• Dandanakan Meydan Muharebesi’nden sonra yıllar boyunca çatışmayı sürdüren Selçuklular ve Gazneliler, kendi açılarından fazla bir gelişme kaydedememiş, üstünlük kuramamışlardı. Bu sebeple iki taraf bir araya gelip, Ebû’l-Fazl Beyhakî‘nin kaleme aldığı bir anlaşma ile barış yaptılar (1059). İki taraf arasında imzalanan ve Hindukûş dağlarının sınır olarak kabul edildiği bu antlaşma, yaklaşık yarım asır boyunca yürürlükte kalmıştır. Karahanlılar ve Gazneliler ile yapılan antlaşmanın ardından Çağrı Bey, iç işlere yönelmiştir.
  • Gazneli tahtına oturan Mevdûd, iç karışıklıkları bastırdıktan sonra ilk iş olarak Çağrı Bey’in hâkimiyetinde bulunan Horasan bölgesine yönelmiş ve Belh civarına saldırmıştır. Çağrı Bey bu sırada ağır bir hastalık geçirdiğinden dolayı kendisi gidememiş, yerine o sırada 14 yaşında olan oğlu Alp Arslan’ı göndermiştir. Alp Arslan’ın yaşının küçük olması Gazneli Mevdûd’un, Alp Arslan’ı küçük görmesine sebep olduysa da Alp Arslan yaptığı şiddetli bir hücum ile Gazneli ordusuna ağır bir darbe indirmiş; pek çok esir ve ganimet ele geçirmiştir. Sonrasında babasının yanına dönen Alp Arslan, “babasının katına çıkıp (durumu ona anlatınca) buna çok sevinen Çağrı Bey iyileşti.” [18] Hastalığından kurtulan Çağrı Bey’in yaptığı ilk iş, oğlu Alp Arslan ile birlikte sefere çıkarak Ceyhun’un diğer tarafındaki Tirmiz şehrini kuşatıp, ele geçirmek olmuştur.
    Çağrı Bey’in arka arkaya elde ettiği bu kazanımlar üzere Gazneli Mevdûd bu işi kesin olarak çözmek üzerine, Büveyhî emiri Ebû Kâlicâr ve Karahanlı hükümdarı Arslan Han ile ittifak yapmış ve Çağrı Bey’in üzerine yürümüştür. Ancak durum beklendiği gibi olmamış; Mevdûd hayatını kaybetmiş (18 Aralık 1048), Ebû Kâlicâr ise Çağrı Bey üzerine yürürken geçtiği çölde ordusunun büyük bir kısmını kaybedip, geri çekilmek zorunda kalmıştır. Harekete geçmekte başarılı olan tek kişi Arslan Han olmuş, Tirmiz’i ele geçirdiyse de bu başarı kısa bir süre etkili olmuş ve Çağrı Bey’in emri üzerine Alp Arslan harekete geçerek Arslan Han’a karşı gâlip gelmeyi başarmıştır. Bunun üzerine Arslan Han, Selçuklular ile barış yapmaya mecbur kalmış ve 1049 yılında barış yapılmıştır.
  • Çarpışmaların şiddetlenmesi ve kayıpların artmasından sonra iki taraf da geçici bir barış arayışına girmiştir. Sonrasında yapılan barış antlaşmasına göre Selçuklular işgal ettikleri Nîşâbur, Serahs ve Merv’den çekilecek; karşılığında Nesâ, Bâverd ve Ferâve onlara geri verilecek, Gazne ordusu ise Herat’a çekilecekti. Görünürde antlaşmayı kabul eden Selçuklular bu barış şartlarına uymadılar. İşgal ettikleri yerlerden çıkmadıkları gibi, tekrardan Gazne topraklarına akınlara başladılar.
    Dandanakan Meydan Muharebesi ve Selçukluların Kesin Bağımsızlık Kazanması

    Sabrı oldukça tükenmeye başlayan Sultan Mesûd, bu meseleyi kalıcı olarak çözebilmek amacıyla 1039 yılının sonlarında büyük bir ordu ile sefere çıkmıştır. Selçuklular, tam donanımlı olan ve Sultan Mesûd tarafından idare edilen Gazneli ordusundan çekinmişlerdir. Dandanakan Meydan Muharebesi’nden önce düzenlenen kurultayda Tuğrul ve diğer Selçuklu beyleri daha batıya çekilmek istemiş, Çağrı Bey ise “Madem kaçacaktık, en baştan böyle bir padişahla uğraşmamalıydık. Bu yaptığımız acizliktir, korkmamak gerekir.”diyerek fikirlerini değiştirmiştir.
  • Uzun zamandan beri ilk kez derinlemesine uğraşılmış bir inceleme yazmak istiyorum. Umarım yapabilirim.


