• 182 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın-Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

    “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

    > José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

    “Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

    > Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

    “Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

    > Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

    “Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

    > Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

    “Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

    > Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

    “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

    > Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

    “Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

    "Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız." s.157

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • "Rüyalarını değil, hayallerini anlat bana. Onlar ruhun hakkında daha çok malumat verecektir."
  • Geleceğe dair

    Kahve eşliğinde lakırdılar

    Aynı kahvelerde oturup aynı hikayelerden konuşmak için aynı insanlarla buluşuyoruz. Yılın son pazar akşamı başka ne şekilde değerlendirilebilir ki? 

    Edilen bütün sohbetler hafızalardan uçup gidiyor, yalnızca çok vurucu kelimeler akılda kalıyor. Diğer kelimeler öyle anlamlara geliyor ki kalbimiz bu dilden hiç anlamıyor. Yazdıklarımız da hep bir farklılık olsun diye belki de. İşte pazar akşamı, sıcak içecekler hafif serin bir ortam ve kıpırdayan dudaklar. 

    Anlat lütfen, on yıl sonra yine bir pazar akşamında kendini nerede görmek istersin?

    Aklıma sen geliyorsun ve seni arıyorum.

    Yahu diyorum ki nerede olmak istersin beni bir geçelim önce.

    O zaman şöyle hayal edebilirim ki İspanya'da bir müzede ki eserlerin fotoğraflarını çekip turist olmanın heyecanını yaşıyor olabilirim belki, sen de bana katılmak ister miydin?

    Teşekkür ederim ama ben çoktan ahirete intikal etmiş olurum herhalde.

    Saçmalama istersen.

    Tamam geçelim, peki on yılda neler başarmış olabilirsin bunlardan bahsedelim.

    Üniversiteyi bitirmiş olduğumdan başlarsak Rize'de bir köye atanmış ve öğretmenlik görevimi başladığımı düşünebilirim ve köyün ilk kütüphanesini açmak için girişimde bulunmuş olduğumu da dahil edebiliriz bu düşünceye.

    Evet, bu ışığı sende görüyorum. İdeallerin peşinden gidiyorsun diyebilir miyiz?

    Kesinlikle, bunun hayalini kuruyorum.

    Bu zamana kadar okuduğun kitaplardan oluşan bir kütüphaneden mi bahsediyoruz?

    Maalesef, henüz ufak bir kütüphanem var ve ziyaretçi sayısı belirli.

    Kütüphaneyi çevremdeki insanlardan destek alarak oluşturmayı planlıyorum.

    Anlıyorum, başka neler yapmışsındır sonuçta on yıl geçiyor, insan bu en verimli çağında elle tutulur yahut kendiyle alakalı epey yol almış olmalı sonuçta değil mi?

    Gezip görmek istediğim şehirlerin bir kısmını gezmiş ve bu şehirlerle alakalı günlük tutmuş olabilirim. Yani seyahatname olarak düşünebiliriz.

    Mesela şehirlerin hangi yönlerini yazmış olabilirsin?

    Şehre göre değişir bence bu durum. Mesela güneydoğuda ki bir şehirde oranın insanlarını, yaşayış şekillerini, yemek kültürlerini, tarihi yerlerini ufak notlar tutarak daha sonrasında kapsamlı bir derleme sonucunda bir seyahatnameye dönüştürmüş olabilirim.

    Bunun için kendinde o bilgi birikimi  görüyor musun?

    Gezmekle bu bilgi birikimi elde etmiş olmuyor muyum?

    Ondan bahsetmiyorum. Elbette bu senin için birikim olacaktır ama üslup ve yöntem olarak, kelime dağarcığı olarak kendini yeterli hissediyor olacak mısın?

    Canım ben edebiyat öğretmeniyim farkındaysan.

    Doğru haklısın.

    Senin hayatın muhtemelen iki şekil de ilerleyecektir. Ya öğretmen olup direkt olarak evliliği düşünüp bütün hayatını başkalarına vakfedeceksin yahut fedakarlıklar yapıp bu hayallerini gerçekleştirmek adına büyük adımlar atacaksın. Burada önemli olan kavram fedakarlık dikkatini çekeyim. Her ikisinde de bulunan fakat sonuçları seni ve insanları farklı şekilde etkileyecek bir fedakarlık var.

    Anlıyorum, şimdi sıra sende, on yıl sonra seni nerede göreceğiz beyefendi?

    Buna bir sonra ki konuşmamızda devam edelim şimdi kalkalım geç oluyor.

    Nereye, on yıl sonraki hayatımıza mı gideceğiz?

    Ha-ha, geleceğe olan inancını taktir ettim.
  • (Çok uzun bir sessizlik)

    Ama senin dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Çok dostun var.
    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne veriyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne sunuyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne sunuyorsun?

    (sessizlik)







    Bir zihnin zemini, bir ışık huzmesi altında binlerce hamam böceği bir anda tek bir gövde halinde birleştiğinde ve hiç birinin dile getirmeye cesaret edemediği gerçeği kapsadığında artık hiçbir şeye karşı çıkmadan yer değiştiriyor ve o zihnin üst tabakalarındaki karartılmış bir şölen salonununda yoğunlaşmış bir bilinçlilik hüküm sürüyor


    Her şeyin benim için açığa çıktığı bir gece geçirdim.
    Nasıl tekrar konuşabilirim?


    Kendinden başka kimseye güvenmeyen kırgın hünsa gerçekte odayı bereketli buluyor ve kabustan hiçbir zaman uyanmamak için yalvarıyor.


