise görmeye çalışma olmasıdır.

    Soru: Bildiğimiz kadarıyla bu yayınlanmış ilk eseriniz, bunun arkası gelecek midir? Tezgâhınızda hazırlanmak üzere olan bir çalışma var mıdır?

    Evet, elinizdeki çalışma yayınlanmış ilk eserim. Ancak bundan önce hazırlamış olduğum tezim de, şu anda Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları’ndan çıkmak üzere. Bunun yanı sıra, ayrı bir çalışmaya da devam etmekteyim.


    Not: Bu mülakat, Ayraç dergisinin 58-59 sayılı, Eylül-Ekim 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
  • Efendim, bizim evimiz Gemlik de eski bir göçmen mahallesindedir. Öyle güzel bir ev değildir, yani bir saray da yaşamıyoruz. Açık mavi boyası dökülmüş, köhne, balkonlu bir ev işte. Evde, ben, sayın babacığım ve anneciğim, anneannem, dedem ve halam ile oturuyoruz. Anlayacağınız üzeren bizim evimiz için nüfusumuz biraz fazla. Öyle çok paramız yoktur ama yaşamayı severiz, mesela anneme sabah bahçemizden bir çiçek götürsem bütün günü hoş geçer ya da bir gün sayın babamın elini öpmeye gitsem bana sorumluluklarının, işinin gücünün arasından başını kaldırıp sadece bana gösterdiği o aydınlık yüzü ile gülümser. Yine bir yaz günü babamın elini öpmeye gidiyorudum. Yolda ise yakında gideceğim okulu düşlüyordum. Yaz bitmek üzereydi ve dersler başlayacaktı ben de orta okuldan liseye gideceğim için okulumu değiştirmekteydim. İşte bu şekilde yeni okulumu düşünürken babanım odasına gelmişim. İçeri girip elini öptüm ve sonra o müthiş istekle suratına gülümseyerek karşılığını bekledim. Bir an o hisse kapıldım ama sonra başka bir işinin olduğunu anladım. Masanın çekmecesini açıp bana kocamanca gümüş bir saat verdi ve, “Al bakalım Celil bu senin olsun, okulunda yardımcı olur sana, zaman çok önemlidir yavrum.” dedi. Sayın babamın öğüde uymak için aynı zamanda da sınıfın tek bir saatlisi olduğum için her derste bir kaç defa yaleğimin cebinden çıkarıyor ve kaln, ağır bir sesle saati söylüyordum.
    Bir gün sınıfın içinde sonbahar öğlese dalga dalga birikirken; sinekler botanik hocasının etrafında ve büyük pencelerin üzerinde mesut ve kayıtsız çiftleşiyor ve hocanın bahsettiği botanik tohumları, etrafımızı saran bol ve beyaz ışıkların içinde dönüp dolaşıyorlardı sanki. Bu esnada yanımda oturan çocuk, “Kaç dakika var?” dedi. Saate yeni yeni alışıyordum ve birden bire anlayamadım, “Neye kaç dakika var?” dedim. “Dersten çıkmaya canım!” dedi. Ben de anladığımı gösteren bir sesle, “Haa!” deyip saati söyledim. On yedi dakika kalmıştı ve herkes dersin sonunu büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. Bu yüzden, sınıfın en arkasından, ortasından, öğretmenin masasının önünden bile saati merak edenler bana dönüyorlardı. Ben ise saatin bana ait olmasına rağmen sadece uykum geldiğinde ya da uzun tenefüslerde bakardım kocaman gümüş saatime.
    Gene bir hendese derşindeydik. Birden yanımda oturan ve sıkılmış gözüken arkadaşım bana yaklaştı. Bu arkadaşımı pek severdim, bana diğerleri gibi sadece saat için bakmazdı. Aralarda bana bakıp gülümserdi, onu hendese dersine çalıştırırdım, bense o saati sormaktan ve diğerleri gibi olmaktan çekindiğini bildiğimden o sormadan kaç dakika kaldığını söylerdim. Neyse, o gün yine o sormadan saati söylemek için saatime bakacaktım ama karşılaştığım şey beni hiç bu kadar üzemezdi sanırım. Alt tarafı bir saatti ama babamın verdiği saati, insanlara saati söylediğim saati ama zembereği çalışmıyodu artık. İlk başta kuramadığımı düşünüp arkadaşıma mahçup bir şeklilde, “Kuramamışım galiba.” dedim. Ama ben kurdukça zemberek boşalıyordu sonra da mahzun mahzun, “Zembereği kırılmış.” dedi. Arkadaşım buna o zaman pek aldırış etmedi ama diğer ders Ruhiyat dersiydi ve bütün sınıf öğretmen dahil kaç dakika kaldığını merak ediyordu. Ben saati söyleyemezdim çünkü saatimin değerli zembereki kırılmıştı. Birden öğretmeniz sabırsız bir şekilde bana, “Celil efendi, yavrum, lütfen saate bakar mısın? Ben de bu sınıftan çıkıp gitmememe ne kadar kaldığını öğrenmek istiyorum.” dedi. Bense sadece, “Efendim, saatin zemberefi kırılmış.” diyebildim. O günden sonra bütün sınıf beni zembereğin o ürpertici yankısından etkilenerek o şekilde çağırıyordu. Sadece yanımda oturan arkadaşım bunu yapmıyodu.
    Okula geldiğimden beri sevgili babacığım ile mektuplaşıyorduk, ben son mektubumda babama hissettiğim büyük mahcudiyeti sezdirmemeye çalışarak şunları yazdım;
    "Muhterem babacığım,
    Göndermiş olduğunuz 8 tarihli mektubu aldı. Ne kadar memnun oldum, tahmin edemezsiniz. Burada havalar çok iti gidiyordu. Fakat dün birdenbire gökyüzü bulutlarla kapandı. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. Bu yağmurdan sonra ‘Nilüfer’ ovası çok güzelleşmiş. Penceremden bütün ova gözüküyorç sabahleyin bir deniz gibi üstünü sis kaplayan bu manzara, bana her zaman Gemlik’i hatırlatıyor –arkadaşım Gemlikliydi-, sizleri çok göreceğim geldi. Derslerime dediğiniz gibi muntazaman çalışmaktayım. Sonra babacığım, darılmazsanız size bir şey daha söyleyeceğim: Bana mektebe gelirken vermiş olduğunuz saat kırıldı. Hani içindeki demirden şey... Nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey... İşte o kırıldı. Bu hafta oraya giden olursa göndereceğim. Mektepte saat dolu babacığım. Saatin ne lüzumu var? Siz yaptırır, kullanırsız. Annemin ve sizin ellerinizden öper, hayır dualarınızı beklerim, babacığım.

    Oğlunuz:Celil

    Sait Faik Abasıyanık
  • "Sana bir zenginlik, unvan ya da şeref bırakmıyorum. Ama seni tüm dünyadan daha zengin yapacak hazinenin nerede gömülü olduğunu biliyorum. Bu hazine sana ait ve bunun için bana teşekkür etmen bile gerekmiyor. Bu hazine senin iç benliğinde gizli: o hazine insanı meleklerden daha yüce kılan ya/yada'dır."

    Kierkegaard felsefesinin en önemli bölümü "ya/yada" bu bölümde açıklanıyor. Öncelikle kitapta nasıl bir yazın olduğuna bakalım. Bu bölüm, 'Yargıç Wilhelm' karakterinin, A isimli 'genç estet'e  yazdığı uzun mektuptan oluşuyor. Wilhelm, evli ve mutlu bir adamdır. Bir anlamda, Kierkegaard'ın olmadığı ve asla olamayacağı, idealindeki kişiyi temsil eder. Üstadın her kitabında olduğu gibi, burada da Regine'e yaptığı göndermeler açıktır. Wilhelm, evlendikten sonra yaşamla ve kendisiyle ilgili daha derin bir kavrayışa sahip olmuştur ve 'etik' sınıfına geçmiştir. Genç Søren'i temsil eden A ise hâlâ estetik kaygılarla yaşamını sürdürmektedir ve bu durumda bir 'inanç sıçrama'sına ihtiyacı vardır.

    Kierkegaard felsefesinde üç yaşam küresi vardır; estetik, etik ve dinsel. Dinî boyut, ya/yada'ya dahil değildir. Esas seçimin etik ile estetik arasında olduğunu görüyoruz, en azından ilk etapta.

             "Şimdi bir kez daha söyleyeceğim, hatta haykıracağım: ya/ya da. Önlem olarak sunulan tek bir 'ya' konuları açıklığa kavuşturmak için yeterli olmayacaktır. Zira buradaki soru, kişinin tek bir parçayla tatmin olamayacağı kadar önemli ve bütün olarak kavranamayacak kadar da içsel tutarlılıktan uzaktır."

    Üstad, ısrarla bu noktayı vurguluyor. 'Estetik'ten etiğe tam olarak bir geçiş gerekmiyor kişinin gelişmesi için. Gereken şey, 'ya'nın bir tarafını tutarken, diğer tarafa da eğilmek ona göre. Bu açıdan, estetik yaşam görüşü gibi, etik yaşam görüşü de tek başına yetersiz olur. İlk olarak şöyle açıklıyor farkı:

          "Bir kimsedeki estetik faktör kişinin gündelik olarak ne olduğudur; etik faktör ise kişinin ne olacaksa o olmasıdır."

    Etik yaşamın evrensel ve sonsuz, estetik yaşamın ise bireysel ve sonlu olduğunu söyleriz. Kişi, ikisine de ihtiyaç duyar ama kendisinin ne olduğunu etik bakış açısıyla anlar.


    "Her bir estetik görüşünün umutsuzluk olduğunu söyledik. Bunun nedeni neyin olup, neyin olmayacağı üzerine kurulmuş olması... Etik ise kişinin olması gerektiği gereken şekle dönüştüğü yerdir ve kişi yaşamı kendisinin temel malı olan şey üzerine inşa eder."

    Burada daha çok vurgulanan, estetik görüşün, dış etkilere bağlı olduğu için sonunda umutsuzluklara açık olduğudur. Kişi, umutsuz olduğu için kendini bilemez. O nedenle, ilerlemeye ihtiyacı vardır.


    Eser, dümdüz bir metin halinde yazılmıştır, ara başlıkların olmaması metni takibi zorlaştırabilir. Diğer taraftan, Kierkegaard felsefesini özümsemek için çok özel bir yere sahiptir diyebiliriz. "Korku ve Titreme" ve "Kaygı Kavramı" ile birlikte bütünü oluşturur.
  • “Görmek istiyorum,” dedi Burton. “Parmağını kestiğin zaman yara mikrop kapar, şişer ve ağrımaya başlar. Şişme, vücudun direnişidir, ağrı ise savaş. Kimin kazanacağını bilemezsin ama ilk muharebe alanı yaradır. Eğer hücreler ilk muharebeyi kaybederse mikrop yayılır ve kola doğru ilerler. Mac, bu küçük küçük grevler enfeksiyon gibidir. İnsanların içine bir şeyler girdi, hafif ateş başladı ve lenf bezleri takviye birlikleri gönderdi. Görmek istediğim için yaranın olduğu yere gidiyorum.”

