• Sayarım sayarım geçmez mi bu zaman,
    Uyandım yine aynı duyguların içindeyim.
    Beni her gün misafir eden tanımadık yüzler
    Gelip geçmiş nice insan izleri duvarda.
    Dile gelse de anlatsa bu dört köşe duvar
    Hangi hayatlara, acılara dostluk ettiğini
    Ben gelemem dile, gözlerim anlatır hislerimi
    Bilen bilir beni, okur yuzumdeki her mimiğin
    her çizginin anlamını, sevgimi.

    Zor gelir bir parçası olduklarına sarılıp bırakmak.
    En zorudur onlar ağlarken ağlayamamak,
    Gidişleriyle çıkar yüzümdeki mutluluk maskesi
    Seni sarıp sarmalayan yarım saatlik mutluluk
    Uçuverir, seni kanadı kırık bir kuş gibi bırakır
    Dört duvar arasında sen ve yalnızlığını baş başa.
    Atar atar durursun tüm yaşanmişlıkları içine
    Bir sonraki buluşmaya tekrar canlanıcağı ana kadar saklı tutarsın, kapalı bir kutu gibi...

    ~H.E' den M.E 'ye
  • 299 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Tersten bir inceleme olacak bu çünkü en çok kitabın sonunu,son resmi sevdim ..
    #Ciddi SPOİLER içerir kardeş sonra demedin deme ! :)
    "DÜŞERKEN" ilk Tarık Tufan deneyimim oldu tabiiki Auschwitz toplama kampında kaybedip yıllar sonra bulduğum kardeşim Osman Y. sayesinde kitap elime geçti :) okuyacağıma çok da emin olmadan hediye ettiği bakışlarından belliydi :) ama OKUDUM :) hemde bekletmeden sıcağı sıcağına ..

    Düşerken'i okurken aklımda oluşan duygu "kelebek etkisi" oldu ..dedim ki özene bezene kendime bir şal almış olsam ve bunu otobüste unutsam aynı gün sevdiği kadının doğum gününe iş yoğunluğu ve belkide maddi imkansızlık sebebiyle hediyesiz giden bir adam tarafından bulunsa ve o kadına gitse ..onların hayatını nasıl etkilerdi ...adam tanrının bir lütfu bu, bir hezimetten kurtuldum mutluluğu yaşar ..kadın bu ince hediye ile gelen adamı belkide eş olarak seçerdi ..
    Milyon duygu ve alternatif üretilebilir bu konuda ..aslolan benim bilmeden hayatın herhangi bir yerinde herhangi bir parçamın kalmış olması ...bunu düşündüm ..
    Zamana bıraktığımız izlerimiz maddi ve manevi saçtıklarimız bir başka hayatı nasıl etkiler ?? ..büyük bir konu değilmi ?

    Işte kitapta hastahane koridorunda bırakılan o tablonun baş karakteri nasıl etkilediği onu resme nasıl yönelttiği ve kitabın son noktasındaki siyah saçlı kadın sayesinde düşündüm tüm bunları ..
    Iki resmi de görmek isterdim hele ki Nora'yı onu biraz fiziksel olarak kendime benzettiğim için belkide ..arka kapakta yansıtıcı bir kaplama olsaydı her okuyucu kendi yüzüne bakar şaşırtıcı bir kitap bitimi olurdu ..hiç olmazsa kara kalem bir çizim olsaydı keşke dedim ..Sevgili Ferzan Özpetegin "kutsal yürek "filmi geçti gözlerimin önünden onun da sonunda muhteşem bir tablo sahnesi vardır ve mutlaka izleyin derim,benim ilk on film listemdedir kapitalizm ve insan ruhu hakkında en keyifli filmlerden biridir "izlenmeli" !!! Notu da burada dursun ..
    https://youtu.be/Wi71FyaxvwQ

    Bunun dışında teknik olarak kitabın akıcılığı gayet iyi doğru zamanda doğru hamleler yapmış yazar ve sizi sıkmadan başka bir olay örgüsünü kurmuş ki köşe taşları başarılı. .ne gibi
    Kaçış. .
    Yabancı. .
    Hastalık
    Cenaze..
    Geçmiş. .
    Ihanet ..
    Intihar ya da kaza
    Ve yalanlar. .
    Yaşadığı hayatın yalan olduğunu bilen ıshak geçmişin de yalan olduğunu öğrendiğinde .. Nora ismi ilk duyulduğunda özellikle ..
    Jülide beni şaşırtmadı beklediğim hareketleri sergiledi açıkçası özgür ama kendine hapis bir kadın profili ..güçlü ama bir o kadar kırılgan ve dengesiz.

    Mezarlık ve babayla vedalaşmak da beni kendi babamın öldüğü güne kadar geri götürdü ..eski notlarımı arayıp buldum tam dokuz yıl on iki gün önceki gece ağlaya ağlaya yazdığım satırların bu gün de aynı acıyla beni ağlattığını anladım ..babalarla vedalaşmak çok zor kalbimizin bir duvarı yıkık onlar olmayınca bir kız çocuğu olmak başka, babası olmayan bir kız çocuğu olmak bambaşka kaç yaşında olursanız olun bu hiç değişmeyecek ..

    Kısacası Bu kitabı okuduğum için memnunum edebi veya değil popüler veya hiç değil bunun bir önemi yok ..beni nereden nereye savurduğu önemli bir kitapta lezzet aldım demek için ..
    Belki doğru bir zamanda okunduğu için "DÜŞERKEN " benim kütüphanede kalmaya hak kazandı ..
    Bir nevi ..
    kitabı okurken içerdeki karakterler değil dışardaki karakterleri düşündürebildigi için ..


    Hepinize iyi okumalar
    Ve sevgiler ..
    SON...
  • Son zamanlarda öykü konusunda tavsiye vermemi isteyen epey mesajla karşılaşıyorum. Zamanında bende - #17244229 - sormuştum. O günden bugüne epey zaman geçti. Tavsiye edilen birçok kitabı okumaya çalıştım. Ayrıca bunun dışında da rast geldiğim öykücüleri okumaya gayret gösterdim. Bu yazım kesinlikle ukalalık olarak algılanmasın. Aşağıda yer alanlar sadece bu zamana kadar okuduğum öykü kitapları üzerine bir izlenimdir. Bu konuda ben bir otorite değil sadece tecrübelerini paylaşmak isteyen bir okurum.