    Ve hepsi oradaydılar.
    Herbiri.
    Ve ben sandalyelerinin arkalıklarında bir böcek gibi ordan oraya seyirtirken
    adımı biliyorlardı.

    Işığı anımsa ve ona inan

    Ebedi ışıktan önce bir anlık netlik.


    Unutmama izin verme


    --------------------------------------



    Üzgünüm

    Geleceğin umutsuz olduğunu ve hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğini hissediyorum.

    Sıkıldım ve hiçbir şey beni tatmin etmiyor

    Bütünüyle yenilgiye uğramış biriyim.

    Suçluyum, cezalandırılıyorum

    Kendimi öldürmek istiyorum

    Daha önce ağlayabiliyordum ana şimdi gözyaşlarının ötesine geçtim

    Başka insanlara karşı ilgimi yitirdim

    Karar veremiyorum

    Yiyemiyorum

    Uyuyamıyorum

    Düşünemiyorum

    Yalnızlığımı, korkumu ve tiksintimi yenemiyorum

    Şişmanım

    Yazamıyorum

    Sevemiyorum

    Erkek kardeşim ölüyor, sevgilim ölüyor, İkisini de öldürüyorum

    Ölümüme doğru doluyorum.

    İlaç almaktan dehşetli korkuyorum.

    Sevişemiyorum

    Sikişemiyorum

    Yalnız kalamıyorum

    Başkaları ile birlikte olamıyorum

    Kalçalarım çok büyük

    Cinsel organlarımı sevmiyorum


    +.48’de
    çaresizlik ziyaretime geldiğinde
    kendimi asacağım
    sevgilimin nefes alıp verişiyle birlikte

    Ölmek istemiyorum

    Ölümlülüğüm olgusu ile öyle çaresizliğe düştüm ki, intihar etmeye karar verdim

    Yaşamak istemiyorum

    Uyuyan sevgilimi kıskanıyorum ve onun teskin edilmiş bilinçsizliğine imreniyorum.



    Uyandığında benim sakinleştiriciler tarafından kesintiye uğratılmış uykusuz gecemin düşüncelerini ve konuşmalarını kıskanacak

    Kendimi bu yıl ölüme teslim ettim.

    Bazıları bunu kendine düşkünlük olarak adlandıracak
    (Bunun gerçekliğini bilmedikleri için şanslılar)
    Bazıları da basit bir olgu olarak acı çekmeyi bilecekler.

    Bu benim normalliğim haline geliyor.

    -------------------------------------------------------


    100

    91
    84
    81

    72
    69
    58
    44
    37 38
    42
    21 28
    12
    7


    ----------------------------------------------------------




    Uzun sürmedi. Orada uzun süre kalmadım. Ama siyah acı kahve içerek bir antik tütün
    dumanı içinde o ilaç kokusunu yakaladım. Ve o hala hıçkıran yerde bir şey bana dokunuyor iki yıl önceden gelen bir yara bir kadavra gibi açılıyor ve uzun süredir gömülü duran utanç, çürümekte olan iğrenç ıstırabını ortaya döküyor.

    Bir oda dolusu İfadesiz donuk yüz acımı seyrediyor, o kadar anlamdan yoksunlar ki, burada bir ard niyet olmalı.

    Dr Bu ve Dr. Şu ve o anda oradan geçmekte olan Dr Nevar bir uğrayıp kafa bulayım diye düşündü. Çaresizliğin sıcak tünelinde yanmakta olan ben, bir de nedensiz sarsılmalarla iyice resil olmuş durumdaki ben , bir de sözcükler ağzımdan kekeleyerek dökülürken, “hastalığım” hakkında söylecek hiçbir şey bulamıyordum, Zaten o da ölecek olduğum için hiçbir şeyin anlamı olmadığını bilmekten ibaretti. Bana bedenin ve zihnin bütünlüğünün nesnel bir gerçeklik olduğunu söyleyen o düzgün, akılcı psikiyatrik sesle ben tamamiyle çıkmaza girdim. Ama ben burada değilim ve hiç olmadım. Dr Bu bunu yazıyor ve Dr. Şu sempatik bir bir biçimde mırıldanmaya çalışıyor. Beni seyrederek, beni yargılayarak, tenimden sızan sakatlayıcı yenilginin kokusunu alarak, bana pençelerini geçirmiş ve her şeyi yutan çaresizliğimi, beni baştan aşağı saran dünyaya dehşetle ağzı açık bakar ve neden herkesin gülümsediğini merak ettiren, ve herkesi içimde sancıyan utancın gizli bilgisiyle bana bakar hale getiren paniğimi ...
    Utan utan utan
    Boktan utancın içinde boğul

    Sırrına erişilmez doktorlar, duyarlı doktorlar, sıradışı doktorlar, size kanıt gösterilmedikçe hasta olduklarını sanacağınız doktorlar, aynı soruları sorararak, ağzıma kendi sözcüklerini yerleştirerek, doğuştan gelen acılar için kimyasal tedaviler önerirler, Ben senin için avaz avaz bağırmak isteyene kadar da birbirlerinin kusurlarını örterler: Sen; , bana isteyerek dokunan, gözlerimin içine bakan, yeni kazılmış mezarımından gelen sesle yaptığım darağacı esprilerine gülen, saçımı kazıdığımda benimle dalga geçen , ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyerek yalan söyleyen tek doktor. Yalan söyleyen. Ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyen. Sana güvendim. Seni sevdim, ve canımı yakan seni kaybetmek değil, tıbbi görüşlermiş gibi maskelediğin boktan yalanlarınız.

