• 125 syf.
    ·4 günde·8/10
    "Sevgi, çalışma ve bilgi."
    Hemen kitabı irdelemeye geçmek isterdim ancak kitap bir "sesleniş" metni olduğu ve yazarımızın çalışmalarından ufak referanslar bulunduğu için önce yazar hakkında bilgi vereceğim.
    24 Mart 1897 Galiçya doğumlu bir Avusturyalı-Amerikalı psikiyatr ve psikanalist Wilhelm Reich. Zengin bir çiftçi olan Leon Reich ve karısı Cecillia Roniger'in iki oğlundan ilki olarak dünyaya geliyor. Reich'in sonradan belirttiğine göre babası Yahudilikten ayrılmış, çocuklarını Yahudi öğretilerine göre yetiştirmemiş ve hatta çocuklarının Yahudi Almancası(Yidiş) konuşan diğer çocuklarla oynamasına bile hiçbir şekilde müsaade etmemiş birisiydi. Reich, yetişkinliğinde kendisini Yahudi olarak tanımlayan kişilere Yahudi olmadığını söylemiştir. Bunları niçin söylüyorum? Çünkü Reich 'Dinle Küçük Adam'da küçük adamın başkasını aşağılarken Yahudi dediğini söylüyor, hemen ardından küçük Yahudi adama da sesleniyor. O cümlelerinin nedenini daha iyi kavramak için bu bilgi zannımca önemlidir.
    İlerleyen zamanlardaki hayatına baktığımızda Wilhelm Reich'in önemli çalışmaları "cinsellikle" ilintilidir. Bu "sesleniş"inde de cinselliğe sıkça yer verir. Küçük adamın cinselliğe bakışını da küçük adama anlatır. Reich, cinselliğe merakının küçük yaşlarda başladığını "Gençlik Tutkusu" adlı otobiyografisinde belirtir. İlk cinsel ilişkisini on bir buçuk yaşlarındayken, ona bunun nasıl yapılacağını öğreten bir aşçı kadın ile yaşar. Reich otobiyografisinde, o günden itibaren yıllar boyunca neredeyse her gün cinsel birleşme yaşadığını söylemiştir. 12 yaşındayken, özel öğretmeni ile annesinin gönül ilişkisinin ortaya çıkması sonucu annesi intihar eder ve annesinin ıstıraplı bir ölümü olur. Reich, 1920 yılında yazdığı bir yazıda bu gönül ilişkisinin kendisini derinden etkilediğini ifade eder.
    Babası 1914 yılında ölür. Bundan sonra Reich bir yandan çiftliği yönetir diğer yandan çalışmalarını sürdürür. Ruslar Bukovina'ya saldırınca kardeşiyle beraber her şeyi geride bırakarak Viyana'ya kaçar."Gençlik Tutkusu"nda belirttiği üzere: 'Bir daha ne vatanımı ne de sahip olduklarımı gördüm.'
    Reich Birinci Dünya Savaşı'nda Avusturya ordusuna katılır,1918'de savaşın bitmesiyle Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesine girer. Freud'un gözde öğrencilerinden olur. Savaş gazisi olması sebebiyle normalde altı yıllık eğirim sonucunda alınan tıp diplomasını dört yılda almasına izin verilir ve 1922 yılında tıp doktoru unvanı alır. Nöropsikiyatr alanında çalışmalar yapar, 1924'de Freud'un Psikanalitik Poliklinik'inde müdür yardımcılığı yapar. Nevroz'un sosyal nedenleri üzerine araştırmalar yapar ve insanda karakter yapısına odaklanır.
    1930'da Berlin'e taşınır, burada klinik açar. Alman Komünist Partisi'ne üye olur, 1933'de çok açıksözlü olması ve lafını esirgemez olduğu için partiden ihraç edilir. 1934'de 'Cinsel Devrim' kitabı Viyana'da yayımlanır. Aynı yıl politik saldırganlık gerekçesiyle Psikanaliz Birliği'nden ihraç edilir.
    1933 yılında Hitler başbakan olduğunda Almanyada yaşıyordu. Bu yıl Völkischer Beobachter adlı Nazi gazetesi, Reich'in 'Ergenlerin Cinsel Mücadelesi' adlı kitabı hakkında bir saldırı yazısı yayımlar. Reich önce Danimarka'ya, sonra İsveç'e ve oradan da 1934 yılında Norveç'e taşınır. Oslo Üniversitesi Psikoloji Enstitüsünde beş yıl kalır. Bu sürede Vegeto-Terapi tekniğini geliştirir. Freud'la birlikte akıl hastalıklarının kaynağının cinsel gelişim olduğunu kabul eder.
    1939 Ağustosunda Amerika'ya gider. Oslo'daki aykırı çalışmaları üzerine aleyhinde yüzlerce yazı yazılmıştı. Reich bundan etkilenir ve sosyal hayattan kendini çeker.
    Reich Freud'un libido kavramını ilerletir ve ilkel kozmik enerjiyi keşfettiğini ileri sürer. Buna "Orgon" adını verir. Orgon; mavi renkli, aynı anda birden fazla yerde var olan, çıplak gözle görülebilen ve havadaki olayları, gökyüzünün rengi, yerçekimi. galaksilerin oluşum düzeni, duygulanımların ve cinselliğin biyolojik ifadesi gibi şeylerden sorumludur. 1940 yılında orgon akümülatörleri adını verdiği, atmosferdeki orgon enerjisini toplayan ve depolamaya yarayan kutular üretir. Bu akümülatörle birçok deney yapar. Yapılan deneyler Psikanaliz Birliği tarafından şarlatanlık olarak değerlendirilir. Bu deneylerin ve bundan sonra yaptığı araştırmaların detayına girmeyeceğim. Reich ile ilgili vereceğim son bilgiler şunlar: 1947'de FDA(Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) Reich'in orgonun sağlığa yararlarını FDA'nın incelemesini talep etmesi üzerine Reich'in çalışmalarına bir müfettiş atar. Teftiş sonucu 250 akümülatör üretildiği tespit edilir. FDA, 'büyük ölçüde dolandırıcılık' olduğuna karar verir. Bundan sonra REich için hiçbir şey iyi gitmez. 1957 yılında kitapları ve akümülatörler imha edilir. Aynı yılın 3 Kasım'ında hapishanede ölür.