    Rus edebiyatından birkaç öneri ile başlayalım. Petersburg Öyküleri efsanedir, Yaşanmış Hikayeler de Gogol’a taş çıkartır, elbette Rus Öykücülüğü dendiğinde Çehov’u ve Altıncı Koğuş ’unu anmadan olmaz. Yine Bulgakov’un Genç Bir Doktorun Anıları ile o müthiş uzun öyküsü Köpek Kalbi baş tacıdır.

    Geçelim Türk Öykücülüğü’ne. Türk Öykücülüğü Sait Faik ile başlar ama öncesinden de çok iyi öykücüler yok değildir. Bunların başında Sami Paşazade Sezai gelir. Pandomim öyküsünü okumuştum da zevkten dört köşe olmuştum yahu. Refik Halit KARAY’ın Memleket Hikayeleri ’ni atlarsak da çok büyük haksızlık etmiş oluruz. Yazıldığı tarihlere bakıldığında insanın şaşkınlığı bir kat daha artıyor eserin başarısı karşısında. Bir diğer Faik öncesi öykücümüzde Memduh Şevket ESENDAL. Memduh Şevket’in öyküleri her bedene uymayabilir. Zannımca eserleri çok mühimdir ama Memduh Şevket’in asıl büyüklüğü dönemindeki yaşamış genç öykücülere verdiği desteklerden gelir.

    Gelelim Faik’e. Ah Faik. Türk Modern Öykücülüğü’nün babası, öncüsü. Kendisi böyle bir öncülük istemiş midir, eserlerini bunun için mi yazmıştır diye sorarsanız elbette hayır olur cevabım. O sadece yazmıştır, yazmaktan başka bir şey bilmediği için yazmaktan başka dünya üzerinde bir gayesi olmadığı için yazmıştır. İyi ki de yazmıştır. Her ne kadar onu düşündüğümde hüzünlensem de. Lüzumsuz Adam , Son Kuşlar , https://1000kitap.com/...halle-kahvesi-130127 hepsi defalarca okunabilecek, çok mühim, çok büyük eserlerdir. Ama Sait Faik’i Sait Faik yapan onu bu kadar mühim ve önemli kılan eseri Alemdağ'da Var Bir Yılan ’dır. Sait Faik deyince şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Sait Faik’e Medai Maişet Motoru romanını okuyarak başlanmasını pek tavsiye etmem. Ben oradan başladım vallahi okumaya tövbe edecektim. Bir de şiirleri var. Sait Faik şiir gibi hikaye yazar ama şiirleri pek hikayeleri kadar iyi değildir. Yine de siz bilirsiniz benden hikayesi. Sait Faik hikayecidir onu başka yerlerde aramak bilmiyorum ne kadar doğru olur.

    Faik ile aşağı yukarı aynı dönemlerde eserler vermiş üç öykücümüz daha var. Vüsat O.Bener, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç. Vüsat O.Bener’i çok severim. Karamsarlığı, muzipliği, içten pazarlılıklığı, her şeye yabancılığı, o eşsiz üslubu ve dilbilgisiyle. Vüsat O.Bener’i Sait Faik ile kıyaslamam, kıyaslamaya korkarım, birini diğerine tercih edeceğim diye. İkisini de ayrı ayrı ikisini de çok çok severim.

    Feyyaz KAYACAN Türk edebiyatının haylaz kirpisi. Müthiş bir öykücüdür, çok muziptir. Hele o Suavi ve Hiçoğlu yok mu aah ah. Yoktu eserlerinin baskısı epeydir hiçbir yerde bulunamıyordu. Çok üzülüyordum bu duruma ama sağolsun Kırmızı Kedi Yayınevi telif haklarını aldı ve 15 gün önce Çocuktaki Bahçe eserini bastı, diğerlerini de 2019 yılı içerisinde basacak.

    Nezihe Meriç de Türk öykücülüğü açısından çok önemlidir, ilk kadın öykücümüz sayılır. Öyküleri insanın içini ferahlatır. Ev hanımlarının, eve sıkışmış kızların bunalımlarını o tatlı diliyle anlatır. Türk edebiyatında erkekler kadar büyük yere sahip kadın öykücülerimize de önderlik etmiş sayılır bu hali ile.

    Yine aynı dönemlerde hikayeler yazmış, kuşkusuz Türk Edebiyatının en büyük romancısı diyebileceğimiz, Ahmet Hamdi TANPINAR’ın https://1000kitap.com/kitap/hikayeler-11148 eserdi çok güzeldir. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nı ilk okuduğum da ortalığı ayağa kaldırmıştım. Okuyun okuyun diye kaç kişiye tavsiye verdiğim bilinmez. Sait Faik’i bu kadar sevmesem Türk edebiyatının en iyi hikaye kitabı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikayeler isimli eseridir derdim. Abdullah Efendi’nin Rüyaları ile beraber Nerval’in Aurelia eserinin de okunmasının tavsiye ederim. Çok şiddetli öykünme vardır ama bu durum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikayeciliğine gölge düşürmeyecektir elbette. Hangi genç öykücü vardır ki kendinden önce yaşamış büyük öykü ustalarına öykünmesin.

    Biraz da toplumsal gerçekçilerimizden bahsedelim. Türk Öykücülüğündü toplumsal gerçekçilik deyince benim aklıma üç büyük usta gelir. Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Fakir Baykurt. Yaşar Kemal’in öykülerini topladığı Sarı Sıcak’ı size Çukurova’nın kavurucu sıcağını ve o kavurucu sıcak altındaki teni kavruk insanların dertlerini anlatır. Hele bir bebek öyküsü vardır ki içiniz burkulur. Bu öykünün bir de mahkemelik hikayesi vardır ama başka bir yazının konusu. Sanırım ki Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti ve Yılanı Öldürseler de uzun öykü sayılabilir. Bu eserlerde de bambaşka bir Yaşar Kemal bulursunuz. Özellikle Kuşlar da Gitti’nin yeri bende ayrıdır. Bu eserden ilham alarak ilk öykülerimden birisini yazmıştım.

    Orhan Kemal’i her ne kadar – dramatize ettiği için- eleştirsem de garip insanların dertlerini çok güzel dile getirir. Önce Ekmek eseri Türk edebiyatının en nadide öykü kitaplarından biridir.