    Senin gerçekliğin, senin yalanların, benim değil.

    Ve ben senin farklı olduğuna inanırken ve hatta zaman zaman yüzünde yanıp sönen ve patlama tehdidi içeren ızdırabı belki gerçekten hissettiğin sanısına kapılırken, sen de ayıbını örtmeye çalışıyordun. Bütün öbür aptal ölümlü amcıklar gibi.

    Benim düşünceme göre bu ihanettir. Ve benim asıl düşüncem, bu sersemce düşünce kırıntılarının temelinde yatandır.

    Hiçbir şey benim öfkemi dindiremez.

    Ve hiçbir şey yeniden inançlı olmamı sağlayamaz.

    Bu benim içinde yaşamak istediğim bir dünya değil.


    -----------------------------------------------

    -Herhangi bir planın var mı?

    -Aşırı doz alıp, bileklerimi kesmek ve kendimi asmak.

    -Hepsini birden mi yapacaksın?

    -Hiçbir biçimde bir yardım çağrısı gibi algılanamaz böylece.

    (sessizlik)

    -İşe yaramaz.

    -Tabii ki yarar.

    -Yaramaz. Aşırı dozdan dolayı üzerine bir uyuşukluk gelecek. O yüzden de bileklerini kesebilecek gücün olmayacak.

    (sessizlik)

    -Eğer yalnız kalırsan, kendine zarar verebileceğini düşünüyor musun?

    -Yapabileceğimden korkuyorum.

    -Bu koruyucu oabilir mi?

    -Evet. Beni tren raylarından uzakta tutan şey korku. Tanrıya ölümün boktan bir son olması için dua ediyorum. Kendimi seksen yaşında hissediyorum. Hayattan yoruldum ve zihnim ölmek istiyor.

    -Bu bir mecaz, gerçek değil;

    -Bu bir teşbih.

    -O da gerçek değil.

    -Bu bir mecaz değil, teşbih; öyle olsa bile bir mecazı tanımlayan özellik, onun gerçek oluşudur.

    (Uzun bir sessizlik)

    - Sen seksen yaşında değilsin .

    (sessizlik)

    Öyle misin?

    (bir sessizlik)

    Öyle misin?

    (Bir sessizlik)

    -Mutsuz insanların hepsini mi horgörüyorsun? Yoksa özellikle beni mi?

    -Seni hor görmüyorum. Bu senin suçun değil. Hastasın.

    -Ben öyle düşünmüyorum.

    -Öyle değil mi?

    -Hayır. Depresyondayım. Depresyon öfkedir. Ne yaptığın, burada kimin olduğu ve kimi suçladığındır.

    -Peki sen kimi suçluyorsun?

    -Kendimi.


    ---------------------------------------------


    Beden ve ruh arasında hiçbir zaman bir evlilik olamaz.

    Benim daha önce olduğum kişi olmaya ihtiyacım var. Ve kendimi cehenneme adamama neden olan bu uyuşmazlığa ebediyen lanet okuyacağım.

    Çözümsüzce umudetme beni ayakta tutamaz.

    mutsuzluk ve elem içinde boğulacağım.
    benliğimin soğuk siyah gölcüğünde
    cisimsiz zihnimin derinliğinde

    Benim düşüncemin biçimi artık yokolduğuna göre nasıl
    Biçime dönebilirim.

    Benim tasvip edebileceğim bir hayat değil.


    Beni yokeden şey için beni sevecekler
    Düşlerimdeki yıkıcılık
    Düşüncelerimin karışıklığı
    Zihinimin kıvrımlarından üreyen hastalık

    Her övgü ruhumun bir parçasını alıp götürüyor

    Hiçbir şey bilmeyen
    İki aptalın arasında salpalayan
    Dışavurumcu bir geveze
    Ben her zaman özgürce yürüdüm

    Edebi kleptomanlar dizisinin son sırasında yeralan
    zaman içinde değer kazanan bir gelenektir.

    kendini ifade etmenin zigzaklı yollarında
    hırsızlık kutsal bir eylemdir

    Ünlem işaretlerinin bolluğu bir sinirsel çöküntünün yakın olduğunu işaret ediyor
    Sayfanın üzerinde tek bir sözcük ve işte drama orada.

    Ben ölüleriçin yazıyorum
    Doğmamışlar için

    4.48’den sonra bir daha hiç konuşmayacağım.

    Yabancı bir kadavranın içine kapatılmış bir şuura, çoğunluğun maneviyatının kötücül ruhunca tahammül edildiği bu iç karartıcı ve tiksindirici öykünün sonuna vardım.

    Uzun bir süredir ölüyüm

    Köklerime kadar


    Hç umut olmadan sınırda şarkı söylüyorum.

    -------------------------------




    RSVP ASAP

    ---------------------------------------------


    Bazen dönüp senin kokunu yakalıyorum ve sana karşı hissettiğim allah kahretsin o korkunç siktiri boktan özlemin korkunç fiziksel acısını, o allahın belası korkunç acıyı ifade etmeden yapamıyorum allah kahretsin. Sana karşı bunu hissetiğime ve senin de hiçbir şey hissetmiyor oluşuna inanamıyorum. Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Ve sabahın altısında dışarı çıkıp seni aramaya başlıyorum. Düşümde Bir sokak, bir pub, ya da bir istasyon görmüşsem, bunu bir mesaj olarak alıp oraya gidiyorum. Orada seni bekliyorum.

    (sessizlik)

    Biliyor musun, gerçekten birinin beni yönettiğini hissediyorum.