    “Grevin yara olduğunu mu düşünüyorsun?”

    “Evet. Grup halindeki insanlar daima bir çeşit enfeksiyon kapar. Bu da işin kötü yanı gibi görünüyor. Görmek istiyorum Mac. Grup halindeki insanları gözlemlemek istiyorum, onlar bana, bildiğimiz tek tek insanlardan farklı olarak, yeni tür birer birey gibi görünüyor. Bir gruba ait olan kişi artık kendisi değildir. Kendisinden farklı bir organizmanın içindeki bir hücredir. Nasıl vücudunu oluşturan hücreler sonuçta seni oluşturdukları halde senden farklıysalar, aynen öyle. İnsanlar ‘kitle çılgındır, ney yapacağı belli olmaz’ derler. Neden insanlar kitleye tek tek bireyler olarak değil de, kitle olarak bakar? Kitle, bir kitle olarak aşağı yukarı her zaman mantıklı hareket eder.”
  • Bil ki, tarih ilmi, dünya toplumu ve uygarlığı olan insan toplumundan ve bu toplu­ mun gerçekleri arasında yer alan yabanilik ve barbarlık, medenilik ve uygarlık, asabiyetıs, bazılarının diğer bazıları üzerinde kurduğu değişik şekillerdeki hakimiyetler ve bu hakimi­ yetlerden doğan hükümdarlıklar, devletler ve bunların derecelerinden haberler verir. Yine toplum içinde insanların ilim, sanayi, geçimlerini temin etmek için çalışıp kazanmak gibi faaliyet ve durumlarından haber verir. Ancak pek çok sebepten dolayı bu haberlere yalan­ lar karışır. Bunlardan biri, kişinin bazı düşünce, görüş ve mezheplere taraftar olmasıdır. Ki­ şi haberi kabul etmek hususunda dengeli hareket ederse gerekli özeni gösterir, onu incele­ yip değerlendirir ve doğrusunu yalanından ayırabilir. Ancak haberi kabul etme noktasında işin içine görüşlerini ve inançlarını karıştırırsa, bu görüş ve inançlara uyan haberleri ilk du­yuşta kabul eder. Çünkü bu meselede kendi eğilimini ve görüşlerini öne çıkarmak, basiret gözünün, eleştirmenin ve araştırma yapmanın üzerine örtülmüş bir perdedir. Sonuçta ya­ lan haberler kabul edilip alınır ve başkalarına nakledilir. Yalan haberlerin kabul edilmesi sonucunu doğuran bir başka sebep de haberi nak­ledene duyulan güvendir. Bu durumda haberin doğru olup olmadığını anlamak ise cerh ve ta'd il ilmiyle olur. Bir başka sebep, nakledilen haberlerden nelerin kastedildiğinin farkına varılma­masıdır. Pek çok kişi gördüğü ve duyduğu şeylerin gerçeğini anlayamaz ve onları kendi tahminine ve zannına göre (yorumlayarak) nakleder ve bu şekilde yalana düşer. Bir başka sebep ise haberin doğru olduğunun düşünülmesidir. Bu çok yaygındır ve daha çok ravilere güvenmekten kaynaklanmaktadır. Bir başka sebep, haberin içerdiği (geçmişe ait) durumların, mevcut durumlara na­ sıl uyarlanacağının bilinmemesi ve ravinin geçmişteki durumları görmüş olduğu mevcut durumların kalıplarına sokarak nakletmesidir. Oysa mevcut durumun kalıbına sokula­ rak nakledilen haber bu haliyle doğru değildir. Bir başka sebep, nüfuz ve makam sahiplerine yaklaşmak isteyenlerin, onları öven ve durumlarını güzel gösteren haberleri yaymalarıdır. Bu şekilde doğru olmayan haber­ ler ortalığı kaplar. Çünkü nefisler övülmeye sever ve insanların çoğu da erdemli olmaya ve bu hususta yarışmaya değil, dünya malına, şan ve şöhrete düşkündür. Bütün bunların hepsinden daha önemli olan bir başka sebep ise, sosyal hayattaki (umran'daki) olayların ve hallerin (kendilerine has ve onların altında yatan) doğasını bil­ memektir. Çünkü sosyal hayatta vuku bulan her olayın ve ortaya çıkan her durumun, ol­ ması gereken kendine has bir doğası vardır. İşte eğer kişi, toplumdaki olayların ve durum­ ların doğasını ve bunları gerektiren sebepleri bilirse, bu ona haberlerin doğru olup olma­ dığını tespit etmek noktasında yardımcı olur. Bütün haberler için, doğruluğunu tespit et­ mek noktasında yararlanılacak en iyi kriter budur. Kimi zaman, vuku bulması imkansız olan durumlarla ilgili haberlerin de doğru kabul edildiğine ve başkalarına aynen nakledildiğine tanık olmaktayız. Tıpkı Mesudi'nin lskender ile ilgili naklettiği haber gibi. Buna göre, deniz yaratıkları İskender'in lskende­ riye şehrini kurmasına engel olunca, lskender tahtadan bir sandık yaptırmış, o sandığın içine camdan bir sandık koymuş ve kendisi de onun içine girerek denizin dibine dalmış­ tır. Sonra denizin dibinde gördüğü cinlerin resimlerini çizmiş, sonra (o resimlere göre) onların heykellerini yaptırmış ve bu heykelleri şehri kuracak olduğu yerin kıyısına dik­ miştir. Sonra yaratıklar denizden çıkıp bu heykelleri görünce korkup kaçmışlar, böylece lskender, lskenderiye şehrinin yapımını bitirmiştir. Uzun bir hurafede yer alan bu hikayede gerçekleşmesi inıkansız olan pek çok nokta vardır: her şeyden önce cam bir sandık içinde denize açılıp, sandığın o küçük hacmiy­ le azgın dalgalarla boğuşmak mümkün değildir. Ayrıca hükümdarlar kendilerini böyle tehlikelere de atmazlar. Böyle yapan zaten kendisini yok etmiş olur. Çünkü insanlar onun böylesine tehlikeli bir maceradan sağ döneceğini beklemeyeceklerinden, bir an bile vakit kaybetmeden başkasının etrafında toplanırlar. Yine cinlerin kendilerine has (maddi) şe­ killeri ve suretlerinin olduğu bilinmiyor. Bilinen onların değişik şekillere girebildiğidir. Hikayelerde, onların çok sayıda başlarının olduğu gibi hususların zikredilmesi, gerçek ol­ duğu için değil, çok çirkin ve korkunç görünüşlerini anlatmak içindir. Bütün bunlar o hikayenin doğruluğunu sakatlayan şeylerdir. Hikayenin doğru ol­ masını imkansız kılan, bunlardan daha önemli bir husus da şudur: Böyle bir cam sandık içinde denize açılıp denizin dibine dalmak mümkün olsa bile, sandıktaki hava onun ne­ fes alma ihtiyacını karşılamada yetersiz kalacak, ruhu ısınacak, temiz ve serin havanın ol­ mamasından dolayı ciğer, kalp ve ruh dengesini yitirecek ve kişi orada ölecektir. Hamam­ da veya derin kuyulara inenlerin ölmesi de temiz ve serin havadan mahrum kaldıkları için olmaktadır. Derin kuyulara inenler, oranın rüzgar almayan, ısınmış ve kokuşmuş ha­ vasıyla karşılaştıklarında anında ölmektedirler. Yine denizden çıkmış balığın ölümü de aynı sebepten oluyor. Çünkü onun ısısını dengeleyen su soğuk, kara ise onun için çok sı­ caktır. İşte bu sıcaklık onun hayvani ruhuna hakim oluyor ve onu öldürüyor. Aynı şekil­ de yıldırım çarpanlar ve benzerleri de bu sebepten ölüyor. Yine Mesudi'nin naklettiği doğru olması imkansız haberlerden biri diğeri de Ro­ ma'daki sığırcık kuşu heykeliyle ilgili anlattığı hikayedir. Buna göre yanlarında zeytin ta­ şıyan sığırcık kuşları, senenin belli bir gününde o heykelin yanında toplanırlarmış. Ro­ malılar da zeytinyağı ihtiyacını o getirilen zeytinlerden karşılarlarmış. Zeytinyağı ihtiya­ cını karşılamada, işin doğasına ne kadar uzak bir hikayedir bu. ..
    Bunlara benzeyen haberlerden biri de Bekri'nin naklettiği "Zatü'l-Ebvab" (Çok Kapılı) ismini taşıyan bir şehirle ilgili hikayedir. Buna göre şehir, otuz konaklık bir alanı kapsamaktadır ve on bin kapısı vardır. Oysa şehirler, ileride açıklanacağı gibi,28 güven içinde yaşanılacak korunaklı yerler olmaları için kurulurlar. Halbuki böyle bir büyüklük, surlarla çevrilmenin ve korunaklı bir hale getirilmenin sınırlarını aşmaktadır. Yine Mesudi'nin, Sicilmase Çölü'nde (Mağrib'in güneyinde bir yer) bütün bina­ ları bakır olan "Medinetü Nuhas" (Bakır Şehir) isminde bir şehir hakkında naklettiği hi­ kaye de bu türdendir. Buna göre Musa bin Nuseyr, Mağrib' e sefere çıktığında bu şehri görmüş. Kapıları kapalı olan şehrin surlarına tırmananlar, yukardan şehre baktıklarında aniden ellerini çırpıp kendilerini aşağıya atıyorlarmış ve bir daha hiç dönmüyorlarmış. Gerçek olması imkansız bu tür haberler genellikle kıssa anlatıcılarının hurafeleri oluyor. Sicilmase Çölü, kervanların ve yol kılavuzlarının uğrak yeri ve özelliklerini anlattıkları bir bölgedir. Nedense bu şehirden hiç bahsetmemişlerdir. Aynı şekilde bu hikayede anlatılan­ lar, şehirlerin kuruluşuyla ve binalarıyla ilgili bilinen gerçeklerin doğasına aykırıdır. Ma­ denler, süs eşyaları ve kap kacak yapımında kullanılırlar. Bir şehrin tamamen madenler­ den kurulması ise anlaşılacağı gibi imkansız bir şeydir.
    Böyle asılsız hikaye ve haberlere daha pekçok örnek verilebilir. Haberlerin doğru ve gerçek olanlarını yalan olanlarından ayırmak, sosyal hayatın karakterini ve doğasını bilmekle mümkün olur. Doğruyu yanlıştan ayırmada en iyi ve güvenilir yol budur. Hat­ ta, bu yol, haberleri nakleden ravilerin güvenilir olup olmadıklarının araştırılmasından bile daha önce gelir. Çünkü ravilerin durumları, ancak rivayet edilen haberlerin kendi içinde doğru olabileceğinin mümkün olmasından sonra araştırılır. Eğer, ortada gerçek olması imkansız bir haber varsa ravinin güvenilirliğini araştırmakta da bir yarar yoktur. Haberin aklın kabul etmeyeceği bir içeriğinin bulunması veya ancak aklın kabul edeme­ yeceği bir yorumla açıklanabilmesi de, onun gerçek oluşunu imkansız kılan sebeplerden biri olarak kabul edilmiştir. Ravilerin güvenilirliğinin araştırılmasına (cerh ve ta' dile) da­ ha çok şer'i (dini) haberler konusunda itibar edilir. Çünkü onların çoğu Allah'ın, yerine getirilmesini farz kıldığı sorumlulukları bildiren inşai29 haberlerdir. İşte bu tür haberle­ rin doğru olduğu zannına varılması, ravinin güvenilir ve kuvvetli bir hafızaya sahip ol­ ması, naklettiği haberin sağlamlığını şüpheye düşürecek unutkanlık gibi kusurlardan da uzak olmasıyla mümkündür. Ancak vuku bulmuş olaylarla ilgili haberler söz konusu olduğunda, bu haberlerin sosyal hayatın doğasına uyup uymadığı ve böyle bir şeyin gerçekleşme imkanı bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir ve az önce de söylediğimiz gibi bu, haberi naklede­ nin güvenilir olup olmadığını araştırmaktan çok daha önemlidir. Haberlerin doğrusunu yanlışından ayırmadaki temel kural bu olduğuna göre, o halde toplumsal hayatın incelenmesi ve onun doğasına uygun olacak hal ve durumlar ile onda ortaya çıkamayacak durumların birbirinden ayrılması gerekir. Haberlerin doğru olup olmadığını tespit etmekte bu kuralı esas aldığımızda, hiçbir şüpheye yer olmayan kesin bir delile dayanmış olarak, doğruyu yanlıştan ve hakkı batıldan ayırmış oluruz. O zaman toplum hayatında her hangi bir şeyin meydana geldiğiyle ilgili bir haber duydu­ ğumuzda, onun kabulüne mi, yoksa uydurma olduğuna mı hükmedileceğini biliriz. İşte tarihçilerin bize naklettikleri haberlerin doğru olup olmadıklarını anlamada kullanaca­ ğımız geçerli ölçü budur ve bu kitabın birinci bölümü de bu amaçla telif edilmiştir. Öyle görünüyor ki, bu konu başlı başına bir ilim dalıdır. Çünkü konusu insan uy­ garlığı ve toplum hayatı olan ve ondaki her meseleyi ve durumu teker teker açıklayan bir ilimdir. Zaten bütün ilimlerin yaptığı da kendi konularını teker teker açıklamaktır. Bil ki, bu konuda söyleyeceklerimiz, daha önce başkaları tarafından söylenme­miş ve gündeme getirilmemiş, faydaları çok ve ancak derin araştırmalardan sonra ula­şılacak yeni bir düşüncedir. O, mantık ilimlerinden biri olan "hitabet" değildir. Çünkü hitabetin konusu, insanları bir görüşe çekecek veya bir görüşten uzaklaştıracak, faydalı ve ikııa edici konuşmadır. Yine o, sivil siyaset (Es-Siyasetu'l-Medeniyye) ilmi de değildir. Çünkü sivil siyaset ilmi, ahlak ve hikmetin gereklerine göre insanların güven içinde ha­ yatlarına devam edebilmelerini sağlayacak şekilde, bir ev veya şehrin işlerinin nasıl düze­ ne konulacağıyla ilgilenir. İşte bizim burada ele alacağımız