    Fakir Baykurt’da Orhan Kemal kadar değerli ve toplumun dertlerini dert edinmiş, bu yolda çok çileler çekmiş bir yazarımızdır. Can Parası eserini okurken gözünüzden yaşlar gelir.

    Türk edebiyatında psikolojik öykü denince aklıma öncelikle Vüsat O.BENER ve Yusuf ATILGAN gelir. Yusuf ATILGAN çok az eser vermesine rağmen yazdığı her kelime dahi çok değerlidir. Öyküleri çok zekice kurulmuştur. Defalarca okuduğunuz da bile göremediğiniz noktaları muhakkak kalacaktır. Yine Vüsat O.BENER gibi o da çok karamsar ve içi dönük bir yazardır.

    Kadın öykücü denince aklıma ilk olarak Füruzan ve Parasız Yatılı’sı gelir. Hem toplumsal gerçekçi hem psikolojik yönü olan, aynı zamanda okura da geniş boşluklar bırakan bir kitaptır. Kadın öykücülerden çok sevdiğim bir diğer öykücü de Tomris UYAR’dır. Ah Tomris Hatun. Onunda eserleri bir yönüyle Yusuf Atılgan’a benzer. Psikolojik olarak derindir ve zekice kurulmuşlardır. Tomris Uyar çok büyük bir dil ustasıdır ve bir o kadar da yenilikçidir. Özellikle geriye dönüş tekniğini eserlerinde çok muazzam kullanmıştır.

    Ferit Edgü ve minimalizmi. O kısacık satırlarıyla anlattığı deryalar. Kendine has yazım tekniği. Yazdığı her şey okunur. Çığlık, İşte Deniz Maria ve ilk öykü kitabı olan Kaçkınlar çok güzel kitaplardır.

    Yeni öykücülerden Mahir Ünsal ERİŞ’İ ve Olduğu Kadar Güzeldik eserini çok severim. Hele orada iki öykü vardır ki – Sen O Zaman Parasız Yatılıdaydın, Benim Adım Feridun- hala aklımdadır. Heralde Türk Edebiyatında ilk 10 yazacak olsam kesin sıralamaya girer. O mütevaziliği kelimelerine öylesine yansımış ki. Yine yeni öykücülerden Pelin BUZLUK’un En Eski Yüz ’ünü okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumak istemiştim.

    Mustafa Kutlu’nun Mavi Kuş’u bir arkadaşın tavsiyesi üzerine okumuştum. O konuşkan anlatıcısı eserine ayrı bir tat katıyordu.

    Cemil Kavukçu da çok iyi bir öykücüdür. Başkasının Rüyaları eserinin tadı ayrıdır. Üstü Kalsın, Uzak Noktalara Doğru eserleri de çok güzel kitaplardır.

    Öykü üzerine anlatacak o kadar çok şey var ki. Atladığım varsa affola. Şu an bile aklıma bir sürü yazar geliyor. Onat KUTLAR’ın İshak’ını atlayarak çok büyük ayıp etmişiz misal. Sonra Halikarnas Balıkçısını. Yabancılardan bir öykümde ilham da aldığım Hemingvay’ın İhtiyar Adam ve Deniz’ini.

    Biraz da öykü üzerine yazılmış kitaplardan bahsedeyim. Kabuğunu Kıran Hikaye yaşanan dönem ve o dönemdeki öykücüler hakkında ayrıca Sait Faik, Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Onat Kutlar ve nice değerli öykücü hakkında değerli bilgiler verebilir.

    Ayrıca bir öykü seçkisi ve seçilen öykülerin analizlerini içeren; Hikaye Tahlilleri ve Öyküyü Okumak kitapları size öykücüler ve yazım tarzları hakkında bilgi verebilir.

    Yine öykü Sait Faik ABASIYANIK hikaye armağanı listeleri size öykü kitabı seçme konusunda yardımcı olabilir.

    Hatamız kazamız olduysa affola. Yine öykü konusunda konuşmak, sohbet etmek isteyen herkese kapımız açıktır. Sevgilerimle..
  • 72 syf.
    ·9/10
    En akıllımız Deli Bekir o bile zindanda yatar. Bu sözü yazın köyde bir divan savaşçısından duydum. Divan savaşçısı dememin sebebi şudur öncelikle, kırsal bölgelerde çoğumuz zekasının potansiyelini
    şöhrete kavuşturamamış efsaneleri fani hayatlarında bir kere bile olsa görmüştür veya bu benzetmeyi birilerine yakıştırmıştır. Kimileri Hipokrat'a aşık atarcasına otlardan ilaç yapar kimileri sosyokültürel
    tespitlerle açık oturumlara o iş böyle yapılır dedirtir. Kimileri okuduğu gazellerle Edgar Alan Poe gibi şairleri kendiyle kıyaslatır ve daha bir sürü şey anlayacağın sevgili okurcuğum (son hitap şekli sözcü köşe yazarı tribi).
    Hatta bu savlarıma örnek verecek olursam şöyle ki bir gün köyde emekli bir sağlık memuru şunu dedi. AskeriYE , MaliYE, AdliYe, PolisiYE ve sonra ben sağlıkçıyım ben niye yemiyorum gardaşım nerde bizim gibilere mayğış zamı. Bence olaylara peşin
    hükümlü yaklaşmak doğru bir davranış değil bu adam ne bilir veya gündem hakkında bana ne öğretebilir sorusundan önce iletişime geçmek daha mühim bir olgu şahsi fikrim. Okuduğum kitapta Anton Pavloviç Çehov bana delilerin bile delillerinin olabileceğini
    gösterdi. İnce ve çikolata tadında olan bu kitap gün içerisinde başlanıp bitirilebilecek kadar kaliteli türden. Rusya akılla anlaşılmaz arşınla ölçülemez diye bir söz vardır. Psikolojik tahliller, topluma dair tespitler,içsel hesaplaşmalar, ikili ilişkiler ve niceleri.
    Çehov dolu bir adam aydın üslubuna sahip her an mon cher kahkahası atabilecek birisi gibi bu kahkahayı çıkaramayanlara Avrupa yakası Bülent bey gülüşü diyeyim. Çehov okurken naif ve duru bir üslup
    sizi karşılıyor ince bir zeka ürünü olan öykülerini okurken üst baş düzeltip kılığını tertipleyesi bile gelebilir okurun şaşırmam böyle bir duruma. Andrey Yefimiç ve Gromov diye iki ana karakter ilaveten tımarhane görevlisi gibi yan karakterlerin bulunduğu
    Çarlık Rusya'sı temalı felsefi düşüncelerin taş atarcasına hırsla ortaya konulduğu ilaveten neticeye giderken okurun haydaaaaa çekebileceği mevzuların olduğu sıkmayan keyifli bir kitap diyebilirim. ''Ne güzel bir gün çay mı içsem yoksa kendimi mi assam karar veremedim.''
    sözünü söyleyen Çehov'dan bu kitabı okumak normal haliyle anlayacağınız. Sınav zamanları yeğenine aman bak sıkı tut olum yapıştır bol soru çöz konu tekrarı dirsek çürüt 1 sene, rahat et 60 sene diyen fakat doğru düzgün kitap kapağı kaldırmayan büyük sözü değildir arkadaşlar
    geç zamanlarda okusam bile bu kitabı hala aklıma dehşetli güzel panoromasıyla gelir. Lafı fazla uzatmadan umarım incelemem faydalı olmuştur. Yorumlarda buluşalım Maçka'da buluşalım. Bir ara Ersen Martin diye bir golcü vardı harbi nereye gitti gıı. Tamam kestik.
  • “Gidiyorum gayrı gül benzim soluk
    Od düştü sineme yanıktır yanık
    Ölüm Allah emri de zalim ayrılık
    Hangine yanayımda derdim çok benim”