    (sessizlik)

    Hayatımda hiçbir zaman başka insanların istediklerini verememe gibi bir sorunum olmadı.
    Ama hiç kimse bana bunu yapamadı. Hiç kimse bana dokunmuyor. Hiçkimse yanıma gelmiyor. Ama şimdi sen bende öyle boktan, öyle amına koyduğum bir derinliğe dokundun ki, inanamıyorum ve ben senin için bu olamam. Çünkü seni bulamıyorum.

    (sessizlik)

    Neye benziyor?
    Ve onu gördüğümde onu nasıl tanıyacağım.
    Ölecek, ölecek, yalnızca boktan bir şekilde ölecek

    (sessizlik)

    Sence bir insanın yanlış bir bedende doğması mümkün mü?

    (sessizlik)

    Has siktir. siktir. Hiçbir zaman olman gerektiği yerde olmayıp beni reddetiğin için has siktir. Kendimi bok gibi hissetmeme neden olduğun için hassiktir. İçimdeki aşkı ve hayatı kanatarak emdiğin için has siktir. Babamı hayata gelmeme neden olduğu için sikeyim.Anamı onu terketmediği için sikeyim , ama en çok da varoluşuma sikeyim, varolmayan bir insanı sevmeme neden olduğu için.
    Has siktir. Hassik tir hepinize, her şeye .



    -Ah canım, ne oldu koluna?

    -Kestim.

    -Bu çok çocukça birşey. İlgi toplamaya çalışıyorsun. Bu seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    -Hayır.

    -Seni rahatlattı mı?

    (sessizlik)

    -Seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Bunu neden yaptığını anlamıyorum.

    -O zaman sor.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    (Uzun bir sessizlik)


    Bakabilir miyim?

    -Hayır.

    -İltihap kapıp kapmadığını görmek için bakmalıyım.

    -Hayır.

    (sessizlik)

    -Bunu yapabileceğini düşündüm. Çoğu insan bunu yapıyor. Gerginliği azaltıyor.

    -Sen hiç yaptın mı?

    -......

    -Hayır. Fazlasıyla aklı başına ve mantıklı. Bunu nerede okudun bilmiyorum ama gerginliği azaltmıyor.


    (sessizlik)

    Neden bana niçin diye sormuyorsun?
    Niçin kolumu kestim?

    -Bana anlatmak ister misin?

    -Evet.

    -Anlat o zaman.

    -BANA
    NİÇİN YAPTIĞIMI
    SOR.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Niçin kolunu kestin?

    -Çünkü allahın belası çok iyi hissettirdi bana. Çünkü müthiş şaşırtıcı.

    -Bakabilir miyim?

    -Bakabilirsin. Ama dokunma.

    -(bakar) Hasta olmadığını düşünüyorsun değil mi?

    -Hayır.

    -Ben hasta olduğunu düşünüyorum. Bu senin suçun değil. Ama kendi davranışlarının sorumluluğunu almalısın. Lütfen tekrar yapma.

    -------------------------------------------


    Onuı kaybetmekten ödüm kopuyor. Ona hiç dokunmadım Aşk beni gözyaşları ile dolu bir mağaranın kölesi yapıyor.
    Onunla ona hiç konuşamadığım dilimi ısırıyorum.

    Hiç doğmamış bir kadını özlüyorum.

    Hiç buluşamayacağımızı söyleyen bir kadını yılların ötesinden öpüyorum.

    Her şey geçiyor
    Herşey yokoluyor.
    Her şey yavanlaşıyor.

    Düşüncelerim kahreden bir gülümseme ile uzaklaşıyor.
    Ruhumda böğüren
    uyumsuz bir kaygıyı ardında bırakarak

    Umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok

    Sevdiğim için bir şarkı, onun yokluğuna değen
    Yüreğinin akışı, gülüşünün heyecanı

    On yıl içinde o hala ölü olacak. Onunla yaşarken onunla uğraşırken, bir kaç gün geçince onu düşünmezken bile, o hala ölü olacak. Ben kendi adımı unutmuş sokakta gezinen yaşlı bir kadın olduğumda o hala ölü olacak, o hala ölü olacak, Allah
    Kahretsin
    bitti

    Ve yalnız başıma dayanmalıyım.


    Sevgilim, aşkım, beni neden yüzüstü bıraktın?

    O, içinde hiç bir zaman yatmayacağım bir sığınak
    Benim kaybımın yanında hayatın hiçbir anlamı yok

    Yalnız olmak için büyüdüm
    Yok olanı sevmek için

    Bul beni
    Bundan
    Kurtar beni


    Çürüten kuşku
    Boşuna keder

    Sükunetin yarattığı dehşet


    Mekanımı doldurabilirim.
    Zamanımı doldurabilirim
    Ama yüreğimdeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz


    Uğruna öleceğim hayati ihtiyacım


    Sinirsel Çöküntü

    -----------------------------------------------



    -Eğe r’ler, ama’lar yok.

    -Ben eğer ya da ama demedim. Ben hayır dedim.


    -Yapamam yapmalıyım hiç yapmak zorunda kalmamak her zaman, yapmayacağım, yapmalı, yapmayacağım.
    Tartışılamaz olanlar.
    Bugün değil.

    (sessizlik)


    Lütfen. Beni düzeltmeye çalışarak zihnimi durdurma. Dinle ve anla. Ve küçümsediğinde
    bunu bana gösterme, en azından bunu söze dökme, en azında bana söyleme.

    (sessizlik)

    -Ben seni horgörmüyorum.

    -Öyle mi?


    -Hayır. Bu senin suçun değil.

