• Kuruyan yaprağı yağmur öpse de
    Yeşeremez ki...
  • Canan Tan, öylesine bir hayatı oturup kaleme almış ki, kişiler ortam nesneler ve duygular, tam da Türk damak tadına uyan bir lezzette aktarılmış. Özellikle bursa ve çevresi ile amerikadaki yaşamının betimlemesi gerçekten muhteşem. 474 sayfanın tamamı neredeyse 474 farklı bir günü anlatıyor. Kitabın yarısını 1 haftada okudum diğer yarısını ise bir gecede okudum. Öyle bir duygusal yoğunluk varki betimlemelerinde, ilkbaharda başlayan olaylar silsilesi kısa bir yaz ve hemen uzun bir sonbaharla vede çok soğuk bir kışa sürüklüyor bizi... Hiç yaz gelmeyeceğini düşünerek geçiyor sayfalar... Aslı her ne kadar yazı yaşadığını söylesede kitabın yarısında tam kışı yaşatıyor bize ve ilk baharın gelmesini beklerken tam işler rayına oturdu derken... Ufacık bir güneş süzmesi beliriyor son sayfalarda ve öyle bir içimizi ısıtıyor ki... Kış güneşi bu olsa gerek diyoruz, ardından hemen kara bulutların arkasına saklanıyor güneş... Kitabın adı yazarın baş karakterini anlatır ya, işte bu kitap öyle bir kitap değil... Ayakları kökleri yere sağlam geçmiş fidan oluşundan ağaçlığa, gövdesi hızla gelişen, taze genç bir ağaç gibi karşısındaki bankta oturtup yapraklarının yeşillenmesi ve tam çiçeklenecekkken sonbaharın gelerek neredeyse tüm çiçekleri dökmesi ve yeşil yaprakları sarartmasını acizce bir duygu ile elimiz kolumuz bağlı izliyoruz ve elimizden hiçbirşey gelmiyor. Ve bu birkaç kere 474 sayfanın içerisinde tekrarlatıyor kendini bize...

    Evet "yüreğim seni çok sevdi" kitap biterken belkide bu şekilde bir son olacağını bilmeden klişe bir final umdum ama çok ilginç bir şekilde sağ elimdeki sayfalar inceldikçe Gerçekten Yüreğim yerinden fırladı özellikle de son safyanın her iki yüzünde... Ahhh aslı ahh, murat'a yaptıklarını okuyunca duygu fırtınasının kollarına attın beni... Hem kendini hemde muratı ne hale koydun be Aslım... Sana şiirler dizen bu adama yapılırmı be aslım... Çok üzdü hayatın beni çok... Enson Çağan Irmak ın ISSIZ ADAM filmini izlediğimde bu denli içim acımıştı. Bide sende...
  • ‘’SAPLANTI’’
    Her zaman ki gibi sosyal ağ kontrolümü yaptıktan sonra telefonumu yatağımın
    başucunda duran masama koymuştum. Mavi kuştan kimler neler yazmış, herkesin artık birbiriyle yarıştığı fotoğraf yükleme sitesinde kim hangi fotoğrafları koymuş… Şunun gömleği olmamış, şu botu giymeseymiş iyiymiş, neyse ben beğeneyim o benim fotoğraflarımı hep beğeniyor gibisinden klasik şeyler. Bende farkındaydım saçma olduğunun ama kendimizi alıkoyamıyoruz maalesef. Elimiz, o lanet telefona gidiyor, oraları kurcalıyor.
    Öyle bir hâle geldik ki birini beğendiğimiz, arkadaş olmak istediğimiz zaman gidip yüzüne söylemek yerine tırsıyoruz, pusuyoruz ve site aracılığı ile ona arkadaşlık isteği yolluyoruz. Kabul etti mi? Oh ne âlâ! Kabul etmedi mi? Vay be demek ki arkadaş olmak istemiyor, neyse önümüze bakalım. İşte benimde dâhil olduğum gençlik bu çağda böyle bir durumda ne yazık ki.
    Ne diyebilirim ki, kendimize bunu yapan bizdik şimdi katlanmak, çekmek zorundayız. Hiçte pişman gibi değiliz ya! Neyse hadi, ben öyle düşüneyim de belki bir gün aklımız başımıza gelir diye niyet edeyim. Telefonumu sessize aldıktan sonra arkamı dönüp uyuyacaktım ki, balkon tarafından bir ses geldiğini duydum. Kuştur, böcektir veya rüzgârdır. Sana ne kızım! Yat uyu işte ne meraklanıyorsun, her merak iyi değildir hem, çukura götürür atar seni, oradan da bir daha çıkamazsın. Doğruldum, halıya dokunan ayak uçlarım ürpermeme neden oldu, o sıralar hava çok soğuktu çünkü. Ailem, her ne kadar evi sıcak tutmaya çalışsa da soğuk bana mısın demiyordu bir yolunu bulup girmesini biliyordu evin içine.
    Annem yatarken hep güneşliği çekerdi. Gece uyurken görünme, daha rahat uyursun gibi şeyler söylüyordu ama ben bunların hiçbirini o yaşta anlamıyordum tabii. Güneşliği kaldırıp, etrafa bakındım. Ortalık kapkaranlık, hiçbir şey gözükmüyor. Tam karşımızda ormanlık bir arazi vardı, zamanın devlet büyüklerinden birisi buraya gelmiş, ağaçlandırma çalışması yapmış. Tabii amaç oy koparmak, yoksa onu ağaçlar mı kurtaracak değil mi? Neyse o seçimi de kaybetmiş zaten ama ektiği ağaçlar fidanlar korunmuş. Yerli halk; ‘’Bak zamanın büyük devlet babası geldi buraya orman yaptı.’’ diyorlarmış. Daha doğrusu kendilerini öyle avutuyorlarmış diyelim daha doğru olur. Neyse biz konumuza dönelim, karanlıktan korkmam normalde, çoğu zaman bizim kızlarla yolda akşama kaldığımızda onlar tırsarlar ama ben hiç tırsmam, yürüyün derim onları evlerine bırakırım en sonda ben evime doğru yol alırım.
    Bu gece farklıydı, ortamın ambiyansından mı, soğuğun insanın vücuduna bir karabasan gibi çökmesinden mi bilinmez bende biraz tırsmıştım açıkçası. Uyku tutmadı, gizli sigara zulamdan bir dal aldıktan sonra -ki bu çoğu zaman babamın paketinden aşırılmış dallar olurdu- balkona sessiz adımlarla çıktım. Bizimkilerin uykusu çok ağırdır, bana kardeş düşünmüyorlarsa da uyumuşlardır büyük ihtimal diye düşünmüştüm. Düşüncem doğru çıktı, kapılarından onlara baktım ikisi de mışıl mışıl uyuyorlar.
    Kahve mi yapsam diye düşündüm. Uykumu daha çok kaçırır diye düşünerek vazgeçtim. Sigaramı tüttürürken, karşımızdaki ormanlık alandan ses geldiğini duydum. O yöne doğru dikkatli bir şekilde bakıyordum ama hiçbir şey görünmüyor. Sokak lambasının sarı ışıkları altından geçen buzlu yol, onun ilerisinde ormanlık alan. Ormanlık alan deyip geçmeyin, hakikatli bir alandır. Yüksek yüksek ağaçlar, yeşillik, Pazar günleri boş yer bulamazsınız o kadar! Sigaramı tam aşağı atarken montlu, başına şapka geçirmiş yüzü görülmeyen bir kişinin bana sürekli baktığını gördüm. Başımı çevirdim, manzaraya baktım ama o hep bana bakıyordu. İçimde bir ürperti oluştu nedense, korkmuştum. Karşımda duran adam sürekli bana bakıyor, sigarasından bir çekiş alırken bile gözlerini bana dikiyordu.
    İçeri girdim, montumu sessiz bir şekilde çıkarıp askılığa astım. Odama geçip kapımı kapadım. Yorganımın altına girdim, düşünmeye başladım. Kendimi ferahlatmak içinde;
    ‘’Belki de bana bakmıyordu. Yüzünü görmüyordum sonuçta.’’ yalanını uydurarak gözlerimi kapattım, bedenimi uykunun hapishanesine teslim ettim. Ertesi sabah olduğunda güneşli bir hava vardı. Bu içimi biraz olsun açmıştı. Kaç gündür kara bulutlar, soğuk beni mahvetmişti. Hava bulanık olduğunda benimde ruhum, içim nedendir bilinmez bulanık oluyor. Bunu bir türlü çözemedim, çözersem sizlere de söylerim merak etmeyin.
    Annem, her zaman ki gibi kahvaltıyı hazırlamış, babam gazetesini okuyarak çayını yudumluyordu. Günaydın diyerek selamladım. Kahvaltımı yaparken, birkaç soru yönelttiler, klasik sorular bilirsiniz; Nasılsın? Dersler nasıl? Bugün ne yapacaksın? Servis kornasını duyduğumda çantamı sırtıma takıp annemi öptüm, okuldan sonra dershaneye gideceğimi, akşam eve biraz geç dönebileceğimi söyledim. Annemin uyarılarından sonra kapıyı kapatarak servise bindim. Bizim kızlarla her zaman arka beşli koltukta otururduk, yerime geçerek oturdum. Kızlarla dedikodu, şu dün şunu paylaşmış, fotoğraf değerlendirmesi yapıyorduk. Sanki biz çok güzelmişiz de başkasını eleştirme yeteneğine sahipmişiz gibi… O zamanların saçmalığını şimdi hatırlıyorum. Bir abimin çok önemli bir sözü vardı, bana şunu söylemişti; ‘’İleride dönüp baktığında, ulan ne salakmışız diyeceğin hareketler yapma.’’ Ne kadar doğru bir söz tabii ben bu sözü o zaman kaideye dahi almadan geçmiştim.
    Okulda bitti, çarşıda servisten indik. Dershaneye gittik dersimizi dinledik. Sınavlarımızı çözdük. Saat 19:34 olmuştu. Kış ayları olduğu için yazın 10:00 – 10:30 gibi kapkaranlık, herkes soğuktan kaçmış evlerine sığınmış bile… Kızları, ailesi aldı. Beni de çağırdılar ama kabul etmedim, teşekkür ederek geri çevirdim. Nedense canım aşırı şekilde sahil kenarından yürümek istiyordu.
    Sahilde yürürken, bankta oturan dün balkonda gördüğüm adama benzer bir kişi gördüm. Yine sigara içiyor, ben yanından geçerken beni süzüyordu. İçimi tuhaf bir ürperti kapladı, aldırmadım yoluma devam ediyordum.
    Evime giden kestirme bir yol bulmuştum. Harabe bir yerden geçiyordu ama yolumu baya bir kısaltıyordu oraya saptım. Ortalık çok sessizdi, kimsecikler yoktu ama ben neredeyse her gün gelip geçtiğim için korkmuyordum. Arkamda bir anda benle beraber yürüyen biri varmış gibi hissettim. Durdum, benle birlikte o ayak sesi de durmuştu. Arkama yavaşça dönerek baktım, kimse yoktu. Dünkü olay beni iyice germişti anlaşılan, giderek psikolojimi de etkiliyordu. Yürümeye tekrardan başladım, bu sefer adımlarımı biraz daha hızlandırmıştım. Bizim bir alt sokaktan geçerken, kenardaki terk edilmiş evin oraya bakıyordum ki birden arkamdan bir el uzandı, pamuğa dökülmüş bir şeyi soludum.
    Uyandığımda kendimi bir kafesin içinde buldum. Avazım çıktığı kadar bağırsam da hiçbir işe yaramayacağını seziyordum. Nitekim öyle de oldu zaten. Etrafta hiç ses seda yoktu, sanki yerin yedi kat altında yapılmış bir kafes gibiydi. Çok geçmeden ışıklar yandı, karanlığa alışmış gözlerim bir müddet ışığı yadırgasa da kendine geldi.
    Karşımda bir kişi duruyordu. Tanımıyordum, daha önce hiç görmemiştim ama o beni çok yakından tanıyormuş gibi hayran hayran yüzüme bakıyordu.
    ‘’Ne istiyorsun benden? Sen de kimsin?’’ cevap vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Bu durum sinirimi aşırı derecede bozmuştu, dayanamadım bağırdım.
    ‘’Sana diyorum ya piç! Kimsin sen? Ne diye kilitledin beni buraya?’’ yavaşça kafese yaklaştı, eğilerek tam hizamda durdu. Mavi gözleri, sarı saçları birazda büyük bir burnu vardı. Genel anlamda tipi vardı ama çok da yakışıklı biri sayılmazdı hani.