    -Kırtıl Semahı


    tak tak….. tak tak……. tak tak……
    Tren raylarının birleşim yerlerinin soğuktan arası açılmış, normalden daha fazla ses çıkarıyor. Üzerinde TCDD olan, buz parçaları yapışmış camdan dışarıyı izliyorum, elim çenemle yüzüme kenetli. Kompartımandaki ufacık sehpadaki küllükte sigaramın dumanı dalga dalga yükseliyor.

    “Hemşerim, ayva yin mi?... Hele sana diyom ayva yin mi?”

    İrkiliyorum. Karşımda oturan adam hasır örme sepetindeki ayvalardan birini çıkarmış, dilimlemiş bir tanesini de bıçağına saplamış, bana uzatıyor. Sağol, diyebildim. Daha doğrusu demeye çalıştım. O kadar yoldur çenem açılmamış ki konuşmak için, önce biraz zorlandım. Katranlı sesimle teşekkür ettim ama adam ısrarla bıçağı bana doğru uzatmaya devam etti, aldım. Küllüğün yanına koydum. Ellerime baktım daha sonra, katil ellerime. Sapsarı olmuşlar ayva gibi. Sonra beyaza çaldılar. Buz yanığı acısı var hala ellerimde. Eldivenler kar etmiyor, ısıtamıyorum. Bu ellerle bir can aldım, ömür billah iflah olmaz, sanmam. Sigarayı basa basa söndürdüm küllüğe. Hırsımı alamadım daha sert bastırdım, daha sert daha sert. Adam benden ürkmüş olsa gerek, biraz öteye doğru kaydı, yeniden kurdu bağdaşını. Sokurdanarak bir “tövbe estağfurullah” çekti fısır fısır. Uyumak istiyordum, yaşıma başıma bakmadan ağlamak istiyordum.

    Yol boyu telgraf direkleri, üzerine kuşlar da konmuş, soğuktan birbirlerine sokulmuş.

    Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
    İnsan sevdiğine canım böyle mi yapar?

    Dans ediyor bulutların gölgesi uçsuz bucaksız bozkırda. Bulutlar daha bir telaşeli, sanki yetişecek bir yerleri var. Birbirini kovalıyorlar. Elimi uzatsam yakalayacağım bir köşesinden, uzanıyorum ama araya TCDD’nin kalın çift camı giriyor. Cama takılıyor ellerim, tırnaklarım tıkırdıyor buza kesik camda. Tıkır, tıkır, tıkır… Fiko’nun kızının telefonda kesik kesik gelen sesi düşüyor aklıma yine:

    Ulvi amca, babam kaza geçirdi. Şu an hastanede…

    Fiko’yu düşünüyorum, kızının telefondaki titrek ve ağlamaklı sesini. Sonra aklım alakasız bir biçimde Zehra’ya gidiyor. Lan bu kız yüzünden kafayı yedi çocuk, unutamadı gitti yıllardır. Ne çocuğu be! Adam yetmişe yaklaştı yahu! Ne anlarsın sen aşktan be Ulvi? Ne de kolay söyleyiverirsin “unutamadı” diye. Gecen gündüzün hovardalıkla geçip gitti işte, ne anlarsın sen?
    Ulvi amca, babam hastanede. Sana da haber vermek istedim. Kendisi felç olmuş. İyileşemeyecek diyor doktorlar.

    Nasıl yani? Bir daha onla açılamayacak mıyız kayıkla Van denizine? Yanımıza rakı alıp oltaya ne gelirse çekip kızartıp yiyemeyecek miyiz? Saçma sapan konuşma kızım! Ne demek iyileşemeyecek?
    -Hemen geliyorum, dedim. İlk trene atladım. Aklımdan geçirdiğim sözler aklımda kaldı sadece.

    Gözlerim kan çanağı, ıssız ovalara dalmış. Beyazına damlıyor kızıl göz yaşlarım. Hafiften içim geçiyor kafam arkaya düşüyor, bilincim pamuk ipliğinde salınıyor; bir o yana bir bu yana.

    Fikoların ev ile bizimkisi karşılıklıydı. Babası köyün muhtarıydı. Fiko babasının cebinden iki dal sigara aşırır, ben de evden çay getirirdim. Muhtar cıgarası güzel olurdu. Gidip deniz dediğimiz gölün kıyısında içerdik.