    -Bu senin suçun değil. Bütün duyduğum bu. Bu bir hastalık. Bu senin suçun değil. Benim suçum olmadığını biliyorum. Bunu bana o kadar çok söylediniz ki, artık benim suçum olduğunu düşünmeğe başladım.

    -Senin suçun değil.

    -BİLİYORUM.

    --Ama izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Öyle değil mi?

    -Hayatı anlamlı kılacak bir ilaç yok yeryüzünde.

    -Bu korkunç anlamsızlık haline izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Buna izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    -Düşünemeyeceğim. Çalışamayacağım.

    -Çalışmanı hiçbir şey intihar kadar sekteye uğratmayacaktır.

    (sessizlik)

    -Doktora gittiğimi gördüm düşümde. O da bana yaşamak için sekiz dakika verdi. O siktiğimin bekleme odasında yarım saattir bekliyordum.

    (Uzun bir sessizlik)

    Tamam, hadi yapalım. İlaçları alayım, kimyasal lobotomi yapalım, beynimin daha yüksek işlevlerini durduralım. Belki de böylece biraz daha yaşamayı başarırım. .

    Hadi yapalım.



    ---------------------------------------



    nahoş olma durumuna
    kabul edilemez duruma
    sönük olma durumuna
    ve anlaşılamaz olma durumuna kadar soyutlama

    alakasız
    saygısız
    dinsiz
    tövbe etmeyen

    hoşlanma
    yerinden et
    bedensizleştir
    boz

    açıkça
    hiç kimsenin
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini
    düşünemiyorum




    öyle olsa bile yapsalar bile
    bana benzer
    bir başkasının
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini sanmıyorum

    ayrıca bütün bunların dışında

    Ne yaptığımı biliyorum
    Çok iyi biliyorum




    Mantıksız
    küçültülemez
    ıslah edilemez
    tanınamaz
    rotası şaşmış
    düzeni bozulmuş
    deforme olmuş
    biçimini yitirmiş

    anadilini konuşan hiç kimse


    Gerçek Doğru haklı
    noktasına kadar anlaşılamaz olamaz


    Herhangi biri ya da her biri ya da herkes

    Bir mantık denizinde boğuluyor
    Bu korkunç felç halinde



    Hala hastayım


    -------------------------




    Belirtiler: yemiyor, uyumuyor, kıonuşmuyor, cinsel isteği yok, kederli, ölmek istiyor.

    Teşhis: patolojik ızdırap

    Sertraline, 50 mg. İleri derecede uykusuzluk, yüksek derecede gerginlik- ansiyete, anoxeria, (17 kg luk ağırlık kaybı) intihar etme düşüncesi, planları ve eğiliminde artış. Hastaneye yattıktan sonra devam etmedi.

    Zopiclone, 7.5 mg. Uyudu. Derideki döküntülerden sonra devam etmedi. Tıbbi önerilere karşı çıkan hasta hastaneyi terketmeye çalıştı. Kendisinin iki katı cüssesinde üç erkek hastabakıcı tarafından zaptedildi. Hasta tehditkar ve işbirliğine yanaşmıyor. Paranoyak düşüncelere sahip.-hastane personelinin kendisini zehirlemeye çalıştığına inanıyor.

    Melleril, 50mg. İşbirliğine açık durumda.

    Lofepramine, 70 mg, doz 140 mg’ye yükseltildi, daha sonra da 210 mg.’ye. 12 kg aldı. Kısa süreli bellek kaybı yaşadı. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hainlikle suçladığı genç bir doktorla tartıştı ve bu tartışmadan sonra saçlarını kazıdı ve kollarını jiletle kesti.

    Hastane yatağına daha fazla ihtiyacı olan ağır psikotik bir hastanın acil servise gelişi ile,
    Hasta cemiyetin bakımına bırakıldı.

    Citalopram, 20 mg. Sabah titremeleri. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hasta yan etkileri ile öfke nöbetleri geçirdikten sonra ve belirgin bir iyileşme kaydedilmediği için Lofepramine ve Citalopramı bıraktı. İlacı bıraktıktan sonraki belirtiler: Sersemlik ve akıl karışıklığı. Hasta düşmeye, bayılmaya ve arabaların üzerine yürümeye başladı.
    Kuruntulara sahip- Rehberinin deccal olduğunu sanıyor.

    Fluoxetine hydrocholeride, ticari adı Prozac, 20 mg, doz 40 mg’a yükseltildi. Uykusuzluk, düzensiz iştah (14 kg kaybetti), şiddetli anksiyete, orgazm olamama hali, çeşitli doktorlara ve ilaç üreticilerini öldürme yönünde düşünceler. İlacı bıraktı.

    Ruh hali: Çok öfkeli.
    Etkisi: Çok öfkeli



    Thorizine, 100 mg. Uyudu. Daha sakin.

    Venlafaxine, 75 mg, Doz 150 gr. yükseltildi, daha sonra 225mg.verildi. Sersemlik, düşük tansiyon, başağrıları. Başka reaksiyon gözlenmedi. İlacı bıraktı.

    Hasta Sepxat’ı bıraktı hastalık kuruntusu- spazm halinde göz kırpma ve ağır ilerleyen dyskinesia ve yine ağır ilerleyen demansın belirtisi olarak şiddetli bellek kaybından şikayet ediyor.

    Tüm tedavi önerilerini reddetti.

    100 aspirin ve bir şişe Bulgar Cabernet Sauvignion, 1986. Hasta bir kusmuk havuzunda uyandı ve “köpekle uyuyan pirelerle uyanır” dedi. Şiddetli karın ağrısı. Başka reaksiyon gözlenmedi.