    Kitabın kapak tasarımları gerçekten çok iyi. Dış kapağı gibi iç kapaklara da epey özenilmiş. İç kapaklarda yazarın hayatı kitabın tanıtımı vs den sonra başta ve sonda olmak üzere birer karakter haritası veya karakter ailelerin soy ağacı bulunuyor. Karakterlerin çok olması dolayısıyla da bu ayrıntı gayet yararlı diye düşünüyorum. Aynı zamanda karakter dizini konulmuş olması şaşırtıcı ve çok hoş. Karakterlerin romandaki yerleri sayfa sayfa tespit edilip indekslenmiş. Saatlerce belki de günlerce sürecek bir çalışmayla oluşturulduğu kesin. 
    Kronoloji de ayrıntılı ve okunası bir biçimde hazırlanmış. Bu incelemede kronolojiden epey yararlandığımı da söylemem gerek.

    Yazar bu kitabında baş karakteri olan bozacı Mevlut'un 1969 ile 2012 arasındaki 40 yılllık satıcılığını konu ediyor. Tabi bu kırk yıl sınıfsal farklılıkları o kadar iyi anlatıyor ki içinde bulunduğumuz durumu gözümüze bu kadar iyi sokması kitabi degerli kılan öteki konu.

    İlk kısımda Mevlut'un 1982 de kız kaçırmasıyla kurgunun temeli atılıyor. 2. kısımda 12 yıl sonra Mevlut'un aile babası olmuş ama fakirlikten kurtulamamış halini işlemiş yazar. Sonraki kısımlarda geçmişe dönerek Mevlut'un 1969 daki çocukluğunu ve devam ederek gençliğini anlatıyor.

    Mevlut'un anlatıldığı bölümleri geçmiş zaman kipinde, üçüncü tekil şahıs üzerinden yazmış Pamuk. Aralarda hikaye karakterlerinin isimleri başlık olarak sunuluyor. Karakterler giriyor ve direk okuyucuya seslenir biçimde birinci tekil şahıstan meramlarını anlatıyorlar. Bunlar taslağın detaylanmasını sağlayan içeriklere sahip tabi.
    Aynı zamanda bu kadar çok karakterin olduğu bir kitapta her karakterin yeri geldiğinde söz alıp konuşması kitabın akıcılığını, okunurluğunu ve özellikle karakterleri benimsemeyi çok kolaylaştırıyor.

    Konuların içinde en çok ilgimi çeken elbette Mevlutun aşkı ve mektupları oldu. Ama kurguyu besleyen yan temalar çok fazla olduğu için kitap sırf bir aşk hikayesi olmaktan çıkıyor.
    40 yıl boyunca İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, bozacılık, pilâvcılık ve otopark bekçiliği gibi birçok işte çalışan Mevlut'un gözünden şehri ve sokakları izlemek gerçekten haz veriyor. Sanki onunla birlikte Boo zaaa diye bağırıp o anki atmosferi hissediyorsunuz. Onun kafasındaki tuhaflık mı? Elbette sizinkiyle aynı.

    Boza, gecekondu, devlet arazisine tapusuz çöküp arsa çevirme, kız kaçırma, başlık parası, sokak satıcıları gibi enteresan onlarca konu.
    İdeolojik savaşların toplum hali, ekonomik ilişkilerin akraba hali, göç edenlerin adapte hali.
    Bu şekilde bakıldığında sadece bir roman mı yoksa İstanbul'un 40 yıllık sosyolojik süzgeci mi diye bi durup düşünüyorsunuz.


    Romanın dinsellik ve azınlıklar konularında gecekondulaşma, kentleşme, içgöç, siyasal simge ve söylemler görülüyor.
    Mevlut'un Beyşehirden babasıyla birlikte ayrılmasından sonra ilk taşındığı yer çocuklugunun ve gençliğinin bir bölümünün de geçeceği Kültepe mahallesidir. Hemen yanında ise Mevlut'un amcasının ve kuzenlerinin yaşadığı Duttepe mahallesi vardır. Bu iki tepe her açıdan birbirlerine çok benzerler. Ama sınıfsal benzerlikleri sayesinde barış içinde yaşasalar da siyasi olaylar yüzünden rakip hatta can düşmanı olmaları kaçınılmazdır.

    Mevlut, arkadaşı Ferhat’ın solcu-Alevi-Kürt olmasından gaza geliyor, onunla geceleri çıkıp sloganlar yazıp mutlu oluyorken, bir yandan amcasının oğulları Korkut ve Süleyman ile ülkücü sloganlar da yazıp seviniyor. Duttepe ve Kültepe’yi ayıran şey, kültür-kimlik ve ideoloji farklılığıdır. Ekonomik ilişkiler ve toplumsal ağ bakımından ikisi de aynı şekle şemaile sahiptir.

    Şahsi Görüş Resmi Görüş
    Kitapta ilgimi çeken bir diğer konu şahsi ve resmi görüşle ilgili olandı. Ferhat'ın Mevlut'a Şahsi görüşlerimiz kendimiz için resmiler devlet için." gibi bişey dediğini hatırlıyorum. Bu da bana Orwell'in 1984'ündeki düşünce suçunu çağrıştırmıştı.


    Orhan Pamuk bir söyleşisinde bu kitabının şimdiye kadar yazdığı en mizah dolu kitap olmasına özen gösterdiğini anlatıyor. Aralarda işlenmiş bir kara mizah var. Kitapta geçen bir çok trajik olayın yanında bununla anlatımı okunası kıldığını düşünüyorum.