    Sonra yatılı okula gittik beraber. İki bina vardı yurt olarak. Ben bir binadaydım Fiko diğerinde. Bu Fiko piçi nereden öğrendiyse bir şey öğrenmiş. Bir gün bana bir ufak el feneri verdi, ışığı cılız. Bak şimdi, dedi kendi fenerini gözüme doğrultup. Uzun kısa farklı ışıklar yaktı.
    -Bu ne lan gözümü kör ettin be, diye çıkıştım.
    -Ulvi yazdım görmedin mi, dedi. Artık böyle haberleşiriz. Hem kimse görmez anlamaz. Ulvi demek; kısa kısa uzun - kısa uzun kısa kısa - kısa kısa kısa uzun - kısa kısa. Al sana Ulvi işte, diye gülmeye başladı.
    -Ne bu oğlum delirdin mi?
    -Telgrafçılar böyle haberleşirmiş. Sana da öğreteyim, dedi. Alfabelerin olduğu bir kağıt verdi ertesi gün. Aferim lan telgrafçı piç, dedim vurdum kafasına hafiften. O zamanlar hep bu şekilde haberleşirdik geceleri.

    Fiko benden daha çelimsiz, sünepe, zeki bir çocuktu. Okulda dersleri hep iyi giderdi. Daha sonra kasabada memur oldu. Kaderin cilvesi işte, o kadar okudu etti ama memurluk yalakalığı yapamadığı için yıllarca aynı hükümet binasında aynı masada aynı daktilo ve kalemlerle insanların nüfus kayıtlarını yazdı çizdi. Sana mı kaldı ulan boklu kasabanın nüfusunu tutmak he? Ah ulan Fiko! Şu orospu Zehra’yı bırakıp benle gelseydin ne güzel olurdu. Sonra gitti anasının istediği bir köylü kızıyla evlendi. Çoluk çocuk derken iyiden iyiye kasabaya çivilendi. Çocuklar büyüdü, bir kızı yanında kaldı bir de karısı. Kızı da everdi önceki sene. Baş başa kaldılar iyi mi, bir yaşlı karı bir de kendi.

    İş sahibi olduktan sonra, yazları geldikçe onunla kaçar giderdik Van denizine. Bir ferahlık gelirdi yüzüne. Bir ufak kayık ayarlar Ankara’dan getirdiğim viskiyi açardım. İçemiyom oğlum ben onu, sirke gibi çamaşır suyu gibi bok gibi bişey lan o, derdi her defasında ama bir iki yudumlar sonra devirirdi şişeyi. Ben yerimde düz duramazdım o ise çantasından bir ufak rakı çıkarır “noldu lan kaz ciğerli” deyip açardı şişenin ağzını, koklar dururdu. Evden kaçıp geldiğine o kadar çok sevinirdi ki zavallı, yıllar evvel evden kaçıp kaçıp göle gittiğimiz zamanlardaki gibi parlardı gözlerinin içi.
    Ulan Fiko! Bana bunu da mı yaptıracaktın?


    13 gün evvel

    Van garının tabelası kara boyalı. Harfleri belli belirsiz. Uzun ve sıcak buharlar ile durdu tren. Fısır fısır fısırdadı kocaman siyah lokomotif. Elimde bavulumla indim, etrafa bir baktım. Yıllardır gelmemişim gibi. Bir yabancıyım bu yerde, bana bakanlar beni tanımaz bile, hem nereden tanısınlardı ki? Herkes Fiko mu lan beni garda karşılayacak?

    Simit satmak isteyen bir çocuk bitiverdi yanımda. Bir şeyler geveliyordu kaşkolla sardığı ağzından. Buharlar çıkıyordu kaşkolunun eskimiş gediklerinden. Bir tane aldım, kokladım. Fiko ile yazları kasabaya gelip simit sattığımız geldi aklıma. Ben bazen ayakkabı boyardım. Akşam da usul usul dönerdik. Simitçi çocuğun gözleri aynı Fiko. Az ötede piyango bileti satan adam, aynı Fiko. Nereye baksam o; telgrafçı piç Fiko.

    Ayaklarımı sürüyerek hastaneye vardım. Kızı sarıldı boynuma. Doğduğu zamanı bilirim bu kızın. Fiko, o dediğim köylü kızı ile evlendiğinin ertesi senesi doğmuştu. Çok mutluydu ama keşke diyordu, keşke Zehra’dan olayıdı. Buruk bir mutluluk içindeydi ufak kasabanın nüfus memuru Fiko. Kendi elleriyle çıkardı hüviyetini. Adını da Zehra koymasın mı! Ah şaşkın herif! Kimseler bilmez senin Zehra’ya olan yangınını, ben bilirim, bilirim ve susarım.

    -Hoşgeldin Ulvi amca, dedi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çantam yere düştü, kollarımın arasına aldım başını, bir süre ağlaştık. Koluma girip yukarı çıkardı beni. Koca kız olmuşsun be Zehra, dedim. Koca kadın olmuş.

    Merdivenleri güç bela çıktım. Ona yaklaştıkça yol uzamaya, daha bir sürüncemeli olmaya başladı. Ayaklarım gitmekte diretiyordu, zorla sürüdüm, odasına vardık. Karısı da uzaktan utangaç bir edayla selam verdi, başımla karşılık verdim, yaşmağını kapadı.
    Odanın kapı koluna uzandım. Kol tonlarca ağırlık çekiyordu, açamadım. Zehra açtı, geçip oturdum yanına. Gözüyle beni takip etti Fiko. Yeşil eskimiş gözlerinden damlalar süzülüyor, geçtikleri yeri ıslıyordu yaşlar. Beni görünce konuşma ihtiyacı duyar gibi baktı bana ama dudaklarına hükmedemiyor ki! Dudağı, ayakları, elleri tekmil uzuvları başkasının emrinde ve o hükmeden varlık Fiko’yu duymuyor bile.

    Yaklaştım, yıllarca köhne kasabanın nüfusunu sayan o yaşlı başında kalan son üç beş beyaz-sarı saç telini okşadım. Ne yavrum delikanlıydın sen Fiko.

    “Naber lan Fiko” demeye yeltendim ortamın havası dağılsın diye ama Fiko’nun hali düğümlemiş genzimi, çıkmadı. Kolumu ağzıma dayayıp öksürdüm, açıldı genzim.

    -Nasılsın Fiko, dedim, iyi olduğunu duymak istercesine candan. Gözlerini kırpıştırdı. Ben de iyiyim, dedim. Kafası titriyordu, öfkeden mi, çaresizlikten mi, mutluluktan mı bilemedim. Ağlamamak için çok direndim. Yastığına koydum kafamı, ağladım, dayanamadım. Fiko’ya ne diyeceğimi bilmiyordum. İnan senden daha çaresizim şu an. Şimdi gideyim gene gelirim diye ayrıldım.

