• “İKİ KALP

    İki kalp arasında en kısa yol:
    Birbirine uzanmış ve zaman zaman
    Ancak parmak uçlarıyla değebilen
    İki kol.

    Merdivenlerin oraya koşuyorum,
    Beklemek gövde gösterisi zamanın;
    Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
    Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

    Kuşlar toplanmış göçüyorlar
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    EŞDEĞERİYLE YAN

    Eşdeğeriyle yanyana yürürken
    Cehennem sokağında birey olmak,
    Ve en inceldikten sonra
    İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.

    Saat beş nalburları pencerelerden
    Madeni paralar gösteriyorlar,
    Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
    Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

    Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


    SÜLÜNÜN YÜZÜ

    Sülünün yüzü bir atmosfer olayıdır.
    Rasgele yazarı avcıdan öğrendim:
    Yaban ördekleri donmasın diye,
    Suya nöbetleşe kanat vururlar.

    Ve işte şamandırasıyla Beşiktaş'ınız,
    Çapraşık bir yüzyılı geriye atar;
    Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu
    Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?

    Senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    İLKOKULU BİTİRDİĞİ

    İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi,
    Saçında kurdelesi Lozan gibi;
    Sonra her yıl öldürüldü, öldürüldükçe de
    Hemeninden göğe huthutler çizildi.

    Gelecek zaman oldu şimdiki zaman;
    Irmak aşağı inen güz parçası,
    Çok süslü bir halkın arasından,
    Benimsin!

    İyi anlarında sesin kalınlaşıyor
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni

    AFYON GARINDAKİ

    Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
    Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
    Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
    Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.

    Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
    Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
    Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
    Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..

    Eşiklere oturmuş bir dolu insan
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    DAHA BEN

    Daha ben ilk kazmayı vurmadan
    Elime gelen Karabitki'li testi,
    Nefertiti'nin mutfağı sayılan yerde
    Koyu sır yeni hicret yollarını kesti.

    Terimler eşekarıları sözcüklerin,
    Acımasızdırlar, adsız ve sueldirler,
    Önlerine katarak insan ve hayvan listelerini
    Sabah akşam kapınızın önünden geçirirler.

    Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?...
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    KÜÇÜK ANNE

    Küçük anne, kelepir kız,
    Bir şey söyle bana,
    bana bir laf et ki binlerce,
    Onbinlerce görüntü anlatamasın.

    Genceli Nizami'nin dediği gibi
    Taşı onunla yıkasalar
    Üzerinde akik biter,
    Bakışların ki...

    İkinci bir parıltı var senin bakışlarında
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    18 ARALIK

    18 Aralık 1985'te o salonda
    Kişi nasıl kestirebilirdi ileriyi?
    Siz, kazıbilimler, alınyazısıbilimler,
    Geçsin yıllar geçsin, seneler gibi.

    Olur mu anımsamamak Onaltıncı Louis'yi
    14 Temmuz 1789 akşamı, Louis,
    Şöyle yazmamış mıydı defterine:
    "Bugün kayda değer bir şey yok.."

    "Kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


    MUTSUZLUK GÜLÜMSEYEREK

    Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir;
    Banliyo treninde rastladığımız
    Sınav saatini kaçırmış liseli kız,
    Hep kazanırsın ey çözümsüzlük!

    Ey otobüssever ey Troya yolcusu!
    Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk
    O İB(ipekböceği) sesli kadını;
    Birinin Grönland'ı olmaya hazırlanıyordu.

    İki çay söylemiştik orda, biri açık,
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


    BİR ÇİÇEK

    Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
    Gelmiş ta ağzımın kenarında
    Konuşur durur.

    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
    Güverteleri uçtan uca orman;
    Aldım çiçeğimi şurama bastım,
    Bastım ki yalnızlığımmış.

    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


    ATI'LAR DELTALARA

    Atı'lar deltalara gömülen atı'lar,
    Saçı'lar fiyortları öpen saçı'lar,
    Kutu'lar, Haliçlerden susmuş kutu'lar,
    Takı'lar eski aşkları imler takı'lar.

