• Bir kitap sitesinde en çok karşılaşılabilecek şey kitap tavsiyesi istemek, bana da soruyorlar haliyle insanlar. Erhan bugün Allah için ne yaptın diye, onları öteleyerek kitap tavsiyesi isteyenlere dönüyorum hemen. Zor iş bir kitabı tavsiye etmek, sonuçta kefil olmak gibi bir şey kredi çeken birisine. Beğenmezse eğer tavsiyeyi alan okur , çoğunlukla beğenir gibi yapıyor, sonuçta kimse neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor. Yani bir yazar da kitabı yazarken iyi bir şey mi kötü bir şey mi çıkardığını tahayyül edemiyor, çok satarsa iyi- satmaz da çok konuşulursa mükemmel olarak değerlendiriliyor kitabını. O yüzden benim gibi kitaplardan anlamayan birisinin bile tavsiye ettiği saçma bir yazar, dahilerin arasına girebiliyor aniden. Ama bazı külyutmaz okurlarda bu yöntem işlemiyor. Onlar ısrarla en az dört kişiden teyit ediyorlar tavsiye ettiğiniz kitapları ve bu diğer üç kişi her halükarda benden daha yetkin insanlar olduğu için hiç bir zaman kabul görmüyorum bu külyutmaz okurlardan. Ama yine de bu satırları okuyacak kadar düştüyseniz sizleri, kitap tavsiye ederken dikkat etmeniz gereken bazı küçük ayrıntılar konusunda bilgilendireceğim. Kalem, kağıtlarınızı çıkardıysanız başlıyorum:

    - Asla Kürk Mantolu Madonna'yı tavsiye etmeyin, yemiyor artık kimse
    - Stefan Zweig herkese hitap eden bir tavsiye, özellikle az okunan kitaplarından birini tavsiye ederseniz, dinleyen kişi bir cevher bulmuşcasına sevinecektir.
    - Uzun kitaplar da benzer bir etki yaratacaktır karşımızdakinde. Savaş ve Barış'ı mümkün olduğunca çok tavsiye edin mesela. Şu ana kadar ben beğenmedim diyeni görmedim, zaten siteye geldiğimden beri toplam 3-4 kişi okudu kitabı, o kadar uzun bir kitap okuyup beğenmeme ihtimali çok düşük, Stokholm sendromu gibi bir şey.
    - Kitap tavsiyesi vereceğiniz okurun profilini iyice inceleyin, mesela Osman'a asla Kafka tavsiyesinde bulunmayın
    - Özellikle Kör Baykuş'vari kitaplar herkeste aynı etkiyi bırakacaktır, "Ulan ben bunu anlamadım ama kesin bir şey var" tepkisi. Tembel olmayın, benzer kitapları araştırın.
    - Postmodern yazarları klasik okuyuculara, klasik yazarları postmodern okuyuculara tavsiye edin, okumayacakları için pek bir şey kaybetmezsiniz.
    - Herkese James Joyce tavsiye edin, daha anlayan çıkmadı zaten.
    - Bu tavsiyeler esnasında sitenin duayenlerine yakalanmamaya çalışın. Vur kaç taktiği çalışmazsa, hilal taktiğini deneyin
    - Ara sıra güncel Watpad yazarlarından tavsiyeler vererek esprili kişiliğinizi gözler önüne serin
    - Unutmayın, kitap tavsiye etmek bir sanattır, ama ne yazık ki sizin beyninizin sol lobu daha fazla geliştiği için sanatla en ufak bir ilginiz yok. Moralinizi bozmayın, kimler başardı bu işi siz mi başaramayacaksınız. Dostoyevski her durumda yardımınıza koşar.
    - Ara sıra geri çekilin, her yıldızın bazen dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın
    - Kişisel gelişim kitapları bu yoldaki en büyük yardımcınızdır, ilerde siz de benzer tavsiyeler verirken benim gibi bu kitaplardan kolaylıkla kopya çekebilirsiniz.
    - Nietzche, Shopenhauer ve Foucoult sizin can simitlerinizdir. Zor duruma düştüğünüzde kullanmaktan çekinmeyin.
    - Mümkün olduğunca kadınlara bilimkurgu, erkeklere Austen'vari kitaplar tavsiye etmeyin.
    - Ve son olarak, ne kadar beğenirseniz beğenin, asla kendi okuduğunuz bir kitabı tavsiye etmeye kalkmayın , insanlar ne mal olduğunuzu anlamasın.

    Evet bütün maddeleri içselleştirmeyi başarabildiyseniz siz de ideal bir kitap tavsiyecisi oldunuz demektir. Keşfette ileti ileti dolaşıp zor durumdaki okurlara (damsell in distress) yardım etmenin zamanı daha gelmedi mi sizce? Hadi bakalım, buralarda yetişip belki ilerde bir kitap dergisinde yazarlık bile yapabilirsiniz, kim bilir? Unutmayın muhtaç olduğunuz tek şey, açık ikinci bir tarayıcı sayfasıdır.

