• Felsefeyi sevmem Nietzsche sayesinde olmuştu.
    " Tanrı öldü. "
    Çok iddialı ve özgüven barındıran sözleri / düşünceleri var.
    (Bu yönünü çok beğeniyorum. )

    Öncelikle Nietzsche hakkında fikirlerimi yazmak isterim.
    Kendisi bildiğiniz üzere nihilist bir filazoftur.
    Felsefesi nihilizm ( hiçlik ) üzerine oluşmuştur.
    Kendisi özel hayatında büyük bir ihanete maruz kalmış. Bu sebeple de kadınlara karşı getirdiği garip - bir o kadar da doğru olan bazı tespitleri var.
    Nietzsche yanlış anlaşılan / yorumlanan bir filazof, çoğu zaman.
    Bu yüzden çokça lanetlenmiş, hakarete uğramıştır. Ne kadar acı...
    Ama ben aksine Nietzsche 'yi bir şahsiyet olarak görüyorum.
    Onun ateist olduğunu da düşünmüyorum.
    Bu yargıya varmam, en umutsuz sözlerinde bile bir kurtuluş ışığı görmemden dolayıdır. ( Herkes farklı yorumlayabilir , tabi. )

    Bu kadar umutsuz ( ? ) bir insan neden intihar etmedi peki ?

    Bana göre; bilinmek istedi , insanlara olan bütün duygularını, farkettiği / bize araladığı bu geniş dünyasını bizlerle ( haketmediğimizi düşünse bile ) paylaşmak istedi.
    Bu dünyada Nietzsche diye biri yaşadı, diyebilmek için bizlere felsefesini bıraktı.

    Iddalı olmak zorundaydı.
    Çünkü felsefede çekimser olmak büyük bir tehlike oluşturur.
    Ki Nietzsche ' nin felsefesini oluşturan düşünce hiçlik ...

    Kendisine teşekkür ediyorum. Bizlerde oluşturduğu farkındalıktan dolayı.
    Bu onda bir çok kayıba yol açmıştır, kesin. Ama biz bencil yaratıklarız. Çıkarımıza bakıyoruz, hep.

    Onun yazmak için kendini feda ettiği yazılarına; gerekli özeni / saygıyı göstermiyoruz.
    Özür dilerim, Nietzsche !
    ( Elimden gelen özeni göstermeye çabalıyorum. )

    Ben felsefeyi ( özellikle de nihilizmi) aç olduğum zamanlar okurum. Bunun sebebi ise ruhumun doygun olmasını istememden dolayıdır.
    Bu şekilde daha iyi anlamlandırıyor / yorumluyorum.
    Kitapları genellikle müzik dinleyerek okurum. Ama felsefede bunu yapmak mümkün olmuyor.
    Bu kitabı okurken bir ilki gerçekleştirip , müzik dinlemeye çalıştım.
    Ama bir yandan Teoman bağırırken, bir yandan da Nietzsche haykırıyordu.
    ( Sonuç: felaket bir baş ağrısı. )

    Nietzsche ve felsefesi hakkında söyleyecek çok sözüm var fakat burada incelememi bitirmek isterim. Kitaplarını okudukça onun hakkında bilgiler vermeye devam edeceğim.

    ( Ben kitabın konusundan önce, yazarı tanımanın yazılanları daha iyi anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm için, incelemlerimi daha çok yazar odaklı yapıyorum. )