    Dışarda Zehra tekrar koluma girdi.

    -Babam artık ne konuşabilecek ne de kalkabilecekmiş Ulvi amca. Kötürüm olmuş. Napacaz bilmiyom. Eve götürün dediler. Yarın götüreceğiz, dedi. Gergin ve üzgün; çaresizlik ne menem bir duyguymuş.

    -Napacazı mı var kızım? Kader ne edelim? Kimse istemezdi böyle olsun. Yarın eve uğrarım, dedim. Ağır ağır çıktım hastaneden. Her zaman takıldığımız birahaneye uğradım. Yasak olmasına rağmen yolda gördüğüm tütüncüden bir hapaz tütün almıştım. Bu yörenin tütününü hep sevmişimdir. Aynı yerimize oturdum, biraz içtikten sonra ince bir tütün sardım. İzledim durdum meyhaneyi ve içindeki insanları yanık dumanı çekerken içime. Duman süzüldü havada, bir Fiko yarattı karşıma koydu. Onla laflıyorum, laflıyorum. Fiko yine eskisi gibi. Zehra’yı anlatıyor gene. Ulan ne Zehraymış be!
    ***
    Kardeşim Ulvi geldi bu sabah. Keşke dilim çözüleydi de bir iki kelam edebileydim. İyi olsam gene kaçar giderdik Van denizine. Şu gudubet karıdan ve dırdırından biraz olsun kurtulurdum. Şimdi bir ayağa kalkabilsem!
    Ne iyi etti de geldi. Bu halde bulmasını ister miydim beni? Bu hale düşecek adam mıydım ben! Neredeyse torunum yaşındaki kızlar boklu bezimi değiştiriyor. Hocaların avret yeri dediği şeyleri herkes görüyor artık. Ne ayıp kaldı ne ar. Daha fazla dayanamıyorum buna. Elim ayağım tutmuyor, dilim kilitli ama gözüm görüyor. Keşke o da görmez olaydı. Kazadan kurtulmayaydım keşke. Allahım neden böyle bir şey yaptın ki bana? Yaşıyor muyum yoksa ölü müyüm. Benim buna aklım ermiyor, sen işini bilirsin sana karışmak gibi olmasın ama neden bunu bana reva gördün? Kendi işimi görebilseydim hiç yoktan? Beni neden muhtaç bıraktın?
    Ulvi çok duramadı, üzülmüştür o da tabii. Ben onun yerinde olsam ne yapardım ki? Ne ben onun yerinde olabilirim ne de eskisi gibi olabilirim artık.
    ***

    Sabah olunca Fiko’nun evine vardım. Dünkü gibi, yatıyor öylece. Gidip sarıldım yine, oturdum yanına. Boyna anlattım durdum. Eskileri anlattım. Gözlerinin içi gülüyordu. Ankara’yı anlattım. Şu karıyı almasaydın benle gelirdin. Orada gene memur olurdun ya da ne istersen işte. Bu sözlerden keyif aldığı belliydi. Hep takılırdım ona, şu karıyı almayacaktın oğlum salak mısın, derdim. Kadına yüklendiğime bakmayın, pek efendi bir kadın. Yıllardır Fiko’nun kahrını çeker. Başkası olsa dayanamaz bu adama he. Biraz aksi ama o kadar olacak yoksa çekilir insan mı Fiko. Bana bakmayın ben onla evvelden beri anlaşırım.

    Fiko’yu orada kaldığım bir hafta boyunca ziyaret ettim, konuştum onla. Her defa göz kırpıyor duruyordu. Kapıyordu gözlerini sonra tekrar açıp kırpıştırıyordu. Akan yaşlarını mendilimle siliyordum, konuşmaya devam ediyordum.
    O gün, yani aralığın otuzu akşamı, ezanın peşi sıra uğradım Fiko’ya. Yine her zamanki gibi oturdum konuştum. Bizimkisi yine gözlerini kırpıştırıyor. Ne zoru var acaba. Su doldurmak için sehpaya uzandım. İşte o zaman gözüme takıldı, yıllar evvel bana yurtta verdiği ufak el feneri. Sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Aklıma dank etti Fiko’ya döndüm. İzledim bir süre. Gözlerini kırpıyor: kısa kısa uzun, “u”, kısa uzun kısa kısa, “l”, kısa kısa kısa uzun, “v”, kısa kısa “i”....”ULVİ”... seni gidi telgrafçı piç seniii! Ulan sen ondan mı kaş göz ediyodun bana! Sarıldım boynuna daha bir sıkı sıkıya. Artık çözmüştük. Bu şekilde sohbet ediyorduk. Bundan sonra her gelişimde ufak not defterime onun göz kırpmalarını yazıyordum. Eski günlerdeki gibi laflıyorduk Fiko’yla. Ulan akıllı piç, Allah canını almasın emi!
    Bir gün yine konuşurken gitmek için ayağa kalktım. Son birkaç kez göz kırptı, kapadı açtı. Defterime not ettim çevirmek için:
    “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”
    Çevirmeye başladım:
    uzun uzun uzun : O
    kısa uzun kısa kısa : L
    uzun kısa kısa: D
    kısa kısa uzun : U
    kısa uzun kısa : R
    uzun kısa kısa kısa: B
    kısa : E
    uzun kısa : N
    kısa kısa: İ

    OLDURBENİ… oldur mu? ne olduru? Hayır oldur değil bu, bu…. “öldür beni”. Sonra devam etti gözleriyle konuşmaya. Benim yerime koy kendini dedi, koyamadım. Ellerim ayaklarım titredi çaresizlikten. Artık dayanamıyorum, herkese yük oluyorum, dedi. Gözlerini temelli kapadı. Dehşet içinde odadan ayrıldım, sağa sola yalpalıyordum. Dışarı attım kendimi. Zehra peşimden seslendi durmadım. Kara bata çıka ilerledim kaldığım öğretmenevine doğru.

