• Yazar: https://1000kitap.com/Obayan_okur
    Hikaye Adı : Boğaz'ım
    Link: #30147251

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum , içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ... gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi . Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada taburede nemliydi , rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu . Bu düşünceleri birakıp kağıda "balık ekmek lütfen :) " yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdını bıraktığım masama doğru ilerledim . Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ... martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış . Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım... boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ... kalemi elime alınca şu dizeler döküldü " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı . Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte . Boğaza fırlatmak , o minik şiiri - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza . Insanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim soyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ... gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedide evden çıkar Akşam saat sekizde gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra , pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ... benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu . Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için daha da sevdalanmıştı ... o mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüstü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... ) taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ... bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı . Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " ... kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi . Ahhh... o an konuşabilmek " boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın , ne büyük şahesersin sen , şu lâl'e neler yaptın , dile getirirdi bir busen ..." diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ... kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğazımda , boğazımı düğümleyenimde kalmasını istedim . Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdn kalemimi alıp gittim . İçim rahattı , kağıt sahibindeydi çünkü .

    ---

    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....
  • DEVAMI İLE BİRLİKTE


    BOĞAZ'IM

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum ,
    içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ...

    Gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi .
    Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada , taburede nemliydi . Rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu .
    Bu düşünceleri bırakıp kağıda
    "balık ekmek lütfen :) "
    yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdımı bıraktığım masama doğru ilerledim .
    Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ...
    Martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış .
    Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım...
    boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ...
    kalemi elime alınca şu dizeler döküldü;
    "Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? ". Yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı .
    Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte .
    Boğaza fırlatmak , o minik şiiri
    - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza .
    İnsanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim söyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ...
    Gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedi'de evden çıkar Akşam saat sekiz'de gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra . Pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ...
    Benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu .
    Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için de daha fena sevdalanmıştı ...
    O mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra
    ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüştü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... )
    taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ...
    Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolumu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı .
    Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu
    " Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ?" kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi .
    Ahhh... o an konuşabilmek
    " Boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın ,
    Ne büyük şahesersin sen .
    Şu lâl'e dert saldın,
    Belki dile getirirdi bir busen ..."
    diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ...
    kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğaz'ımda , boğaz'ımı düğümleyenimde kalmasını istedim .
    Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdan kalemimi alıp gittim . İçim rahattı ,
    kağıt sahibindeydi çünkü .
    . . .


    DEVAMI :)


    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....



    Devamı geldi , umarım beğenirsiniz :)
    Hatam , kusurum olduysa affediniz :)
  • Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

    Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

    Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

    Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

    Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

    Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

    Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

    Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

    Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

    Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
    16 yaşındayım.
    Mü – kem – mel – im.
    Harika, demiş miydim?
    Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
    Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
    Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
    Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
    İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

    Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

    Halidcan da şöyle:

    Selam, ben Halid.
    Üzgün ve öfkeli.
    Bedbaht ve katil.
    Mutsuz ve ergen.
    Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
    Gülmem.
    Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
    Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
    Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
    Çekindim utandım
    Nefes alamadım
    Bakışını yakalayınca dayanamadım
    Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
    Dilim tutulup orada kendimden geçince
    Bir laf bulamadım
    Orada öylece kaldım
    Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

    İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

    (Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

    Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

    Selam, ben Tarık.
    Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
    Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
    İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
    Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

    Bir an sonra…

    Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

    Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

    En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

    İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

    Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

    Sevgiler, saygılar.
  • hazana ermeden bahar-ı ömrüm
    bir muhabbetnâme yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    sitemli sözleri az bana gönder

    ben sana aşığım ey per-i ruhsar
    muhabbet sırrına ermesin yâdlar
    sakla mektubunla yaz bana gönder
    sitemli sözleri az bana gönder

    az bana az bana az bana gönder
    sitemli sözleri yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    hasret-i ateşi az bana gönder

    şu bana ettiğin cevr ile nazı
    hep sana yaptığım arz-ı niyazı
    hatrına gelince yaz bazı bazı
    ağla gözyaşını yaz bana gönder

    ben sana aşığım ey per-i ruhsar
    muhabbet sırrına ermesin yadlar
    sakla mektubunla yaz bana gönder
    sitemli sözleri az bana gönder

    az bana az bana az bana gönder
    sitemli sözleri yaz bana gönder
    hicrinle yanmıştır dayanmaz gönlüm
    hasret-i ateşi az bana gönder
  • "Hüzünlü bir masal." dedim uzun bir sessizlikten sonra. Duygulanmıştım.

    "Hayır" diye yanıtladı. " Yalnızca nasıl okuduğuna bağlı. "
  • Kitabın o masum ismine, o etkileyici kapak tasarımına hiç yakışmamış bir içerik.. Bu duygu daha masum anlatılabilirdi. Olmadı Sandro ama bende yeri başka oldu. Hayatımda, hep yanımda bir yerlerde olmasını isteyeceğim biriyle tanışmama vesile oldu. Belki de olmuştur Sandro :)