Yêzdan Barış profil resmi
3 okur puanı
27 Haz 01:34 tarihinde katıldı.
  • İnsanların kendi geçim araçlarını üretme tarzı, her şeyden önce hâlihazırda buldukları ve yeniden üretmeleri gereken geçim araçlarının niteliğine bağlıdır. Bu üretim tarzı, yalnızca bireylerin fiziksel varlığının yeniden üretimi olarak görülmemelidir. O şimdiden, daha çok, bu bireylerin gerçekleştirdiği belirli bir faaliyet biçimi, hayatlarını ifade etmenin belirli bir biçimi, belirli bir yaşam tarzıdır . Bireylerin hayatlarını ortaya koyuş tarzı, onların ne olduklarını da ortaya koyar. Dolayısıyla, onların ne oldukları üretimleriyle – ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de– örtüşür. Bu nedenle, bireylerin ne oldukları, onların maddi üretim koşullarına bağlıdır. Bu üretim ancak nüfus artışıyla ortaya çıkar. Bu da bireylerin birbirleriyle ilişki [ Verkehr ] kurmalarını gerektirir. Bu ekonomik ilişkinin biçimi de yine üretim tarafından belirlenir. Farklı ulusların kendi aralarındaki ilişkiler, her birinin kendi üretici güçlerini, iş bölümü ve iç ekonomik ilişkilerini ne ölçüde geliştirdiğine bağlıdır. Bu, genel kabul gören bir önermedir. Bununla birlikte, yalnızca bir ulusun diğer uluslarla ilişkisi değil, ulusun kendi içsel yapılanması da onun üretiminin ulaştığı gelişim aşaması ile o ulusun iç ve dış ekonomik ilişkilerine bağlıdır. İş bölümünün ulaştığı gelişim düzeyi, bir ulusun üretici güçlerinin ne ölçüde gelişmiş olduğunu açıkça ortaya koyar. Her üretici güç, yeni toprakların tarıma açılması gibi zaten bilinen üretici güçlerin salt nicel bir artışı olmadığı sürece, iş bölümünün daha da gelişmesine yol açar. Bir ulus içindeki iş bölümü, önce sınai ve ticari emeği tarımsal emekten ayırır; ardından kent ile kır arasındaki ayrım gelir ve bu ikisinin çıkarları çatışır. İş bölümünün daha da gelişmesi ticari emeği sınai emekten ayırır. Aynı zamanda, bu çeşitli alanların kendi içindeki iş bölümü nedeniyle, belirli iş kollarında birlikte çalışan bireyler arasında yeni görev bölüşümleri ortaya çıkar. Bu insan gruplarının birbirleri karşısındaki konumları, tarımda, sanayide ve ticarette işin örgütlenme tarzı (ataerkillik, kölecilik, kastlar, sınıflar) tarafından belirlenir. Bu aynı koşullar (daha gelişkin bir ekonomik ilişki söz konusu olduğunda), farklı ulusların kendi aralarındaki ilişkilerde de görülür. İş bölümündeki çeşitli gelişim aşamaları, bir o kadar farklı mülkiyet biçimlerini temsil eder; yani, iş bölümünün mevcut durumu, aynı zamanda, emeğin maddesi, araç-gereçleri ve ürünü bakımından bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini de belirler. İlk mülkiyet biçimi, kabile mülkiyetidir [Stammeigentum]. Bu biçim, insanların avcılık ve balıkçılıkla, hayvancılıkla ya da en iyi olasılıkla toprağı işleyerek geçindiği, gelişmemiş bir üretim aşamasına denk düşer. Tarım, işlenmemiş geniş topraklar gerektirir. Bu aşamada iş bölümü daha yeni yeni başlamaktadır ve aile içinde var olan doğal iş bölümünün daha da genişletilmesinden ibarettir. Dolayısıyla, toplumsal yapı ailenin genişletilmesiyle sınırlı kalır: Ataerkil kabile reisleri, onların altında kabile üyeleri ve son olarak köleler. Aile içindeki gizli kölelik, nüfusun artıp ihtiyaçların çoğalmasıyla ve dışarıyla temasların –hem savaşın hem de trampanın– yayılmasıyla birlikte, ancak yavaş yavaş gelişir. Mülkiyetin ikinci biçimi, özellikle birkaç kabilenin anlaşmalar ya da fetih yoluyla bir kent içinde birleşmesinden doğan ve köleliğin varlığını sürdürdüğü antik komün ve devlet mülkiyetidir. Komün mülkiyetinin yanında, önce taşınabilir daha sonra da taşınmaz mülklerle birlikte özel mülkiyetin –komün mülkiyetine bağımlı, olağandışı bir biçim olarak– geliştiğini görüyoruz. Yurttaşlar, çalışan köleleri üzerinde ancak topluluk olarak iktidar sahibidirler ve sırf bundan dolayı bile komün mülkiyeti biçimine bağlıdırlar. Aktif yurttaşları köleleri karşısında, birleşmenin bu doğal biçimini korumak durumunda bırakan, onların ortak özel mülkiyetidir. O nedenle, bu mülkiyet biçimine dayanan tüm bir toplumsal yapı ve onunla birlikte halkın iktidarı, taşınmaz özel mülkiyet geliştiği ölçüde çöküşe geçer. İş bölümü şimdiden daha gelişkin bir duruma gelmiştir. İlkin kent ile kır arasındaki, ardından da kentin çıkarlarını temsil eden devletler ile kırın çıkarlarını temsil eden devletler arasındaki karşıtlığı, ve kentlerin kendi içinde de sanayi ile deniz ticareti arasındaki karşıtlığı daha o zamanlardan görmeye başlıyoruz. Yurttaşlar ile köleler arasındaki sınıf ilişkileri artık tamamen gelişmiş durumdadır.