ilim, bu iki ilim dalına benzese de, konuları onlardan ayrılır. Öyle görünüyor ki bu, yeni keşfedilmiş bir ilim dalıdır. Ve yemin olsun ki, daha önce hiç kimsenin bu konu hakkında bir şeyler söylediğini duymadım. Bilmiyorum, aca­ ba bu konunun farkına mı varamadılar? Biz, geçmiştekilerin bu konunun farkına varama­ dıkları kanaatinde değiliz. Belki onlar bu konuda konunun hakkını vererek bazı eserler yazmışlardır, ancak bunlar bize ulaşmamıştır. Çünkü ilimler çoktur ve farklı toplumlarda çok sayıda filozof vardır. O toplumlardan bize ulaşmayan ilimler, ulaşanlardan daha çok­ tur. Fars toprakları fethedildiğinde, Hz. Ömer'in yok edilmesini emrettiği Farsların ilim­ leri nerede? Kildanilerin, Süryanilerin ve Babillilerin ilimleri ve bunların eserleri ve sonuç­ ları nerede? Kıbtllerin ve onlardan öncekilerin ilimleri nerede? Bize tek bir milletin, özel­ likle (eski) Yunanlıların ilimleri ulaşmıştır. Bunun sebebi de Halife Me'mun'un büyük pa­ ralar harcayarak ve çok sayıda mütercim görevlendirerek onların kitaplarını dilimize çe­ virtmiş olmasıdır. Bunun dışında diğer milletlerin ilimlerinden bir şey bilmiyoruz. Farkına varılan her hakikatin, bütün özelliklerini ve meselelerini araştırmak uy­ gun ve faydalı olacağına göre, her mefhumun ve hakikatin kendisine has (sadece kendi­ siyle ilgilenen) bir ilmi olması gerekirdi. Ancak filozoflar bu konuda, belki de sadece işin meyveleriyle ilgilenmeyi uygun gördüler. Ve bilindiği gibi bu ise, konunun sadece nakle­ dilen haberlere ilişkin meyveleridir. Bu konunun bir bütün olarak, ilgi alanının ve ele al­ dığı meselelerin çok kıymetli oluşuna nispetle, sadece haberlerin doğruluğunu anlamaya ilişkin yönü zayıf kalmaktadır. Evet, belki de filozofların bu konuyla ilgilenmemelerinin sebebi budur. Allah en iyisini bilir. "Size ancak çok az bilgi verilmiştir" (İsra Suresi, 85). Keşfetmiş olduğumuz bu ilim dalındaki bazı meseleler ile, diğer ilim dallarında delil olarak zikredilen bazı meselelerin uygunluk arz ettiğini görüyoruz. Örneğin filozof­ lar ve bilginler, Peygamberlere duyulan ihtiyacı ispat etmek içirı, irısanların varlıklarına devam etmek için yardımlaşıp dayanışmaları gerektiğini, bunun içirı de, bir öndere ve düzen kurucuya ihtiyaç duyduklarını söylerler. Aynı şekilde fıkıh bilginleri, fıkıh usulün­ de (fıkıh metodolojisinde) dillere duyulan ihtiyacı ispat içirı şu açıklamayı yapıyorlar: Yardımlaşmanın ve toplumsal hayatın tabii bir sonucu olarak, irısanlar neler istedikleri­ ni ifade etmeye ihtiyaç duyarlar. Bunu, cümlelerle (konuşarak) ifade etmek ise en kolayı­ dır. Yine fıkıh bilginleri, şer'i hükümlerdeki hikmet ve amaçlan zikrederler: Zina, nesep­ lerin karışmasına ve neslin bozulmasına; adam öldürmek, yirıe neslin zarar görmesine; zulüm, sosyal hayatın bozulmasına yol açar. lşte fıkıh bilginleri, toplumu korumayı esas alan bunlar gibi şer'i hükümlerdeki hikmetleri ve amaçları açıklarken, toplumda görülen durumları da inceliyorlar. Örnek verilen bu meselelerde, bizim söyleyeceklerimiz de esas itibariyle bunlardır. Yine farklı toplumların bilge ve filozoflarının da dağınık bir şekilde buna benzer bazı değerlendirmelerde bulunduklarını görüyoruz. Ancak bunlar konuyu gerektiği gibi ele alan yeterli değerlendirmeler değildir. Mesudi'nirı naklettiği, Fars bilgesi ve hüküm­ darı Mılbezan'ın, şu sözleri bunun örneklerinden biridir: "Ey Hükümdar! Devlet ancak şeriate uymakla, Allah'a itaat etmekle ve onun emir ve yasaklarına göre hareket etmek­ le kuvvet bulup yücelir. Şeriat devlet ile, devlet, (kendi) işlerirıi görecek kişiler ile ve bu kişiler de mal (para) ile ayakta durur. Mal sahibi olmak kalkınmak, kalkınmak da ada­ letle mümkün olur. Adalet ise irısanların arasına dikilmiş bir terazidir (İnsanların arasında kurulmuş dengedir). Bu teraziyi Rab dikmiştir ve onu ayakta tutacak bir görevli tayin etmiştir. İşte bu görevli hükümdardır". Enılşirvan'ın söyledikleri de aynı anlamda: "Devlet asker ile, asker de mal ile ayakta kalır. Mal vergi ile, vergi kalkınmışlık ile, kalkınmışlık adalet ile, adalet valilerin işlerini düzgün yapmalarıyla, valilerin işlerini düzgün yapması da vezirlerin işlerinde sağlam olmasıyla sağlanır. Bunların hepsinden önce ise, Hükümdarın halkının duru­ munu bizzat takip etmesi ve onları yola getirmeye muktedir olması gelir. Böylece yönet­ tiklerinin ona değil, onun yönetetiklrine hakim olması sağlansın". İnsanların ellerinde dolaşan ve Aristo'ya nispet edilen "Siyaset" isimli kitapta da bu konuya uyan bir bölüm vardır. Ancak konu gerektiği ölçüde ele alınmamış, deliller ye­ terli verilmemiş ve başka şeylerle karıştırılmıştır. Aristo o kitapta Mılbazan ve Enılşir­ van'dan naklettiğimiz yukarıdaki sözlere işaret ediyor ve o sözleri başı ve sonu belli olma­ yan bir daireye benzeterek söylüyor: "Dünya, bir bostandır ve o bostanı koruyan duvar devlettir. Devlet kanunla yaşayan bir kuvvettir. Kanunu uygulayıp tatbik eden Hüküm­ dardır. Hükümdarlık askerlerin desteklediği bir düzendir. Askerleri ayakta tutan maldır. Mal halkın topladığı rızıktır. Halk, adaletle korunup gözetilen kölelerdir. Adalet, dünya­ nın kendisiyle ayakta durduğu cana yakın bir dosttur. Dünya bir bostandır ... " Sonra tekrar sözün başına dönüyor. Bu sekiz cümlelik siyasi ve hakimane söz, birbiriyle bağlantılı, sondakinin tekrar başa döndüğü ve başı ve sonunun belli olmadığı bir daire gibidir. Aristo bu sözleri öğren­ miş olmaktan dolayı övünüyor ve ondaki faydaları yüceltiyor. "Devletler ve hükümdar­ lık" faslındaki söylediklerimizi dikkatlice okur ve üzerinde iyice düşünürsen, bu sözlerin yorumunu ve detaylı açıklamasını en açık delilleriyle görürsün. Ben bunları Aristo'nun veya Mılbezan'ın söylediklerinden değil, Allah'ın beni bu konulara vakıf kılmasıyla öğ­ rendim. Aynı şekilde lbn-i Mukaffa'nın söylediklerinde ve siyasete ilişkin risalelerinde de, bizim bu kitabımızda ele aldığımız konularla uyuşan değerlendirmeler vardır. Ancak o bu tür değerlendirmelere, hitabette, güzel ve belagatlı konuşmaktan bahsederken değin­ miş olup, bizim delilleriyle açık bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi açık ve net olarak bu konuları ele alıp değerlendirmemiştir. Ebu Bekir Tartuşi de "Siracu'l-Mulılk" isimli eserinde bu konuların etrafında do­ laşmış ve kitabının konularını bizim bu kitabın konularına benzeyen bölümlere ayırmış­ tır. Ancak o, oku hedefe isabet ettirememiş, meselenin özüne girememiş, konuları yeter­ li ve hak ettiği ölçüde ele alıp değerlendirmemiş ve delillerini açıklamamıştır. Sadece me­ seleleri bölümlere ayırmış, bol miktarda o konuyla ilgili rivayetlere yer vermiş ve dağınık bir şekilde Büzürcümher, Mılbazan, Danyal ve Hürmüz gibi Farslı, Hindli ve diğer mil­ letlerin filozof ve bilgelerinin sözlerini nakletmiştir. Ancak konunun üzerindeki perdeyi kaldıracak inceleme ve değerlendirmelerde bulunmamış ve buna ilişkin delilleri ortaya koymamıştır. Sadece nasihat ve vaazlara benzer bir şekilde oradan buradan yaptığı alın­ tıları derleyip bir araya getirmiştir. Bu haliyle de meselenin etrafında dolaşmış, ancak oku hedefe isabet ettirememiştir. Bana gelince, Allah, verdiği ilhamla beni bu konulara yönlendirdi ve beni yeni bir ilmin sırrına erdirdi. Eğer ben bu ilmin konularını gerektiği gibi değerlendirip ortaya koymuş ve diğer ilimlerin bunlara benzeyen konularından ayırmışsam, bu tamamen Al­ lah'ın yol göstermesi ve yardımıyladır. Eğer bu ilmin konularını ortaya koyarken dikka­ timden kaçan bir şey olmuşsa veya başka ilimlerin konularıyla karıştırdığım bir şey var­ sa, bunları tespit edecek dikkatli bir araştırmacının bunları düzeltmeye elbette ki hakkı vardır. Ancak bu ilmin yolunu açma ve bu ilmi açık bir şekilde ortaya koyma önceliği be­ nimdir. Şimdi bu kitapta (yani birinci kitap olan bu bölümde}, sosyal hayatta ortaya çıkan hükümdarlık (devlet ve yönetim), kazanç, ilimler ve sanayi gibi toplumsal durumları, bunlarla ilgili detaylı özel ve genel bilgileri vererek ve geride hiçbir şüphe ve vehim bırak­ mayacak delillerle açıklayacağız. Diyoruz ki: İnsan kendisine has özellikleriyle, diğer bütün hayvanlardan ayrılır. Örneğin ilim ve sanayi alanındaki faaliyetler sadece insana has özelliklerdendir. Çünkü bu faaliyetler, onu diğer hayvanlardan ayıran ve mahlukatın en şereflisi kılan, düşünme yeteneğinin bir sonucudur. Yine bu özelliklerden bir diğeri, (toplumdaki ) düzeni koruyacak ve sözünü dinletecek bir yöneticiye ve hükümdara ihtiyaç duymasıdır. Böyle bir makam diğer hay­ vanlar arasında yoktur. Sadece arılar ve çekirgelerde olduğu söyleniyor. Eğer onlarda bu­ na benzer bir konum mevcut olsa da, bu, uzun uzun düşünmeleri sonucu böyle bir şeyi gerekli gördükleri için değil, Allah onlara böyle bir şeyi ilham ettiği içindir. Bu özellikler­ den bir diğeri ise yaşamını sürdürüp geçimini temin edebilmek için bunu sağlayacak se­ beplere sarılmasıdır (meslek edinmesidir). Allah, insanın yaşamını sürdürebilmesi için onun beslenmeye ihtiyaç duyacağı bir özellikte yaratmış, sonra bunun yollarını ona gös­ termiştir: "Rabbimiz her şeye yaratılış özelliğini veren ve sonra (bu özelliğe) uygun yo­ lu gösterendir" (Taha Suresi, 50). Bu özelliklerden bir başkası da beraberliğe ve dostluğa duyulan düşkünlükten ve ihtiyaçların gerektirmesinden dolayı bir kent veya mıntıkada toplu olarak iskan etmek anlamına gelen "toplumsal yaşam"dır (umrandır). Çünkü ileride açıklaması yapılacağı gibi insanlar, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyan bir yaratılıştadır. Toplumsal yaşamın bir çeşidi "bedevilik"tir ve bu gelenek şehir­ lerin dışındaki geniş ve açık alanlarda, dağlık bölgelerde, çöllerdeki ve çöllerin etrafında­ ki yaşam şartlarının bulunduğu mıntıkalarda sürer. Bir diğer çeşidi ise şehir yaşamıdır ve etrafındaki surlarla korunaklı hale getirilmiş olan şehirlerde hüküm sürer. Toplumsal ya­ şamın her çeşidinde, topluluk halinde birlikte yaşamaktan kaynaklanan meseleler ve du­ rumlar vardır. Biz bu bölümde konuyu altı fasıla ele alarak değerlendireceğiz: Birincisi: Genel olarak toplumsal yaşam, çeşitleri ve yeryüzündeki iskan yerleri. İkincisi: Bedevi toplumunun yaşamı (El-Umranu'l-Bedevi), bedevi kabileler ve barbar toplumlar.
    ler.
    Üçüncüsü: Devletler, hilafet, hükümdarlık ve hakimiyetin dereceleri. Dördüncüsü: Şehir toplumunun yaşamı (El-Umranu'l-Hadari}, ülkeler ve şehir-
    Beşincisi: Sanayi, geçim, kazanç ve bunun yolları.
    Altıncısı: İlimler, elde edilmesi ve öğrenilmesi. Bedevi toplum yaşamını başa almamın sebebi, ilerde açıklanacağı üzere, (toplum­ sal yaşamın) diğer görünümlerinden daha eski olması ve onlardan önce gelmesidir. Hü­kümdarlığın ülkelerden ve şehirlerden önce ele alınmasının sebebi de aynıdır. Geçimi te­ min etmek, yani yaşamı devam ettirebilmek için çalışmayı ilimlerden önce ele almamın sebebine gelince, geçimi temin etmek için çalışmanın tabii (hayati) bir zaruret olması, il­ min ise tamamlayıcı ve kemale erdirici veya (hayati olmayan) bir ihtiyaç olmasıdır. Ha­yati olan ise tamamlayıcı olandan önce gelir. Sanayi konusunu kazanç konusuyla birlikte ele almamın sebebi ise, ilerde açıklanacağı gibi, sanayinin kazanç getiren faaliyetlerin içinde yer almasıdır. Doğruya ulaştıran ve bunun için yardım eden Allah'tır.
  • بسم الله الرحمن الرحيم                                    