    ‘’Senden istediğim tek bir şey var!’’ dedi. Kısık ve anlaşılır bir dille. Biraz afalladım, birkaç saniye geçen sessizlikten sonra sordum;
    ‘’Neymiş o?’’
    ‘’Sevgin.’’ Ne diyordu bu adam yahu! Beni bir kafese tıkmış, kaçırmış üstüne üstlük birde sevgimi mi istiyordu! Adamın yüzüne tiksinti ile bakıyordum. O da bunun farkındaydı, bir kızı kaçırmış bir yerde hapsetmişti şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu bu nasıl bir ironiydi böyle… Bir şey demeden bana bakmaya devam ediyordu.
    ‘’Ben balkonda sigara içerken bana sürekli bakan da sen miydin?’’
    ‘’Evet.’’
    ‘’Bankta oturan adamda sendin?’’
    ‘’Evet, o da benim.’’
    ‘’Peki ama sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.’’ Derin bir nefes aldı. Kim olduğunu söylemek istiyordu ama bir türlü buna cesaret edemiyordu. Biraz düşündükten sonra ayağa kalktı, çantasından yiyecek çıkardı.
    ‘’Şimdi gidiyorum, bunlar senin için. Yarın yine geleceğim. Uslu dur.’’ Çantasını sırtına taktı, benim yalvarışlarım işe yaramıyordu. Işıkları söndürdü, ortalık bir anda karardı. Tek ışık, daha doğrusu ışık görevini gören şey; Ay`ın pencereden üzerime düşen ışıklarıydı.
    Gece boyu hiç uyumadım. Sürekli ağlıyor, evimi sıcak yatağımı düşünüyordum. Ailem acaba şuanda ne yapıyordu, beni çok merak etmiş olmalıydılar, polise bile gitmişlerdir kesin. İçimdeki tek umut onların beni bulmasıydı onun haricinde tutunacağım hiçbir dalım yoktu. Biraz sinirlerim yatışmış olacak ki sabaha doğru gözlerim kendiliğinden kapandı, ortalama olarak 2-3 saat uyudum, uyumadım kapı tekrardan açıldı.
    Yine o gelmişti. Elinde sigarası ile birlikte, canım acayip sigara çekiyordu.
    ‘’Bir sigarada bana yakar mısın?’’ dedim. Cebinden çıkardığı sigarayı yaktı ve bana uzattı. İçime çektiğim her nikotinde biraz daha sakinleşiyordum sanki. Bu çok kısa sürüyordu, sonra gerçeğe dönüyor, burada bir sapık tarafından hapsedildiğimin farkına varıyordum. Sigara mı bitirdiğimde söndürdüm ve ona döndüm. Belki huyuna gidersem onu yumuşatabilirim diye düşünerek, sorular sordum.
    ‘’Ne zaman gördün beni?’’
    ‘’Evinden çıkıyordun. Bende iki yan apartmanınızda oturuyorum. Orada gördüm.’’
    ‘’Nerede okuyorsun?’’
    ‘’Okumuyorum. Çalışıyorum.’’
    ‘’Nerede peki?’’
    ‘’Orada burada, sabit bir işim yok ne olursa artık.’’
    ‘’Peki beni böyle kapatarak, sapıkça hareketler yaparak benim seni seveceğimi mi sanıyorsun?’’
    ‘’Ben sapık değilim. Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.’’ Güldüm, avazım çıktığı kadar güldüm. Ne diyordu bu adam yahu, neden bahsediyordu. Benim iyiliğim içinmiş, hadi oradan!
    ‘’Neden gülüyorsun?’’ diye sordu. Cevaplamadım. Sinirlerim bozulmuştu, birden hiddetlenerek siktir olup gitmesini istedim. Bağırdım, defalarca bağırdım.
    Kalktı, kırılmış olacak ki çantasını sırtına taktı ve kapıyı çekerek gitti. Arkasından gülüyordum, tek yaptığım gülmekti. Ben de mi deliriyordum yoksa, ben de mi artık yavaş yavaş yitiriyordum benliğimi. Ertesi gün geldiğinde çantasının yan gözünde asılı duran bir çakı gördüm. Ona ulaşmalıydım, ona ulaşabilirsem onu alt edebilirdim. Çantasını her zaman yanına koyardı. Yine öyle yaptı, su istemeye bahanesiyle onu arka tarafa yönlendirdim, parmaklıklar arasından uzanarak çakıyı aldım. Arkama sakladım. Muhabbetimiz koyulaşmıştı nedense o gün, bana her şeyden bahsediyordu. Evinden, ailesinden, okul yaşamından, insanlar tarafından görünmediğinden her şeyden. Bana olan sevgisini defalarca dile getiriyordu. Bu işe kalkışmasa gelip yüzüme bunları söylese belki bir şansı olabilirdi ama bu türlü nasıl bir şans bekliyordu benden anlamıyordum.
    Birden arkamdaki çakıyı boğazıma götürerek kapıyı açmasını istedim. Afallamıştı, bana yalvarıyordu ama çok emin konuşuyordum, gerçekten de kapıyı açmasaydı boğazımı keserdim.
    Bunları çekeceğime ölürdüm daha iyi. Kapıyı açtı, açar açmaz kafesten çıktım. Sakin olmamı istiyordu. Bir anda beni gecelerce burada tuttuğu aklıma geldi, bana bunu yapmaya ne hakkı vardı, kan beynime sıçramıştı. Çakıyı ona doğru doğrulttum. Gözlerimin içine bakıyordu, yalvarır bir hâldeydi ama hislerim o an donuk bir hâl almıştı. Çakıyı hızlı bir şekilde kalbinin tam orasına sapladım. Çıkardım tekrar sapladım, tekrar tekrar tekrar! Her taraf kanla bulanmıştı artık, yüzüm tamamen kan olmuştu.

    Herif can verdiğinde, çakıyı yere attım. Onun cansız bedeninin üzerine oturdum, ona bakarak güldüm. Tek yaptığım şey onun cesedinin üzerinde gülmekti.

    Mert Ekim
  • Kapılardan birinin daha önündeydim şimdi. Korkudan bir an gözüm dikişlerine çamur bulaşmış, üstünde daha yağmurun kurumadığı ayakkabıma dikildi. Nihayet cesaretimi toplayıp içeri girdim. O sahneyi ne zaman hatırlasam hala gözlerim dolar. İçeride yaklaşık bir otuz kadar iki kişilik banklardan vardı. Ama her bir bankta da sadece bir kişi oturuyordu. Hepsini de tanıyordum: Annem, eşim, okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım... Hiçbiri bana bakmıyordu. Şükrettim. Boğazım düğüm düğüm. Sistem'e sordum korkarak: "Bu oda ne odası?"

    Sistemin robotik sesi, ölgün duvarlarla kaplı odada yankılandı: "Bu oda, sana ihtiyacı olduğu zamanlarda yanında olmadığın kişilerin odası. Bu banklar bu yüzden böyle. Hep... tek kişilik gibi."
  • Yasemin çilekeşti. Nedenleri de bunlardı:
    -5 yaşındayken babası ölmüştü.
    -Okuyamadı, durumları el vermiyordu.
    -Çocukluğu göç ile geçti, yaşıtlarıyla arkadaş olamadı.
    -Annesi yüzünden eroin bağımlısı doğdu. Bağımlılığını atlatırken birçok kez havale geçirdi.
    -Yasemin'in gözleri doğuştan bozuktu.
    -Bir beşik kertmesi vardı, Yasemin'le işi pişirip askere gitti. Yasemin avunamadı, doğuda oturuyorlardı, ailesi uzun süre devlet terörüne maruz kalmıştı. Yasemin'in dağdaki amca oğlu beşik kertmesini öldürdü. Bebekle kaldılar.
    -Parası yoktu, annesi sana bakamam dedi ve evden kovdu.
    -Şehre geldi, iş bulamadı, yanlış insanlara bulaştı.
    -Hayat kadını oldu. Yasemin bakamaz şimdi dediler ve çocuğunu elinden aldılar. Kısaca Yasemin artık iyice olmuştu. Silah alayım diyordu. Sokağa çıkıp onu bunu vurayım da stres atayım diyordu.
    -
    Yasemin'in bir arkadaşı vardı. Yasemin'in arkadaşının bir evi vardı. Yasemin o evde kalıyordu. Yasemin'in arkadaşının adı Rukiye'ydi. Rukiye eve geldiğinde Yasemin hemen yakasına yapıştı ve ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaya başladı. Rukiye gülümsedi. Yasemin gülme lan şıllık diyerekten alınsa da Rukiye işini biliyordu. Rukiye su kaynattı.
    Rukiye Yasemin'e papatya çayı verdi. İyice misin dedi. Yasemin iyice değildi. Rukiye Yasemin'e bir papatya çayı daha verdi. Yasemin biraz iyiceydi. Rukiye melisa çayı verdi, kediotu çayı verdi. Yasemin'in başı dönüyordu. Rukiye nane çayı verdi, lavanta kaynattı onu verdi. Yasemin gülüyordu.
    Birden sabah oldu. Yasemin uyuduğunu hatırlamıyordu. Şehre gelip de tutunamadığını hatırlıyordu. Annesinin onu evden kovuşunu hatırlıyordu. Rukiye'yi kaldırdı ve çay yaptılar. Bu sefer çarkıfelek çayıydı.
    -
    Rukiye bu çayları yapıyordu, bir saat iyi hissediyorlardı, sonra tekrar canları sıkılıyordu. Bu yüzden günde 10-15 bardak çay içer oldular. Rukiye her seferinde "bir çaylık dert mi olur" gibi şeyler diyordu ve Yasemin'in moralini bozuyordu. Bir gece otururlarken Rukiye aslında yasemin çayı da var dedi. Yasemin güldü, tam ver diyecekti, Rukiye "aslında tam yasemin çayı değil yeşil çay, yaseminle aroma katıyorlar" diye açıklamaya girişince birden arkadaşından tiksiniverdi.
    -
    Gece soğuktu, rüzgardan camlar titriyordu. Saat bozuktu ama etrafın karanlığından ve Rukiye'nin horlayışından geç olduğu anlaşılıyordu. Yasemin onca çaya rağmen uyuyamıyordu. İçi içini yiyordu. Aniden kalktı ve bulduğu bir Şok poşetine ne kadar çay varsa doldurarak kendini sokağa attı. aroma veriyormuş, en azından aroma veriyor kepaze kadın, rukiye diye çay mı var yok tabimnsnhn diye mırıldanarak yokuş yukarı ana yola yürümeye başladı. Titreyerek bir köşede sabahı bekledi ve açılan ilk A-101'e girerek ustaca kendine bir kettle çaldı. Bağımsızlığını kazanmış gibiydi. Bir vapura bindi ve lavaboya istiflendi. Musluktan doldurduğu suyu çeşitli prizlerde ısıtıp ısıtıp çay yapabiliyordu. Günlerini o şekilde geçirmeye başladı. Mutlu olmasa da kayıtsızdı. Bu ona yeter de artardı.
    -
    Aylar geçti. Çaylar bitmemişti. Rukiye bu kadar çay aldıysa o da iyi manyak olsa gerekti. O vapurdan bir kere olsun inmedi. Denizin tuzlu havası cildine teneffüs etmişti, kokmuyordu. Koksa da göze çarpmıyordu. Bütün çalışanlar Yasemin'in vapurda yaşadığını biliyorlardı ama ses çıkarmıyorlardı. Yasemin onlarla flört ediyordu ve vapur çalışanlarının uzun yolculuklarda çalışan deniz adamları gibi nutukları tutuluyordu. Bu biraz vapur çalışanlarının hayvanlığından, biraz ülkemizdekilerinden hep aranıyor oluşundan, biraz da Yasemin'in hayat kadını geçmişi ile flörtten anlamasından kaynaklanıyordu. İyi ki uzun yolculuk değildi bunlar da başına bir iş gelmiyordu.
    -
    Vapurda kimlerin neler unuttuğunu bilemezsiniz. Bir mor kaşkolu, üç hırkası vardı. Son vapur yolculuklarından birinde gözüne tam uyan gözlükler bulmuştu. Özellikle vapura binen çoğu kişi ilk seferlerde Kürk Mantolu Madonna kitabını unutuyordu. Yasemin unutulan kitapları da okuyordu. Vapurun etrafına stratejik olarak sakladığı bir kütüphanesi vardı. Sadece akşam seferlerinde bulduğu Paulo Coelho kitaplarını okumuyordu. Yasemin gıda ihtiyacını vapurun üst katından atılıp aşağı kata düşen simit parçalarıyla gideriyordu, problemlerinin kendini sevmeyişinden kaynaklandığını düşünmüyordu. Her anlamıyla ortamını kurmuştu, hem kültürleniyordu, hem ilginç insanlarla tanışıyordu, hem de bütün gün açık havada vakit geçiriyordu.