    -------------------------------------


    Kapak açılır.
    Çıplak ışık



    Televizyon konuşmaları
    gözlerle dolu
    görebilmenin güçleri

    Ve şimdi o kadar korkuyorum ki


    Bir şeyler görüyorum
    Bir şeyler duyuyorum
    Kim olduğumu bilmiyorum


    Dilim dışarda
    -------? okunamıyor

    Zihnimin parça parça buruşup örselenmesi



    Nereden başlayacağım?
    Nerede duracağım?
    Nasıl başlayacağım?
    (Devam etmek için demek istiyorum)

    Nasıl duracağım? Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım? Bir sancı burgu gibi
    Nasıl duracağım? Ciğerlerime saplanıyor
    Nasıl duracağım? Bir ölüm burgu gibi
    Nasıl duracağım? Yüreğimi sıkıştırıyor


    Öleceğim
    Ama daha değil
    Ama burada


    Lütfen...
    Para....
    Karı....

    Her eylem,
    ağırlığı beni ezen bir simge

    Boğazımda noktalı bir çizgi
    BURADAN KESİN

    BUNUN BENİ ÖLDÜRMESİNE İZİN VERMEYİN
    BU BENİ ÖLDÜRECEK VE EZECEK VE BENİ
    CEHENENNEME GÖNDERECEK


    Beni yiyip bitiren bu çılgınlıktan beni kurtarman için yalvarıyorum
    Yarı istemli bir ölüm


    Artık hiç konuşmamam gerektiğini sanıyordum.
    Ama şimdi arzudan daha kara bir şey olduğunu biliyorum
    Belki de o beni kurtaracaktır.
    Belki de o beni öldürecektir.


    Zihnimin tepesindeki cehennemi tasın çevresindeki yürek kırgınlığının çığlığı olan kederli ıslık


    Hamamböceklerinden oluşan bir battaniye


    Bu savaşı bitirin


    Benim bacaklarım boş
    Söylenecek bir şey yok
    Ve bu da deliliğin ritmi



    ----------------------------




    -Yahudilere gaz verdim. Kürtleri öldürdüm, arapları bombaladım,merhamet için yalvardıklarında küçük çocukları siktim, ölüm tarlaları benim, herkes partiyi benim yüzümden terketti, senin siktiğim gözlerini emip çıkaracağım, ve annene bir kutu içinde yollayacağım. Öldüğümde çocuğun olarak yeniden doğacağım, en az elli kez daha kötü, ve delice bir şey yaşadığın sürece hayatını bir cehenneme çevireceğim Reddediyorum REDDEDİYORUM REDDEDİYORUM BANA SAKIN BAKMA

    -Tamam tamam
    -BANA SAKIN BAKMA
    -Tamam tamam ben buradayım.


    ---------------------------


    Biz lanetliyiz
    Sağduyunun dışladıklarıyız.

    Neden yaralıyım ben?
    Tanrının hayallerini gördüm ben

    Ve hepsi geçecek

    Kendinizi emniyete alın
    Çünkü paramparça olacaksınız
    Çünkü her şey geçecek


    Çaresizliğin ışığına bakın
    Acının göz kamaştırıcı parlaklığına
    Ve karanlığa doğru sürüklenceksiniz

    Eğer bir patlama olursa
    (ki bir patlama olacak)
    Suçluların isimleri çatılardan seslenilecek

    Tanrıdan korkun
    Ve onun zalim meclisinden

    Derimin üzerindeki ekzema, yüreğimdeki kızışma
    üzerinde dansettiğimizi, böceklerden oluşan bir örtü
    Kuşatmanın cehennemi evresi

    Bütün bunlar geçecek

    ---okunamıyor

    Işığı hatırla ve ışığa inan

    İsa öldü

    Rahipler vecd içinde

    Biz liderlerimizi görevden alan
    sefilleriz
    ve Baal ‘a (sahte tanrı) bir tütsü yaktık


    Hadi birlikte mantık yürütelim
    Aklı selim, ebedi olarak gerileyen ruhun ufkunda, Tanrının evinin olduğu dağda bulunur
    Kafa hastadır, yüreği saran zar yırtılmış
    Bilgeliğin üzerinde yürüdüğü zemine basarak ilerle
    Güzel yalanları kucakla-
    Aklın kronik deliliğini

    kıvranma başlıyor


    ---------------------------

    4.48’de
    Akıl bir saat oniki dakika kadar ziyaret ettiğinde zihnim yerli yerinde.
    Geçip gittiğinde, ben de gideceğim.,
    Parçalanmış bir kukla ,grotesk bir budala.
    Şimdi buradayım, kendimi görebiliyorum .
    Ama mutluluğun kötücül yanılsamaları aklımı çeldiğinde
    Bu büyücülük mekanizmasının çirkin gözbağcılığı,
    Benliğimin özüne dokunamıyorum.

    Neden bana o zaman inanıyorsunuz da şimdi inanmıyorsunuz?


    Işığı anımsayın ve ona inanın.
    Bundan daha önemli hiçbir şey yok.
    Görüntülere göre yargılamayı bırakın ve doğru bir karar verin

    -Tamam tamam daha iyi olacaksın.

    -Senin inançsızlığın hiçbir şeyi iyileştirmez.

    Bana bakma sakın.


    ------------------------------


    kapak açılır
    çıplak ışık


    Bir masa iki iskemle var hiç pencere yok


    Buradayım
    Bu da benim bedenim .



    Cam üstünde danseden bedenim .