    Bol dökümlü gömleğinin içinde
    Sırtını ve karnını dolanan
    Ve sonunda sincap olan
    O kuş.

    Seni o kadar yakından görünce,
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.”
    
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?
  • Kuruyan yaprağı yağmur öpse de
    Yeşeremez ki...
  • 474 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Canan Tan, öylesine bir hayatı oturup kaleme almış ki, kişiler ortam nesneler ve duygular, tam da Türk damak tadına uyan bir lezzette aktarılmış. Özellikle bursa ve çevresi ile amerikadaki yaşamının betimlemesi gerçekten muhteşem. 474 sayfanın tamamı neredeyse 474 farklı bir günü anlatıyor. Kitabın yarısını 1 haftada okudum diğer yarısını ise bir gecede okudum. Öyle bir duygusal yoğunluk varki betimlemelerinde, ilkbaharda başlayan olaylar silsilesi kısa bir yaz ve hemen uzun bir sonbaharla vede çok soğuk bir kışa sürüklüyor bizi... Hiç yaz gelmeyeceğini düşünerek geçiyor sayfalar... Aslı her ne kadar yazı yaşadığını söylesede kitabın yarısında tam kışı yaşatıyor bize ve ilk baharın gelmesini beklerken tam işler rayına oturdu derken... Ufacık bir güneş süzmesi beliriyor son sayfalarda ve öyle bir içimizi ısıtıyor ki... Kış güneşi bu olsa gerek diyoruz, ardından hemen kara bulutların arkasına saklanıyor güneş... Kitabın adı yazarın baş karakterini anlatır ya, işte bu kitap öyle bir kitap değil... Ayakları kökleri yere sağlam geçmiş fidan oluşundan ağaçlığa, gövdesi hızla gelişen, taze genç bir ağaç gibi karşısındaki bankta oturtup yapraklarının yeşillenmesi ve tam çiçeklenecekkken sonbaharın gelerek neredeyse tüm çiçekleri dökmesi ve yeşil yaprakları sarartmasını acizce bir duygu ile elimiz kolumuz bağlı izliyoruz ve elimizden hiçbirşey gelmiyor. Ve bu birkaç kere 474 sayfanın içerisinde tekrarlatıyor kendini bize...