    Normalde bir incelemede yazar hakkında bu kadar fazla bilgi vermem ancak söz konusu kitap ve yazar bana çok farklı geldiği için bu kadar bilgi verdim. Kitapla ilgili ilginç bir bilgi de şudur: Kitabın öndeyişinde de belirtildiği gibi bu 'sesleniş' metni 1946 yılında Orgon Enstitüsü için Reich tarafından kaleme alınır ve yayımlanması düşünülmez. 1948de Orgon Enstitüsü tarafından kopyaları çıkartılır. Bu metin Reich'in kitaplarının 1957'de yakılmasından 17 yıl sonra 1974'de ortaya çıkartılır ve kitap olarak basılır.
    Gelelim kitaba:
    Kitabın, künyesinden sonraki sayfasında(bendeki kitap Cem Yayınevi'nin 12. Baskısı) Wilhelm Reich'in şu sözü yer alıyor: "Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgi egemen olmalıdır çünkü bunlar yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır." Başta bu cümleyi önemsemesem de kitabı okuduktan sonra benim için kitaptan çıkarılması gereken derslerin başında bu cümle gelir. Kitabın 'öndeyiş' kısmı da geri kalan kısmındaki incelikleri anlamak adına önemli.
    "Sen 'küçük sıradan bir adam'sın"
    Kim bu küçük adam?
    Darkafalı, işi gücü asmak kesmek olan, kendi kendinin esir taciri olan, küçük olduğunun farkında olmayıp, küçük olduğunu bilmekten korkan küçük adam.
    Doğaya, bilgiye, sevgiye, kadına, cinselliğe, gerçek özgürlüğe, yukarılara çıkmaya, yükselikten ve derinlikten korkan küçük adam.
    Mutluluğu dolu dolu özgürlük içinde tatmayıp, mutluluğu çarçabuk tıkınan, tüketen, köşeye sıkışınca 'ben kimim ki kendi fikrim olsun?' diyen küçük adam.
    Bu kadar mı? Hayır.
    Kendi hakkındaki fıkrayı dinleyip, buna yürekten gülen, başkasını milliyeti ile aşağılayan, ırkçılık yapan, hatasını kabullenmeyen ; savaşta, barışta, toplama kamplarında toplu katliam yapan küçük adam.
    Küçük adamın daha birçok özelliğini Wilhelm Reich bu 'sesleniş'inde söylüyor küçük adama. Bir de kitaptan çıkardığım şöyle bir durum var:
    Bir zamanlar hepimiz küçük adamdık(büyük adamlar da küçük adamdı), belki şimdi de küçük adamız, belki de büyük görünen küçük adamız ve belki de hepimiz büyük adam olsak bile içimizde halen küçük adamlardan taşıyoruz. Wilhelm Reich küçük adamı öyle detaylı ve güzel aktarmış ki hepimiz bu küçük adamın bu özelliklerinden birkaçını şimdi ya da daha önce taşıdığını fark edecektir.
    Kendi açımdan şunu diyebilirim: Bundan sonra ki yaşamımda küçük adam olmamak için daha dikkatli davranmalıyım.
    Ve hepimiz de Wilhelm Reich o en baştaki sözünü yerine getirmek için çabalamalıyız: Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgiyi egemen kılmalıyız.
  • DİL YARASI
    Çok sevdiğim bir dostum ile sohbet ediyoruz geçen. Suratı düşük, keyifsiz görünce insan ister istemez "hayırdır?" diyor. "Kilo vermeye çalışıyorum veremiyorum, psikolojim bozuldu iyice" dedi. Şişman sayılmaz aslında en fazla on kilodur fazlalık olan, ben de merak ettim "neden kendini o kadar yıpratıyorsun hızlı değil yavaş yavaş ver ne olacak ki?" dedim. "Yoook azmettim çok hızlı vermem lazım" dedi, gözlerini kocaman açarak. "Geçen yemeğe gittik kayınvalidemler ile herkes bir buçuk iskender isteyince ben de bir buçuk istedim. Eşim garsonun ve kendi akrabalarının yanında 'yedin yedin duba gibi oldun varil mi olacaksın başımıza' dedi. Güya espri yapmış ama ben çok alındım üzüldüm" dedi.