    Şimdi benin yaptığım bu inceleme veya tanıtım devede kulak olacaktır.
    En çok beğendiğim Orhan Pamuk kitabı oldu. 460 sayfalık bir kitabın tanıtımını yapmak kolay olmadı. Amatör olduğum için aralarda spoiler vermiş olabilirim affola.
    İncelemeyi bir çok eksikle birlikte yazdım. kaçırdığım değinemediğim konular elbette vardır. Gelecek zamanlarda telafi etmek dileğiyle.
  • İnanç, bilgiler deposudur. Bilgi, kanıtlanmış inançtır. Bir de bunlara sadece benzeyen İnanma İsteği var. Diyelim ki biz dev bir dağın bu eteğindeyiz. Dağın diğer tarafında ne var diye düşünüyoruz. İnanç bize bildiklerimizden yola çıkıp şunları söyletir: Aynı burası gibi köy var, deniz var, gelişmiş bir şehir var, çöl var, bir dağ daha var vs. Bilgi, dağın diğer tarafına gidip gördükten sonra ispatlanan manzaradır.

    Uzaylılar / U.F.O'lar ne İnanç ne de Bilgi. İnsanların İnanma İsteği'nden gelen bir kuram, bir mitoloji. Dağın bu yakasında su kıtlığı yaşayan halkın, dağın diğer tarafında su olduğuna İnanma İsteği gibi bir şey. Hatta bir din ve ideoloji.

    Piramitler, Stonehenge, Nazca çizimleri gibi yüzde yüz insan yapımı eserleri "uzaylılara" izafe etme eğilimi, evrende yalnız olmamaya İnanma İsteği nereden geliyor? Benim araştırmalar sonucunda vardığım şu: 2. Dünya Savaşı sonrası, Tanrı'dan beklenen kitlesel yardım gelmeyince, 1947'de UFO / Uzaylı çılgınlığı başlıyor. İnsanın geriliğine ve vahşetine engel olacak, atom bombası atmasını engelleyecek, doğaya ve evrene verdiği zararı durduracak bir İnanma İsteği haklı olarak doğuyor.

    Dünyanın 5000 yıllık yazılı tarihinde üç gün ordan beş gün şuradan toplayıp bakınca, en fazla 300 yılın barış içinde geçtiğini görüyoruz. Avrupa'nın 2400 yılına bakınca 4 yıl savaşsız geçmiş. Doğa ise her vurduğunda düşüyoruz.

    Kıyametin yaklaşmasına inanç, Mesih / Mehdi gelişinin beklenmesi, insandan üstün form arayışları; bunlar aslında toplumsal birer çığlık.

    Erich Von Daniken'in dünyada yüz milyonlarca (aklımda doğru kalmışsa 600 milyon) satmış kitabı Tanrıların Arabaları​'nı görünce eskilere gittim. 94'te okumuştum... Çocuk heyecanları taşıyanlar için "güzel" bir yapıt...
  • Sizlere çok önemli bir adam ve çok önemli bir kitabı tanıtmak istiyorum: Vamık D. Volkan ve kitabı Kimlik Adına Öldürmek. Bu, her yerde bulunan ve ucuz bir kitap değil. Sevgili Serkan Hocam sağolsun bana güvendi ve kısa bir süre için emanet etti.

    Vamık Volkan, İngiliz tabiyetinde doğmuş bir Kıbrıs Türkü. Freud'un Psikanaliz ekolünden​gelen bir psikiyatrist​. Ankara Tıp, ABD ve İsrail Üniversitelerinde kariyer yaptı. Sigmund Freud Ödülünü​ aldı, Nobel Barış Ödülüne​ aday gösterildi.

    Elimdeki eseri psikoloji ve sosyoloji teması taşıyor. Faik Sabri Duran, İnsanlar Alemi kitabında, insanlığın ilkel dönemini yaşayan kabilelerden örnekler​ verir ve onların aynı adada yaşasa bile türlü işaretlerle kendilerini "diğerleri"nden ayırmak için neler yaptıklarını anlatır. Psikanalist Eric Ericson, Yalancı Türleşme adıyla bu durumu açıklıyor.

    Vamık Volkan, bu yaklaşımı, etnik, ulusal, dinsel ve ideolojik Geniş Grup Kimliklerine uyguluyor. Amacı, 11 Eylül saldırısı sonucu keskinleşen dünyaya, kitlesel trajedilere, barışçıl yollarla çözüm aramak.

    Vamık Volkan'ın Atatürk ile ilgili de bir eseri bulunmakta. Kendi alanında: Kozmik Kahkaha, Divandaki Düşmanlar, Fanustaki İnsanlar, Düşman ve Yandaş Edinme Gereksinimi gibi kitapları var.

    Vamık Volkan'ı araştırdıkça yeni şeyler buluyoruz. Bu kitabını da henüz yeni okumaya başladım. İleride bir paylaşım daha yapmak istiyorum...
  • Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.