    ALLAH İNDİNDE TEK HAK DİN İSLAM’DIR

             HAK DİNİN MAHİYETİ

    Hz. Adem’den Hz. İsa’ya kadar olan bütün mübarek Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği dinler, aslı itibari ile birdir; Allah’ın birliği akidesine dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş, asılları kaybolmuş tur.Yahudi ve Hristiyanlık  asılları bakımından birer hakiki din iken sonradan bozulmuş, ilahi mahiyyetlerini kaybetmiş olan dinlerdir. Zira Yahudi ve Hristiyanların kitaplarının  tahrif olması hususunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır :

    وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    “Yine şüphesiz o (kitap ehli ola)nlardan elbette bir fırka vardır ki ; kendisini sanasınız diye kitap ile dillerini eğip büker (ek, doğru okuyormuş gibi yapıp gerçek indirilmiş olanın yerine kendi değiştirdiklerini telaffuz eder)ler, halbuki o ( okudukları), kitaptan değildir.

      Bir de:” o, Allah katındandır!” derler. Oysa o (tahrif ettikleri şey), Allah katından değildir.

      Böylece Allah’a karşı ( iftira ederek ) yalan söylerler, üstelik kendilerine de ( yalancı olduklarını) bilirler.(Al-i İmran 78.)

         Hak Teala Hazretleri en son ve en büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed (S.A.V)i bütün insanlara Peygamber olarak göndermiş, O’nun vasıtasıyla da hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmeli olan İslam dinini kullarına ihsan buyurmuştur.Bundan dolayı yeryüzünde bugün Hakiki ve  kıyamete kadar sürecek tek Hak din İslam dinidir.

       İSLAM DİNİNİN HAK OLMASININ MAHİYETLERİ

     İslam dini, hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmelidir.Bu mübarek din, yalnız bir kavme, bir asra mahsus değildir.Bilakis bütün insanlara ve bütün asırlara ait umumi, tabi bir dindir.Cenab-ı Hak Hazretleri Peygamber Efendimizin son ve mükemmel olan İslam’ın son Peygamberi olduğuna dair Ahzab süresinin 40.ayeti şöyle buyurmaktadır :

    مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

      “Muhammed sizin erkeklerinizden hiç birinin( gerçek) babası değildir (ki, baba-evlat arasında sabit olan haklar ve yasaklıklar, onunla bir başkası arasında geçerli olsun)!

      Lakin(o) Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur!