    Bazen böyle oluyor, doğru bir şeyi yanlış şekilde dile getirebiliyoruz. Karısının ya da kocasının gözüne hoş görünmesini istemek herkesin hakkı ama bunun söyleniş biçimi bu mu olmalı?

    Çoğu zaman yıkmak, dökmek, kırmak amacı taşımıyoruz ama genel olarak neyi nasıl söylememiz gerektiğini bilmediğimiz için ufacık sorunlar dağ gibi sorunlara dönüşüyor.

    Mesela bir adam hayal edin:

    "Hayvanlara eziyet edenlerden nefret ederim. Randevularına sadık kalmayanları hiç sevmem. Hayatın tadını kaçıranlardan kaçarım. Savaş karşıtıyım." dediğini düşünelim.

    Sonra başka bir adam sözü alsa:

    " Hayvanları sevenleri severim. Randevularına sadık kalanları takdir ederim. Hayatı zevkli kılan insanlarla yaşamaktan hoşlanırım. Barış yanlısıyım." dese, hangisi siz de olumlu duygular uyandırır? Hangisi ile muhatap olmak istersiniz?

    Oysa ikisi de baktığımız zaman aynı şeyden bahsediyor sadece söyleyiş şekilleri farklı. Birinci adam "sen" dilini kullanıp suçlayıcı konuşurken, ikinci adam "ben" dilini kullanarak ne hissettiğini anlatmaya çalışıyor.

    Biz genelde birinci adam gibi davranıyoruz.

    "Evlilik yıldönümümüzü hatırlamadığın için beni artık önemsemediğini ve sevmediğini düşünüp çok üzülüyorum" yerine "annesini aramayı hiç unutmaz beyefendi bize gelince hey yavrum hey" demek daha kolay geliyor.

    Ders çalışmak istemeyen çocuğa "ders çalışmazsan geleceğin adına endişeleniyorum. Mağdur olmandan ve yanında her zaman olamamaktan korkuyorum" yerine "bak başkaları öyle mi Ruşen Amca'nın oğlu Sedat'ın dersleri hep güzel sen de ancak tembellik yap!" demeyi tercih ediyoruz.

    Thomas Gordon, "karşımızdaki kişilerle sorun yaşadığımızda, dikkati karşımızdakinin yanlış olan davranışlarına çekmekle sorunu çözemeyiz. Bu aksine, kişilerin savunmaya geçmesine neden olur." diyor.

    Haksız mı?

    Sen böylesin, sen şunu yaptın, bana şöyle davrandın diye biri bizi suçlasa istemsiz savunmaya geçmez miyiz? Peki neyi çözer bu dil? Hangi problemin üstüne yenisini eklemez?

    "Çok iyi bir annesin, çok fedakar bir eşsin, bizim için nasıl çırpındığını görüyorum seni çok takdir ediyorum ama keşke şu mevzuyu da şöyle yapsan, ben daha mutlu olacağım" demek yerine "ulan akşama kadar dışarıda kaç mesele ile uğraştım bir de sizinle mi uğraşacam bee" dersen, o kadın da düğünde takılan çeyreklerin nereye gittiğine kadar götürür mevzuyu. Çünkü sen her meseleyi böyle çözmeye çalışmış ve her meselenin üstü böyle kapatılmıştır. Sen çözdüm zannedersin ama o birikme on yıl sonra bile çıkar karşına.

    Beş dakikada çözelecek mevzular niyet okumaya çalışmalar, "ben senin karın ağrını biliyorum" gibi kendini ispatlamaya çalışmalar, trip atmalar, küsüp neden küstüğünü söylemeden sorunu karşıdakinin anlamasını beklemeler, ima edip tahrik etmeler laf sokmalar, "açık konuş" diye tuzak kurup açık konuşunca sinirlenmeler, konuşmamak için kaçıp uyumalar başka şeyler ile meşgul olmalar yüzünden ufacık meseleler bile omuzlarımızda yük oluyor.

    Oysa Allah diğer canlılardan farklı olarak bize konuşma yetisi vermiş.

    İsra Suresi, 53. ayettinde olan "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." emrini, abdestin farzları kadar önemsiyor olsak keşke.

    Ezgi Akgül
  • Bedavadan biraz pahalı dedi Hamit amca. Pis bakkal mı diyeceğim adama? Hamit amca diyor tüm mahalle, biliyor hepsi ne mal olduğunu. Yeni getirdiği Çin malı ıvır zıvırları satmaya çalışıyor herkese. Kazıklanmaya en uygun model de benim ona göre. Küçüklükten beri hastayım böyle şeylere ya, kırk yaşında adam, her geçişte takılıyorum buraya. Fıstık alacaktım sadece, Avni abide kalmamış.