    -
    Her şey yolunda giderken günün birinde vapurun kaptanı değişti. İlk başta Yasemin bu kaptanla pek anlaşamadı, çünkü diğer çalışanlar gibi flört ile büyülenmiyordu. Yasemin sudan çıkmış balığa dönmüştü. Elinde başka kozu yoktu. Bir gün kaptan mesai sonrası onu etrafta oyalanırken gördü ve yanına geldi. Sakince "ben sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yeri kendiniz gibi seviyesizleştirirsiniz" dedi. Yasemin ne diyeceğini bilmiyordu, kaptanın koluna girse hiç olmazdı, hiçbir şey söylemeden inmeyi düşündü ama tanımadığı bir güç onu cevap vermeye itti. Cevap verme kararı aldığında içgüdüsel bir şekilde söyleyeceği şeyi hiç eğip tartmadan "ben de sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yerde seviye ararsınız, bulamadığınız an kendiniz seviyesizleşirsiniz" dedi. Kaptan bunu beklemiyordu, şaşırdığını bir anlığına bütün barizliğiyle belli etti ardından da arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Yasemin bunu hangi kitaptan okuduğunu merak etmişti.
    -
    İlerleyen günlerde ne zaman karşılaşsalar kaptan gözlerini kaçırıyordu. Yasemin aldırmıyor, çaylarını içiyor, kitaplarını okuyor, kökenlerini unutmamak adına da yerde bulduğu sigara izmaritlerini sömürüyordu. Gemiye bineli bir, belki iki sene olmuştu. Bu bir tahmindi. Yasemin günleri takip edemiyordu. Bu aymazlığı bir KPSS kitabı bulana kadar sürdü. Yasemin uzun süre çalıştı, daha sonra ilkokul mezunlarının KPSS'ye giremediğini öğrendi. Çay içti, ve derdini yedi. İskelede bulduğu kitapları satarak vapurdan açık lise okudu, vapurdan açık üniversite okudu, vapurda tez yazdı.
    -
    Yapması gereken tek şey KPSS'ye girmekti şimdi. Fakat kitapları alacak parası yoktu. Elinde ne varsa gitmişti. Bu çok canını sıkıyordu, çünkü hem çayları hem de hevesi bitiyordu artık. Bir gece yine uyuyamamıştı, üst katta uzanıyor ve yıldızları izliyordu, düşünmemeye çalışıyordu ki aşağıdan bir ses duydu. Birileri bir şey düşürmüştü. Ama sabaha karşı, bu saatte kim vardı ki vapurda? Kim ne düşürüyor olabilirdi? Aşağı indi ve lavabosunun önünde etrafa saçılmış ders kitaplarını gördü. Sendeleyen ayak sesleri makine dairesinin içine doğru yankılanıyordu. Kapının önüne oturdu ve içeri girmedi. Sırıtıyordu. Kaptanın beyaz şapkası yerdeydi. Belli ki jest yapmak istemişti. İlk başta soğuk gelen sonradan yumuşayan babacan bir adamdı demek kaptan. Gelip insanlara değersiz falan diyordu, sonra da ısınıyordu. Tutarsız soytarı, hahaha, belli ki, Yasemin'in hazır deniz ortamındayken vay amk diye düşüncelere dalmasını ve insanlara yaklaşımını bir kez daha sorgulamasını istemişti. Ama düşmüştü gerizekalı. Şimdi de aşağıda ses çıkarmamaya çalışıyordu fakat ister istemez boğazını falan temizliyordu. Sabah olunca makine dairesinden çıktı, Yasemin'e bakmadan ve şapkasını görmezden gelerek hızla ilk seferi yapmaya gitti. Yarım saat sonra şapkasını almaya geldi, gözleriyle etrafı kolluyordu. Yasemin'in şapka elinde onu beklediğini görünce geriye dönecek gibi oldu, Yasemin aniden kendisine sarılınca dengesini kaybedip tekrar düştü. Yasemin gülüyordu. Kurtaracak bir karizmasının kalmadığını fark edince o da gülmeye başladı.
    -
    Nice seferler yapıldı sonra. Yasemin alanında saygın bir akademisyendi artık. TV programlarına çıkıyor, seminerlerde konuşuyor, kitaplar yazıyor hatta ara sıra hükümet tarafından susturulduğu bile oluyordu. Çok ilerleme kaydetmişti çok. Artık bitki çayı da içmiyor, reçeteli ilaçlar kullanıyordu. Çaylara bağışıklık kazanmıştı. Sigortası olduğundan, saygı gördüğünden, öğretmen olduğundan kimse bu ilaçları alışını sorgulamıyordu. Bugünlerde derdi ilaçlara da kazandığı bağışıklıktı. Kendini işine vermek istiyordu ama yeni fikirler üretemiyordu. Nasıl olduysa vücudu yıllanınca değerleri de yıllanmıştı.
    Hiç evlenmemişti üstelik, yalnızlığa alışmıştı. İlk evini tuttuğunda ev sahibi Rukiye'nin eski ev sahibi çıkmıştı. Sabahları karşılaştıklarında da imalı imalı hocammm diyordu. Hayat kadınlığı yaptığı yıllar değil de bu adam soğutmuştu onu karşı cinsten, hiç aklına bile gelmemişti evlenmek. Modern yaşıyordu, modern düşünüyor ve modern seviyordu. Dolayısıyla bütün bu yaptıklarını yarım yamalak yapıyordu. Bu yüzden ortalama bir yaşamı vardı. Kettle'ı sadece hazır çorba için açan bir insanın yaşamıydı bu. Çay vakit kaybıydı sadece.
    -
    O adamın yanından çıktığında yeni evini karşıdan tutmuştu ve işe her sabah vapurla gidiyordu. Evinde bir sürü Kürk Mantolu Madonna vardı. Ara sıra sabah vapurunda oturduğu yerin yanına koyar, inerken de kasten unuturdu. Böyle bir gündü yine. Bugünün tek farkı uzun süredir düzenli kullanmaya çalıştığı ilaçlarının sayılarında bayramı unutmasıyla bir aksama yaşanmış olması, bu aksamayı unutmasıyla da bu sabah ilaçsız kalmasıydı. Dolayısıyla kendi de aksiydi. İstemediği şeyleri hissediyordu, bu hisler de istemediği şeyleri düşünmesine sebep oluyordu ve kim bundan hoşlanabilirdi sanki?
    İnme vakti geldiğinde Madonna'yı sert bir şekilde yanına koydu ve hızla çıkışa yürümeye başladı. İnsanları itiyordu ama bunun farkında değildi ve kendisinin itildiği yanılsamasına kapılıyordu. Bunca zorluğa rağmen bir yerlere gelebilmişti, kendisi ile gurur duyması gerekirdi. Yetmez, başkalarının da onunla gurur duyması gerekirdi, böyle vapurda itmeleri hiç yakışık almıyordu. Martılar ne kadar da çirkin ötüyorlardı be. Sabahın köründe de ne bok yemeye kalkmıştı sanki? Eroin bağımlısı doğmuştu ve akademisyen olmuştu. Sanki daha fazlasını hak ediyordu. Daha fazlasını hak etmiyor olsa bile en azından şimdiye yetinmeyi öğrenmiş olması gerekirdi. Önündeki adam hart hurt boğazını temizliyordu ve ensesi kocamandı. Neden ölmüyordu bu adam? Ne için uğraşıyorum ben dedi, maaşımın yarısını neden Kürk Mantolu Madonna'ya harcıyorum? Gitti kitabı geri alıp çantasına attı ve yine önüne geleni ite ite vapurdan indi.
    -
    İskelenin etrafındaki bankların birine oturdu. Canı feci sıkkındı şimdi. Vapurdaki kalabalık onu içsel monologlara itmiş ve kendi tiradını beğenmeyerek daha bir aksileşmişti. Solundaki bankta akşamcının biri sızmış olduğunu gördü ve yanında bir siyah poşet duruyordu. İçinde belki alkol vardır diye poşeti karıştırdı ve gerçekten de bir bira buldu. Yıllardır içki içmemişti. Akşamcıya tiksintiyle baktı ve birasını alıp uzaklaştı. Orada o değersiz, seviyesiz herifle görülmek istememişti. Sahilde yürümeye başladı. Birayı bir çöpün başında kafasına dikti ve kutuyu yere çalıp bir de sigara yakarak yoluna devam etti. Uzunca yürüdü. Yorulunca bir banka oturdu, derken gözünün kenarında tanıdık birilerini fark etti. Kimdi bu? Kaptan değil miydi bu? Gerçekten de bir bank ötede kaptan oturuyordu. O kadar yaşlanmıştı ki, beyaz şapkası olmasa tanıyamayacaktı. Çaktırmadan adamı mercek altına almak istedi ama başını çevirip bir kaçamak gözlem yaptıktan sonra geri önüne bakma planı, kafasını çevirdiği an kaptanla göz göze gelmesi ile sona erdi. Kaptan pişmiş kelle gibi huzurlu huzurlu sırıtıyordu ve beklentili bakışları Yasemin'i adamın adını unuttuğuna pişman etti.
    -
    İsteksizce kaptanın yanına oturdu ve "çok yaşlanmışsın" dedi. Kaptanın gözleri gülüyordu. Gülen gözlerini en rahatsız edici biçimde onun gözlerine dikerek "Nereye kayboldun sen yaaa" dedi, "insan ziyarete falan gelir". Yasemin bu aksi adamın yaşlanınca böyle ermiş gibi işi çözmüş gibi durmasından çok rahatsız oldu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi, "okudum, adam oldum" dedi. Kaptan yine güldü, bok mu vardı, neden bu kadar çok gülüyordu bu adam? Kaptanın elindeki çaya baktı, "papatya mı o" diye sordu.
    "Kuşburnu, büfede papatya yokmuş".
    "Hmm..."
    Gerçekten ilgilenmiyordu. Soruyu sormuştu ama nedense cevabını duymak istememişti. Bir an önce akşam olsun, hemen yarın olsun, hafta bitsin, emekli olayım, ne olacaksa olsun diye hızlı hızlı düşünüyordu. Yerinde durmaktan rahatsız olduğu elinin kolunun sabit durmamasından belliydi, kaptan neden bunu görüp lafı kısa kesmiyordu ki?
    -
    Bir süre susup önlerindeki kayalığın ardında ufukları fethetmiş denizi izlediler. Olabildiğince yavaş bir şekilde birbirlerini kovalayan bulutları ve uzakların sisi içinde demir atmış gemilerin sükunetini seyrettiler. Görünüşe göre bunlar kaptana yetiyor da artıyordu. Aynı şey Yasemin için geçerli değildi. Kaptan bir sonraki cümlesini kurduğunda, o gitme kararını çoktan almıştı.
    Yeni simit bitirdiği her halinden belli olan kaptan, sarı süveterindeki susamları ayıklamaya çalışıyordu, sonra duraksadı ve "hatırlıyor musun vapurdaydık beraber" gibi bir şeyler söyledi.
    Yasemin de bunu bekliyordu işte, "hııı" diyerek ayağa kalktı ve tepki fırsatı bırakmadan hızla kaptanın omzunu sıkarak gideceğinin sinyalini verdi.
    "Güzel vapurlardı onlar" dedi arkasını dönerken ve ekledi, "bu yeni vapurlar y.rrak gibi".
  • İki kalp arasında en kısa yol:
    Birbirine uzanmış ve zaman zaman
    Ancak parmak uçlarıyla değebilen
    İki kol.
    Merdivenlerin oraya koşuyorum,
    Beklemek gövde gösterisi zamanın;
    Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
    Bir şeyin provası yapılıyor sanki.
    Kuşlar toplanmış göçüyorlar
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    Eşdeğeriyle yanyana yürürken
    Cehennem sokağında birey olmak,
    Ve en inceldikten sonra
    İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.
    Saat beş nalburları pencerelerden
    Madeni paralar gösteriyorlar,
    Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
    Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
    Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka.
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    Sülünün yüzü bir atmosfer olayıdır.
    Rasgele yazarı avcıdan öğrendim:
    Yaban ördekleri donmasın diye,
    Suya nöbetleşe kanat vururlar.
    Ve işte şamandırasıyla Beşiktaş'ınız,
    Çapraşık bir yüzyılı geriye atar;
    Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu
    Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?
    Senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi,
    Saçında kurdalası Lozan gibi;
    Sonra her yıl öldürüldü, öldürüldükçe de
    Hemeninden göğe huthutler çizildi.
    Gelecek zaman oldu şimdiki zaman;
    Irmak aşağı inen güz parçası...