      Allah(, son Peygamber olmaya kimin layık olduğu dahil) her şeyi daima ( hakkıyla bilen bir) Alim olmuştur.(Ahzab) 

    AYETİN İZAHATI

    Alusi (Rh)ın beyanına göre; bu ayetten anlaşıldığı üzere, Rasulullah (S.A.V)den sonra kimseye Peygamberlik verilmeyecektir. Buna göre; İsa (A.S)ın ahir zamanda inmesi buna ters düşmez. Zira o, Rasulullah (S.A.V)den önce Peygamberliğe kavuşmuştu.Dolayısıyla onun inişi, yeni bir peygamber olarak değil, kendi duasının kabulunun bir eseri olmak  üzere, Rasulullah (S.A.V)e ümmet olma vasfıyla gerçekleşecektir.

    CENAB-I HAKKIN DİN OLARAK SADECE İSLAMDAN  

    RAZI OLDUĞU

    الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا

     Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim ( MAİDE 3.)

    Nesefi tefsirinde bu ayeti kerimenin tefsirinde şu ayet ile açıklamaktadır ;

    وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ    

      Her kim İSLAM’dan başka din ararsa, asla kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (Ali imran 85.)

       Celalleyn Tefsirinde zikrolunduğuna göre hüsrayana uğrayanlar cehennem ateşinde ebedi kalacakları yere gireceklerdir.

         İslam dini  İnsanların yaratılışlarına, yaşayışlarına tamamıyla uygundur.Bu muazzam din, birkurtuluş ve mutluluk yoludur, bir selamet ve saadet kaynağıdır.Cenab-ı Hak Hazretlerinin razı olduğu yegane din İslam dinidir. Bu hususta Rabbimizin ayetlerini zikredelim ;

    إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    “Şüphesiz ki Allah nezdinde o ( gerçek ve makbul ) din ancak İslam’dır. O kendilerine ( Tevrat ve İncil ) kitap(ları) verilmiş olan ( Yahudi ve Hristiyan)lar, ( İslam’ın hak olduğunıu dair kesin ) ilim onlara geldikten sonra (hak ve hakikati anladıkları halde) ancak aralarında bulunan bir  kıskançlıktan dolayı ayrılığa düşmüştür. 

      Her kim Allah’ın ( kitaplarının) ayetlerini ( ve hak dinin ancak İslam olduğuna delalet eden hüccetleri) inkar ederse şüphesiz ki Allah, muhasebesi pek çabuk olan Zat’tır.( Tüm kullarının hesabını, dünya saatlerinden altı saate denk gelen kısa bir süre içinde tamamlayacaktır.) (Al-i İmran 19 )

    İZAHAT

    Bu yüzden Rasulullah (S.A.V)in ve İslam’ın doğruluğuna, Uzeyr ve İsa (A.S) Allah’ın kulu olduğuna inanmak gibi itikadi konularda hak üzere birleşememişlerdir. Kimi Rasulullah (S.A.V)i ve İslam’ı tümüyle nefyetmiş, kimi; Araplara mahsus olarak doğru kabul etmiş, kimi İsa ve Uzeyr (A.S) Allah’ın kulu ve Rasulu olarak görmüş, kimi de oğlu kabul ederek kafir olmuştur.

    İSLAM’IN TEK HAK DİN OLDUĞUNA DAİR AYET

      Ve HADİS-İ ŞERİFLER

    إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

     “Şüphesiz ki Allah nezdinde o ( gerçek ve makbul ) din ancak İslam’dır.

    وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    “Her kim din olarak İslam’dan başkasını ararsa, asla kendisinden (bu yanlış dini de ,diyaneti de ) kabul edilmeyecektir.

        Üstelik o, (fıtratında bulunan İslam kabiliyetini işleterek sonsuz cennetleri ve nimetleri kazanma imkanına sahipken, kafirliği seçip bu istidadını iptal ederek ebedi azaplara düçar olacağından ) ahirette hüsrana düşenlerdendir.

           AYETİN İZAHI

        İslam kelimesi, tevhid ve inkıyad ( Allah’u Teala’nın birliğini kabul edip gönderdiği Peygambere itaat) manasında olduğundan, her peygamberin dini İslam’sa da burada kastedilen, Rasulullah (S.A.V)in getirdiği özel şeri’attır.Bu durumda mana: “ Muhammed (S.A.V) gönderildikten sonra her kim onun şeriatından başka yol arayışına girerse, onun bu yolu, kendisini Allah’u Teala’nın rızasına ve mukafatına asla ulaştırmayacak, üstelik cehennem azabına düşürecektir.” şeklindedir.

    Evvela diyaloğu savunup, Yahudi ve Hristiyanların Peygamberimize inanılması yeterli olduğunu, İslama girmenin gerekmediğini savunan bozuk fikirli alim geçinen kişilerin delil olarak ele aldığı ve batıl davalarında  öne sürdükleri Ayet-i Kerimeleri tefsir etmek yerinde olacaktır ;

    إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

       Şüphesiz o kmseler ki ( önceki peygamberlere ) iman etmştirler, bir de  o kimseler ki Yahudi ( olarak yeni bir şeriat gelinceye kadar Musa (A.S)ın tahrif ve neshe uğramamış ıkab şeri’atına tabi ) olmuşturlar,ayrıca (Kuran gelinceye kadar İsa (A.S)ın, değişime maruz kalmamış olan dinine uyan) Hristiyanlar ve ( Nuh ile İbrahim (A.S) döneminde onların dini üzere bulunan ) Sabiler ;( bunlar içerisinden ) her kim ( o günkü şeri’atın emrine göre ) Allah’a ve son güne inanmış, salih amel de işlemişse; onların için Rableri nezdinde ( kendilerine ait )ecirleri vardır. (Kafirler korkuya düştüğünde ) onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkarlar, kaçırdıkları mükafatlara üzülecekleri zaman ) ancak onlar mahzun olmayacaklardır ( Bakara -62 )

     إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

    Şüphesiz o ( münafık) kimseler ki ( dilleriyle) inan(ıp da, kalpten inanma)ışlardır, o kişiler ki Yahudi olmuşlardır, birde o ( Nuh ile İbrahim (A.S) döneminde yaşayıp onların dini üzere bulunan ) Sabiler, Hristiyanlar; işte ( bunlardan ) her kim Allah’a ve son güne inanır ( ahir zaman Peygamberine iman başta olmak üzere diğer iman şartlarına da iman eder ), ayrıca (namaz,oruç,hac,zekat gibi ) salih bir amel işlerse, artık (kafirlerin korkuya düşeceği o kıyamet gününde )onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkarlar kaçırdıkları mükafatlara üzülecekleri zaman ) ancak onlar mahzun olmayacaklardır.(maide 69. )

     

    Bakara 62. ve Maide 69. Ayeti kerimesinde yola çıkan,bozuk fikrlere sahip bazı İlahiyatçı geçinen kişiler, Hak yoldan ayrılmaları  veya belli vaadler,menfaatlerden dolayı Hakkı gizlemeye çalışmaları İslam’ı Tahrife yeltenmekten başka bir şey değildir. Nitekim Cenab-ı Hak bu gibi dinlerini dünyalık fani bir takım kıymetsiz metalar satmaları hakkında şöyle buyurmaktadır ;

    إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    O ( mürted ve munafık ) kimseler ki ; İmana karşılık kafirliği satın almışlardır, şüphesiz onlar ( kafirliğe dönmekle ) Allah’a (noksanlık ve ziyandan ) hiçbir şeyle asla zarar veremezler. ( Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Zira iman ederek ebedi mükafatlara nail olabilecekken, inkarı seçmeleri yüzünden ) onlar için çok acı verici pek büyük bir azap vardır. (Al-i İmran 177.)

    لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ (82) 

     

    “Andolsun ki; elbette Yahudileri ve şirk koşmuş olan kimseleri, iman etmiş olanlara düşmanlık yönünden mutlaka insanların en şiddetlisi bulacaksın! Ama yemin olsun ki: “Şüphesiz biz hristiyanlarız!” demiş olan kimseleri de, inanmış olan kimselere sevgi bakımından elbette o (insa)nların en yakını bulacaksın.

    İşte sana ! Bu, şu sebebledir ki; şüphesiz onlardan bir kısmı (ilim ve ibadetle meşgul olan ) keşişler ve (ahiret korkusuyla dünyayı bırakıp manastıra kapanan) rahiplerdir, bir de gerçekten onlar ( Yahudilerden farklı olarak, doğruyu anladıklarında hakkı kabul etmekten ve ona uymaktan ) büyüklük taslamazlar. ( Maide 82.)

    İZAHAT

     Ebu Hayyan  beyanı vechile; bu ayeti celilede Hristiyanların, Müslümanlara dost olduğu açıklanmamış, ancak onların onların Yahudilerden ve müşriklerden daha yakın olduğu bildirilmiştir.Yahudilerin düşmanlıklarının şiddeti izaha muhtaç değildir, zira onların inançlarına göre; din bakımından kendilerinden olmayan kimselere hangi yol ve şartla olursa olsun kötülük yapmak farzdır.Böylece öldürebildiklerini öldürürler, değilse mallarını gasp etmek, hırsızlık yapmak veyahut çeşitli hile, tuzak ve desiseler kurmak suretiyle insanlara ellerinden gelen zararı yapmaya çalışırlar.

     Hristiyanların inancı ise böyle değildir; onların dinine göre, başkalarına eziyet etmek haramdır.Ama şu bilinmelidir ki; Hristiyanlar inanç konusunda Yahudilerden daha kötü durumdadırlar, zira Yahudilerin inancının bozukluğu Peygamberlik konusunda, Hristiyanlarınki ise ilahlık mevzuundadır.

        Cessas ve Begavi gibi alimler, ayeti kerimenin bütün Hristiyanları kastetmediğini bilakis Necaşi ve arkadaşları gibi İslamı seçen bir taife hakkında indiğini açıkladıktan sonra: “ Müslümanları öldürmek, esir etmek, şehirlerini harap etmek, mescitlerini yıkmak ve mushaflarını yakmak gibi zülümler hususunda Hristiyanlar da Yahudiler gibidir!” demişlerdir.Sebebi nuzülle ilgili rivayetler de bu görüşü doğrular niteliktedir.

     Dini Mübini İslamı Tahrif etme hususunda din düşmanları, bu hususta kendi batıl davalarına yardımcı olacak bir takım bozuk fikirli İlahiyatçıları seçip kendilerine vaadler neticesinde  küfürlerini yayma çabasında bu kişileri alet etmektedirler.

        Ahir zaman Peygamberine( Ahzab 40.) inanma ve kendi dinlerinden beri olarak İslam’a girme şartlarını yerine getirmedeni, sadece bu ayetlerde zikredilen ( bakara62. Maide 69. ) “ Allah’a ve ahirete iman ’’ bir de “ Salih amel ” şartlarını ifa eden Yahudi ve Hristiyanların da cennete girebileceğini söyleyerek , kendilerini dinden çıkarmış  ve “ Cennete girmenin olmazsa olmaz şartı olan İslamı şartı olan “ İslam’ı kabullenme zorunluluğu’nu toplum nezdinde zaafa uğratmaya yönelik büyük bir ihanette bulunmuşlardır. 