    Bak işte, artık herkes bundan kullanıyor dediği, stres çarkı gibi bir şey. İnternette on lira olan şeyi benim hatırım için 29,99'a bırakacak varyemez. Stresimin esas kaynağı sen ve senin gibiler, söylemedim tabii. Yok Hamit amca, gerek yok. Annem buraya gelirken koymuştu çantama stres bileziği, yetiyor bana o. Böyle adamların hırsları bitmez mi hiç? Etrafımdaki çoğu kişiden duyuyorum, emekli olunca küçük bir bakkal dükkanı açacağım diye. Onların amaçları farklı mı ki? Sadece kafa dağıtmak mı düşündükleri yoksa benim gibileri söğüşlemenin zevkini mi yaşamak istiyorlar?

    Beceremiyorum sahte gülümsemeleri, sinirlendi hemen. Yatıştırmak lazım açgözlü adamı bir parça. Şuradaki 7,99 sadece. Ben bunu alayım Hamit Amca, ne işe yarar ki bu, çalışmazsa değiştiriyorsun değil mi amca? Ne demek istiyorsun, öyle yamuk mal satmam ben, hacı adama dediğine bak allahsızın, ulan beş liralık şey için benim gibi adamı sahtekâr yaptın. Nasıl coştu herif, dilim kopsaydı da söylemeseydim. Yok Hamit Amca, yani Çin’den geliyor ya bunlar onun için. Ben anladım seni, boşuna konuşma, tamam paketi açmazsan değiştiririz. Sigara istiyor musun? Bıraktım ya amca sigarayı, 3 aydır içmiyorum. Seni mi takip edeceğim ben, içme hem zaten, bira da içme, çay iç adam gibi. Tamam Hamit amca, içmem dedim elimdeki poşeti saklamaya çalışarak Çıktım fıstıkla bakkaldan. Bi de o acayip alet. Baktım, ne olduğunu anlamadım, düğme gibi bir şey.

    Beş on yıl önce normal bir bakkal dükkanıymış burası. Söylediklerine göre, arka sokakta açılan bin bir çeşidin satışlarını gören Hamit amca gaza gelmiş ve bunları getiren bir firma ile anlaşmış. O kadar çok değil tabii, işte merak uyandıran farklı şeylerden üçer beşer getiriyor adam bakkala. Hamit amca da kendisini tanıyan mahalleliye üstüne koyup satıyordu bunları. Bu alet de bu kadar tozlu olduğuna göre ne zamandır satılmıyor. 7,99 ne ya allasen, AVM’ye geldik sanki, kıllığına isteyeceğim o bir kuruşu, sonra adam yine başlayacak ben dürüst adamım martavallarına. Ne görüyorsa televizyonda hepsini uyguluyor dükkanında. Bakkal değil hipermarket pazarlama direktörü sanki herif. Tepeme çıkardı yine sinirimi.

    O eski mutlu İstanbul mahallelerinden birinde yaşamadığım anlaşılmıştır herhalde şimdiye kadar, pis bir Anadolu ilçesi burası, şu ismini kimsenin duymadığı ama cismini herkesin bildiği yerlerden biri. Pis derken belediyenin günahını almayayım. Her sabah alıyorlar çöpleri, yollar da güzel. Ama zihinler pis genel olarak. Herkesin kafasında ayrı bir kötülük var. Şu anda bile elimdeki siyah poşetle yanından geçtiğim herkes kötü kötü bakıyor. Bira içmeyi adam öldürmekle eş değerde tutan bir güruh. Toplum değil, toplumda bir yapı olur, bir görüş, ne bileyim bir amaç olur. Topluluk bile, kurtlar ya da antiloplar mesela, daha kararlıdır. Bunlar sadece linç için toplanıyorlar, diğer zamanlarda fitne fesatlıkla dolu hep kafalar. Her hareketime dikkat etmem lazım, birisi polise şikâyet eder de uğraşırım diye. Bir şey yok aslında, kuruyorum her şeyi belki. Ya da sadece amaçsızca çabalıyorum yaşamaya, sanki Okyanusya'dayım, her şeyi çiftdüşünmem gerekiyor burada. Evet, doğru yanlış burada, ve ben pis bir bağnazım bunlara göre.