    Evet "yüreğim seni çok sevdi" kitap biterken belkide bu şekilde bir son olacağını bilmeden klişe bir final umdum ama çok ilginç bir şekilde sağ elimdeki sayfalar inceldikçe Gerçekten Yüreğim yerinden fırladı özellikle de son safyanın her iki yüzünde... Ahhh aslı ahh, murat'a yaptıklarını okuyunca duygu fırtınasının kollarına attın beni... Hem kendini hemde muratı ne hale koydun be Aslım... Sana şiirler dizen bu adama yapılırmı be aslım... Çok üzdü hayatın beni çok... Enson Çağan Irmak ın ISSIZ ADAM filmini izlediğimde bu denli içim acımıştı. Bide sende...
  • ‘’SAPLANTI’’
    Her zaman ki gibi sosyal ağ kontrolümü yaptıktan sonra telefonumu yatağımın
    başucunda duran masama koymuştum. Mavi kuştan kimler neler yazmış, herkesin artık birbiriyle yarıştığı fotoğraf yükleme sitesinde kim hangi fotoğrafları koymuş… Şunun gömleği olmamış, şu botu giymeseymiş iyiymiş, neyse ben beğeneyim o benim fotoğraflarımı hep beğeniyor gibisinden klasik şeyler. Bende farkındaydım saçma olduğunun ama kendimizi alıkoyamıyoruz maalesef. Elimiz, o lanet telefona gidiyor, oraları kurcalıyor.
    Öyle bir hâle geldik ki birini beğendiğimiz, arkadaş olmak istediğimiz zaman gidip yüzüne söylemek yerine tırsıyoruz, pusuyoruz ve site aracılığı ile ona arkadaşlık isteği yolluyoruz. Kabul etti mi? Oh ne âlâ! Kabul etmedi mi? Vay be demek ki arkadaş olmak istemiyor, neyse önümüze bakalım. İşte benimde dâhil olduğum gençlik bu çağda böyle bir durumda ne yazık ki.
    Ne diyebilirim ki, kendimize bunu yapan bizdik şimdi katlanmak, çekmek zorundayız. Hiçte pişman gibi değiliz ya! Neyse hadi, ben öyle düşüneyim de belki bir gün aklımız başımıza gelir diye niyet edeyim. Telefonumu sessize aldıktan sonra arkamı dönüp uyuyacaktım ki, balkon tarafından bir ses geldiğini duydum. Kuştur, böcektir veya rüzgârdır. Sana ne kızım! Yat uyu işte ne meraklanıyorsun, her merak iyi değildir hem, çukura götürür atar seni, oradan da bir daha çıkamazsın. Doğruldum, halıya dokunan ayak uçlarım ürpermeme neden oldu, o sıralar hava çok soğuktu çünkü. Ailem, her ne kadar evi sıcak tutmaya çalışsa da soğuk bana mısın demiyordu bir yolunu bulup girmesini biliyordu evin içine.
    Annem yatarken hep güneşliği çekerdi. Gece uyurken görünme, daha rahat uyursun gibi şeyler söylüyordu ama ben bunların hiçbirini o yaşta anlamıyordum tabii. Güneşliği kaldırıp, etrafa bakındım. Ortalık kapkaranlık, hiçbir şey gözükmüyor. Tam karşımızda ormanlık bir arazi vardı, zamanın devlet büyüklerinden birisi buraya gelmiş, ağaçlandırma çalışması yapmış. Tabii amaç oy koparmak, yoksa onu ağaçlar mı kurtaracak değil mi? Neyse o seçimi de kaybetmiş zaten ama ektiği ağaçlar fidanlar korunmuş. Yerli halk; ‘’Bak zamanın büyük devlet babası geldi buraya orman yaptı.’’ diyorlarmış. Daha doğrusu kendilerini öyle avutuyorlarmış diyelim daha doğru olur. Neyse biz konumuza dönelim, karanlıktan korkmam normalde, çoğu zaman bizim kızlarla yolda akşama kaldığımızda onlar tırsarlar ama ben hiç tırsmam, yürüyün derim onları evlerine bırakırım en sonda ben evime doğru yol alırım.
    Bu gece farklıydı, ortamın ambiyansından mı, soğuğun insanın vücuduna bir karabasan gibi çökmesinden mi bilinmez bende biraz tırsmıştım açıkçası. Uyku tutmadı, gizli sigara zulamdan bir dal aldıktan sonra -ki bu çoğu zaman babamın paketinden aşırılmış dallar olurdu- balkona sessiz adımlarla çıktım. Bizimkilerin uykusu çok ağırdır, bana kardeş düşünmüyorlarsa da uyumuşlardır büyük ihtimal diye düşünmüştüm. Düşüncem doğru çıktı, kapılarından onlara baktım ikisi de mışıl mışıl uyuyorlar.