    Zira Kuran ayetleri arasında hiçbir çelişki söz konusu olmayıp, hepside birbirlerini tasdik ve tefsir eder mahiyettedir.Nitekim  Bakara süresinin 285. Ayeti kerimesinde 

     آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

    O Peygamber de , Rabbinden kendisine indirilmiş olana iman etmiştir, müminler de ( indirilenlerin tümüne inanmışlardır) ! Her biri Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Resullerine inanmıştır. “ Resullerinden hiçbirinin arasında ayrım yapmayız !” ( demişlerdir ) Onlar (Allah-u Teala’nın, Peygamberler vasıtasıyla kendilerine yöneltilmiş olduğu yükümlülükler  karşısında ) : ( Buyruğunu ) işittik, (emrine) itaat ettik ! Ey Rabbimiz ! Mağfiretini (dileriz ) !  ( Ölümden sonra diriltilerek ) varış(ımız) ancak sanadır !” demişlerdir. 

      Aynı şekilde Nisa süresinin 136.ayeti kerimesinde ;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا

      Ey ( İslam’ın tümüne ) inanmış olan kimseler ! Allah’a Rasulune, Rasulune peyderpe indirmiş olduğu o Kitaba ( Kurana) ve daha önce topyekün indirmiş olduğu kitaplar a iman (da sebat) edin.

      Ey ( Peygamberlerle Kitapların bir kısmına ) inanmış olan ( Yahudi ve Hristiyan)lar! (Peygamberlerle Kitapların tümüne ) iman edin! Ey (kalpleriyle)inan(mayıp,dillerinden im)an (açıklayan munafık)lar! (Dillerinizle inandığınızı söylediğiniz gibi, .kalplerinizle de) iman edin!.

       Her kim Allah’ı, Meleklerini,Kitaplarını, Peygamberlerini ve son günü ( yahut bunlardan birini ) inkar ederse, muhakkak ki o, (dönüşü düşünelemeyecek şekilde ) pek uzak sapmayla ( hak yoldan) sapıtmıştır.

           Bakara süresininin 285. ve Nisa süresinin 136. Ayeti kerimelerinde; Allah’a ve Ahirete İman etmenin yanında “ Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere İman” dan ibaret üç şart daha ilava edilmiştir.

    Zira delalet yolundan ayrılmayan bozuk fikirli kişiler ;

    “ Ehli kitap ile amentude ittifakımız var ” şeklinde görüşleriyle hem kendilerini İslam dairesinden çıkarmış olmakta kalmayıp ve de İslamı Tahrif etme hususunda son tek Hak din olan İslama girmenin zorunluğunu inkar etmektedirler.

      Beyyine süresinin 6. Ayeti kerimesinde ;

    إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُولَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ

       Kendileri kafir olmuş olab o Ehli kitap ve müşrikler ; gerçekten içerisinde ebedi kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler!  İşte onlar, yaratıkların en kötüsü ancak onlardır.

       Bu ayet-i kerimelerin beyanı vechile ; Rasulullah (S.A.V) gibi bir  beyyine kendilerine gelmiş olduğu halde, ona inanmayıp dinine girmemiş olan Yahudi ve Hristiyanlar, Ehl-i  Kitap olma vasıflarına rağmen, kafirlik sıfatlarına rağmen, kafirlik sıfatından kurtulamamışlardır. 

      Günümüzde bazı İlahiyatçılar  onları cennete sokma çabasındaysalar da , bu ayeti kerime, Ehli Kitaptan da olsa, RASULLAH’A (SALLALLAH-U ALEYHİ VE SELLEM ) inanmayan ve kendi dinini bırakıp İslama tabi olmayan kafirlerin hepsinin cehennemde ebedi kalacağı hususunda bir nasstır ! Bu konuda Ayeti Kerimeler, farklı sürelerce epeyce geniştir;

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلًا (150) أُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُهِينًا

    Şüphesiz o ( Yahudi ve Hristiyanlara mensup ) kimseler ki; Allah’ı ve Peygamberlerini inkar etmektedir. Allah ile Peygamberleri arasında ayırım yapmak isterler ve (Peygamberlerle kitaplardan ) bir kısmı(ın)a inanırız, bir kısmı(nı) inkar ederiz!” derler ve işte sana ! Böylece bu (anlatıla)n (küfürle iman yol) lar(ı) arasında (orta ) bir yol edinmek isterler! İşte onlar ! hakikaten kafirlerin ta kendileridir ! Bizde o kafirler için çok alçaltıcı pek büyük bir azap hazırlamışızdır . ( Nisa 150. ve 151. )

       Bu ayeti celilelerden anlaşıldığı üzere ; Peygamberlerin  birine dahi inanmayarak aralarında ayırım gözetenler gerçek manada kafirlerdir.

    Dolasıyla günümüzde  bazı alim geçinen kimselerin Bakara süresi ve Maide süresi 69. Ayeti kerimesinde zikredilen “Allah’a ve ahiret gününe iman ” bir de “salih amel işlemek ” şartlarıyla yetinerek, Peygamberlerin tümüne iman şartı gözetmeksizin Yahudi ve Hristiyanların da cennete gideceklerini söylemeleri öyle bir delalettir ki, asr-ı  saadetten günümüze değin hiçbir Müslüman böyle bir şey söylememiş ve bu fikirde bulunmamıştır.

    Malum olduğu üzere Kuran-ı Kerim’in ayetleri hususunda hiçbir çelişki söz konusu olamaz. Ama bu husus, ayetlerin tamamı birlikte değerlendirildiği zaman ortaya çıkar. Yoksa bir ayette bulunan bazı şartlarla yetinilip, diğer ayetlerde bulunan şartları göz ardı etmek, insanı inanç ve amel yönünden büyük felaketlere götürür.

      Nitekim burada ; Allah’a imandan sonrai, Peygamberlere inanma şartı  özellikle belirtilmiş ve onlardan hiçbiri arasında iman bakımından ayırım yapmamak gerektiği, aksi takdirde kişinin hakiki manada kafir olacağı ifade edilmiştir.Bir sonra ki ayeti kerimede de ;

    وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ أُولَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا

     Ama o kimseler ki; Allah’a ve Peygamberlerine inanmışlardır, o ( gönderilmiş ola)nlardan hiçbirisinin arasında da ayırım gözetmemişlerdir, işte onlar ki, O onlara ecirlerini mutlaka verecektir.Allah ( bu kullarının evvelce yaptıkları günahları ) daima ( çokca bağışlayan bir ) Gafur ve ( kendilerine ziyade acıdığı için sevaplarını kat kat artıran bir) Rahim olmuştur. (Nisa 152.)

        

    Ayeti Kerimede, ancak Peygamberler arasında ayırım yapmayanlara mükafat verileceği açıkca zikredilmiştir.

       Rasulullah (S.A.V) gibi en büyük Peygambere inanmadıkları için Allah’u Teala’nın kafir olarak nitelediği ve alçaltıcı azap tehdidinde bulunduğu kafirleri, özellikle Rasulullah (S.A.V)e düşmanlık ve hakarette ileri giden Yahudi ve Hristiyanları cennetle müjdelemek, hemde Kuranı Kerim’in bu konudaki sarih beyanlarına rağmen yapmak, kişinin imanını sağlam bırakmayacak bir inanç tehlikesidir.

     

    YAHUDİ ve HRİSTİYANLARIN  İMANSIZLIĞI  HAKKINDAKİ    

    AYETLER

    لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Andolsun ki “ gerçekten Allah, Meryem oğlu İsa’nın ta kendisidir!” demiş olan şüphesiz kafir olmuştur.

    (Habibim! Bu iddada olanlara) deki : “Peki O (Allah-u Teala), Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yerde bulunanları topluca helak etmek isterse, Allah’tan ( zuhur edecek bu yöndeki bir irade ve kudreti çevirme hususunda ) en ufak bir şeye kim malik olabilir ? !

    (Diğer mümkin varlıklar gibi, İlahi kudrete bağımlı olup,yok olmaya mahkum olan yaratıkların ilahlıkla ne alakası olabilir ? ! )

    Göklerin, yer(ler)in ve ikisi arasındakilerin mülkü (; saltanat ve hükümranlığı ) ancak Allah’a aittir. O dilediğini yaratır. Allah ( Adem (A.S) ı erkeksiz ve dişisiz, eşini dişisiz, İsa (A.S)ı erkeksiz yaratmak dahil ) herşeye ( hakkıyla gücü yeten bir ) Kadir’dir. (Maide 17. )

     

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (

    “ Yahudiler ve Hristiyanlar:

    Biz, Allah’ın oğullarıyız  ve O’nun (çok yakın ) dostalarıyız.” Dedi.

    (Habibim! Bu iftiracılara) de ki :

    “( Bu makamda olanın dokunulmazlık hakkı kazanması gerekir.Halbuki mağlubiyetler, esaretler ve maymuna,dönüştürülme gibi suretlerle Allah size dünyada defaatle azap etmiştir ki, ahirette de sayılı günler süresince  de olsa, azaba uğrayacığınızı kendiniz bile itiraf etmektesiniz.Eğer bu iddanız doğruysa;) peki ya niçin günahlarınız sebebiyle size azap ediyor ?

    Doğrusu siz (diğer ademoğulları gibi, ) O’nun yaratmış oldukları arasından birer beşersiniz (, bu nedenle iyilik ve kötülüklerinizin karşılığını göreceksiniz). O dilediği kimseyi bağışlar (ki onlar, O’na be Peygamberlerine inananlardır). Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti ancak Allah’ındır. Son varış da ancak O’nadır !” ( Artık O , herşeye karşılığını verecektir.)

    İZAHAT

    Yahudi ve Hristiyanların, Allah’ın oğulları ve dostları olduklarına dair iddiaları, Uzeyr ile İsa (A.S) a intisaplarıyla irtibatlıdır. Zira Yahudiler Uzeyr (A.S)ı, Hristiyanlar ise İsa (A.S)ı  (Haşa) Allah’ın oğlu olarak görmektedirler ve kendilerinin bu iki zata bağlı olduklarını savunmaktadırlar. Bir kralın yakınları başkalarına karşı övünürken: “ Biz hükümdarlarız!” diyerek, hükümdara olan yakınlıklarını ortaya koydukları gibi, Yahudi ve Hristiyanların da Allah’ın oğlu olarak inandıkları bu iki zata bağlılık açıklamaları, dolaylı olarak kendilerini de Allah’ın oğulları ve dostaları yerine iktiza etmiştir.