    Evim güzel evim, en paspas tabiriyle. Kalem, sığınağım, özgürlüğüm (ama fazla abartmadan) Sıkıldım buradan, buradaki insanlardan. Klasik cumhuriyet dönemi romanı formatı, atandığı bölgede köylülere rağmen yaşamaya çalışan fedakâr öğretmen. Ben ne fedakarım ne de öğretmen, ama sebeplerim var kendime göre. En öne çıkanı korkmak. Normalin dışına çıkmaktan korkuyorum, bir parça yanlış olmaktan belki. Az kaldı ama, bitecek bir buçuk yıl sonra. Gün sayıyorum evet bu hapishane gibi ilçede, kaçamıyorum ama tek gardiyanım korkum olsa da.
    Ne güzel şu ilk açılan biranın sesi, balkonda olsam daha güzel olacaktı, neyse. Spotify, güzel, fazla yükseltme sesi, Midlake - Acts of Man? Evet, sonuçta bir adamın yaptıkları yolunu çizen. Ne saçmalıyorum, bir şeyler okusam, olmayacak, basmıyor kafam. Çabuk bitti ilk bira. İkincisini alırken buzdolabından poşetin içinde o aleti gördüm. 7,99'a ne aldım acaba. Kafa yatkın tabii bilim kurguya, hayaller başladı hemen. Başka bir galaksiye götürecek belki bu alet beni. Ya da görünmez yapacak, kimseye fark etmeden dolaşacağım şu ahlaksız insanların arasında. Pis bakkalın dükkanına gidip poşetini açtığım şeyi değiştireceğim o görmeden. Güleceğim kahkahalarla ensesinin dibinde sonra. Neymiş bakalım, küçücük bir düğme, başka bir şey yok. On-Off yazıyor üstünde sadece. Direkt bastım tabii, sonra pişman oldum bir anlığına ya önemli bir şeyse diye. Bir şey olmadı. Birkaç defa daha bastım düğmeye. Yok, yine olmadı bir şey. Şerefsiz adam, karaktersiz Çinliler, artık küfredecek kim varsa hepsinin sülalesine. Sekiz liralık şey sanki bir işe yarayacakmış gibi. Yedi doksan dokuz pardon.

    Altını üstünü çevirdim. Küçücük bir kapak, yıldız tornavida ile açılacak. Ivır zıvıra meraklı olduğum için her şey bulunur evde. İçeriden aldım tornavidayı, açtım hemen. Pil koymamışlar. Pis bunlar, Hamit amcayla Çinliler. Normalde çöpe atarım da taktım bir defa. Saat pili gibi bir şey, nereden bulacağım. Dolapları karıştırdım. 3-4 tane var, uymuyorlar ama. İçerdeki tansiyon aleti. Geçen yıl almıştım, ilk seferinde kullanıp attım kenara, yok çok önemliymiş de insanın sayıları, doktor uydurması. Arkasından pilini çıkardım. White Rabbit başladı salonda. Uyarım genellikle çalan müziğe, bazen de totem yaparım. Şimdi de bir şeyler olacak, hissediyorum.
    Taktım pili vidayı sıktım. Bu kez hemen basmadım düğmeye. Ne olabilir ki en kötü , şu ana kadar cesaret edemediğim şeyleri yaparım belki. Masal gibi bir dünyada yaşarım ya da , Alice'i ekarte edip beyaz tavşanın ardından ben koşarım. Gerçi orada da Alice'i tercih ederler belki o dünyanın pozitif ayrımcı sakinleri. Ben de hayatımın her döneminde olduğu gibi ikinci sınıf birisi olarak yaşamaya devam ederim harikalar arasında. Once Upon A Time In The West, Dire Straits en sevdiğim. Belki de yolculuk olacak bir nevi zaman/mekan , her ikisi de olamaz mı. vahşi batıya, o filmlerdeki dönemlere. Yaşayabilir miyim ki öyle bir dünyada? Gerçi alışkınım ben geçerken panjurların kapanmasına. Ama işte doğa insanı değilim, burada iyi kötü bir internetim müziğim… işte öyle şeyler var. Farklı hissetsem de bir parça buralarda, mutluyum şu anda ve içiyorum sonuçta biramı. Orada ne olacak peki. Neo olsam hangi hapı seçerdim? Niye bu kadar korkağım ben?

    Hiçbir şey düşünmeden, çalan Don't Fear The Reaper'a bile aldırmadan düğmeye bastımYine bir şey yok. Küfrettim bakkal ve Çinlilere tekrar, attım bir yere aleti. Hayallerimle oynadı Hamit amca. Ya da benim hayallerim çok boş, bilmiyorum.

    Yok olmayacak böyle, hep aynı şey. Gaza gelip alıyorum bir şeyler, ya bir işe yaramıyor., ya da çalışmıyor böyle. Artık bir şeyler söylemenin geldi o sahtekar bakkala. Gireceğim dükkana, atacağım kafasına zamazingoyu, izin vermemek lazım konuşmasına da. Ben bağıracağım bu kez. Hürmetmiş, hak et ilk önce sen o hürmeti. Bira da bitti zaten, Avni abiye de uğrarım hem.

    Giyindim üstüme bir şeyler aldım, dışarı çıktım, yok bir daha uğramam bugünden sonra dükkanına, bakkal mı yok başka. Kendi paramızla rezil oluyoruz, allahın hacısına bak ya.
    Bakkala yaklaştığımda bir kalabalık gördüm, bir de ambulans var. Arkada meraklı meraklı bakan çarşaflı kadın, sordum ne olduğunu. Bana dönünce pis pis oldu bakışları kadının -ya da öyle sandım, sadece gözleri görünüyor, bir şey söylemedi. Ambülansın içinde Hamit amca hareketsiz. Önde üst katımda oturan Temel abi, ona da sordum. Kalp kriziymiş galiba, yani öyle olduğunu sanıyormuş sağlık ekibi. Zaten geldiklerinde çoktan. Kalfa Samet ağlıyor dükkanın önünde. Dağ gibi adam, sapasağlam, 10 dakika önce aniden cümleleri havada. Elim cebimdeki düğmeye gitti istemsizce. Ulan, dedim, baktı Temel abi soru sorar gibi. Yok bir şey abi, güzel adamdı Hamit amca. Evet, şahsiyetli adamdı, İşte belli olmuyor hiç, aniden gidiyor insan. Baş sağlığı diledim etraftakilere.