    Okuduğunuz için teşekkür ediyor ve içtenlikle kalmanızı temenni ediyorum, canlar !
  • Ben bir Adalar Vapuruyum. Altımda uzanmış uçsuz bucaksız deniz, üzerimde mavi kanatlı gök ve yanı başımda sürüsüne isyankar ayrık otu martılar. İnsanlar; tüm dertlerini, hüzünlerini parça parça ettikleri simite bulayıp martılara atan ve onlardan da geriye isyanı, karşılıksız aşkı alan insanlar.
    Yıllardır gövdemde aşk acısı çeken gençleri, yapayalnız ihtiyarları ve umarsızlığa düşmüş kalbi hasta insancıkları gezdirdim. Acaba bundan mıdır demirlerimin pası, dökülmeyen başlayan duvar boyaları? Yok yok hiç olur mu öyle, ben yalnızca umutsuzları gezdirmedim ki. İskeleye yaklaştıkça kalbinin ritmi hızla artan aşıkları, annesine gülücükler saçan bebekleri, her gördüğü yeni şeyi gözünü kocaman açarak yalayıp yutmaya çalışan çocukları ve en güzeli de yaptıkları müzikle yolcuların içine bir parça yaşam sihri damlatan amatör müzisyenleri de taşıdım. Benimkisi anca olsa olsa hızla akıp geçen yıllardan kaynaklı bir tür yaşlanma kuruntusu, başka bir şey değil.
    Halbuki, daha düne kadar son zamanlarda içimde gelişen hislerin yalnızca bir kuruntu olduğunu sanıyordum. Fakat dün bizim müdüriyetten resmi bir yazı geldi bana. Mektupta, yarın yapılacak Adalar seferinin benim bu hayattaki son yolculuğum olduğunu, otuz beş yıldır yaptığım başarılı seferler için tebrik ettiklerini ifade eden daha bir takım başka süslü ve -sözüm ona- göğüs kabartıcı cümleler yer alıyordu.
    Peki benim hayalim bu muydu? Tabii ki böyle değildi. Zaman gelecekti, ben artık yaşlandığıma, takatimin kalmadığına karar verecek ve emekliliğim için müdüriyete başvuracaktım. Benim için –son sefer sonrası- şöyle afili bir tören düzenlenecekti; başta benimle bugüne kadar aynı yola baş koymuş kaptanlar ile tüm gemi insanları, emektar yolcular ve benim ne kadar da başarılı, görevini aşkla yapan bir vapur olduğuma dair ekabir konuşmalar yapacak üst düzey yetkililer olacaktı. Şimdi ise elimde bir iki süslü cümleyle yazılmış bir mektup ve bana lütufmuş gibi sunulan otuz beşinci yıl takdir beratı var.
    Bugün kendi veda törenimi düzenlesem yarın yazarlar mı gazeteler beni? Çıkar mıyım acaba televizyon kanallarının akşam bültenlerine? Bir emektar Adalar Vapurunun vedası çeker mi ilgilerini?
    Denizden, güneşten, gökten, martılardan ve tabii ki insanlardan ayrılacak olmak beni o kadar derinden üzüyor ki... Hayat ne ilginç değil mi? Otuz beş yıllık yaşamımda en sevdiklerim hep insanlar oldu ama bana bu tarifsiz kederi de yaşatan insanlar, gaddar, acımasız, kıymet bilmeyen insanlar. Bana bu haksızlığı yapanlara karşı öyle bir öfke doluyum ki, onlara öyle bir acı tattırmak istiyorum ki bir vapurun gururuyla oynamanın nelere mal olduğunu anlasınlar.
    Acaba gerçekten anlarlar mı? Anlarlar, anlarlar, hem de öyle bir anlarlar ki...
    “Babalara Geldik TV Ana Haber Bülteni’nde karşınızdayız sayın seyirciler, ben spikeriniz Deniz Dalgacı. Ne yazık ki bültenimize üzücü bir son dakika haberiyle başlıyoruz. Eminönü-Adalar seferini yapmakta olan Cahit Sıtkı Tarancı Vapuru, saat 15:00 sıralarında, beş yüz otuz beş yolcusu ve on beş mürettebatıyla Büyükada açıklarında battı. Yetkililerin ilk açıklamalarına göre canhıraş yapılan tüm arama ve kurtarma çalışmalarına rağmen yolcu ve mürettebattan henüz kurtulan bir kimse bulunmamaktadır. Vapurun neden battığına dair henüz bir bulgu bulunmamakla birlikte motor bölümünde yaşanan arızadan kaynaklı bu elim kazanın olduğu tahmin edilmektedir.”
    “Sayın seyirciler, canlı yayınımıza telefon bağlantısıyla Ulaştırdık mı Yoksa Ulaştıramadık mı Dairesi Başkanı Dr.Hayati Battık’ı konuk ediyoruz. Sayın Battık, yaşanılan üzücü felaketle ilgili duygu ve düşüncelerinizi almak istiyoruz.”
    “Deniz Hanım, öncelikle bu talihsiz kazada ölen kardeşlerimize Allah’tan rahmet ve yakınlarına da başsağlığı diliyorum. Bugün ne yazık ki ülkemizin en büyük deniz kazalarından birini yaşadık. Şu an kazaya sebep olan neden tam olarak belli olmamakla birlikte inceleme ekibimiz en ince ayrıntısına kadar olayı titizlikle tetkik edeceklerdir. Halkımız bu konuda müsterih olsun, eğer bir ihmal söz konusuysa sorumlularla ilgili gerekli tahkikat derinlemesine yapılacaktır. Son olarak yaşanılan bu elim kazadan dolayı tüm halkımıza sabır ve metanet diliyorum.”
    “Sayın seyirciler, Dr.Hayati Battık’a değerli görüşleri için teşekkür ediyor ve bir başka habere geçiyoruz. Ankara Sincan’da katliam gibi trafik kazası, beş ölü, on yaralı...