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ أَنْ تَقُولُوا مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    Ey Ehli Kitap ! Gerçekten (insanlar,) Peygamber(i göndermemiz)den bir (kesiklik ve ) fetret üzere ( yaşıyorlar) iken size Rasulumuz gelmiştir ki,o size (dinin hükümleri hakkında ) tam manasıyla açıklama yapmaktadır. Ta ki: “ Bize ne bir müjdeleyici, ne de bir uyarıcı gelmemiştir!” diyemezsiniz !

       İşte muhakkak size büyük bir müjdeleyici ve tam bir uyarıcı (olan Muhammed (S.A.V) gelmiştir. Allah ( Peygamberlerini ğeş peşe ve ara sıra göndermek dahil ) her şeye ( hakkıyla gücü yeten bir ) Kadir’dir.( Maide 19. )

     

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

    “ Yahudiler( Uzeyr (A.S) yüz sene ölü kalmasının ardından diriltilerek, kaybolan Tevrat’ı yazdırdı.Sonra Tevrat’ı bulduklarında bunun, onun yazdırdığına harfi harfine uyduğunu görünce onlar ):  Uzeyr Allah’ın oğludur! Dedi(ler)

    Hristiyanlar  da (İsa (A.S)ın babasız yaratıldığını ve harikulade mücizelerini görünce: )

    “Mesih Allah’ın oğlu ! dedi (ler).

    İşte sana! Bu, onların (hiçbir delile dayanmaksızın sadece) ağızlarıyla söyledikleridir. (Bu sözleriyle) onlar daha önce kafir olmuş (atalarının ve meleklere: “ Allah’ın kızlarıdır! diyen ) o (müşrik) kimselerin sözüne benze(yen bir sözle)mektedirler.

    Allah onları katletsin(; kahretsin)! Onlar nasılda (bile bile haktan batıla ) döndürülüyorlar.

    İZAH

    İbni Abbas (R.Anhume)dan rivayete göre; Allah (Celle Celaluhu) Uzeyr (A.S)ı ve merkebini yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltince o, merkebine atlayıp mahallesine geldiğinde evini bulamadı, kimse onu tanımadığı gibi, oda kimseyi tanıyamadı.Tahmin üzere vardığı bir evin kenarında, evvelce kendilerinin cariyesi olan, yüz yirmi yaşındaki kör ve kötürüm bir neneye rastladı. Uzeyr (A.S) tanıdığında yirmi yaşında olan bu neneye” Burası Uzeyr’in evi mi?” diye sorunca, o ağlamaya başlayarak: “ Yüz sene oldu Uzeyr’i kaybettiğimiz! Şunca yıldır adını bile ananı duymadık!” dedi. Uzeyr (A.S) ona: “ İşte ben Uzeyr’im! Allah beni yüz sene ölü olarak sakladıktan sonra tekrar dirilti! deyince o: “ Uzeyr duası makbul bir zat idi, o halde dua et, Allah gözlerimi bana geri versin de, seni göreyim! Eğer Uzeyr isen seni tanırım! dedi. Uzeyr (A.S) Rabbine dua edip,eliyle gözlerini sıvazladığı anda gözleri görmeye başladı. Eliyle tutup:” Allah’ın izniyle kalk! Deyince de, kadın sapasağlam kalkıverdi. Uzeyr (A.S)a bakınca: “ Ben şahitlik ederim ki gerçekten sen Uzeyr’sin !” dedi.

    Sonra birlikte İsrailoğullarının topluca oturdukları meclise geldiklerinde kadın başından geçenleri anlattıysa da onlar inkar ettiler.O mecliste Uzeyr (A.S)ın torunları bile piri fani vaziyette oturuyorlardı, o an için yüz on sekiz yaşında olan bulunan oğlu: Benim babamın iki omuzu arasında hilal şeklinde siyah bir beni vardı!” diyerek babasının omuzlarını açınca, o beni görüp babasını tanıdı. O zaman İsrailoğulları ondan, kaybolmuş Tevrat’ı kendilerine yazdırmasını istediler, o da bunu yazdırdı, sonra aslını bulduklarında bir harf bile şaşmadığını görünce: “Uzeyr, Allah’ın oğludur! dedile

     

    YAHUDİLERİN ve HRİSTİYANLARIN PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİNİ KİTAPLARINDAN  BİLMELERİ

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    “Kendilerine kitap vermiş olduğumuz o ( Abdullah ibni Selam (R.A) gibi mümin) kimseler ( Muhammed (S.A.V)  açık tarifini Tevrat’ta buldukları için, ) kendi oğullarını ( şeksiz şüphesiz ) tanıdıkları gibi onu tanımaktadırlar. Şüphesiz ki onlardan (inat edip Müslüman olmayan) bir fırka elbette (kıskançlık yüzünden) hakkı gizlemektedirler. Oysa kendileri (kitaplarında bildirilen zatın, Muhammed (S.A.V) olduğunu ) bilmektedirler.

    İZAHAT

    Bu ayeti kerime, Efendimiz (S.A.V)in bütün şemail ( görünen şekli ) ve evsafı (sıfatlar)nın, kütübi salife( geçmiş kitaplar) da mezkur (zikrolunmuş) olduğunu ve ehli kitap alimlerinin, öz oğullarını tanıdıkları gibi Rasulullah (S.A.V)i tanıdıklarını, ayrıca Efendimiz (S.A.V)in verdiği haberlerin doğru olduğunu bildiklerini haber vermektedir.

    Beyzavi, Hazin, Nesefi, Beğavi, Fahrurrazi ve diğer tefsirlerin zikrettiğine göre, Hazreti Ömer (R.A), yahudi alimlerinden oluğ İslamla müşerref olan Abdullah ibn-i Selam Hazretlerine bu ayetin manasını sorduğunda, Abdullah ibn-i Selam buyurduki : “ Ben o Peygamberi (S.A.V) oğlumdan daha iyi tanıyorum. Bunun üzerine Hazreti Ömer: “Nasıl?” dedi. O da: “Çünkü ben Muhammed( S.A.V) in Nebi olduğunda hiç şüphe etmiyorum, zira Allah-u Teala, onu sıfatlarıyla bize kitabımız Tevrat’ta tanıtmıştı amma oğlumun annesi belki de hainlik etmiş olabilir, kadınların ne yaptığını bilemem fakat Tevrat’ın haber verdiğinde hiç şüphe etmem!” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ömer (R.A), Abdullah ibn-i Selamı (R.A) alnından öptü ve “Ey İbn-i Selam! Allah seni muvaffak etsin”. buyurdu.(Suyuti,Durrul-Mensur:1/357)

    Taberani, Selman-ı Farisi’nin bu ayetin tefsiri sadedinde şöyle buyurduğunu zikretmiştir: Ben din aramak için dolaşıyordum, ehli kitabın kalıntıları olan rahiplerin arasına düştüm. Onlar :” Bu zaman, arap topraklarından çıkması yakın olan bir Peygamberin zamanıdır, onun bir çok alametleri vardır, birisi de Peygamberlik mühürü olmak üzere iki omuzu arasında bulunan yuvarlak bendir.” dediler.( Suyuti,Durrü-l Mensur: 1 /357)

    وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ

    “Hani Meryem oğlu İsa (Peygamber olarak gönderildiği Yahudi milletine hitaben ):

    “Ey İsrailoğulları! Gerçekten de ben, kendimden önceki Tevrat’ı doğrulayan ve İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıymetli bir Rasülü müjdeleyen biri olarak Allah’ın size elçisiyim!” demişti.

       Fakat o onlara (, ölüleri diriltmek, körleri ve alaca hastalarını iyi etmek gibi ) pek açık mucizeler getirdiğinde( inanacakları yerde ):

      “İşte bu pek açık bir büyüdür!” demişlerdi.(İsa (A.S)a inanmayan Yahudilerin,onun müjdelediği ahir zaman Peygamberine inanmaları nasıl beklenebilir?)

            İZAHAT

       Alusi tefsirinde zikredildiğine göre İncil’de İsa (A.S)ın şu sözü nakledilmiştir :

    Benim Allah’a gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır. Çünkü ben gitmez isem Faraklit(Peygamberimiz) size gelemez. Ben gittiğim zaman onu size göndereceğim. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Ama o size gelince bütün hakikatlere sizi irşad edecektir.Çünkü o kendi katında konuşmayacaktır. Bilakis, vahiy olarak işittiklerini anlatacaktır.Tüm gelecekleri sizlere bildirecektir ve Rabbime ait olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetlerimi iyi tutun. Gerçi bende sizi yetim olarak bırakacak değilim. Zira pek yakında Tekrar geleceğim.İsa (A.S)ın bu sözlerinden geçen Faraklit ilim ve ihtisas sahibi olan bazı hristiyanlar tarafından hamdedici manasıyla tefsir edilmiştir ki, bu Ahmed isminin karşılığıdır.Artık  Allah’ın gözlerinden taassup perdesini açtığı kişiler, bu Faraklit tabirinden Rasulullah (S.A.V)in kastedilmiş olduğunu kolayca anlar.

    İsa (A.S)ın kendisinin yakında gelecek olduğunu müjdelemesi ise, deccali öldürmek İslam dinini dünyaya hakim kılmak üzere , Rasullullah (S.A.V)in ümmeti olarak ahir zamanda gökten ineceğinin bir ifadesidir. ( Alusi 28/87)

    GAYRİ MÜSLİMLERİN MÜSLÜMANLARA OLAN 

       KİN VE NEFRETİ

    َدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَما كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَواءً فَلا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِياءَ

    O ( mürted olan)lar temenni ettiler ki ; kendileri kafir olduğu gibi ,keşke siz de kafir olsanız da hepiniz eşit olsanız . ( NİSA -89 )

    Evet ayeti kerime gayat açık bir şekilde onların emellerinin müslümanları kendileri gibi küfür dairesine ilhak etmek . Müslümanlar ise bunların farkına varmadan onlara büyük bir özen ,taklit olma yolundalar .Gayri müslimleri medeni , çağdaş oldukları iddasında bulunarak  , yaşam tarzlarını onlara uygun yapmaya çalışmaktadırlar. Halbuki bu tür düşünce ve ideal müslümanların ancak dünyasını ve ahiretini heder etmesine seben olacaktır . 

         Nitekim Mevla Teala hz. onların ( gayri müslim kafirlerin ) müslümanlara ve İslama ne kadar büyük bir buğz , kin , düşmanlık benimsediklerini ayeti celilerinde bize açıklıyor . Birkaç tanesini burada zikr edelim :

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

    Ey iman etmiş olan kimseler ! Kendi ( din kardeşleri)nizden başkası(nı, Yahudi ve Hristiyanlar gibi kafir fırkaları )nı (güveninize mazhar konumda ) bir sırdaş edinmeyin ! (çünkü ) onlar hiçbir (fitne ve ) fesat hususunda size hiçbir şeyi eksik yapmazlar .