    Çok süslü bir halkın arasından,
    Benimsin!
    İyi anlarında sesin kalınlaşıyor,
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
    Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
    Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
    gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.
    Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
    Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
    Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
    Tanrım, gerçekten, çocukluk günlerinizde mi?
    Eşiklere oturmuş bir dolu insan,
    Keşke,yalnız bunun için sevseydim seni.
    Daha ben ilk kazmayı vurmadan
    Elime gelen Karabitki'li testi,
    Nefertiti'nin mutfağı sayılan yerde
    Koyu sır yeni hicret yollarını kesti.
    Terimler, eşekarıları sözcüklerin,
    Acımasızdırlar, adsız ve sueldirler,
    Önlerine katarak insan ve hayvan listelerini,
    Sabah akşam kapınızın önünden geçirirler.
    Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Küçük anne, kelepir kız,
    Bir şey söyle bana,
    bana bir laf et ki binlerce,
    Onbinlerce görüntü anlatamasın.
    Genceli Nizami'nin dediği gibi,
    Taşı,onunla yıkasalar
    Üzerinde akik biter...
    Bakışların ki,
    İkinci bir parıltı var senin bakışlarında..
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    18 Aralık 1985'te, o salonda,
    Kişi, nasıl kestirebilirdi ileriyi?
    Siz, kazıbilimler, alınyazısıbilimler,
    Geçsin yıllar, geçsin seneler gibi...
    Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis'i?
    14 Temmuz 1789 akşamı Louis,
    Şöyle yazmamış mıydı defterine:
    "Bugün kayda değer bir şey yok..."
    "Kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Mutsuzluk, gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir ;
    Banliyo treninde rastladığımız,
    Sınav saatini kaçırmış liseli kız.
    Hep,hep kazanırsın ey çözümsüzlük!
    Ey otobüssever, ey Troya yolcusu!
    Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk,
    O ipek böceği sesli kadını.
    Birinin Grönland'ı olmaya hazırlanıyordu.
    İki çay söylemiştik orda,biri açık,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Bir, çiçek duruyordu orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış.
    Gelmiş ta ağzımın ortasında konuşur durur.
    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda ,
    Güverteleri uçtan uca orman,
    Aldım çiçeğimi,
    Şurama bastım.
    Bastım ki yalnızlığımmış.
    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Atı'lar, deltalara gömülen atı'lar,
    Saçı'lar, fiyortları öpen saçı'lar,
    Kutu'lar, Haliçlerden susmuş kutu'lar,
    Takı'lar, eski aşkları imler takı'lar.
    Bol dökümlü gömleğinin arasında, Sırtını ve karnını dolanan,
    Ve sonunda sincap olan o kuş.
    Seni ,o kadar yakından görünce,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni..
  • Geçmişin hatırına, akreple yelkovan geri döner mi?

    (Sahnede ki bankta oturan Aslı, cep telefonuyla oynayıp saçma sapan fotoğraflar çekmektedir. Sağ taraftan sahneye giren Alp, Aslıyı görür. Göz göze geldiklerinde fonda bir aşk şarkısı başlar, ardından ışık loş hale gelir. Sahne normale döndüğünde Alp tereddüt eder ama sonra Aslının yanına gider...)
    ALP – Merhaba, yanınız boş mu?
    ASLI – Pardon?
    ALP – Özür dilerim.
    ASLI – Pardon?
    ALP – Yabancı mısınız? (Kendi kendine.) Alp ne salaksın! Yabancıysa nasıl cevap verecek bu soruya, hiç kafan basmıyor hiç!
    ASLI – (Hafif gülümseyerek rolünü devam ettirir.) I am from England.
    ALP – Ben de severim İngiltere’yi (Yanına oturur.) Bir de İngilizce bilsem, tam süper olacaktı. Çok güzelsin ve çok tatlısın, kayısı reçeli gibi. Ne diyorum ben ya?
    ASLI – Do u speak English?
    ALP – English, evet severim. Yeah English! Şansıma bak ya, her neyse iyi günler hanımefendi. Sizinle konuşamamak beni delirtiyor.
    ASLI – Delirtiyor?
    ALP – Evet delirtiyor. Acayip hissediyorum, şey gibi… (Aslı tip tip bakar.) Şey değil ya şey gibi
    yani bir çiçeğin kokusunu koklamak isteyip de koklayamamak gibi.
    ASLI – Enteresan.
    ALP – Evet enteresan, yani böyle enteresan şeyler oluyor bana şu an. (Birden şok olur.)
    Pardon? Türkçe biliyor musunuz?
    ASLI – Ben Türk’üm zaten
    ALP – Siz öyle konuşunca, ben sizi yabancı zannettim.
    ASLI – Komik görünüyordunuz, ben de bozmak istemedim.
    ALP – Pot kırdım sanırım.
    ASLI – İsmin Alp mi?
    ALP – Evet.
    ASLI – Ben de Aslı, memnun oldum.
    ALP – Ben de. Burada mı yaşıyorsunuz?
    ASLI – Hayır, akrabaların yanına geldik, normalde İngiltere’de yaşıyorum.
    ALP – İngilizcenin nereden geldiği belli oluyor.
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki neden orada yaşıyorsunuz?
    ASLI – Asıl sormak istediğin soru bu mu?
    ALP – Hayır, sadece zemin hazırlıyorum.
    ASLI – Bence direkt sorman gerekiyor.
    ALP – Emin misin? O zaman beni sapık sanabilirsin.
    ASLI – Saçmalama senden hoşlanmasam, seninle konuşmaya başlamazdım değil mi?
    ALP – Aslında evet, neden geveledim ki?
    ASLI – Sor.
    ALP – Tamam, benimle evlenir misin?
    ASLI – Saçmalıyorsun!
    ALP – Bu en son soru olacaktı, pardon. Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Var. Ne oldu? Kıyamam kaldın öyle.
    ALP – Böyle bir cevap beklemiyordum açıkçası.
    ASLI – Biliyorum. Bir daha alalım mı?
    ALP – Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Yok.
    ALP – Sizin kadar güzel bir bayanın yalnız olmasını anlayamıyorum doğrusu.
    ASLI – Bak ama saçmalıyorsun.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Var dediğimde üzülüp, büzülüyorsun. Yok dediğimde olmamasını anlayamıyorsun karar ver.
    ALP – Benim olmanı istiyorum!
    ASLI – Mal mıyım ben?
    ALP – Of, iyice bok ettim (Ağzını kapatır.) Yani iyice saçmaladım değil mi?
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki… Yaşın kaç?
    ASLI – Mantıken aynı yaştayız ya da benden bir yaş büyüksün. Neden bu soruyu sordun ki?
    ALP – Tanımak için sanırım.
    ASLI – Başka bir soru bul.
    ALP – Çalışıyor musun?
    ASLI – Evet, bir barda striptizciyim.
    ALP – Anladım.
    ASLI – Neden garipsedin ki?
    ALP – (Gevelemeye çalışır.)
    ASLI – Doktorum.
    ALP – Süper.
    ASLI – Çok ilginç, doktor olunca süper, striptizci olunca yüzün değişti. Devam et bakalım.
    ALP – Bu benim suçum değil ki.
    ASLI – Benimde de değil. Her neyse, peki biz çıkarsak kuralların illâ ki olur değil mi?
    ALP – Evet, mesela eteğe karşıyım.
    ASLI – (Kahkaha atar.) O niye?
    ALP – Bir erkek senin bacaklarına bakarsa ben kendimi kötü hissederim, anlıyor musun? Hem niye etek giymek istiyorsun ki?
    ASLI – Ben sana kot giyme diyor muyum? Sen niye beni kısıtlıyorsun?
    ALP – Allah Allah ya, ne alakası var.
    ASLI – Tamam, tartışalım mı?
    ALP – Tamam olur.
    ASLI – Söyle bakalım, neden etek giymemi istemiyorsun?
    ALP – Dedim ya, erkeklerin bacaklarına bakmaları hoşuma gitmez. Şimdi diyelim sen etek giydin (Canlandırır.), karşıdan biri geliyor ve bacaklarına böyle öküz öküz bakıyor. Ne bakıyorsun hayvan! Hayır, yani ben de bakıyorum ama öyle öküz öküz değil. (Pot kırmıştır. Aslının bakışlarından sonra kırdığı potu düzeltmeye çalışır.) Ama bu öküz şimdi ilk defa görmüş gibi bakıyor.
    ASLI – Demek sen de bakıyorsun?
    ALP – Sevgilim varken bakmıyorum.
    ASLI – Ya siz ne biçim insanlarsınız?
    ALP – Neyimiz varmış?
    ASLI – Hem sana bakılmasından hoşlanmam diyorsun, hem de başkalarına bakarım diyorsun. Bu ne saçmalık?
    ALP – Ama sevgilim varken bakmıyorum dedim.
    ASLI – Dürüst olalım, bakıyorsundur.
    ALP – İyi de, göze hapis konulabilir mi?
    ASLI – Ne kadar yalancısınız.
    ALP – Allah Allah ya, sizin kadar profesyonel olamıyoruz maalesef.
    ASLI – Bir saniye bir saniye, sen bize yalancı mı diyorsun?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Arapça’da estağfurullah aynen demekmiş.
    ALP – Aynen
    ASLI – Yani aynen mi diyorsun?
    ALP - Aynen
    ASLI – Bu taş çok ağır geldi.
    ALP – Sizinkiler de öyleydi hanımefendi.
    ASLI – Ben doğruları söyledim
    ALP – Ben de… Bir de sizin şu ayna manyaklığınıza ne demeli?
    ASLI – Ne varmış?
    ALP – Uzaylı olsam ayna sizi doğurdu zannederim.
    ASLI – O nerden çıktı?
    ALP – Hayatınız aynaya bakmakla geçiyor.
    ASLI – Kendimize bakmak suç mu yani?
    ALP – İyi de, sevgilinize o kadar çok bakmasınız be!
    ASLI – Tekrar genelleme yapıyorsun.
    ALP – Ne yani, sen de yapıyorsun.
    ASLI – Saçmalıyorsun şu an.
    ALP – O niye?
    ASLI – Siz de futbol bağımlısısınız, hiçbir maçı kaçırmazsınız.
    ALP – Gündemi takip ediyoruz.
    ASLI – Maç izlemek gündem mi?
    ALP – Evet, hem maç izlerken zevk alıyoruz.
    ASLI – Biz de aynaya bakarken aynı zevki alıyoruz
    ALP – Peki, siz kızların tuvalet sevdası ne olacak? Bir yere gidildiğinde hemcinsiniz olmasın… Bak sayısı fark etmez. Hemen kaş göz anlaşmasıyla “Tuvalet” sözü duyulduğu an aynı anda tuvalete gitmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? Yani muhteşem bir anlaşma. Evden çıkmadan önce saatlerinizi ayarlamanız gerekiyor. Ayna anda tuvalete gidip… (Canlandırır.) -Ay seninde mi geldi canım. -Ay valla benim ki de geldi. -Haydi o zaman el ele tutuşup sıç(Aslı keser.)
    ASLI – Saçmalama, tabi ki aynı anda ihtiyaç gidermesi yapmıyoruz.
    ALP – Neden aynı anda tuvalete gidiyorsunuz o zaman?
    ASLI – Biz kızlar, sizin gibi rahat olamıyoruz da o yüzden. Ya konuşulması gereken özel bir şey vardır ya da transfer edebileceğimiz özel şeyler.
    ALP – Şey mi (Elleriyle kuş uçma hareketlerini yapar.)?
    ASLI – Evet ped. Zaten şu regl sizde olsaydı, o zaman neler yapardınız çok belli.
    ALP – Ne yapardık?
    ASLI – (Kız erkek rolüne bürünür.) -Senin ki geldi mi bilader? -Yok lan, tık yok. - Dengesiz bilader ondan. -Oğlum, sen dengesizsin de ondan…
    Aranızda ki ped transferi halka açık olur kesin, sigara ister gibi. (Devam ettirir rolü.) -Versene bir çift kanatlı. - Az kaldı oğlum. - Lan ver, ben alırım birazdan. Ya da kesin böyle abuk sabuk espriler üretirsiniz. (Devam ettirir rolü.) Ne biliyim senin ki kurşunlu mu, kurşunsuz mu?
    ALP – Ne kadar komik
    ASLI – Bence komik
    ALP – Peki pijama partisine ne diyeceksin?
    ASLI – Pijama partimizin nesi varmış? Sizin içmek için toplanmanız gibi bir şey. Hem erkekler pijama partisi yapsa o da komik olur. Yatağın üzerinde oturup sohbet eden, atletli ve kıllı erkekler…
    ALP – Yine genelleme yapıyorsun.
    ASLI – Tamam, kapatalım bu konuyu.
