• 120 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Üstü Kalsın
    Bir kadını ortadan ikiye böl, yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili yarısı aşk. Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu! Yarısı rivayettir, yarası gece...
    Seviyorum şiirleri ve aşığım her birine...
    O sebeptendir,şiir kitaplarının yeri hep ayrıdır gönlümün derinliklerinde.O yüzden çantamda iki kitap taşırım,biri okumakta olduğum kitap diğeri nefes alamadığımda bana nefes olabilecek şiir kitabı... Öyle ki,hayat hiç birimiz için kolay değil,işte böyle anlarda çıkış noktam,yol gösterenimdir şiirler.Bazen hayal ediyorum şiir kitaplarının küçücük ceplere gireninden üretseler,hep elimin altında olsalar...Bu aralar çantamdan çıkaramadığım Cemal Süreya...
    Sizede tavsiye ederim,ilaç kadar etkili olduğunu göreceksiniz. Sevgiyle kalın... Keyifli okumalar...
    En çok sevdiğim şiirini paylaşmak isterim.

    SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    Siz hiç hamama gittiniz mi?
    Ben gittim lambanın biri söndü
    Gözümün biri söndü kör oldum
    Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
    Şöylelemesine maviydi kör oldum
    Taşlara gelince hamam taşlarına
    Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
    Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
    Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
    Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
    Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
    Cemal Süreya
    Üstü Kalsın
    Yapı kredi yayınları
  • Yazar: https://1000kitap.com/Obayan_okur
    Hikaye Adı : Boğaz'ım
    Link: #30147251

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum , içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ... gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi . Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada taburede nemliydi , rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu . Bu düşünceleri birakıp kağıda "balık ekmek lütfen :) " yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdını bıraktığım masama doğru ilerledim . Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ... martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış . Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım... boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ... kalemi elime alınca şu dizeler döküldü " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı . Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte . Boğaza fırlatmak , o minik şiiri - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza . Insanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim soyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ... gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedide evden çıkar Akşam saat sekizde gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra , pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ... benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu . Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için daha da sevdalanmıştı ... o mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüstü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... ) taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ... bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı . Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " ... kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi . Ahhh... o an konuşabilmek " boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın , ne büyük şahesersin sen , şu lâl'e neler yaptın , dile getirirdi bir busen ..." diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ... kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğazımda , boğazımı düğümleyenimde kalmasını istedim . Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdn kalemimi alıp gittim . İçim rahattı , kağıt sahibindeydi çünkü .

    ---

    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....
  • DEVAMI İLE BİRLİKTE


    BOĞAZ'IM

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum ,
    içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ...

    Gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi .
    Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada , taburede nemliydi . Rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu .
    Bu düşünceleri bırakıp kağıda
    "balık ekmek lütfen :) "
    yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdımı bıraktığım masama doğru ilerledim .
    Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ...
    Martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış .
    Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım...
    boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ...
    kalemi elime alınca şu dizeler döküldü;
    "Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? ". Yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı .
    Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte .
    Boğaza fırlatmak , o minik şiiri
    - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza .
    İnsanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim söyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ...
    Gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedi'de evden çıkar Akşam saat sekiz'de gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra . Pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ...
    Benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu .
    Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için de daha fena sevdalanmıştı ...
    O mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra
    ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüştü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... )
    taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ...
    Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolumu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı .
    Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu
    " Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ?" kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi .
    Ahhh... o an konuşabilmek
    " Boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın ,
    Ne büyük şahesersin sen .
    Şu lâl'e dert saldın,
    Belki dile getirirdi bir busen ..."
    diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ...
    kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğaz'ımda , boğaz'ımı düğümleyenimde kalmasını istedim .
    Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdan kalemimi alıp gittim . İçim rahattı ,
    kağıt sahibindeydi çünkü .
    . . .


    DEVAMI :)


    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....



    Devamı geldi , umarım beğenirsiniz :)
    Hatam , kusurum olduysa affediniz :)
  • hazana ermeden bahar-ı ömrüm
    bir muhabbetnâme yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    sitemli sözleri az bana gönder

    ben sana aşığım ey per-i ruhsar
    muhabbet sırrına ermesin yâdlar
    sakla mektubunla yaz bana gönder
    sitemli sözleri az bana gönder

    az bana az bana az bana gönder
    sitemli sözleri yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    hasret-i ateşi az bana gönder

    şu bana ettiğin cevr ile nazı
    hep sana yaptığım arz-ı niyazı
    hatrına gelince yaz bazı bazı
    ağla gözyaşını yaz bana gönder

    ben sana aşığım ey per-i ruhsar
    muhabbet sırrına ermesin yadlar
    sakla mektubunla yaz bana gönder
    sitemli sözleri az bana gönder

    az bana az bana az bana gönder
    sitemli sözleri yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    hasret-i ateşi az bana gönder
  • "Hüzünlü bir masal." dedim uzun bir sessizlikten sonra. Duygulanmıştım.

    "Hayır" diye yanıtladı. " Yalnızca nasıl okuduğuna bağlı. "