    Şair daha yolun yarısı demişti ama bugün denizin huzurlu derinliğinde sonlandı yolculuğum.
  • HÜLYALARIYLA ÇIÇEKLERİNİ SULAYAN KADIN'A İTHAFEN

    - 3 Ağustos

    Yalnızız için, yalnızca bir kitap deyip geçmemek lazım. Zira Bir Kadının Gözyaşları var bu kitabın içinde, bir kadının ruhu buradaki sözcüklerle alev alev yanıyor. Yalnızız, kendinden öte bir şey taşıyor.
    "Ben bu sırrın ağır yükünü taşıyamıyorum!" diyor.
    Kim? Peyami Safa mı? Yoksa onun hayat verdiği kahramanı mı? Yo, hayır, o söylüyor bunu- ruhu bu satırlarda olan, o! Sükut. Anlatıyor; "İçim, ah!.."
    Çünkü "içinin haykırışı" bu sözler.

    Onunla konuştum akşam. Sesi özlem ve bazı belirsiz uzaklıklarla doluydu. "Aklımdan geçtin bugün"dedi, seni hatırladım bir an..."
    Ne güzel bir tevafuk oldu, dedim. Çok şaşırmış ve bu tesadüfün manasını anlamaya çalıştım. Zira onu ben de düşündüm. Şiddetle önerdiği kitabını okuyacağımı haber verecektim. Nihayet başlıyorum, dedim ona.
    "Off!" dedi, "ah! ve yine ah!.."
    Sesi duvarlarıma değdi, mazide yankılandı. Ah! ki ne ah! dedim.
    O anın içine mahkum edilmişsin, görüyorum. Solmuş ve tâkatten düşmüşsün, görüyorum.Mevzu bahs oldukça gözyaşlarına hakim olamıyorsun, çıkamıyorsun o andan. Her şeyinle bağlanmışsın, görüyorum.
    Ah, ne zor söyleyemediğinden seni anlamak. Anlamak ve anlatabilmek! Çepeçevre sarmışsın etrafıma, içimi. Bir adım, bir an bile gidemiyorum öteye. "Yalnızız!" diyorsun, yalnız.

    - 4 Ağustos

    "Içimde bir parça Yalnızız! diye hıçkırıyor hep."

    "Evet bir isyan var içinde"
    içinde kaç yıl boyunca tuttuğun bu çığlık, bu acımasız, bu devingen, bu iç parçalayıcı, bu tüketen, bu... bu, çığlık...
    "Sen misin ey Yalnızlık bu haykırış! Fakat bırak beni. Ayrılmak istiyorum. Kurtulmak. Göğsüm sıkışıyor her defasında, ki koparıp atamıyorum. Atamıyorum. Ah, kalbime mukayyet olmalıyım!"

    "Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer." Geriye döner, senden bir parça bulmaya çalışırım. Yahut ileriye gider, seni tamamlamaya... Bir adım öteye gittin. Döndün, yerinde sabit durdun. Anlattın, anlattın, anlattın... Hıçkırarak, "Yalnızız!" diye haykırdın. "Yalnızız."dedin içinde hep bir parça taşıdın ondan. Sözcükler kifayetsiz kaldı. Kimse duymadı seni senden başka. Bir adım yaklaştıramadın kimseyi kendine. içinde derin kuyular açmış bu sese. Yalnızdın. Simeranya'da dolaşıp durdun bir başına.

    "İçimde bir parça hep Yalnızız! diye hıçkırıyor." diyorsun. Duyuruyorsun onu. Fakat anlıyor mu kimse? O parçanın içinde neyin mevcut olduğunu, onda senin duyduğunun bir başkasının da tam manasıyla kendinde bulundurduğunu ve duyumsadığını söyleyebilir misin? Senin gördüğünü herkesin görmesi mümkün mü? Senin İnce ruhun onda vücut bulmuşsa, her kalın, şekilsiz ruhun kendini ona sığdırması tahayyül edilebilir mi? Bu satırları okudukça ruhunun gizemli, karanlık tarafına ayna tutuyorsun. Karanlık olan o yer aydınlanıyor bu sözcüklerle. Böylelikle o en hassas noktaları görüyor ve onda eriyip gidiyorsun. "Ah, kalbim eriyor! Kalbim! Lütfen, gör, duy, anla halimden! Çığlıklarımı duymuyor musun? Çıldıracağım yoksa Mefharet gibi çıldıracağım!.."