    ALP – Peki.
    ASLI – Ben kalkıyorum.
    ALP – Neden?
    ASLI – Gitmem gerekiyor.
    ALP – Peki ama neden?
    ASLI – Sapık mısın ya? Sebebini neden söylemek zorundayım ki sana? Kimsin sen?
    ALP – Neden yalan söylüyorsun ki? Rahatsız oldum demen yeterli. Sen otur, ben kalkarım.
    ASLI – Tamam kalk.
    ALP – Emin misin?
    ASLI – Evet
    ALP – Peki ben kalkarsam, ne yapacaksın burada tek başına?
    ASLI – Sen gelmeden önce ne yapıyorsam onu yapacağım.
    ALP – Ne yapıyordun ki?
    ASLI – Önümde oturan yaşlı çifti izliyordum.
    ALP – Ben de onları izlemek için geldim zaten.
    ASLI – Siz erkekler hiç yalan söyleyemiyorsunuz.
    ALP – Ne yani, yaşlı çiftleri sadece bayanlar mı izliyor?
    ASLI – Resmen benden hoşlandın, neden söylemekten çekiniyorsun ki?
    ALP – Allah Allah, o çifti izlemeye geldim. Of! Söylemek istemiyorum, çünkü… ( Aslı sözünü keser.)
    ASLI – Çünkü?
    ALP – Çünkü sözümü kestin. Her neyse gidiyorum.
    ASLI – Bir saniye, senin burcun neydi?
    ALP – İkizler
    ASLI – Belli.
    ALP – Belli olan ne?
    ASLI – Bir dakikada unutursun, testler öyle söyler.
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Hemen aldatırsın, hiç düşünmeden.
    ALP – Allah Allah, babanın burcu ne?
    ASLI – İkizler ne var bunda?
    ALP – O zaman annene söyle, baban anneni aldatıyor. Ne oldu sustun?
    ASLI – Biz neden tartışmaya başladık ki?
    ALP – Bilmem.
    ASLI – Ben konuyu değiştireyim o zaman. Sen gelmeden önce bir haber okumuştum, dur sana da okuyayım (Yanında ki gazeteyi alıp haberi okumaya başlar.) Türkiye´de bir ilk oldu ve Avrupa Birliği Hibe Fonu´yla AB standartlarına uygun tuvalet yaptırıldı. Gaziantep´in Türktepe Mahallesi´nde, tarihi Kültür Yolu üzerine yaptırılan ve 80 bin euroya mal olan tuvalet oldukça konforlu. Alafranga olarak yapılan tuvalette; müzik sistemi, sensörlü çeşmeler, çocuk bezi değiştirme bölümü ve klima bulunuyor.
    ALP – Güzelmiş. Ben oraya sıçmaya kıyamam… Peki, bunun bir süresi var mı?
    ASLI – Ne gibi?
    ALP – Yani zaman tutuyorlar mıdır?
    ASLI – Sanmam.
    ALP – O zaman kötü. Ben oranın müşterisi olsam, çıkmam tuvaletten. Düşünsene sıcaktan bayılıyorsun dışarıda içeriye giriyorsun serin serin çıkar mısın? Çıkmazsın tabi bir de başlamışsın tam olaya… Tam bitmiş çıkacaksın en sevdiğin parça nedir?
    ASLI – Grup Gündoğarken’den; ”Seni gördüğüme sevindim.” Bayılırım.
    ALP – Ciddi olamazsın, ben de bayılırım. Her neyse, işte düşün, en sevdiğin parça çalıyor. Uzatırsın, o bitene kadar orada böyle beklersin. (Aslı güler.) Ama öyle değil mi?
    ASLI – Çok tatlısın
    ALP – (Ufak bir çocuk gibi) Geyçekten mi?
    ASLI – Evet
    ALP – Sen de öylesin.
    ASLI – Ben söyledim diye söylemene gerek yok.
    ALP – Gerçekten öylesin.
    ASLI – Bence kibarlık olsun diye söylüyorsun.
    ALP – Of! Neden takılıyorsun buna?
    ASLI – İçten söylediğinden emin olmak istiyorum, takılırım tabi ki.
    ALP – İçten olmasa niye söyleyeyim ki?
    ASLI – İşte, ben söyledim diye.
    ALP – Yine mi tartışıyoruz?
    ASLI – Arkadaşım Birben’e çok benziyorsun.
    ALP – Birben mi? O ne biçim isim ya?
    ASLI – Nesi varmış?
    ALP – Enteresan. İlk defa duyuyorum. Şiir gibi… Bir ben vardı, benden uzakta… Oysa ki benlerim çok yakında.
    ASLI – Komik
    ALP – Teşekkür ederim. Ne zaman gideceksin İngiltere’ye?
    ASLI – Hiçbir zaman
    ALP – Kesin dönüş mü yaptın?
    ASLI – Hayır, ben burada yaşıyorum.
    ALP – İngiltere’de yaşıyorum demiştin.
    ASLI – Yalan söyledim.
    ALP – Neden ki? Sapık mı sandın beni?
    ASLI – Saçmalama lütfen aşkım ya.
    ALP – Tamam aşkım.
    ASLI – Yarın ne yapıyoruz?
    ALP – Deniz kıyısında çay içeriz birtanem.
    ASLI – Deniz kıyısına bayılırım, bilirsin.
    ALP – Bilmem mi? Ben de sana bayılıyorum.
    ASLI – (Çocuklaşır.) Yaaa, bak kızaracak yanaklarım yine.
    ALP – Kızarsın o elma yanakların senin, yerim onları ben, yerim!
    ASLI – Aşkım burada tanışmıştık, hatırlıyor musun?
    ALP – Unutur muyum birtanem? Biraz gürültülü bir şekilde olmuştu ama... Ne yapalım, hem boşuna dememişler;”İlk aşklar kavgayla başlar” diye.
    ASLI – Kesinlikle katılıyorum, sevgilim benim.
    ALP – Gözlerini kapatır mısın?
    ASLI – Neden?
    ALP – Sadece iki saniye için. Aç deyince aç.
    ASLI – Tamam.
    ALP - (Ayağa kalkıp toparlanır. Bir iki deneme yapar. Aslının önüne diz çöküp, cebinden söz yüzüklerini çıkartır. İşaret verir. Grup Gündoğarken – Seni gördüğüme sevindim şarkısı çalmaya başlar.) Açabilirsin şimdi.
    ASLI - (Aslı gözlerini açar ve yüzükleri görür, şok geçirir.) İnanmıyorum, evlenme teklifi mi bu?
    ALP – Yok hayatım, söz yüzüklerimiz. Yani yüz de ellisi diyelim.
    ASLI – Şoktayım şu an. Bizim parçamız bu da, inanmıyorum ya!
    ALP – Sevgilim, aşkım, birtanem, hayatımın anlamı, güzellik abidem... Sen hayatıma girdin gireli bu hayat hiç olmadığı kadar güzel olmaya başladı. Sen, seni, seninle yaşamama izin verir misin? Beni benden daha çok seven sen, benimle evlenmeye, bir yuva kurup ölünceye dek benimle birlikte olmaya, iyi günde, kötü günde her daim yanımda olmaya, aşkımızı ölümsüzleştirmeye söz verir misin?
    ASLI – (Duygulu ve titrek sesiyle) Tabi ki sevgilim (Yüzükler parmaklara geçer. Deli gibi sarılırlar. Birden Aslı şiddetle Alp’i itmeye, Alp ise tekrar sarılmak için onu çekmeye başlar.
    Aslı ağlamaklı, vurmaya çalışır. Alp geri kaçar.)
    ALP – Yemin ederim sandığın gibi değil, yemin ederim.
    ASLI – Nasıl ya? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Söyler misin, ne yaptım Alp!?
    ALP – Nasıl inanırsın aşkım? Ben seni bu kadar severken, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Sevgilim alkollüydüm gerçekten, yemin ederim. Ne yaptığımı bilmiyordum.
    ASLI – Sen ne biçim bir insansın ya! Nasıl ne yaptığını bilmiyordun? Fotoğraf bile çekilmişsin!
    Ne yüzle? Her şeyi geçtim, benim arkadaşımla, Birbenle nasıl yaparsın
    ALP – Hayatım, aşkım, her şeyim inan bana. Durum bildiğin gibi değil. Birben’in tuzağı bu, yüzleştir bizi istersen.
    ASLI – Bana verdiğin sözü tutmadın Alp! Sen benim kahramanımdın. Sen benim en sevdiğimdin. (Yüzüğü çıkartıp suratına atar. Alp yüzüğü alır cebine koyar.) Artık gözümde bir hiçsin! Hiç! (Tam gidecekken geri döner. Mutlu ve sevinçli bir şekilde sarılır Alp’e.) Aşkım çok
    özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim, beni affedebilecek misin?
    ALP – Tabi ki sevgilim, (Yüzüğü tekrar takar.) seni çok seviyorum. Nasıl öğrendin peki?
    ASLI – Birben her şeyi anlattı. Zaten hiçbir şey olmamış.
    ALP – Hatırlamıyorum demiştim.
    ASLI – Biliyorum birtanem, biliyorum. Sana nasıl güvenemedim, neden dinlemedim bilmiyorum. Beni affet aşkım.
    ALP – Çoktan unuttum birtanem. Bak atalarımız boşuna dememişler.
    ASLI – Ne demişler?
    ALP – Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır diye.
    ASLI – Bu durumda Tilki ben mi oluyorum yani?
    ALP – (Gayet mutlu normal) Evet
    ASLI – (Ciddi) Ben mi oluyorum Tilki Alp?
    ALP – Evet tatlım
    ASLI – (Sert bir şekilde) Bu durumda Tilki ben mi oluyorum ALP!
    ALP – Yok kıyamam yok canım. Tilki de benim kürkçü dükkanı da sen değilsin canım benim.
    ASLI – (Gülümser) Ya ben seni çok seviyorum.
    ALP – Ben de hayatım, içimde sana karşı o kadar büyük bir sevgi var ki. Seni sevgimle boğmaktan korkuyorum. Görüşmeden geçen 1 haftada öyle özledim ki. Her anımı seni
    sevmekle geçiriyorum…
    ASLI – Beni affetmen için Allah’a o kadar yalvardım ki.
    ALP – Cumaya mı gittin tatlım?
    ASLI – Alp!
    ALP – Özür dilerim canım.
    ASLI - Bugün beni görmek istemeyeceğinden korktum.
    ALP – Kıyamam sana.
    ASLI - O kadar çok korkuyordum ki, beni bırakıp gitmenden. Ben sana doyamıyorum aşkım, asla da doyamam. Biliyor musun, kokunu hissetmediğim o bir hafta, nefessiz kaldım.
    ALP – Doğaldır aşkım parfüme bayıldığım parayı biliyorsun.
    ASLI – Alp!
    ALP – Pardon aşkım özür dilerim devam et sen.
    ASLI - Seninle cennete benzeyen odam, sensiz soğuk ve karanlıktı.
    ALP – Elektrikler mi gitti evde?
    ASLI – Alp ağlayacağım şimdi ama!
    ALP – Özür dilerim sevgilim benim.
    ASLI - Sensiz çok yalnızdım, sensiz çok çaresiz… Sen yokken yatağım bile o kadar büyük geldi ki, boğulacağım sandım.
    ALP – Hayatım bak karışmayım karışmayayım diyorum. Sen tek kişilik yatakta yatmıyor musun? Nasıl büyük gelebilir ki ya?
    ASLI – Alp burada moda girdim! Sen neden girmiyorsun moda! Söyler misin Alp sen neden girmiyorsun!
    ALP – (Aslının birden çıkışıyla ufalmıştır resmen.) Şu andan itibaren giriyorum sevgilim. Bak girdim ağlıyorum hatta ühühü
    ASLI – Kıyamam sana. İyi ki beni affettin sevgilim. Seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
    (Sarılırlar.)
    ALP – Hoş geldin hayatım.
    ASLI – Hoş bulduk. Saçımı beğendin mi?
    ALP – Evet, her zamanki gibi
    ASLI – Nasıl her zaman ki gibi?
    ALP – Her zaman ki gibi güzel işte aşkım.
    ASLI – Hayatım kuaförden geliyorum.
    ALP – Of! Birinci çinko.
    ASLI – Demek kuaföre gitmeme gerek yok? Her zaman çirkinim, öyle mi?
    ALP – Ya saçmalama, ben seni her halinle seviyorum.
    ASLI – Ne yani, çirkin olduğumu kabul mü ediyorsun?
    ALP – Of! İkinci çinko.