       Onlar (din ve dünya hususunda daima ) sizin sıkıntınızı ( ve zarara uğramanızı ) istemişlerdir .

        Gerçekten (size karşı büyük bir kin ve nefret taşıdıklarından , kendilerine hakim olamamış ve ) ağızlarından (dökülen sözlerinde ) aşırı öfke açığa çıkmıştır .

       Onların göğüslerininin gizlemekte olduğu ( düşmanlık ) ise (açıkladıklarından ) daha büyüktür .

      Muhakkak  Biz   (Allah ve Rasulunun düşmanlarıyla dost olmanızı ifade eden )ayetleri size iyice açıklamışızdır.  Eğer siz ( dostla düşman arasındaki farkı düşünüp ) anlamakta olduysanız ( gerekeni yaparsınız )!  (Ali imran -118 )

      Bu ayetin sebebi nuzulü olarak İbni Abbas’ dan rivayete göre ; bazı Müslümanlar cahiliyyet devrinde aralarında bulunan komşuluk ve antlaşma  yüzünden kimi Yahüdilerle ilişkilerini sürdüyorlardı. Bunun üzerine Allah’u Teala onlar  hakkında bu ayet-i kerimeyi indirerek, kendi dinlerinden olmayan kimselerle gizlice dostluk  yapmalarını yasakladı .

     

    وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ 

    (Habibim ) Sen onların dinine tamamen uyuncaya kadar, ne Yahudiler ne de Hristiyanlar asla senden razı olacak değillerdir .De ki Allah ın hidayeti ve dosdoğru yolu olan İslam var ya şüphesiz ki iki cihan saadetine ulaştıracak istikameti gösteren hidayet ancak odur. Sizin davet ettiğiniz sapık yolların ise hidayetle hiçbir alakası yoktur. Andolsun ki eğer İslamın doğruluğuna dair sana gelmiş olan bunca ilimden sonra yine onların eğri büğrü görüşlerine ve kötü arzularına uyacak olursan , elbette Allah ‘tan başına gelecek belalara karşı senin için ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı ( bakara -120 )

    Ayeti kerime i iyi bir analiz ettiğimiz takdirde şu sonuçlar çıkmaktadır ;

    1- bizden razı olmaları onların tahrif olmuş olduğu dinlerine ( hükmü kaldırılmış ) girmekle olacaktır ki bu da imkansızdır.Anlaşılan şudur ki bizden onlar kıyamete kadar razı olmayacaklar ve İslama olan düşmanlıkları devam edecektir .

    2-Rabbimiz Peygamberimize (S.A.V) hitaben, eğer onların arzularına uyacak olursan ,yani onların istediklerine uyarsan hiçbir yardımcı ve dostun olmayacağını buyuruyor.Günümüzde müslümanlar ise , gayri müslimlerin arzularına uyduklarından dolayı , İlahi yardım gelmemekle beraber ,aziz ve şerefin yerini zelillik , acizlik almıştır .

    EHLİ KİTABIN İNATLARINDAN DOLAYI BİLE BİLE İSLAMI İNKAR ETTİĞİNİ BEYAN EDEN AYETİ KERİMELER

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (20) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

      “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ( Yahudi ve Hristiyanlar ) tıpkı kendi oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar ( Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini bilirler) fakat nefislerini hüsrana ( kendilerini ziyana) sokan (o inatçı )lar inanmazlar.,

       Allah’a karşı yalan ( sözlerle) iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan başka zalim kim olabilir. Muhakkak (şu iyi bilinsin ki ) zalimler ( kurtuluş)a ermezler.”  (Enam Suresi : 20,21)

    وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

    “ Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun (Kuranın) gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler.Onun için sakın şüpheye düşenlerden olma” (Enam Suresi:114.)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

    “Ey Ehli Kitap! Niçin hakkı ( değiştirmeye ve batılı hak süretinde göstermeye gayret ederek onu ) batılla karıltırıyorsunuz ve (Muhammed (S.A.V)in nübüvvetinin doğruluğunu ifade eden ) o hakkı gizliyorsunuz? Oysa siz( gerçeği) biliyorsunuz ! ( Al-i İmran 71. )

    PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) RİSALETİNİN BÜTÜN İNSANLARA OLDUĞU vede İNKAR EDENLERİ CEHENNEM ASHABI OLACAĞI HAKKINDA SAHİH HADİS-İ ŞERİFLER

    حَدَّثَنِي يُونُسُ بْنُ عَبْدِ الْأَعْلَى، أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ، قَالَ: وَأَخْبَرَنِي عَمْرٌو

    ، أَنَّ أَبَا يُونُسَ، حَدَّثَهُ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ: «وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ، وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ، إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ»

      Muhammed’in (S.A.V) canı, elinde olan Zat’a yemin olsunki; bu ümmetten Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse, beni duyar da, sonra benimle gelen dine inanmadan ölürse, mutlaka cehennem ashabından olur (Müslim,İman:70, No:153,1/134)

     بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ، سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الهُدَى، أَمَّا بَعْدُ: فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الإِسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، وَأَسْلِمْ يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الأَرِيسِيِّينَ، وَ: {يَا أَهْلَ الكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ، أَنْ لاَ نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ} إِلَى قَوْلِهِ: {اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} [آل عمران: 64]

    “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

    Allah’ın kulu- ve elçisi Muhammed’den Rûm’ların Başbuğu Heraklius’a:

    Allah’ın selâmı, hidâyet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslâm dâveti ile (İslâma) çağırıyorum. İslâma gir, sonunda emniyet ve selâmet içinde olursun. Ve Allah sana iki defa sevap verecektir, şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebeanın) günahları da senin üzerinde toplanacaktır. Ve “(Siz) ey (Mukaddes) Kitap sâhipleri! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir tek kelimede, (yani) Allah’tan başka bir tanrıya topmamak, O’na hiç bir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka aramızdan hiç bir kimseyi âmir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “ – Siz şâhit olun ki kesinlikle bizler, (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.”(buhari cüz 4 sahife 45 ) 

     Bu hadis-i şerif buharide zikrolunup, Peygamberimiz Dıhyetül  kelbi’yi ,  Rum kralı Hraklius’a İslam dinine davet etmiş, kabul etmediği takdirde günahkar olup cehennem ashabından olacağını beyan edip , İslam’ı tebliğ etmiştir. ( Buhari )

    «مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلَّا يُولَدُ عَلَى الفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ، أَوْ يُمَجِّسَانِهِ، كَمَا تُنْتَجُ البَهِيمَةُ بَهِيمَةً جَمْعَاءَ، هَلْ تُحِسُّونَ فِيهَا مِنْ جَدْعَاءَ» ، ثُمَّ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: {فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} [الروم: 30] الآيَةَ

     

    Hazreti Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

      Peygamberimiz (S.A.V ) bize bu durumu haber veriyor ;

    لَتَتَّبِعُنَّ سَنَنَ مَنْ قَبْلَكُمْ شِبْرًا بِشِبْرٍ، وَذِرَاعًا بِذِرَاعٍ، حَتَّى لَوْ سَلَكُوا جُحْرَ ضَبٍّ لَسَلَكْتُمُوهُ» ، قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ: اليَهُودَ، وَالنَّصَارَى قَالَ: «فَمَنْ

    ‘Sizden öncekilere elbette ve elbette karış karış , zira zira tabi olacaksını.Hatta onlar kertenkele deliğine girseler sizde girersiniz ! .Ya Rasulellah  Bunlar Yahudi ve Hristiyan mıdır ? diye sorulduğunda ; 

    Peygamberimiz (S.A.V ) ya başka kimlerdir! (sahihi  buhari) 

    لَيْسَ مِنَّا مَنْ  تَشَبَّهَ بِغَيْرِنَا، لَا تَشَبَّهُوا بِاليَهُودِ وَلَا بِالنَّصَارَى   

        Bizden başkasına benzeyen bizden değildir .Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyin ( tirmizi hasen hadis )

    __________” أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ مِنَ الأَنْبِيَاءِ قَبْلِي: نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ، وَجُعِلَتْ لِي الأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا، وَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلاَةُ فَلْيُصَلِّ، وَأُحِلَّتْ لِي الغَنَائِمُ، وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ إِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً، وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً، وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ

    Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.

    *Benden önceki Peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim. 

    * Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.

    * Yer bana tahur, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.

    * Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.

    * Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.” 

    [Buhârî, Teyemmüm 3, Salât 56,l Humus 8; Müslim, Mesâcid 3, (521); Nesâî, Gusl 26, (1, 210-211).]

    Nesâî bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir.

    “Ben, cevami’u’lkelim (veciz sözler)le de gönderildim.”

    Bu konu hakkında farklı hadis-i şerifleri zikretmek mümkün, yalnız  bu kadarıyla iktifa ettik.Peygamberimiz (S.A.V) bu hadisinde açık bir şekilde kendisinin bütün insanlığa gönderildiğini, kendisine inananların felaha ereceğini, inanmayanların ise gazaba uğradığını açık bir şekilde zikretmiştir.         Nitekim Müfessirlerin beyanı vechile “ Hanif ” ; Aralarında hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün Peygamberlere inanan kimse demektir ! O halde Peygamberlerin En Şereflisi olan Muhammed ( S.A.V ) e inanmayan kişi hanif olamayacağı için cennet yüzü göremez . 

    Cenabı Hak İslam dairesinden bizi ayırmasın ..Ümmeti Muhammed’i İslam’dan ayırmaya çalışan şer odaklı güçlerin hidayeti mümkün değilse, bu cihanda rezil ve alçaklardan eylesin. Zira ahirette sığınacakları tek menzilleri ateş yuvasıdır.Bize düşen Allah’ın ipine (İslam’a) hepimizin sarılması ve insanların hidayetine çalışıp taşın altına elimizi koymaktır. Nemelazımcılıktan Allah’a sığınırız.Her müslüman insanlığın ıslahı için bir çaba sarfetmek zorundadır.İnsanlığın ıslah olmasının tek yoluda Dini Mübini İslamı yaşamakladır. Ümmetin bu suskunluğu, umursamaz tavrı edecek olursa korkarız ki,  küfür cemiyeti küfrünü yeryüzüne yayacak, gelecek neslimizin İslam’i hassasiyeti kalmamış olacaktır.Bize düşen İslamı yaşayıp  aynı zamanda toplumuzda bulunan kişilerin yaşaması için gayret sarf etmektir. Ves-selam