    Kahve mi yapsam diye düşündüm. Uykumu daha çok kaçırır diye düşünerek vazgeçtim. Sigaramı tüttürürken, karşımızdaki ormanlık alandan ses geldiğini duydum. O yöne doğru dikkatli bir şekilde bakıyordum ama hiçbir şey görünmüyor. Sokak lambasının sarı ışıkları altından geçen buzlu yol, onun ilerisinde ormanlık alan. Ormanlık alan deyip geçmeyin, hakikatli bir alandır. Yüksek yüksek ağaçlar, yeşillik, Pazar günleri boş yer bulamazsınız o kadar! Sigaramı tam aşağı atarken montlu, başına şapka geçirmiş yüzü görülmeyen bir kişinin bana sürekli baktığını gördüm. Başımı çevirdim, manzaraya baktım ama o hep bana bakıyordu. İçimde bir ürperti oluştu nedense, korkmuştum. Karşımda duran adam sürekli bana bakıyor, sigarasından bir çekiş alırken bile gözlerini bana dikiyordu.
    İçeri girdim, montumu sessiz bir şekilde çıkarıp askılığa astım. Odama geçip kapımı kapadım. Yorganımın altına girdim, düşünmeye başladım. Kendimi ferahlatmak içinde;
    ‘’Belki de bana bakmıyordu. Yüzünü görmüyordum sonuçta.’’ yalanını uydurarak gözlerimi kapattım, bedenimi uykunun hapishanesine teslim ettim. Ertesi sabah olduğunda güneşli bir hava vardı. Bu içimi biraz olsun açmıştı. Kaç gündür kara bulutlar, soğuk beni mahvetmişti. Hava bulanık olduğunda benimde ruhum, içim nedendir bilinmez bulanık oluyor. Bunu bir türlü çözemedim, çözersem sizlere de söylerim merak etmeyin.
    Annem, her zaman ki gibi kahvaltıyı hazırlamış, babam gazetesini okuyarak çayını yudumluyordu. Günaydın diyerek selamladım. Kahvaltımı yaparken, birkaç soru yönelttiler, klasik sorular bilirsiniz; Nasılsın? Dersler nasıl? Bugün ne yapacaksın? Servis kornasını duyduğumda çantamı sırtıma takıp annemi öptüm, okuldan sonra dershaneye gideceğimi, akşam eve biraz geç dönebileceğimi söyledim. Annemin uyarılarından sonra kapıyı kapatarak servise bindim. Bizim kızlarla her zaman arka beşli koltukta otururduk, yerime geçerek oturdum. Kızlarla dedikodu, şu dün şunu paylaşmış, fotoğraf değerlendirmesi yapıyorduk. Sanki biz çok güzelmişiz de başkasını eleştirme yeteneğine sahipmişiz gibi… O zamanların saçmalığını şimdi hatırlıyorum. Bir abimin çok önemli bir sözü vardı, bana şunu söylemişti; ‘’İleride dönüp baktığında, ulan ne salakmışız diyeceğin hareketler yapma.’’ Ne kadar doğru bir söz tabii ben bu sözü o zaman kaideye dahi almadan geçmiştim.
    Okulda bitti, çarşıda servisten indik. Dershaneye gittik dersimizi dinledik. Sınavlarımızı çözdük. Saat 19:34 olmuştu. Kış ayları olduğu için yazın 10:00 – 10:30 gibi kapkaranlık, herkes soğuktan kaçmış evlerine sığınmış bile… Kızları, ailesi aldı. Beni de çağırdılar ama kabul etmedim, teşekkür ederek geri çevirdim. Nedense canım aşırı şekilde sahil kenarından yürümek istiyordu.
    Sahilde yürürken, bankta oturan dün balkonda gördüğüm adama benzer bir kişi gördüm. Yine sigara içiyor, ben yanından geçerken beni süzüyordu. İçimi tuhaf bir ürperti kapladı, aldırmadım yoluma devam ediyordum.