    ASLI – Tamam Alp, iltifatların için teşekkür ederim. Ben senin için güzelleşeyim, sen bana bu şekilde davran. Çok mu çirkinim? Söyler misin, çok mu çirkinim?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Alp! Estağfurullah Arapçada aynen demekti.
    ALP – Tombala… Ne alakası var hayatım ya, Arabistan’da değil, Türkiye’deyiz. Lütfen, beni hep yanlış anlıyorsun. Ben, saçını yaptırmasan da çok güzelsin, her halini beğeniyorum demek istemiştim. Sen benim meleğimsin, seni ilk gördüğümde dedim ki: ”Ulan, bu melek cennetten nasıl düştü buraya. Hayır düştü de bir yeri nasıl acımadı” dedim sonra “Ulan dedim bakıyorum. Melek mi Paris Hilton mu o olsaydı çok güzel olurdu (Aslının bakışından sonra.)
    ama ondan bile daha güzel.” Dedim yani Meleğim diye boşuna demiyorum.
    ASLI –(Çocuklaşır.) Geyçekten mi?
    ALP – Gerçekten bebeğim, çok güzelsin. Makyajın çok güzel.
    ASLI – Onu biliyorum geç.
    ALP – Saçların güzel
    ASLI – Onu da biliyorum geç.
    ALP – Kıyafetin güzel, küpeler falan her şeyin süper ohh…
    ASLI – Bir ses duydun mu?
    ALP – (Bozuntuya vermemeye, çalışır bir yandan da poposunu yeller.) Yo, duymadım. Ne sesi?
    ASLI – Senin olduğun yerden geldi. Telefonunu falan mı düşürdün yere? (Aslı Alp’in yanına doğru gelirken)
    ALP – Yo, yo, yo bu taraf sağlam, bu taraf sağlam gelmene gerek yok bu tarafa.
    ASLI – Bu koku da ne? İğrenç! Ne kadar iğrenç bir koku bu ya
    ALP – Abartma öyle kokmaz o.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Of! Alp bunu yaptığına gerçekten inanmıyorum.
    ALP – Ne yapayım? Tuttum, sıktım popomu sıkabildiğim kadar, her zaman geri kaçardı bu sefer kaçmadı. Pof dedi çıktı. Ne yapabilirim, insani bir ihtiyaç nihayetinde.
    ASLI – Of iğrençsin Alp . Sevgilim yanımda osurdu, şaka gibi.
    ALP – Allah Allah! Gören de adam öldürdüm sanacak. Osurduk be! Amma abarttın.
    ASLI – Ben senin yanında burnumu karıştırıyor muyum? Balgam çıkartıyor muyum? Iyy,
    osuruyor muyum?
    ALP – Osur. Ben karışıyor muyum? Hem evde osurmadım, açık havada osurdum. Dağılır bu anlıyor musun?
    ASLI – Anlamıyorsun. Açık hava, kapalı hava söz konusu değil. Benim yanımda osurdun Alp.
    ALP – Tamam Aslı, sen de osur fitleşelim.
    ASLI – Kusura bakma, ben senin kadar pis olamam.
    ALP – Beni takdir edeceğine ne yapıyorsun.
    ASLI – Neyini takdir edeceğim?
    ALP – Ne kadar güzel, maske takmıyorum tamamen doğalım.
    ASLI – Kusura bakma ama bu hayvanlık, doğallık değil.
    ALP – Hayvanları seviyorsun ama.
    ASLI – Tamam Alp, kapatalım şu konuyu.
    ALP – Ben açmadım zaten bu konuyu, açan tarafım da ayda yılda bir konuşuyor.
    ASLI – Of iğrençleşme.
    ALP – Tamam.
    ASLI – Annem diyor ki: ”Artık istemeye, gelmeyecek mi seni?”
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – 8 yıl oldu deyo, ne zaman resmiyete dökeceksiniz deyo, daha ne kadar daha böyle sürecek merak ediyorum deyo.
    ALP – Baban ne deyo?
    ASLI – Bir şey demiyor, bir şey demedi yani. Ne alakası var?
    ALP – Baban bir şey demiyorsa, annen diyorsa 1-1 beraberlik var ama. Şimdi anneyi dinlersek baba kırılır bize. Üzülür yani.
    ASLI – Ne yani, beni istemeyecek misin?
    ALP – Ne alakası var? Ben sadece 8 yıl lafına taktım, ne olmuş 8 yıl olmuşsa? Dün böyle bir şey demiyordu?
    ASLI – Uzun olduğunu anlatmaya çalışıyor aşkım, anladın mı?
    ALP – Ne yani 7 yıl 12 ay 29 gün uzun değil de, 8 yıl mı uzun gelmiş? Bir günde vahi mi inmiş kadına?
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun anladım. Ne yani bitti mi, içinde ki sevgi?
    ALP – Ya ne alakası var? Sadece evlilik beni korkutuyor, büyük bir sorumluluk bence. Emin olmadan böyle bir riske girmek istemiyorum sadece.
    ASLI – Evlenmeden nasıl bilebiliriz ki?
    ALP – Nasıl olacak peki?
    ASLI – Üstesinden geliriz.
    ALP – Ben evlendikten sonra, maddi problemler yüzünden aşkımızın bitmesinden korkuyorum.
    ASLI – Üstesinden geliriz sevgilim. Yeter ki aşkımız bitmesin, yeter ki her daim birbirimizi sevelim. Hem bak ben de çalışırım, birlikte üstesinden geliriz.
    ALP – Ne dedin sen?
    ASLI – Üstesinden geliriz dedim?
    ALP – Ondan sonra
    ASLI – Bende çalışırım dedim.
    ALP – (Sert) Ne!
    ASLI – Bende -
    ALP – Ne!
    ASLI – Be-
    ALP – Ne! (Delirmiştir.) Ulan Alp’in karısı çalışıyor dedirtir miyim lan ben? Yok öyle şey. Bunu duymamış olayım Aslı!
    ASLI – Ya hayatım saçmalama. Elim ayağım tutuyor. Evde oturmak için evlenmiyorum. Seni seviyorum ve seninle mutlu bir yuva kurmak, çocuklarının annesi olmak, birlikte yaşlanmak için evleniyorum.
    ALP – Aslında mantıklı düşününce, çalışmamak benimde işime gelir. Doğru diyorsun. (Birden değişir.) Ya sen ne akıllı bir kadınsın. Seni seviyorum ben ya. (Sarılırlar. Loş ışık verilir.)
    ASLI – Saat geç oldu aşkım, zar zor çıktım evden. Ne oldu? Çok merak ettim.
    ALP – Öyle önemli bir şey yok canım. Sadece seninle paylaşmak istediğim ve içimi kemiren bir şey var.
    ASLI – Nedir o birtanem?
    ALP – İstersen otur Aslı.
    ASLI – Neden bu kadar soğuk konuşuyorsun Alp, bir şey mi oldu?
    ALP – Aslı hiç uzatmayacağım. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Seni bugüne kadar aldatmadım, aldatmayı da hiçbir zaman istemem. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Kime?
    ALP – Dünyalar güzeli birine. Gözleri o kadar güzel ki, görsen hak verirsin belki. O da beni çok seviyor. Hem de dünyalar kadar. Onunla evlenmeyi bile düşünüyorum. O da aynı şeyi düşünüyor sanırım. Biliyorum senin için üzücü ama sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Her zaman dürüst oldum, bugün de böyle olmak istiyorum. Onunla evleneceğim. Hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – Gerçekten mi?
    ALP – Evet. Kıyamam sana (Başını okşar.) tamam senin için üzücü ama ne yapalım… Ben onunla evlenip hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Ya bana verdiğin söz ne olacak?
    ALP – Ben sözümü tutuyorum.
    ASLI – Nasıl tutuyorsun? (Söz yüzüğünü çıkartmaya çalışır.) Al bunu ona ver!
    ALP – Aslı onu çıkartma, bir saniye. Ben sözümü tutuyorum dedim sana. Aşık olduğum kişi sensin. Dünyalar güzeli kimim var senden başka? Bu dünyada, beni benden çok sevebilecek kim var? Seni seviyorum ben be!(Bora Öztoprak – Seni seviyorum parçası girer. Tam da nakarattan.) Benimle evlenir misin Aslı’m? (Cebinden yüzüğü çıkartır. Diz çöker yüzük kutusunu açar.)
    ASLI- (Aslı biraz bakar.) Hayır, evlenemem! (Müzik birden kesilir.)
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Çünkü, eğer sen çağırmasaydın yarın ben yanına gelecektim. Biraz önce, başka birine aşık olduğunu söylediğinde içten içe sevindim. Çünkü ben başka birine aşık oldum Alp.
    ALP – Kim lan o! Kim o. (Ağlar gibi.) Kim o, kim o, kim o?
    ASLI - (Alp’in yaptığı gibi oda saçlarını okşar) Tamam senin için üzücü ama az önce sana kızarak:”Ya bana verdiğin söz.” derken, içimden gülüyordum. Aslında onu tanısan sen de bana hak verirsin. Dünyalar tatlısı ve çok yakışıklı.
    ALP – Tabi tanışırız nerede oturuyor! Söyle nerede oturuyor!
    ASLI - Bu evlenme teklifini bu şekilde yaşamak istemezdim ama beni şok ettin. Tabi ki de seninle evlenirim ALP! (Alp cebinden telefonu çıkarır. Arama tuşuna basar. Aslının bu sözlerini duymaz. Aslının konuşması bittiğinde telefondakiyle konuşmaya başlar.)
    ALP – Alo Mahmut Abi nerdesin… Aslı başka biriyle evlenecek! Ahhh… Abi kap emanetleri basalım o çocuğun evini.
    ASLI – Alp. Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – (Ağlamaklı) Ne?
    ASLI – Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – Sende mi şaka yaptın yani?
    ASLI – Evet
    ALP – Alo Mahmut abi aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor abi. (Telefonu kapatır.) Aşkım neden yapıyorsun.
    ASLI – Sen şaka yaparken iyi de ben yaparken mi kötü.
    ALP – Aşkım bir daha yapma tamam mı?
    ASLI – Sende yapma.
    ALP – Bokunu yiyim yapmam.
    ASLI – İğrençleşmeden şu evlenme teklifine dönsek ya aşkım?
    ALP – Ah doğru (Kendine çeki düzen verir. Alp mutlu bir şekilde diz çöker. Yüzüğü çıkartır.)
    Benimle evlenir misin Aslı?
    ASLI – Evet! (Mutlu bir şekilde sarılırlar. Fonda müzik tekrardan girer ve yavaş yavaş kesilir.) İnanmıyorum ya, biz şimdi evleniyor muyuz?
    ALP – Evet dünyalar güzelim.
    ASLI – Hemen bunu anneme söylemem lazım.
    ALP – Benim de yedi ceddimi çağırmam lazım. Malum para gelsin aşkım.
    ASLI – Tamam aşkım, haberleşiriz.
    ALP – Tamam bebeğim benim. (İkisi ters tarafa doğru giderler. Birden tekrar dönerler.
    Yaklaşırlar.)
    ALP VE ASLI – Bomba bir haberim var.
    ALP VE ASLI – İlk sen,
    ALP – Lütfen, önce bayanlar.
    ASLI – İlk sen
    ALP – Tamam, sıkı dur… Bomba bir; işe girdim!
    ASLI – Süpeerrr. Sen de sıkı dur… Hamileyimmmm
    ALP – Süpeerrr… Ne!
    ASLI – Ne yani, beğenmedin mi?
    ALP - Saçmalama hayatım, çok ani oldu da.
    ASLI – Evet, kızımız olacak.
    ALP – Kız mı?
    ASLI – Sıkı dur, bir sürpriz daha…
    ALP – Evet?
    ASLI -- Bir de oğlumuz olacak!
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Aşkım ikiz geliyor. (Alp tam kucaklayacak iken.) Dur bebeğim hamileyim.
    ALP – Muhteşem.
    ASLI – Hemen odalarını ayarlayalım. Evi de 3 odalı almamız süper oldu. Kızın odasını
    pembeye, erkeğin odasını da maviye boyarız.
    ALP – Boyarız aşkım boyarız. Sen nasıl istiyorsan dünyalar güzelim benim
    ASLI – Of! Elim ayağım titriyor.
    ALP – Hayatım sen niye ayaktasın? Benim ikizler yorulmuştur oturt onları da.
    ASLI – Onlar içerde hava da takılıyor.
    ALP – Annesi bu kadar havalıyken normal tabi
    ASLI – Of hayatım oturuyorum tamam…
    ALP – Bebeğim hatırlıyor musun 17 yaşındayken, ilk çıktığımızda. Hani ilk …
    ASLI – Hatırladım, hatırladım.