    Hiç kaza olmayan bir yerde kaza anında

    Başka seçeneğin yok
    Seçim daha sonra gelir


    Dilimi kes
    Saçlarımı yol
    Kollarımı bacaklarımı kes
    Yeter ki bana sevgimi ver
    Keşke ayaklarımı kaybetsem
    Dişlerim sökülse
    Gözlerim oyulsa
    Sevdiğimi yitirmektense

    Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur, bük, bastır, vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla,

    Hiç geçmeyecek.

    Vur, parla,yumrukla,kamçıla,bur, kamçıla, yumrukla, kamçıla, ak, titre,parla, yumrukla, bur,bastır,parla, bastır,vur,titre,bur,yak,titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla

    Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
    (ama hiçbir şey)

    kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla





    Kurban Fail.. Seyirci.

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,


    Bana varolduğumu hatırlatan acı
    ne güzel

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,




    yarın daha aklı başında bir hayata doğru

    100
    93
    86
    79
    72
    65
    58
    51
    44
    37
    30
    23
    16
    9
    2
    ----------------------------------


    Deliliğin ikiye bölünmüş benliğin içinden kavrularak fırladığı karışıklığın merkezinde yatar akıl.


    Kendimi biliyorum.

    Kendimi görüyorum.

    Bendeki sağduyuyu çoğaltmak için bir doktorun okuduğu martavallarla

    hayatım bir mantık ağı içine yakalanmış


    4.48’de

    uyuyacağım.

    Sana iyileşmeyi umarak geldim.

    Sen benim doktorumsun, kurtarıcım, herşeye gücü yeten yargıcım, rahibim, tanrım, ruhumun yöneticisi

    Ben de senin sağduyunun mürüdi.


    -------------------------------

    Hedeflere ve tutkulara ulaşmak
    Engelleri aşmak ve yüksek bir standardı tutturmak
    Yeteneğin başarılı bir biçimde kullanılması ile kendi özsaygını arttırmak
    ----Altetmek
    başkalarını kontrol etmek ve üzerlerinde bir etki yaratabilmek
    kendimi savunmak
    psikolojik alanımı korumak
    egoyu kollamak
    dikkat çekmek
    görülmek ve duyulmak

    başkalarını heyecanlandırmak, şaşırtmak, büyülemek, şok etmek, aklını karıştırmak, eğlendirmek, ya da ayartmak
    sosyal kısıtlamalardan kurtulmak
    baskı zorlama ve kısıtlamaya karşı direnmek
    bağımsız olmak ve istediği gibi hareket edebilmek
    geleneğe karşı meydan okumak
    acıdan kaçınmak
    utançtan kaçınmak
    yeniden eyleme geçerek geçmişteki aşağılanma hissini yoketmek
    özsaygıyı sağlamak
    korkuyu bastırmak
    zayıflıkları yenmek
    ait olmak
    kabul görmek
    birbirine yakın olmak neşe içinde birbirinin yerini almak
    dostça bir havada sohbet etmek, öyküler anlatmak, duyarlılıklar, fikirleri, sırları paylaşmak,
    iletişim kurmak ya da konuşmak
    gülmek ve şaka yapmak
    arzu edilen öbür kişinin muhabbetini kazanmak
    Öbür kişiye bağlanmak
    Öbür kişi ile karşılıklı duygusal bir şeyler yaşamak
    yedirmek, yardım etmek, korumak, teselli etmek, şefkat göstermek, desteklemek, bakmak ya da iyileştirmek

    yedirilmek, yardım almak, korunmak, teselli edilmek, şefkat görmek, desteklenmek, bakılmak ve iyileştirilmek

    eşit olan Öbürü ile karşılıklı neşeli, kalıcı, işbirliğine dayalı, karşılıklı bir ilişki kurmak
    affedilmek
    sevilmek
    özgür olmak

    -Sen benim en kötü halimi gördün
    -Evet
    -Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
    -Hayır
    -Ama senden hoşlanıyorum.
    -Senden hoşlanıyorum.

    (sessizlik)

    -Sen benim son umudumsun.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Senin bir dosta değil bir doktora ihtiyacın var.

    -(Uzun bir sessizlik)

    -Öyle haksızsın ki.

    (Çok uzun bir sessizlik)

    -Ama dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Bir sürü arkadaşın var.
    Hepsi senin arkanda. Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    .-Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne veriyorsun?

    (sessizlik)

    Bizim profesyonel bir ilişkimiz var. İyi bir ilişkimiz olduğunu sanıyorum. Ama profesyonel bir ilişki bu.

    (sessizlik)

    Acını hissediyorum. Ama hayatını kendi ellerimin arasında tutamam.

    (sessizlik)

    İyi olacaksın. Güçlüsün. İyi olacağını biliyorum çünkü senden hoşlanıyorum. Kendinden hoşlanmayan birini sevemez insan. Benim korktuklarım, kendilerinden çok fazla nefret ettikleri için başka insanların onları sevmelerine de engel olanlar. Onlardan hoşlanmıyorum. Onlar için korkuyorum. Ama senden gerçekten hoşlanıyorum. Seni özleyeceğim. İyi olacaksın biliyorum

    (sessizlik)

    Hastalarımdan çoğu beni öldürmek ister. Günün sonunda buradan çıktığımda, eve gidip sevgilimle birlikte olmak ve gevşemeye ihtiyacım oluyor. Arkadaşlarımın gerçekten birarada olmasına ihtiyacım var.

    (sessizlik)

    Bu allahın belası işten nefret ediyorum. Arkadaşlarımın aklı başında insanlar olmalarını istiyorum.