    Herkese iyi şanslar. Bu arada Dönüşüm diye süper bir kitap çıkmış diyorlar, fantastik bir şey. Daha önce fark edemeyen herkese tavsiye ederim en içten duygularımla.
  • Bu hikayemi sevgili arkadaşım Diotima 'ya ithaf ediyorum. Atandığım zaman, köy okulunun lojmanında kalmıştım, bir gece. Oradaki arkadaşımla yaşadığımız ufak bir anı yazdırdı bu hikayeyi bana. Uzun olsa da okuyacaklar vardır illa ki. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
    ********************************************

    “Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”
    Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti. Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu . Bir de s’leri. Yılan tıslaması gibi. Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak… Ssssen dedikçe içim ürperiyordu.

    Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti. Burada kalırsın. Biraz pistir ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum, demişti. Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı. Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani. İki çekyat. Yerde sönük bir halı. Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor ama. Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum. Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti. Gel peşimden. Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına… Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım. Eskiden. İsmini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

    Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım. Etrafa bakındım. Mutfak penceresi kırıktı. Kırılan yere naylon yapıştırılmış. Kırık olmayan kısmı donmuş. Dokunsan tuz buz olacak. Perdesi yok. Salon gibi. Perdesiz bir ev ilk defa gördüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm. Duvarda asılı iki bakır tencere. Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmiş. Yöre insanının rengini almış. Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez var. Dolap kapağı görevi görüyor. Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak. Yanında da yağlı bir çakmak. Altında küçük tüp. Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı. Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu sanki. Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

    İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi. Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum. Ssssss… Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım. Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı. Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm. Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım. Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım. İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum. İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm. Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi. Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı. İrkildim. Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

    Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum. Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Her böcek gibi. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı. Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma. Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı. Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı. İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava. Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

    Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamış. Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi. Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım, diyerek pis pis sırıttı. Dilini gördüm. İki sivri uç. Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi. Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi. Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım. Böcek sesini iyice yükseltti. Hadi diyordu. Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni. Pis pis sırıttığını gördüm. Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun, dedim. Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz, dedi. Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim. Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim. Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle. Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum. Yılanlar! Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa. Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi. S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

    Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim. Yerde kanlar içinde yatan yılan… Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi. Sıçradım. Tekrardan koşmaya başladım. Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm. Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma! Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

    Hoca sen ne yaptın allasen? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi? Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum havası vereyim dedim. Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü murfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda. Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti. Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni? Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş.Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce. Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı diye düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride. Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz.
  • Lews Therin? dedi sese. Ne yaptın? Kadınlar yardım etmedi mi? Neden?
    Ama Lews Therin yine ağlamaya başlamıştı ve sesi gittikçe uzaklaşıyordu.
    “Söyle bana!” diye bağırdı Rand kadehini atarak. “Kavrulası Kardeşkatili! Konuş benimle!”
    Oda sessizleşti.
    Rand gözlerini kırpıştırdı. Başkalarının duyabileceği bir yerde Lews Therin’le sesli olarak konuşmaya asla... asla çalışmamıştı.
  • – Gitti..
    – Sen ne yaptın? 
    – Hiçbir şey
    – Hiçbir şey mi? 
    – Ağladım sadece. Önce sessiz sessiz ağladım, ses çıkartmadan ve gözyaşlarımı akıtmadan; sonra bağıra bağıra ağladım. Bazen sadece gözlerimle bazen de bütün vücudumla sarsıla sarsıla.
    – O ne yaptı peki? 
    – Bana mı? 
    – Sana, kendisine.. Neden gitti yani? 
    – Bilmem.. Gitmesi gerekiyormuş. Kafası karışıkmış, kendini iyi hissetmiyormuş benim yanımda.
    – Sevmiyor muymuş seni? 
    – Seviyormuş aslında, ama kafası karışıkmış işte.
    – Tutsaydın ellerinden, bırakmasaydın. Gözlerini gözlerinden kaçırmasına izin vermeseydin. O zaman gidemezdi belki.
    – Denedim. Ama beceremedim. Gücüm yetmedi.
    – Ama böyle de olmaz, gidelim hadi..
    – Nereye? 
    – Kimsenin kimseyi üzmeyeceği bir yere. Üzüntünün tedavülden kalktığı bir yere. İnsanların ağızlarından çıkan her sözün doğru olduğu, sevmenin gerçekten sevmek anlamına geldiği bir yere..
    – Var mı öyle bir yer? 
    – Var.. Ama biraz uzak. Üstelik geri dönmek de mümkün değil.
    – İsterdim. Ama.. Gelemem.
    – Neden? 
    – Beklemem lazım.
    – Onu mu? 
    – Evet.
    – Gelir mi? Döner mi tekrar? 
    – Bilmem..
    – Neden bekliyorsun o zaman? 
    – Belki gelir. Belki ne olursa olsun umudumu kesmediğimi, ağlamamın vazgeçmek demek olmadığını, eğer geri dönerse yaralarını iyi edebileceğimi fark eder. Yalnız kalınca içi acır belki onun da. Eksikliğimi hisseder. Ensesine dokunmamı, saçlarını okşamamı ister belki. Belki gelir.. Gel der belki..
    – Ya gelmezse? 
    – Beklerim ben. Usul usul beklerim. Ses çıkarmadan, sadece yağmurlu havalarda ağlayarak beklerim. Hem ya gelirse.
    – Haklısın. O zaman gelmiyorsun benimle? 
    – Hayır..
    – Hoşça kal o zaman.
    – Bakalım..