    Evime giden kestirme bir yol bulmuştum. Harabe bir yerden geçiyordu ama yolumu baya bir kısaltıyordu oraya saptım. Ortalık çok sessizdi, kimsecikler yoktu ama ben neredeyse her gün gelip geçtiğim için korkmuyordum. Arkamda bir anda benle beraber yürüyen biri varmış gibi hissettim. Durdum, benle birlikte o ayak sesi de durmuştu. Arkama yavaşça dönerek baktım, kimse yoktu. Dünkü olay beni iyice germişti anlaşılan, giderek psikolojimi de etkiliyordu. Yürümeye tekrardan başladım, bu sefer adımlarımı biraz daha hızlandırmıştım. Bizim bir alt sokaktan geçerken, kenardaki terk edilmiş evin oraya bakıyordum ki birden arkamdan bir el uzandı, pamuğa dökülmüş bir şeyi soludum.
    Uyandığımda kendimi bir kafesin içinde buldum. Avazım çıktığı kadar bağırsam da hiçbir işe yaramayacağını seziyordum. Nitekim öyle de oldu zaten. Etrafta hiç ses seda yoktu, sanki yerin yedi kat altında yapılmış bir kafes gibiydi. Çok geçmeden ışıklar yandı, karanlığa alışmış gözlerim bir müddet ışığı yadırgasa da kendine geldi.
    Karşımda bir kişi duruyordu. Tanımıyordum, daha önce hiç görmemiştim ama o beni çok yakından tanıyormuş gibi hayran hayran yüzüme bakıyordu.
    ‘’Ne istiyorsun benden? Sen de kimsin?’’ cevap vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Bu durum sinirimi aşırı derecede bozmuştu, dayanamadım bağırdım.
    ‘’Sana diyorum ya piç! Kimsin sen? Ne diye kilitledin beni buraya?’’ yavaşça kafese yaklaştı, eğilerek tam hizamda durdu. Mavi gözleri, sarı saçları birazda büyük bir burnu vardı. Genel anlamda tipi vardı ama çok da yakışıklı biri sayılmazdı hani.
    ‘’Senden istediğim tek bir şey var!’’ dedi. Kısık ve anlaşılır bir dille. Biraz afalladım, birkaç saniye geçen sessizlikten sonra sordum;
    ‘’Neymiş o?’’
    ‘’Sevgin.’’ Ne diyordu bu adam yahu! Beni bir kafese tıkmış, kaçırmış üstüne üstlük birde sevgimi mi istiyordu! Adamın yüzüne tiksinti ile bakıyordum. O da bunun farkındaydı, bir kızı kaçırmış bir yerde hapsetmişti şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu bu nasıl bir ironiydi böyle… Bir şey demeden bana bakmaya devam ediyordu.
    ‘’Ben balkonda sigara içerken bana sürekli bakan da sen miydin?’’
    ‘’Evet.’’
    ‘’Bankta oturan adamda sendin?’’
    ‘’Evet, o da benim.’’
    ‘’Peki ama sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.’’ Derin bir nefes aldı. Kim olduğunu söylemek istiyordu ama bir türlü buna cesaret edemiyordu. Biraz düşündükten sonra ayağa kalktı, çantasından yiyecek çıkardı.
    ‘’Şimdi gidiyorum, bunlar senin için. Yarın yine geleceğim. Uslu dur.’’ Çantasını sırtına taktı, benim yalvarışlarım işe yaramıyordu. Işıkları söndürdü, ortalık bir anda karardı. Tek ışık, daha doğrusu ışık görevini gören şey; Ay`ın pencereden üzerime düşen ışıklarıydı.
    Gece boyu hiç uyumadım. Sürekli ağlıyor, evimi sıcak yatağımı düşünüyordum. Ailem acaba şuanda ne yapıyordu, beni çok merak etmiş olmalıydılar, polise bile gitmişlerdir kesin. İçimdeki tek umut onların beni bulmasıydı onun haricinde tutunacağım hiçbir dalım yoktu. Biraz sinirlerim yatışmış olacak ki sabaha doğru gözlerim kendiliğinden kapandı, ortalama olarak 2-3 saat uyudum, uyumadım kapı tekrardan açıldı.
    Yine o gelmişti. Elinde sigarası ile birlikte, canım acayip sigara çekiyordu.
    ‘’Bir sigarada bana yakar mısın?’’ dedim. Cebinden çıkardığı sigarayı yaktı ve bana uzattı. İçime çektiğim her nikotinde biraz daha sakinleşiyordum sanki. Bu çok kısa sürüyordu, sonra gerçeğe dönüyor, burada bir sapık tarafından hapsedildiğimin farkına varıyordum. Sigara mı bitirdiğimde söndürdüm ve ona döndüm. Belki huyuna gidersem onu yumuşatabilirim diye düşünerek, sorular sordum.