    Yollar buz, jilet, pasparlak. Yaşımdan beklenmeyecek bir hızla yürürken kayıp düştüm bir karanlık yerde. Başımda koskoca evren. Karlara gömülmüşüm, kollarım iki yana açık. Yıldızları izledim bir süre. Ne kalkmak istiyordum ne de kalkmaya dermanım vardı. Fiko, onu düşünüyordum sadece. Kızıyordum ona. Sonra onun gibi oldum, yerine geçtim karlara gömülüyken. Gözlerimi kapadım…

    Kımıldayamıyorum, yemek yiyemiyorum. Gencecik kızlar geliyor altımı temizlemeye. Ne banyo edebiliyorum ne kendi başıma işeyebiliyorum. Ne gelirse salıyorum ister istemez beze. Kokuyorum, çürüyorum. Burunlarını geri çekerek alıyorlar altımdan bezi, ayaklarımı kaldırıyorlar. Bütün dal taşak açıkta duruyor. Utanıyorum. Gözlerine yüzlerine bakamıyorum hasta bakıcıların. Bir de onların kızım veya oğlum olduğunu düşünün. Konuşamıyorum bile. Neden yaşatıyorsunuz beni be deli zındıklar! Kime ne faydam var! Bırakın daha beni! Ağlıyorum, hüngür hüngür bile değil. Ağzım kımıldamıyor, konuşamıyorum, hıçkıramıyorum, haykıramıyorum. Başkasının vücudunda hapsolmuş gibiyim. Ağzımdan ilaçlarımı veriyorlar, yutamıyorum bile, dilimde eriyip gidiyor, acı bir tat bırakıyor nalet haplar. Pencereden esen tatlı bahar rüzgarını bile duyamıyorum, sadece ötüşen kuşlar var. Artık dayanamıyorum. Kimseye yük olmak istemiyorum, kimsenin hayatından çalmak da istemiyorum. Gözümü açıyorum, kardeşim dostum Ulvi gelmiş ta Ankaralardan. Saçımı okşuyor konuşuyor benimle. Onunla yıllar evvel yurtta yaptığımız gibi işaretlerle anlaşmaya çalışıyorum. En sonunda beni anlıyor zırtapoz! Gözümü uzun kısa kırpıyorum : “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”, “OLDURBENİ”, diyorum, öldür beni Ulvi!

    -Amca kalk, yardım edeyim dur, diye gençten bir delikanlı yetişiyor imdadıma. Çekip çıkarıyor beni bu nalet hayalden, kolumdan tutup kaldırıyor gömüldüğüm kardan. Ne zor Allahım!

    Sırt tarafım ıslanmış. Sağol oğlum, deyip koluna giriyorum. Öğretmenevine kadar götürüyor beni çakır gözlü çocuk. Bu da Fiko’ya benziyor. Hava aynı Fiko, fırıncıların kapanan kepenkleri, ezan okuyan hocanın sesi, yuvalarına dönen gündüzcü kuşlar, içine battığım kar, şehir, baştan sona… her şey Fiko!

    Islak üstümü odadaki kaloriferin üzerine serip kurumasını izliyorum. Buharlar usul usul yükseliyor. İç donu ve içlik ile sandalyede iki büklüm, camdan dışarıyı izliyorum bir yandan. Yasaklı olan tütünümden bir tane daha sarıp tüttürüyorum. Ben olsam ben de ister miydim? Bilemiyorum. Biliyorum bilmesine ama işte, dillendiremiyorum. Nasıl diyebilirdim ki?

    Gece ilerliyor, sokak ışıkları karanlığı yarıyor, evlerin bacalarından yükselen dumanlar yavaş yavaş zayıflıyor, sobaları geçiyor odun kullananların. Kömür yakanlarınki biraz daha uzun sürüyor. Buradan tek tek hangi ev odun hangi ev kömür yakıyor seçiyorum, belki de seçtiğimi sanıyorum. Aslına bakarsanız Fiko’nun dediklerini düşünüyorum. Derken sabahçı hoca çıkıp yanık yanık ezanını okuyor. Camı araladığımda akşamki yanan yakacakların dumanı odama doluyor, genzim yanık. Elimdeki sönmüş sigara izmariti ne kadar zamandır elimde bilmiyorum. İki parmağımın kenarına kadar gelmiş de sönmüş. Ondan olsa gerek, yanık acısı var biraz.

    Hava aydınlandı, Fiko ile gittiğimiz çorbacıya geldim. Oturup yoldan geçenleri izledim. Ne içersin amca, diyor çocuk. Sesindeki bezginlikten, bu soruyu birkaç kez yanıma gelip sorduğunu, sonra gerisin geri dönüp gittiğini düşündüm. Paça, dedim, bol sirkeli olsun, bol sarımsaklı. Karşıdaki nalbur dükkanının önünde, arabaya malzeme taşıyan çocukları izledim bir süre.
    Her şey o kadar anlamsız, o kadar sıradan ve sıradışıydı ki kendimi alamadım bu manzaradan. Buğusu üzerindeki paça gelince gözlerimi kırptım. Uzun uzun uzun, kısa uzun kısa kısa…. Allah belanı versin Fiko! Nasıl yaparım bunu ben? Nasıl yapacağım? Ulan sen ben olsan yapar mıydın? Nasıl elin giderdi be! Ama yapmanı isterdim. Bunu biri yapacaksa o kişi sen olsun isterdim. Nasıl taşıyacağım bu yükü peki, onu düşündün mü pezevenk! Telgrafçı piç seni! Ulan… keşke öleydin be! Ne diye hamur gibi çıktın o arabadan? Ne zorun vardı ulan deyyus! Ölsene! Ne diye… ne diye bana bu yükü yıktın! Kime ne derim sonra ben, nasıl saklarım bunu içimde?

    -Amca çorban soğumuş, yenisini vereyim mi?

    Çorbanın üstü yağ bağlamış, donmaya yüz tutmuş. Başlatma amcasına da! İçmiyom Allah belasını kaldırsın çorbanın da senin de Fiko!

    Çıkıp yürümeye başladım, elimde çantam. Fiko’nun evine geldim. Yatıyor. Ulan kalksana piç! Ne diye yatarsın orda, beni ne sandın lan sen! Fiko, can dostum Fiko. Adını bile unuttum be sana Fiko diye diye. Fikret miydi yoksa Fikri miydi? Üçünüzün de Allah belasını versin!