    Uzaklaştım kederden çok meraklı kalabalıktan, yürüdüm dereye doğru. Çıkardım cebimden aleti, baktım OFF’ta hala. Açsam mı yine, gerek yok zorlamaya şansı, kusura bakma Hamit Amca. Küfrettim Çinlilere tekrar, attım dereye doğru 7,99’luk düğmemi. Çok uzaklardan bir ah sesi işittim sanki. Avni abinin dükkanına doğru yürüdüm, yavaş yavaş, ıslıkla karşıki dağlar jandarma çala çala.
  • 264 syf.
    ·Beğendi·9/10
    KOKU-Patrick Süskind

    İnsanlar bir kitabın çok iyi olduğunu söylediğinde o kitaba büyük bir hevesle başlıyorum, istediğimi alamayınca da acaba ben mi anlamadım diye düşünüyorum. Çok güzel yiyeceklerle dolu bir masa vardır siz de dahil tüm arkadaşlarınız yiyeceklerin tadına bakarsınız, onlar her şeyin çok lezzetli olduğunu söyler ama siz hasta olduğunuz için yiyeceklerin tadını alamıyorsunuzdur. İşte ben de tam olarak böyle hissediyorum bana kendimi hasta hissettiriyor ‘iyi’ kitaplar, başkalarının ‘ baş ucu’ kitabı. Kokuyu daha önce alıp okumadan geri teslim etmiştim ama bu sefer bir gazla başladım. 6 gün sürdü okuma serüvenim çünkü bana göre çok dolu bir kitap. Tam anlamıyla 2 sezon dizi izlemiş gibi oldum.2. Kızıl saçlı kızı fark ettiği yere kadar 1 sezon kalan kısmı2. Sezondu benim için. Grenouille kokusuz bir insan. Mecazi anlamda söylemiyorum gerçekten hiçbir şekilde kokusu yok vücut kokusu yok ter kokusu yok ağız kokusu yok. Ama burnu o kadar keskin ki kilometrelerce ötedeki bir kokuyu alabiliyor. Bir parfümün içindeki tüm bileşenleri hiçbir deneye tabi tutmadan sıralayabiliyor.Grenouille yetim, kimse tarafında istenmeyen ve insani duygulardan arınmış biri. Koku alma yeteneğinin farkında, küstah bir çocukken bir parfüm ustasının yanında işe başlıyor. Her şeyin kokusunun olduğuna ve onları elde edebileceğine inanıyor camın, odun talaşının... öyle bir zaman geliyor ki insanların kokularını da küçük cam şişelere sığdırabileceğini düşünecek kadar ileri gidiyor. İşte bir katilin hikayesi tam da burada başlıyor.
    Kitabı okurken dehşete düştüm. Çoğu zaman gözlerim bir alt satıra geçerken zorlandı. Cümleyi bitirerek birinin ölümüne daha şahit olmak istemedim. Dil çok ustaca kullanılmış. Yan karakterler romandan ayrılırken onların daha sonraki hayatları da 4-5 satırda anlatılıyor. Bu da çok hoşuma gitti, kitabın daha canlı olmasını sağladı bana göre.Kokular hakkında çok farklı bilgiler edindim, kokulara bakış açımı değiştirdi diyebilirim. Ben mutlaka okunsun listenize ekleyin derim. Filmi de aşırı iyi bir uyarlamaydı kesin izleyin kesin.
    .
    .
    .
    .
    #koku #patricksüskind #parfume
  • 288 syf.
    ·3 günde·9/10
    Hızlı yaşar mı bilmem ama, hızlı okuduğunu bildiğim ve bugüne değin tüm zaman kavramlarının gıpta ile baktığı çok değerli Ebru Ince Hanım'a, tarzı, naifliği ve durağanlığı ile insanların ruhunu huzurla yavaşlatan Eylül Türk Hanım'a, öykü etkinlikleri ile bizi zamanın derinliklerine daldırıp çıkaran Erhan abime, güler yüzü ve temiz kişiliği ile üzgün zamanlarımıza meydan okutan sevgili dost Liliyar a ve burada olup adını yazamadığım, bana çok şey katan tüm arkadaşlarıma ithafen... İyi ki varsınız… Zaman sizlerle çok anlamlı…

    Zaman herkesin bildiği ama kimsenin tanımlayamadığı, insana bağlı olmayan ama onu sınırlayan, kimisine göre su gibi akıp geçen, kimisine göre hiç akmayan kavram olarak karşımızda durur her daim. İnsanoğlu uçağı kaçırdığı zaman saniyelerin, dakikaların kıymetini bilir ancak ömrü boyunca ona ihsan edilen senelerin değerini anlamaz çoğu zaman. Hani derler ya, “Bir yılın ne demek olduğunu sınava hazırlanan bir öğrenciye, bir ayın ne demek olduğunu erken doğum yapan bir anneye, bir haftanın ne demek olduğunu haftalık yayın yapan bir mecmua editörüne, bir saatin ne demek olduğunu beraber zaman geçiren aşıklara, bir dakikanın ne demek olduğunu uçağı kaçıran bir yolcuya, bir saniyenin ne demek olduğunu önüne ağaç devrilen birine ve bir milisaniyenin ne demek olduğunu koşuyu kaybeden bir atlete sor.” diye. Gerçekten insanoğlu her şeyin olduğu gibi zamanın da değerini menfaatleri doğrultusunda anlıyor.