    ‘’Ne zaman gördün beni?’’
    ‘’Evinden çıkıyordun. Bende iki yan apartmanınızda oturuyorum. Orada gördüm.’’
    ‘’Nerede okuyorsun?’’
    ‘’Okumuyorum. Çalışıyorum.’’
    ‘’Nerede peki?’’
    ‘’Orada burada, sabit bir işim yok ne olursa artık.’’
    ‘’Peki beni böyle kapatarak, sapıkça hareketler yaparak benim seni seveceğimi mi sanıyorsun?’’
    ‘’Ben sapık değilim. Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.’’ Güldüm, avazım çıktığı kadar güldüm. Ne diyordu bu adam yahu, neden bahsediyordu. Benim iyiliğim içinmiş, hadi oradan!
    ‘’Neden gülüyorsun?’’ diye sordu. Cevaplamadım. Sinirlerim bozulmuştu, birden hiddetlenerek siktir olup gitmesini istedim. Bağırdım, defalarca bağırdım.
    Kalktı, kırılmış olacak ki çantasını sırtına taktı ve kapıyı çekerek gitti. Arkasından gülüyordum, tek yaptığım gülmekti. Ben de mi deliriyordum yoksa, ben de mi artık yavaş yavaş yitiriyordum benliğimi. Ertesi gün geldiğinde çantasının yan gözünde asılı duran bir çakı gördüm. Ona ulaşmalıydım, ona ulaşabilirsem onu alt edebilirdim. Çantasını her zaman yanına koyardı. Yine öyle yaptı, su istemeye bahanesiyle onu arka tarafa yönlendirdim, parmaklıklar arasından uzanarak çakıyı aldım. Arkama sakladım. Muhabbetimiz koyulaşmıştı nedense o gün, bana her şeyden bahsediyordu. Evinden, ailesinden, okul yaşamından, insanlar tarafından görünmediğinden her şeyden. Bana olan sevgisini defalarca dile getiriyordu. Bu işe kalkışmasa gelip yüzüme bunları söylese belki bir şansı olabilirdi ama bu türlü nasıl bir şans bekliyordu benden anlamıyordum.
    Birden arkamdaki çakıyı boğazıma götürerek kapıyı açmasını istedim. Afallamıştı, bana yalvarıyordu ama çok emin konuşuyordum, gerçekten de kapıyı açmasaydı boğazımı keserdim.
    Bunları çekeceğime ölürdüm daha iyi. Kapıyı açtı, açar açmaz kafesten çıktım. Sakin olmamı istiyordu. Bir anda beni gecelerce burada tuttuğu aklıma geldi, bana bunu yapmaya ne hakkı vardı, kan beynime sıçramıştı. Çakıyı ona doğru doğrulttum. Gözlerimin içine bakıyordu, yalvarır bir hâldeydi ama hislerim o an donuk bir hâl almıştı. Çakıyı hızlı bir şekilde kalbinin tam orasına sapladım. Çıkardım tekrar sapladım, tekrar tekrar tekrar! Her taraf kanla bulanmıştı artık, yüzüm tamamen kan olmuştu.

    Herif can verdiğinde, çakıyı yere attım. Onun cansız bedeninin üzerine oturdum, ona bakarak güldüm. Tek yaptığım şey onun cesedinin üzerinde gülmekti.

    Mert Ekim
  • Kapılardan birinin daha önündeydim şimdi. Korkudan bir an gözüm dikişlerine çamur bulaşmış, üstünde daha yağmurun kurumadığı ayakkabıma dikildi. Nihayet cesaretimi toplayıp içeri girdim. O sahneyi ne zaman hatırlasam hala gözlerim dolar. İçeride yaklaşık bir otuz kadar iki kişilik banklardan vardı. Ama her bir bankta da sadece bir kişi oturuyordu. Hepsini de tanıyordum: Annem, eşim, okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım... Hiçbiri bana bakmıyordu. Şükrettim. Boğazım düğüm düğüm. Sistem'e sordum korkarak: "Bu oda ne odası?"

    Sistemin robotik sesi, ölgün duvarlarla kaplı odada yankılandı: "Bu oda, sana ihtiyacı olduğu zamanlarda yanında olmadığın kişilerin odası. Bu banklar bu yüzden böyle. Hep... tek kişilik gibi."