    Ali Lidar
  • Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı, ama küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle... Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp: Küçük! Diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika. Çocuk, ona dönerek: Gerçekten çok güzeller! Diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. Bence önemli değil! Diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da imanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: Anlayamadım! Dedi. Neden öyle olsun ki? Çok basit! Dedi, adam. Eğer imanımız yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek: Baktığın ayakkabı, sana yakışır! Dedi. Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara sallayıp: Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki! İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım! Dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: Ayakkabının diğer teki işe yaramaz! Dedi. Onu kim alacak ki? Amma yaptın ha! Diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu. İkiye gidiyorum! Diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. Tamam işte! Dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti! Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek. Benim satış işlemim bitti! Dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. Şaka mı yapıyorsunuz? Diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi? Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş. Dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: Bana göre 20 lira yeterli, dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya! Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: Babam haklıymış! dedi. Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok! demişti.
  • Balkanlarda gezerken bir çingene köyüne geldim. Bir meyhane vardı. İçeri girdim. İçeride dansözler ve insanlar eğleniyordu. Çok mutluydu suratlar. İçkiler elden ele, masadan masaya dolanıyordu. Yere düşen bardakların kırılma sesleri ile yer gök inliyordu. Herkes şarkılara eşlik ediyordu, ellerinde kadehler, bardaklar, şişeler.

    Bir masaya geçtim. Yerli, yaşlı bir çingene ile muhabbete başladık. Ona bir Rus votkası ısmarladım. Elimdeki çantayı sandalyeye koyup içinden kağıt kalem çıkardım. Yabancı insanların anılarını dinliyor onlardan hikaye çıkarıyordum. Konuşmaya, sormaya başladım. O da anlatmaya. Dediklerini yazdığımı görünce pek sevindi çingene. Bir tane de Amerikan viskisi istedi, ısmarladım.

    Müzisyenler masa masa dolanıyor para topluyor, isteyenlerden istek parça çalıyorlardı. Bizim masaya geldiler. Önce istemedim. Uzaklaştılar masadan. Çağırdım, "Ederlezi Avela" çalın dedim. Evet. Bu şarkıyı annem küçükken bana ninni olarak okurdu. Oradan zihnime kazındı sanırım. Annem çingeneydi. Babam ise, dediğine göre asker. Ama onu hiç bilmiyorum. Kısa bir süre sonra annemi terk etmiş. Beni ise o büyüttü.

    Müzisyenler şarkıya girdiler. https://youtu.be/mhxysxREVlc . İçerisi sigaradan ve sıcaktan, duman pus olmuştu. Dışarıda kar kıyamet. İçerisi ise sıcacık, tıpkı buradaki insanlar gibi. Bir çocuk bu şarkı çalmaya başlayınca içeri girmişti.

    Perhan, dedi ihtiyar. Onun adı Perhan. Buralı, sonra gurbete gitti zengin oldu, geri geldi. Ama çocuğun gözleri sulu idi. Ağlıyordu öte yandan da dansözle göbek atıyordu. Eline bir şampanya şişesi aldı, patlattı ve kadının üzerine boşalttı. Kadının göğüsleri ve bacakları şampanyaya bulanmıştı. Dansa devam ettiler. O esnada içeri yaşlı bir kadın ve genç güzel bir kız girdi. Perhan bunu görünce duraksadı. Onlara doğru koştu, yaşlı kadına sarıldı, öptü. Genç kıza nefretle baktı.

    -Ben geldim beni özledin mi nene?
    -Nenen seni özledi ama sen kendine ne yaptın?, dedi ve çıktı.

    Genç kız da peşinden çıktı. Perhan orada kalakaldı.
  • Duyunca Gözlerinden Yaş Eksik Olmayacak Şeyleri , Sen G*tünü Attın Toplamasıda Düzeltmeside Sende Artık 👍 Cevap Veremeyeceğin Şeyler Yaptın Ve Ne Hastaymışsın Nede Sorunların Varmış Adilik Yaptın Sen , Bana Söylenilene Göre Hayatında Başkası Varmış, Atandığın Yerede Gidemeyecekmişsin , Ahım Var Tutacağını Biliyordum Hadi Şimdi Kimlerle Yaşadığına İyi Bak Kalleş .