    Her insanın hayatında 3 devre vardır. Geçmiş, şuan ki ve gelecek zaman. Hepimizin geçmişten gelen üzüntüleri ve gelecek ile ilgili kaygıları vardır. Ve bu da bizi hayvanlardan ayırır. Hayvanlarda zaman kavramı olmadığı için ne geçmişini geçmiş bilir, ne de geleceğini gelecek. Anını yaşar ve keyfine bakar. Toplumlar bu üç devreyi kendilerince isimlendirmişler. Kimisi güneşe göre, kimisi aya göre, kimisi ekinlerin biçilmesine göre zamanlara isim vermişler. Örneğin rahmetli babaannem, “Evvelden saat mi vardı? Biz trenin ne zaman geleceğini raylara kulağımızı koyarak anlıyorduk.” dediğinde çok ilgimi çekmişti. Düşünsenize günde belki de haftada bir kez gelen trenin geliş zamanını rayların titreşimiyle ölçtüğünüzü. Bize çok zor geliyor değil mi?

    Burada aklıma şöyle bir soru geliyor. Teknoloji acaba insanoğlunun hızını arttırıp işini mi kolaylaştırdı, yoksa insanı çıkmazlara mı soktu? Yoksa ikiside mi? Üniversitede okurken bir hocam bir gün derste aynen şunu demişti. “Önceleri insanlar tarla tapanda çalışıp yoruldukları ve zaman bulamadıkları için kitap okuyamazlardı, şimdi ise teknoloji bağımlılığından zaman bulup okuyamıyorlar.” Hakikaten öyle değil mi?

    Acaba “zaman”, gerçekten Einstein’ın dediği gibi bir yanılsamadan mı ibaretti? Hegel’lerin, Kant’ların, Althusser’lerin ve nicelerinin tartıştıkları “zaman” kavramı neydi? Bizim zamanımız ile bizden öncekilerin zamanı aynı şeyden mi ibaretti? Yoksa bir paradoks muydu?

    İşletme hayatında yeni bir tabire şahit olduk. “Zaman yönetimi…” Bu zaman yönetimi diyor ki, “Bak güzel kardeşim, biraz daha hızlı olmak zorundayız. Daha verimli çalışmak zorundayız. Daha çok para kazanmak zorundayız. Daha çok müşteri bulmak zorundayız. Bunları hep kapitalizmin gereği için yapmak zorundayız. Bu yüzden zamanı iyi kullanmak zorundayız.”

    Peki sen böyle hızlı çalışırsan evinde bekleyen bir yavruya, bir eşe, bir anneye, bir babaya zaman ayırabilecek misin? Yapılan zaman yönetiminde şahsi ve ailevi bir programın var mı? Maalesef yok… Yani çok para kazanacağın veya kazandıracağın bir dünyada, evine ayıracağın bir zamanın yok. En önemlisi de seni yaratan yani senin zaman ölçülerini keşfetmene olanak sunan, sana akıl ve irade veren Allah’a ayıracak bir zamanın yok maalesef.

    Günümüzde “Bir zaman dilimine ne kadar iş sığdırabilirim?”in derdine düştü insan. Oysa olması gereken “Her bir işe ne kadar zaman ayırmalıyım?”dı. Çünkü örneğin iletişim kuramlarında hızlı konuşup konuşmadığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan anlaşılabilir konuşarak iletişim kurmaktır.

    Zamanı önemseyin! Zamanınızı planlayın! Zamansız işler yapmayın ama zamanınıza sevdiklerinizi dahil edin! Çünkü bir gün zamanınız olabilir ama sevdikleriniz yanınızda olmayabilir… Zaman sizi mutlu ettiği sürece zamandır. Aksi takdirde geçmeyen bir ıstıraptır…

    Eser, zaman hakkında aklınıza gelebilecek her bilgi ve yorumu içeriyor. Zamanla ilgili yapılan araştırmalar ve toplumların zaman hakkındaki değişik yöntemleri dikkate değer. Okurken aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanı geldi. Tıpkı o eser gibi bu eseri de okumaya değer buluyorum.