    ALP - Sen demiştin ya “Ay, başım dönüyor.” Filli boyada gecikmeler olmuştu. Çocuk geliyor
    zannetmiştik.
    ASLI – Of ölümdü o ya. (Birden o ana dönerler.) Aşkım başım dönüyor.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Bilmiyorum bu aralar başım dönüyor, mide bulantısı, bir de iki haftadır hasta olmuyorum. Annem de sorup duruyor.
    ALP – Yoksa?
    ASLI – Bilmiyorum.
    ALP – Nasıl ya, baba mı oluyorum bu yaşta?
    ASLI – Ne bileyim ben? Kürtaj mı yaptırsak?
    ALP – Saçmalama hayatım sen 17 yaşındasın, ben 18. Aile izni olması gerekiyor. Beni hapse atarlar.
    ASLI – Ne yapacağız?
    ALP – Ben seni merdivenlerden iteyim mi hayatım? Düşer belki.
    ASLI – Saçmalama!
    ALP – Karnına bir iki kere vurayım?
    ASLI – Aşkım!
    ALP – Peki, bak ne geldi aklıma, daha risksiz.
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – Bol bol su içsen? Boğulur belki? Bebeğim, çocuk katili değilim ama bu yaşta kendime zor bakıyorum hayatım. Ailem bile beni kapı dışarı edecek utanmasa.
    ASLI – Sen bu çocuğun babasısın, bakmak zorundasın!
    ALP – Hadi ben ona baktım, bakabilirim yani. Sana kim bakacak? Ya bana? Belediye mi?
    ASLI – Keşke senle hiç tanışmasaydım.
    ALP – (Normale dönerler.) Gerçekten o gün onu isteyerek mi söyledin aşkım?
    ASLI – Ya saçmalama hayatım o an ki psikolojiyle söyledim.
    ALP – Her neyse o zamanlar çok eskide kaldı.
    ASLI – Evet, şimdi ikizlerimiz olacak ve önümüzde hiç sorun yok.
    ALP – Evet, ikiz babasıyım.
    ASLI – Doktor bana isim arşivi verdi. (Cebinden iki adet kitapçık çıkartır, birini Alp’e verir.)
    Hadi isimlerini düşünelim. (Bakınırlar.)
    ALP – Adsay olsun
    ASLI – Ne? Hayatı boyunca isim mi, sayacak çocuk. Hem mesleğini de direk belirlemiş oluruz Muhtar olur kesin. Yok, hayatım bunu geçelim.
    ALP – Peki.
    ASLI – Aa bak hayatım, Aleda nasıl?
    ALP – O ne be, elveda gibi.
    ASLI – Ben sana çamur attım diye böyle yapıyorsun demi?
    ALP – Yok hayatım uyumlu olsun diye. Hayatım bak Babür nasıl?
    ASLI – Bu isim hakkında hiç yorum yapmayacağım kapatalım.
    ALP – Peki.
    ASLI – Hayatım Arsu nasıl?
    ALP – Yok o arsız olur ismiyle özdeşir, allah korusun.
    ASLI – Peki.
    ALP – Hayatım, bak dünya diye isim varmış, erkeğe onu koyalım?
    ASLI – Oldu kızımıza da Venüs koyarız.
    ALP – Süper sonra bir tane daha yapar Güneş koyarız.
    ASLI – Oldu Alp çocuklarımızı alıp, okul okul gezip güneş sistemini tanıtırız.
    ALP – Tamam ya tamam Melis’e ne dersin?
    ASLI – Süper bence, Erhan’a?
    ALP – Süper Erhan oğlum muhteşem oldu bence.
    ASLI – Süper isimleri tamam
    ALP – (Aslının karnına sevgi gösterir.) Oğlum, oğluşum Erhan’ım… Bebeğim çiçeğim böceğim.
    ASLI – Bunlar kızımıza değil mi?
    ALP – Tabi Erhan’ıma çiçeğim mi diyeceğim? O benim aslanım yerim ben onu. Melis’im canım benim kucucuğum (Saçmalar.)
    ASLI – Aşkım hangi dili öğretiyorsun çocuklarımıza.
    ALP – Agucu dilini hayatım.
    ASLI – Tamam bebeğim baya başarılısın.
    ALP – Hadi alışverişe gidelim. (Giderlerken geri dönerler…)
    ASLI – Çok şey aldık hayatım
    ALP - Ot’u boku alırsan olacağı o sevgilim.
    ASLI – Ama lazım
    ALP – Aşkım biz çocuklar için alışverişe gitmedik mi?
    ASLI – Evet?
    ALP – Neden bir don aldık onlara?
    ASLI – İkisi kullansın diye
    ALP – İyide bir tanem sadece onlara alışveriş yapacaktık.
    ASLI – Ya daha doğmamış bebeğe ne alacağız ıh! Hem tamam ben anladım senin demek istediğini. Benim aldığım eşyalar sana batıyor! (Küser.)
    ALP – Saçmalama aşkım iyi ki almışız. Ben gerçekten onu demek istemedim. Zaten bayadır alışverişe gitmiyorduk iyi oldu bu birtanem.
    ASLI – Tamam o zaman
    ALP – Gel bir öpeyim aşkımı.
    ASLI – Ya yapma aşkım sonra çocuklarımız cinselliğe dönük olur. Bak Alp çocuklar duyuyor! Kötü örnek olma, babalarını erkenden tanımasınlar…
    ALP – İyi be sanki babaları sapık… (Aslının apış arasındaki akan su dikkatini çeker.) Aşkım?
    ASLI – Efendim?
    ALP – Altına mı işiyorsun?
    ASLI – Ne alaka?
    ALP – Bildiğin Niagara Şelalesi gibi ıslatıyorsun altını hayatım!
    ASLI – Dalga geçme Alp! (Bakar ve ağrıları başlar.)
    ALP – Biz osurduğumuzda olay çıkarıyorsun. Sen bildiğin işiyorsun tatlım.
    ASLI - Alp suyum geliyor! Alp! (Dram müzik.)
    ALP – Aşkım! (Telaşlanır.) Taksi yok mu? Taksi yok mu?
    ASLI – Alp bir şeyler yap!
    ALP – Sesimi duyan yok mu? Yardım edin lütfen! Yardım edin!
    ASLI – Alp
    ALP – Geliyorum aşkım, geliyorum. Bekle beni burada. Bekle! Geleceğim hemen!
    ASLI – (Ağlayarak… Yüksek bir şekilde.) Alp!
    ALP – (Geri döner.) Geleceğim hayatım geleceğim.

    (Işıklar söner.)
    2 PERDE

    (Işıklar açıldığında sahnede sadece Aslı … Duygusal bir şekildedir. Alp içeriye doğru girer.
    Elinde gazetesi vardır. İkisi de biraz yaşlanmıştır. )
    ALP – Hayatım?
    ASLI – Sende kimsin?
    ALP – Benim, sevgilin?
    ASLI – Benim sevgilim öldü!
    ALP – Buradayım.
    ASLI – Git buradan! Sen beni, bir kaldırım parçası üzerinde bıraktın! Kaldırıp attın beni
    geçmişinden. (Ağlamaklı.)
    ALP – Ben yapmadım.
    ASLI – Beni tek başıma bıraktın, o karanlığın içersinde. Ben senin kanatlarında yaşarken beni neden ittin, karanlığa? Neden yalnız bıraktın gecenin boşluğunda? Neden göz göre göre
    öldürdün çocuklarımızı! Neden!
    ALP – Erhan nerde?
    ASLI – (Birden değişir.) Öyle bir şey yazmıyor oyunda Alp.
    ALP – Bir tiyatro eksikti o da oldu, tam oldu yani. Hem ben dram oynamak istemiyorum.
    ASLI – Bizim içinde değişiklik oldu, sen demiyor muydun evde canım sıkıldı diye?
    ALP – İyi de aşkım adamın biri gelmiş camımıza yapıştırmış broşürü tiyatroya katılır mısınız diye? Sende onu sana özel yapıştırdılar sandın gittin. Hadi madem gidiyorsun beni niye arkandan çekiyorsun. Girer girmez anladım zaten iki çocuğumuz var ya hemen bize verdiler o rolü. Hem iki saatlik oyunda toplasan beş dakikalık dram var onu da bize verdiler. Erhan nerede? (Seyircilere dönüp) Erhan neredesin oğlum! Ah orada mısın? Oğlum bak dikkat et. Yeni sünnet oldun öyle fazla koşuşturma… Lan oğlum kapat gösterme ayıptır ayıp. Ya da göster aslanım benim… Kızım sen niye açıyorsun, kapatsana! Anaaa kapat! Ah aferin uslu uslu oynayın. (Sevinçli bir şekilde Alp oturur gazetesini okur.)
    ASLI – Erhan atma kum kardeşine! Melis yeme o kumu? Alp bir şey desene!
    ALP – Ne söyleyeyim canım? Daha yeni dedim. Erhan atmasana oğlum! Kızım sende yeme kumu, kedi işiyor, köpek sıçıyor. At onu at kaka o kaka. ( Okumaya devam eder.)
    ASLI – Çok güzel müdahale ettin teşekkürler. ( Çantasından dergiyi çıkartır ve okumaya başlar.)
    ALP – Rica ederim hayatım… Bak burada ne var?
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – İstatistik kurumunun yaptığı ankete göre Türkiye de en popüler meslek neymiş biliyor musun?
    ASLI – Neymiş?
    ALP - Ne iş olsa yaparımmış.
    ASLI – Vallah hayatım, yorum yapmak isterdim ama ne olur, ne olmaz. Beni son görüşün olabilir.
    ALP – Komik kadın seni
    ASLI – (Dergiden okuduğunu sorar.) Sana bir soru.
    ALP – Sor bakalım.
    ASLI – Karınızı ne kadar seviyorsunuz testi.
    ALP – Güzel şıkları var mı?
    ASLI – Bu sadece başlığı daha… İlk soru, karınızın saç rengi nedir?
    ALP – (Aslı bileceğinden emin.)Sarı.
    ASLI – İnanmıyorum sana. (Alp ona bakar.)
    ALP – (Maç izlerken destekler gibi.)Sarı, lacivert! Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe (Ani
    dönüş) Sen ne dedin hayatım?
    ASLI – İnanmıyorum sana Alp?
    ALP – Bugün Fenerbahçe maçı varmış ona gitti aklım gerçekten. Sor canım, valla soruyu duymadım.
    ASLI – Karınızın saç rengi nedir?
    ALP – Siyah.
    ASLI – (Çocuklaşır) Süper, beni sevdiğini biliyordum.
    ALP – Bitti mi sorular?
    ASLI – Yok ikinci soru, kendinizi en çok nerede huzurlu ve mutlu hissediyorsunuz?. A-) Sevgilinizin yanında (Sözünü keser.)
    ALP – Be (Aslı sinirli bir şekilde döner.)şiktaşla birlikte yapıyormuş maçı, onu okudum da
    hayatım, bir şey mi dedin?
    ASLI – Alp bilerek mi yapıyorsun?
    ALP – Şaka yapıyorum birtanem, şaka.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Daha neler? Ya saçmalama hayatım testlere mi inanıyorsun yoksa kalbime mi?
    ASLI – Seviyor musun?
    ALP – Sevmesem seni, sever miyim seni?
    ASLI – Yerim seni.
    ALP – Bende seni küçük suratlı aşkım benim.
    ASLI – Nerem küçük, çok kilo aldım resmen.
    ALP – Nedir bu kilo takıntısı hayatım?
    ASLI – Görmüyor musun? Godzilla gibiyim.
    ALP – Daha neler.
    ASLI – Soru sormaca oynayalım mı?
    ALP – Hey Allah’ım neydi günahım! (Aslının bakışlarından sonra) Oynayalım aşkım oynayalım.
    ASLI – İlk sen mi soracaksın, ben mi sorayım?
    ALP – Ben sorayım.
    ASLI – Tamam.
    ALP – Benim en çok sevdiğim çorba? (Hızlı.)
    ASLI – Mercimek
    ALP – Nefret ettiğim -
    ASLI – Kereviz yemeği, sarma ama yeşilini seviyorsun.
    ALP – İlk evlenme teklifini saat kaçta –
    ASLI – Saat ikiyi on gece yirmi yedinci saniyede.
    ALP – Küçükken mahalle arkadaşlarıyla yaptığımız –
    ASLI – Zillere basıp kaçma.
    ALP – Köpek –
    ASLI – Popondan ısırmıştı.
    ALP – Üç dört?
    ASLI – Yedi
    ALP – Yedi den üç çıktı
    ASLI – Dört
    ALP – Gerçekten bir şey diyemiyorum sana.
    ASLI – Peki sıra bende mi?