  • "Eleştirel bir şekilde okuyor muyuz ki eleştirme alışkanlığımız olsun?" Sahi, ne kadarımız bir metni notlar alarak okuyor? Profesyonel tarihçileri hedefleyerek soruyorum, ne kadarımız bir metnin referanslarını kontrol ediyor? O metnin orijinal ve bazen sadece birincil kaynaklarda bir yerlerde gömülü oldukları için kontrol edilmeleri epeyce güç olan ve tam olarak aynı konuyu çalışmıyorsanız gidilmesine ve görülmesine çok da gerek olmayan referansları bir yana dursun, kim herkesin ulaşabileceği türden olan referanslarını kontrol ediyor? Öyle bir alışkanlığımız yoksa tarih yazarları olarak neden bir şekilde referans verip duruyoruz? Sadece kendi yazdıklarımıza bir meşruiyet kazandırma kaygısı mıdır söz konusu olan? Yoksa o kadarını da yapmayanlar var mı? Ayrıca, bir metnin, teknik anlamda referansı, kaynakları, bibliyografisi eksik olabilir. O zaman iş bitiyoru mu?
    Herkes için söylüyorum, okuduklarımızı aklın süzgecinden geçiriyor muyuz? Yoksa meşrebimize göre en yakın kuyumcu dükkânının rafında gördüğümüz ilk bileziği kolumuza takıyor ve haylice bir zaman, belki de ömrümüz boyunca hiç çıkarmıyor muyuz? "Üstat ne söylemişse güzel söylemiş, ne eylemişse güzel eylemiş" mi diyoruz? İsterseniz biraz demode bulabilirsiniz, "Akıl dediğin de bir sosyal mamul (social construct)" diyebilirsiniz "Neredeymiş o mutlak akıl? Senin aklın sana, benim ki de bana" da diyebilirsiniz. Tartışmıyorum, neyin nesiyse, kimde ne kadar ve nasıl varsa o aklı kullanacak kadar cesur muyuz? Yoksa bazen gereğinden fazla cesuruz da hiçbir kayıt kuyutla bağlı olmaksızın, disiplinin iç kurallarını hiç takmıyoruz ve bizden önceki bilimsel faaliyetleri hiç dikkate almayacak kadar kendi aklımıza mı güveniyoruz? Veya bu şekilde pervasızca, kaygısızca ortaya dökülenleri baş tacı ediniyor, tarihi onların rehberliğinde okumanın rehavetine mi bırakıyoruz kendimizi?
    Y. Hakan Erdem
    Sayfa 19 - Doğan Kitap
  • Yêzdan Barış tekrar paylaştı.
    Yetenek doğanın vergisi olmaktan ziyade toplumun eseridir. Yetenek birikmiş sermayedir ve ona sahip olan kişi sadece bir taşıyıcıdır. Toplum olmadan, onun sağladığı etkili yardımlar ve eğitim olmadan en parlak doğal yetenekler bile doruğa çıkacak yerde, en sıradan yeteneklerin altında kalırdı. Bir ölümlünün bilgisi ne kadar geniş, hayal gücü ne kadar zengin, yeteneği ne denli parlaksa, eğitimi de o kadar çok sayıda ve kayda değer olacak, topluma olan borcu da o denli büyük olacaktır. Irgat neredeyse beşikten çıkıp mezara girinceye kadar üretip durur, halbuki sanat ve bilimin semeresi geç toplanır ve kıttır. Çoğu, daha meyve olgunlaşmadan ağaç çürüyüp gider. Toplum yeteneği yetiştirirken bir ümit için fedakarlıkta bulunmaktadır.
3 okur puanı
27 Haz 01:34 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Alman İdeolojisi
  • Tarih-Lenk

Okuduğu kitaplar 46 kitap

  • Yanlışlıklar Komedyası
  • 50 Soruda Bilim ve Bilimsel Yöntem
  • Komplo
  • Şahsiyet Analizi
  • İnsanı Tanıma Sanatı - Şahsiyet Ve Karakter Analizi
  • İnsanı Tanıma Sanatı - El Yazısı İle Karakter Analizi
  • İnsanı Tanıma Sanatı - Beden ve Yüz Yapısı ile Karakter Analizi
  • İnsanı Tanıma Sanatı
  • Don Kişot
  • Dullar Kampı

Kütüphanesindekiler 3 kitap

  • Aşkın Metafiziği
  • Hamlet
  • Kinimiz Dinimizdir

Beğendiği kitaplar 11 kitap

  • Kurşun Mühürlü Tren
  • İnce Memed 1
  • Aşkın Metafiziği
  • Matematik Sanatı
  • Hamlet
  • Fareler ve İnsanlar
  • Satranç
  • Olasılıksız
  • Kinimiz Dinimizdir
  • Komünist Manifesto
Okur takip önerileri
Daha fazla