    (sessizlik)

    Affedersin.

    -Bu benim suçum değil.

    -Affedersin bu bir hataydı.

    -Benim suçum değil bu.

    -Hayır, tabii senin suçun değil. .Affedersin.

    (sessizlik)

    -Açıklamaya çalışıyordum---

    -Biliyorum. Anladığım için öfkeliyim anlamadığım için değil.


    ------------------------------


    şişmanladı
    desteklerle ayakta duruyor
    itildi

    bedenim iflas etti
    bedenim dağılıyor

    tutunacak hiçbir şey yok
    tutunmanın ötesinde, daha şimdiden bittim ben.

    her zaman benden bir parça olacak sende
    çünkü benim hayatımı ellerine aldın

    O kaba merhametsiz ellerine
    Bu beni bitirecek

    Sessiz olana kadar
    Sessiz olduğunu sanıyordum
    Bu acıyı nasıl telkin ettin?


    hissetmemem gereken şeyin ne olduğunu
    hiç anlayamadım
    kabarmış bir gökyüzündebir kanadın üzerindeki bir kuş gibi
    aşağıdaki fırtınadan uçarak gelen
    zihnim çakan şimşekle paramparça oldu.

    Ambar kapısı açılıyor.
    Çıplak ışık
    Ve hiçbir şey
    Hiçbir şey görünmüyor.

    Neye benziyorum?

    yokluğun çocuğu

    Bir işkence odasından öbürüne
    affedilmeyen aşağılık bir hatalar alayı
    boyunca attığım her adımda düştüm

    Çaresizlik beni intihara doğru itiyor
    doktorların hiçbir çare bulamadıkları
    ya da anlamaya çalışmadıkları
    ızdırap
    umarım hiç anlamak zorunda kalmazsın
    çünkü senden hoşlanıyorum

    senden hoşlanıyorum,
    seni seviyorum


    hala kapkara su.
    hep aynı derinlikte
    gökyüzü kadar soğuk
    sesin duyulmaz olduğunda yüreğim kadar hareketsiz
    cehennemde donacağım

    Ttbii seni seviyorum
    hayatımı kurtardın sen

    keşke yapmasaydın
    keşke yapmasaydın
    keşke beni yalnız bıraksaydın

    evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ‘ın siyah beyaz filmi

    Senden nefret ettiğimde bile
    seni her zaman sevdim

    Neye benziyorum ben?
    tıpkı babam gibi

    Ah hayır, hayır, hayır, hayır,

    Ambar kapısı açılıyor
    Çıplak ışık

    kopma başlıyor

    nereye bakacağımı bilmiyorum artık

    kalabalıkları aramaktan bıktım
    telepati
    Ve umut


    yıldızları seyretmek
    geçmişi tahmin etmek
    ve dünyayı gümüş bir ay tutulması ile değiştirmek

    kalıcı olan tek şey yokoluştur
    hepimiz yokolacağız.
    kendimden daha kalıcı bir işaret bırakmaya çalışarak

    daha önce kendimi öldürmedim o yüzden emsal arama.
    Önceden olanlar yalnızca bir başlangıçtı.

    Korkunun devri daimi
    ay değil bu yeryüzü
    bir devrim

    Aman tanrım aman tanrım ne yapacağım ben?

    Bütün bildiğim
    Kar
    Ve kapkara çaresizlik

    Dönecek hiçbir yer kalmadı
    Faydasız ahlaki bir spazm
    Cinayetin tek alternatifi

    Nolur nasıl öldüğümü anlamak için beni kesmeyin
    Nasıl öldüğümü anlatırım ben size

    Yüz lofepramine, kırkbeş zopiclone, yirmibeş temazepam, ve yirmi Melleril

    Aldığım her şey

    Yuttuğum

    Bitti

    hadım edilmiş düşüncenin
    harem ağasına bakın

    çözülmüş kafatası
    bir ruhun yakalanması
    kopma
    kopma

    bir solo senfoni

    4.48
    netliğin berraklığın ziyarete geldiği o heppi hour

    gözlerimi ıslatan
    ılık karanlık

    hiç günah bilmiyorum

    büyük olmanın hastalığı da bu.

    ığruna öleceğim o hayati ihtiyaç

    sevilmek

    buna aldırış atmeyen biri için ölüyorum
    bunu bilmeyen biri için ölüyorum

    beni kırıyorsun

    konuş
    konuş
    konuş

    yenilginin on metrelik arenası
    bana bakma

    vardığım son durak
    Hiç kimse konuşmuyor

    beni onaylayın
    bana tanıklık edin
    beni görün
    beni sevin

    Son teslimiyetim
    Son yenilgim


    tavuk hala dans ediyor
    tavuk hiç durmayacak
    galiba benim sizin beni düşünmenizi istediğim gibi düşünüyorsunuz beni

    Son nokta
    Son nokta.

    annene bakımını üstlen şimdi
    annene bak


    siyah kar yağıyor


    beni ölümde tutuyorsun

    hiç bırakmadan


    ölüm için bir arzum yok
    ne de intihar hiç olmadı

    yokoluşumu seyredin
    seyredin
    yokoluşumu

    seyredin

    seyredin beni


    seyredin


    hiç karşılaşmadığım kendim, yüzü zihnimin iç yüzüne yapıştırılmış













    lütfen perdeleri açın

    -----------------------------------------------------------
  • Yazar: Büş
    Hikaye Adı : Hayalci
    Link: #32198171
    Ressam : Signac

    Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.

    http://hizliresim.com/moJArR
  • Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.
    http://hizliresim.com/moJArR