    Göz kırpmaya başladı yine Fiko. Yine aynı şeyi yineledi, başımla onayladım. Kısa, kısa kısa kısa uzun, kısa, uzun… “Evet” diye konuştum gözlerimle, yaşlar boşanırken. Oturdum yanına, seyrek saçlarını okşadım yine. Okşadım, kış günü yıkayamamışlar haliyle, kir kokuyordu mis kokulu Fiko. Yüzümü gömdüm yüzüne, salya sümük oldum, yüzüne gözüne bulaştırdım. Başı titriyordu, gözlerine bakmaya korkuyordum. Daha kötü ne isteyebilir ki bir kardeş bir kardeşten? Bu ikilemden çıkış yollarının hepsi boka bakmış, ne gelir elimden!

    Karısı mutfakta bulaşık yıkıyordu. Zehra da pazara çıkmış. Yüzünü okşadım Fiko’nun, saçlarını düzelttim. Ellerindeki yaşlılık çillerini saydım, sayamadığım zaman bıraktım. Halıya kaydı gözlerim daha sonra. En ince ilmeklerine takıldım kaldım motiflerin Perdeye, tüle komodine… Ayak sürüyordum, ağırdan alıyordum ölümü. Can almak ne kadar zor, ne garip bir şey! Bunu bana sen mi yaşatacaktın be telgrafçı piç! Ne vardı öleydin, ağlardık üzülürdük sonra alışırdık yokluğuna. Yaşlıydı zaten derdik, ecel derdik, takdiri ilahi derdik, kader derdik bir kulp uydururuk işte! Bunların hepsini ne de kolay söylerdik değil mi?... Yalan söyledim sana. Ben diyemezdim, kabul edemezdim ölümünü, kabul etmek istemezdim. Peki ya şimdi?

    Yanıbaşındaki yastığına uzandı elim, gözlerine bakamadım. Yüzüne götürdüm yastığı. Bastırdım, dayanamadım geri çektim. İşaret çakmaya başladı yine. Beni çok seviyormuş Fiko; üzülme, dedi. Üzülmeyim öyle mi?

    Tekrar bastırdım, bu sefer çekmedim. Kımıldayamıyordu ki garibim, nasıl canını verecek? Ulan Azrail, işini bana ne diye yaptırırsın! Ellerim titreye titreye çektim yastığı. Odası ayaza çekmeye başladı, üşüyordum. Yastığı yerine koydum, yüzü sıcacıktı Fiko’nun. Tavanı izliyordu donuk donuk. Rengi gittikçe beyaza çekti, ufaldı ufaldı tortop oldu, bana öyle göründü. Eskiden Van denizine gittiğimiz zamanlardaki gibiydi. O zamanki kadar mutluydu. Kapıdan seslenecek sandım, gayriihtiyari döndüm ardıma. Köşe bucak onu aradım, bulamadım. Buza kesecek olan alnından öptüm. Hakkımı dedim, hakkımı sana nasıl helal edeyim ulan telgrafçı piç! Helal olsun lan, sütte kir olsa sende olmazdı. Varsa hakkım ana sütü gibi helal sana. Masasından el fenerini aldım, iç cebime koydum. Odasından çıktım, kapısını çektim.

    Karısı beni uğurladı, kapıda Zehra’ya denk geldim. Gidiyorum bugün dedim. Fiko’yu görmeye geldimdi, dedim. Ne kadar yalan uydurabildiysem peşi peşine sıraladım. Sarıldık vedalaştık, yanımdan geçip eve girdi Zehra. Çok geçmeden bir feryat yükseldi. Durmadım hızlı hızlı ilerledim karda, bata çıka. Doğru istasyona geldim. İçimde bir şeyler eksilmişti ama neydi? Neremden kopup da gitmişlerdi? Dışarıda oturup bir süre gelen, giden kömür dolu trenlere, yolculara baktım. Ne kadar süre kaldım bilmem, üşümüşüm. İçeri bilet gişesine girdim. Kömür sobası alev alev yanıyor ama ben hala üşüyorum. Ölüm soğuğu ellerim, sanki bana ait değiller. Biletimi aldım, tren geldi bindim. Biletin tarihi ocağın üçünü gösteriyordu. Fiko ölümü isteyeli dört gün olmuş. Ne yaptım o dört günde, hatırlamıyorum.

    Boş bir kompartımana geçtim, TCDD yazısı ardından garı izledim. Harekete geçti tren, sarsıldım. Ağlamaya başladım. İstasyon ardımızda kaldı, ufaldı ufaldı tortop oldu. Elinde örme hasır çantasıyla bir köylü geldi selam verip oturdu. Çantası ayva dolu, gözüm takıldı bir süre. Bir tane soyup bana uzattı bıçağı ile. İstemem dedim, kolumun yenine sildim gözlerimi.
    -Nen var hemşerim iyi misin?
    ….
    -Ayva yin mi? Hele sana diyom?
    ….
    Cevap veremedim. Yol boyunca koşan çocuklara el salladım Fiko sanıp. Gözüm camdan içeri süzüldü, köylüye. Bir ayvaya baktım bir adama. Burada ayva mı yetişiyor yahu, dedim, nerenin ayvası bu?
  • 80 syf.
    ·8/10
    Diğer Zweig kitaplarında olduğu gibi yine baş karakteri adeta okumuyor yaşıyorsunuz, bu defa karakterimiz bir kadın - kocasını aldatan bir kadın - ve bu kadının duyduğu suçluluk ve korku o kadar güzel anlatılıyor ki, okurken gerçekten o korkuyu, bunalımlı ruh halini iliklerinizde hissediyorsunuz ve yazarın başarılı tasvirleri olayın zihninizde tahayyül etmesini sağlıyor.
    Kitabın sonlarına doğru baş karakterin intihar edeceğini düşünürken yazar bize ters köşe yaptırıyor ve diğer kitaplarına nazaran farklı bir son ile veda ediyor.
    Stefan Zweig'ın okuduğum altıncı kitabi oldu, en az diğerleri kadar beğendim diyebilirim.
  • Baş intihar mühendisi olarak görev yaptığım Yaratıcı İntiharlar Departmanında sekreter olarak çalışan Burcu Hanım’la olan konuşmalarımız günaydınlardan öteye geçmiyor, bana bir yabancıymışım, otobüste gördüğü önemsiz yüzlerden biriymişim gibi davranıyordu.