    ALP – Hayatım zaten biliyorum senin hakkında her şeyi. Artık kanıt mı gerekiyor lütfen ama lütfen.
    ASLI – Bravo Alp, bir şey diyemiyorum. Sen beni tanımıyorsun bitti artık.
    ALP – Ne yani? Biz burada iki yabancı gibi sanki tanımıyormuş gibi soru mu soracağız birbirimize. Oldu o zaman ismim ne hadi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Tamam o zaman hadi sor.
    ASLI – En sevdiğim renk? Burcum, doğum tarihim, tanıştığımız gün, sevdiğim arkadaş, sevmediğim arkadaş.
    ALP – Çüş!
    ASLI – Bu daha ilk sorum
    ALP – Hayatım tane tane gidelim.
    ASLI – Peki o zaman en sevdiğim renk?
    ALP – Ezan mı okunuyor? Yoksa telefon mu çaldı.
    ASLI – Yok aşkım çalmadı. Alp konu mu değiştirmeye çalışıyorsun. Yok, artık en sevdiğim rengi bilmiyor olamazsın değil mi?
    ALP – Yok artık tabi ki de en sevdiğin rengi bilmiyorum.
    ASLI – (Belli bir süre sonra.) Bilmiyorum dedin?
    ALP – Sana öyle mi geldi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Si-si- si (Aslı sinirli bir şekilde) Kır-kır- kır (Aslı aynı şekilde.) Yeş-yeş- yeş(Aslı evet
    gibisinden) Yeşil tabi ki de.
    ASLI – Beni sevdiğini biliyordum. Alp beni ne zaman sevdiğini anladın?
    ALP – Yuh artık oha artık çüş artık! Ulan bir kere sorduğun sorularda o yoktu ya! (Aslı çok sinirlenir ve daha da abartılı ağlamaya başlar.) Hayatım şimdi niye ağlıyorsun? Yoksa! Aman Allah’ım bugün ayın 15 mi? (Kendi kendine) Alp! Regli! Adette! Sakin ol! Ne istiyorsa onu ver! Tatlı getir. O bizim kıymetlimiz! Ha ilaç tatlı! (Aslıya) Hayatım tatlı yer miyiz?
    ASLI – Sen bana kilo mu aldırmaya çalışıyorsun Alp! Ne yani sen beni beğenmiyor musun, zayıf olduğumu mu düşünüyorsun? Ya da bunları yediğimde sivilcem çıktığında mutlu olacaksın? Ya da beni aldatıyorsun gönlümü mü çalmaya çalışıyorsun.
    ALP – Tebrik ediyorum Aslı. Yani muhabbet nerden, nereye, nasıl geldi helal olsun vallah. Yani bunu giriş gelişme sonuç şeklinde filme çeksek oscar’a adaydık. And the Oscar goes to ASLI! Oscar goes to Aslı yani! (Aslı daha da sinirlenir.) Tamam, hayatım sakin ol. Sinirlenme canım. Benim canım tatlı çekti de birlikte yer miyiz diye dedim… Hani... Sen bana hep düşüncesizsin dersin ya. O yüzden yani. (Alp kendi kendine) Abi bugün ne yapıp, ne edip bu tatlıyı yedirmeliyiz! Yoksa, ayvayı yeriz.
    ASLI – Tatlı matlı istemiyorum of. (Radyoyu çıkartır kulaklıklarını takar.)
    ALP – Abi ben bu kadınları anlamıyorum ya. Regliydi, doğumdu, menapozdu, ulan hayat bitti.
    ASLI – (Kulaklığı çıkartıp) Bir şey mi diyorsun Alp?
    ALP – Yok hayatım Erhanla konuşuyordum.
    ASLI – Ne diyordun?
    ALP – Sen, sen ol hep sev oğlum diyordum. Erhan oğlum sen bir tur daha at. Melis’e de sahip çık! Biz daha buradayız belli ki. Annenin regli dönemi 15 gün kamptayız aslanlarım.
    ASLI – Canım?
    ALP – Efendim.
    ASLI – (Kulaklığı uzatır.) Bu sıradaki bizim parçamız olsun hadi.
    ALP – Kaçıncı parça olacak acaba. Arşiv yaptık en hit parçalarımız diye. (Aslının bakışının ardından) Olsun canım olsun. (Kulaklığı takar. Saatine bakar. Cebinden kendi kulaklığını çıkarıp takar. Kendi Kendine.) Gerizekalı herif kaçar mı lan o? Vur lan, vur lan. Tüh Allah belanı! (Aslı Alp’e dönüp)
    ASLI – Nasıl buldun aşkım?
    ALP – Ne?
    ASLI – Parçayı diyorum.
    ALP – Güzel
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Allah’ı var güzel işte aşkım, söyleyen hakkını vermiş. Bizi anlatmış resmen parça. Tam parça yani
    ASLI – Nasıl bizi anlatmış Alp. Söyleyen resmen, aldatılmayı işlemiş.
    ALP – Hayde... Bebeğim aldatıldık ya, kader bizi aldattı ya. Hele o söze bittim.
    ASLI – Neye?
    ALP – Bittikten sonrasını hatırlamıyorum. Acayip güzeldi ama bebeğim.
    ASLI – Tebrik ediyorum Alp, sen dön bakiyim bu tarafa.
    ALP – Ne tarafa doğru? Kıbleye doğru mu?
    ASLI – Alp uzatma! Dön bakiyim. Bu kulaklık da neyin nesi?
    ALP – Canım annem arar diye parçayı dinlerken rahatsız olmayalım sesten diye taktım?
    ASLI – Ver bakiyim şu kulaklığı. (Alıp takar.) Annen ne zamandır maç spikerliği yapıyor hayatım. (Kadın geçiyormuş gibi Aslı onu tarar resmen.)
    ALP – Zamanlama süper! (Kadın geçmiştir. Arkasından bakmaktadır Aslı. Düşüncelidir yaramaz gibisinden.) Hayatım niye öyle değişti suratın?
    ASLI – Kadına bakıyorum.
    ALP – Hayatım nedir sizin bu kadın takıntınız? Bir erkekten daha çok tarama yapıyorsunuz.
    ASLI – Görmüyor musun Alp? Dip boyası gelmiş, kaşı bıyığı çıkmış. Onun kalçası benden daha büyük.
    ALP – Evet bende fark ettim. (Aslının tip tip bakmasıyla) Yani şeyi fark ettim sen bakınca, bende bakma gereği duydum kıskandım aşkım seni.
    ASLI – Ha öyle mi aman da aman kıskanırmış sevgilisini de. Bak bu arada sana jöle aldım?
    ALP – Nerde? (Aslı bankın arkasından beyazlatıcı saç spreyini çıkartır. Alp’in saçlarına sıkar spreyi.)
    ASLI – Güzel oldu.
    ALP – Dur sana da sıkalım. (Sıktıktan sonra bankın arkasına koyar. Saçlarına bakar. Yaşlanmışlardır.)
    ASLI – Var mı?
    ALP – Burada bir tane var siyah (Üzülür.) Neden üzülüyorsun hayatım?
    ASLI – İyice yaşlandık.
    ALP – Saçmalama, daha çok uzun yıllar var önümüzde hem bak çok şanslıyız biz.
    ASLI – Nasıl?
    ALP – Erhan evlendi 11 tane çocuk yaptı aşiret kurdu resmen. Melis evlendi tık yok onlarda tüp bebek yapıyoruz dediler falan bakalım yani parada yolluyorlar. Hepsinin sağlığı iyi, hepsinin hayatı iyi daha ne göreceğiz hanım?
    ASLI – Doğru diyorsun, bak ben sana ne aldım? (Bankın arkasından kasket, ceket ve hediyeleri çıkartır.)
    ALP – Ne aldın? Bana mı aldın, çok güzel bunlar.
    ASLI – Giy bakalım.
    ALP – Bende sana aldım bak burada. (Alp bankın arkasından ona aldıklarını çıkartır.)
    ASLI – Ben aldım diye aldın demi?
    ALP – Başa mı dönüyoruz?
    ASLI – Şaka yaptım.
    ALP – Giy bakalım.
    ASLI – Çok güzel oldular. (Aslının telefonu çalar.)
    ALP – Kim o?
    ASLI – Erhan arıyor.
    ALP – Beni niye aramıyor? (Alp’in telefonu çalar.)
    ASLI – Kim o?
    ALP – Melis
    ASLI – O beni niye aramıyor?
    ALP – Çocuklaşma Aslı aç bende açıyorum.
    ASLI VE ALP – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsunuz oğlum? Nasıl. Eh oğlum zor olmuyor o kadar çocuğa bakması? (Aslı konuşur gibi devam eder.)
    ALP – Nasılsın Melis’im… Eh çocuk ne yapıyor? Tüpe benziyor mu çocuk? İyiyiz iyiyiz canım dur vereyim. Al seni istiyor.
    ASLI – Tamam veriyorum oğlum.
    ALP VE ASLI – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsun kızım? Tüp bebek mi hiç aklım almıyor yani Melis. Nasıl bari iyi mi? Ateşle yaklaşmayın bari o çocuğa maazallah ne olur ne olmaz kızım. Şükür çok iyiyiz para sıkıntımız yok.
    ALP – Çekmiyor oğlum ha çekti. Ne yapıyorsun oğlum? Ne diyeceğim kaç oldu? 11 ha maşallah. Milli takım kadrosunu kurmuşsunuz oğlum. Bari takım ayarlayın da 11 – 11 maç yapın karşılıklı. Erhan bana bak çaktırma biz annenle çok kötüyüz oğlum. Durumlar çok kötü bildiğin gibi değil. Bize şöyle para yolla… 3 bin olur oğlum olur. Tamam, aslanım annene söyleme kızar yoksa söylediğime. Tamam, aslanım görüşürüz öpüyorum.
    ASLI – Öptüm kızım görüşürüz. (Kapatırlar telefonları.)
    ALP – İyi parayı da yollar. Güzel oldu bu.
    ASLI – Ne dedin Alp?
    ALP – Selamı var?
    ASLI – Aleyküm Selam… Biliyor musun Alp?
    ALP – Neyi hanım?.
    ASLI – Biz çok şanslıyız.
    ALP – Biliyorum.
    ASLI – Şu önümüzde ki gençleri görüyor musun?
    ALP – Hangilerini? (Bir kız görmüştür onun tepkisini verir.) Gördüm (Aslı dürter.)
    ASLI – Onu değil şunları.
    ALP – Gördüm.
    ASLI – Bize çok benziyorlar?
    ALP – O çocuğun vah haline.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Saçmalama gel buraya. (Sarılırlar.) Ben seni çok ama çok seviyorum.
    ASLI – Ben seni daha çok seviyorum. (Aslı Alp’in omzuna başını koyar ve huzurlu bir şekilde donarlar tek spot üzerlerindedir. Işıklar söner. Işıklar açıldığında sahnede sedye, sedyenin içerisine başka biri yatmaktadır. Ama seyirci yüzünü görmediği için Alp sanmalıdır. Aslı sedyenin yanında oturmaktadır. Fonda Alp’in kalp atışları duyulmaktadır.)
    ASLI – (Fonda dram bir müzik çalmaya başlar.) Nereden nereye geldik Alp... Ne yaptık ki biz hayata? Neden cezalandırdı ki bizi... Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi geçti gitti... Ne kadar da dolu dolu yaşamışız hayatı... Hayat bu kadar kısa mı? Hani kimi aşklar ölümsüzleştirirdi hayatı... Bir şans daha verir mi hayat bize? Geçmişin hatırına, yelkovanla akrep geri döner mi? Bak çocuklar dışarı da, hadi Alp çocuklaşma da kalk hadi... Hani söz vermiştin onlara, hani bana söz vermiştin... Yarı yolda bırakmam diye... Hadi Alp çocuklaşma da kalk... Hadi! Alp! (Sahne donar. Sahnenin bir köşesinde tek spot yanar. Beyazlar içersinde Alp gözükür.)
    ALP – Derler ki bakmak gerek kimi zaman... Oysa ki bilmezler bakmanın kimi zaman zor olduğunu. Tarifsiz duyguların bir anda son bulduğunu… Dünyanın en tatlı sesini duymanın, hiç bir şeye değişilmeyeceğini… Derler ki kalp yarası ölümün son sahnesi... Son perde geldi mi? Peki bu son perde tamir edilir mi? İki kişilik bir oyunda tek kişi çıkabilir mi? Çıksa bile bu oyun güzel olabilir mi? Derler ki hayat bir sahne. Bu sahne çok ağır değil mi?. (Tek spot aniden kapanır ve Alp’in kalp atışları durmuştur ve bunun sesi yüksek bir şekilde duyulmaktadır. Aslının feryadı ile oyun biter.)
    SON