    Saygılarımla…
  • “Abdi Ağayı öldürdüğünde kaybolup gitmiştin, niçin döndün, kim zorladı seni, kim tanırdı seni?"
    "Döndüm..." dedi Memed.
    "Gene döneceksin. Senin de mayanda onların mayasında olandan var. Köroğlunun, Pir Sultan Abdalın, Sakarya Şeyhinin..."
    Birisi aşık, hem pir, hem aşık. Güzel türküler söyler. Alevi, Kızılbaş, asi. Şahın adamı, Şah Alinin, hani Düldül atının sahibi Hazreti Ali var ya, onun adamı. Bu yüzden de padişaha düşman, ona asi.
    Bir sabah yanında çalışan Hıdırı çağırır, ben bu gece bir düş gördüm Hıdır, der. Düşümde İstanbula gidiyormuşsun, orada Vali olup Sivasa geliyor, beni burada Sivas çarşısında asıyormuşsun. Haydi güle güle. Yazgının önüne geçilmez. Hıdırdır, pirin ellerine, ayaklarına düşer, aman pirim, yaman pirim,ben seni nasıl asarım, yeter ki Vali olayım. Pir Sultandır, yürü git Hıdır, der, onu yolcu eyler. Hıdır gider, aradan yıllar geçer, Sivasa bir Vali gelir Hızır adında. Bir gün Valinin aklına gelir ki onu düşünde görerek, himmet edip İstanbula yollayan piri Yıldızelinin Banaz köyündedir. Hani o Vali olup beni asacaksın demişti ya, ben ona büyük, misli görülmemiş bir şölen çekeyim de görsün, der. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yoldur, Vali adamlarını göndertip Pir Sultan Abdalı sarayına getirtir, o şölen yerine gelirken huzurunda niyaza varır. Pir buna derecesiz sevinir ya içinde de bir kuşkusu vardır. Bu Hıdır Hızır olmuştur ve hem de Osmanlı... Bir kişi Osmanlı olmuşsa ona güven olmaz. Bir de düşünü görmüştür pir. Derken şölen başlar. Sofrada türlü yemekler vardır, buralarda görülmemiş, bilinmemiş. Sofrada kuş sütü eksik. Herkes yemeği yemeye başlamış, Pir Sultan öyle elleri kolları bağlı gibi durup durmuş. Hızır Paşanın bu gözünden kaçmaz. Buyur pirim, yemek ye. Pir karşılık vermez, herkes iştahla yemeğini yerken o el bile sürmez. Aman pirim... Pir Sultan başını kaldırır, gözlerini oradaki Ağaların, Beylerin, yüksek devlet adamlarının üstünde teker teker dolaştırır, ben bu yemekten yiyemem, der, çünkü bu yemekte tüyü bitmedik yetimlerin hakkı, kan ter içinde çalışanların kanı var, bu yemek zulüm yemeğidir, ben bu yemeği yiyemem, haramdır. Bu yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.
    Hızır Paşa çok kızar, saçını başını yolar, öfkeden delirir. Durumunu birazıcık kurtarmak, bu Beylerin önünde daha fazla rezil olmamak için, çağır köpeklerini, pirim, der, bakalım yemeyecekler mi... Pirdir, hemen buradan Banaza el eder, köpekler yola düşüp gelirler. Buyur Paşa, işte köpekler. Yemekler Pir Sultanın köpeklerine sunulur, köpekler, yemekleri şöyle uzaktan, burunlarının ucuyla koklarlar, Paşanın adamları ne yaparlarsa yapsınlar yemezler.
    Paşa bu kadar insan önünde çok bozulur. Bu aşağılanmayı nasıl yutacaktır, durumunu kurtarması gerekir.“Düşün gerçek çıkıyor, pirim, der Hızır Paşa. Yalnız sana pirim olduğun için bir kapı daha açıyorum, bu bana yaptıklarına karşılık seni çoktan sallandırmayıydım. Şimdi sen, şu insanların huzurunda üç deme söyleyeceksin, bu üç demede de Şah adı geçmeyecek. Böyle yaparsan seni bağışlarım. Yoksa seni bu sabaha karşı şehrin meydanında en yüce ağaca astıracağım.
    Pir Sultan sazı kucağına çeker, ilk demesini söyler. Başta Paşa, ortadakiler donar kalırlar. Pir Sultan şiirinin her dizesinde bir kere Şah demiştir. Şölendekiler ikinci demeyi beklerler. O da baştan aşağıya Şahla doludur. Üçüncü deme de öyle.
    Hızır Paşa, pirim, düşün gerçekleşti, der, asesler piri alırlar Sivas meydanında asarlar. O yüzden Sivasm adı kanlı Sivas kalır. Kıyamete kadar da bu şehir böyle anılacaktır.
    O sabah günle birlikte bütün Sivasta Pir Sultan Abdalın bu minval üzere asıldığı konuşulur. Bir tanesi der ki, ben ala şafakta Pir Sultanı ak libaslara bürünmüş Kayseri kapısından çıkıp giderken gördüm. Ötekisi, ben de onu Tokat kapısında gördüm, der. Kimi onu şehrin doğu, kimi batı kapısında görmüştür. Kimse pirin asıldığına inanmamaktadır. Kuşkuda olanların bir kısmıysa, Halep oradaysa arşın buradadır, derler. Haydi meydana gidelim de görelim, Pir Sultan asıldıysa oradadır. Şehrin alanına gelirler ki ortalıkta hiç kimse yok. Yalnız bir kalın, uzun ip bir ağacın dalında sallanır durur...