    - 5 Ağustos

    "Ah, sesimi sana bir iletebilseydim! Uyuyorsun. Kalk, diyorum. Hadi, kalk. Okuman gerekiyor. 'Yalnızız'ı oku! Benim bir parçam olan, içimin hep hıçkıra hıçkıra anlattığı ve sesimin duyulabilmesi için ne tür çabalar içine girmiş olduğum ancak bunu izahate tek bir sözcük bile muvaffak olamadığımı görerek -beni düşünerek, aklının bir kenarında bulundurarak oku!" Gülümsüyor ve ellerini önüne birleştirip öylece kalıyorsun.
    "Ah, sesimi sana bir işitebilseydim!"

    - 6 Ağustos

    Bu namütenahi akışta bir düşte buluşuyoruz. Çizgilerimiz birleşiyor ve bir anın içinde yola düşüyoruz. Ruhunun tabiatına eğildim, seni dinliyorum Söyleyemediğin bir yerden sana tutunuyorum...

    "Fakat ben yazamam! Öyle dolu ki içim, ne olduğunu adlandıramam, tanımlayamam..."
    Iki zaman arasında idi, diyebilirsin: Bir geçmişim vardı- ağladığım. Geçmiş? Bir yığın; bir de şimdim var. Şimdi... Şimdi de ne var?

    Gidip "gözlerinin önüne, bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin... Suyun içinde, arka üstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat kıyıya doğru yüzüyoruz..."
    Gördün mü, değişen bir şey yok, bakışlarımız farklı sadece. Olansa ikimiz için de aynı. Hiç de zor değil. Bak, işte görüyor musun, çabala biraz. O musikiye benzer sesinle birleştirir onu...

    O "hiç kimseye, hiçbir ifade vasıtasıyla sezdiremeyeceği bir his anının mutlak yalnızlığı içindeydi."

    "Azaldım. Kalabalıklaştım. Yalnız kaldım. Yalnız. Yalnızız!"
    Ne zamana kadar?
    ...
    "Ne garip?"
    Ne zamandan beridir?
    ...
    "İğne batar gibi"
    Takılıp da yerlere sürter gibi.
    "O zaman görmüyordum. Hissediyordum ama anlamlandıramıyorum. Büyüdüm ve yaşıyorum şimdi. Yaşadıkça anlam kazanıyor."

    Ses. Sesini işittim. Musikiye benziyordu, maziden geliyordu. 'Yalnızız'dan! Bir an kendimden uzaklaştım, sana vardım.

    Sayfa 27, "Son Vapur"diye başlıyor.
    Okuyorsun, dinliyorum. Eşlik ediyorum. Sesimiz bir anın içinde birleşiyor. Sesini işitiyorum. Kuvvetli bir his alışverişi, duyuyorum; Ondan öte, görüyorum. Mesafeler kısalıp büzülüyor önümüzde. "Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum, karanlık; ve soruyorum:
    Ağlıyor musun?
    Gözlerini yumuyor."

    - 7 Ağustos

    Yalnızız. Bu güllük gülistanlık dünyada çorak yaşıyoruz.
    Yalnızız. Serap görür gibi koşuyoruz bazan. Düşe Kalka kaçıyoruz arkamıza bakmadan.
    Yalnızız. Çünkü karanlıkta kalan tarafımızı kimse görmedi. Kaç kişi ışık yakabildi ki o tarafımıza ve aynı anlatabildi? Bir muamma olarak kaldı bir yanımız. Kimse yaklaşamadı.
    Yalnızız. Sen arkana bakıp ümitlerini sayıyorsun. Ben sana bakıp üzerine bulaşan sislerden arındırmaya çalışıyorum seni.
    Yalnızız. Gecenin ışığını yakamadık bir türlü. Sakladıklarını bulup açığa çıkaramadık.
    Yalnızız. Gece gözlerini açmıyor. Uykusu ağır. Sinsilik taşıyor koynunda. Aynaya vermiyor akislerini. Gece bir başına. Biz yalnızız.

    - 8 Ağustos

    "Kendi hisleri içinde kalır." Sözcükleri ile beraber. O dupduru güzellik hayatını daima içinde yaşıyor. Etrafı kalabalıklarla çevrili ama yalnız. Ona bu yalnızlığı yaşatan insanlara yüz çevirmiş. Onu kırıp dökerek içinde yaşamaya mecbur bırakmış ve Yalnızlığa mahkum etmişler. Gölgesini insanlarda aramıyor artık. Sözcük vermeyen bir ruha meyletmiş o: Derya'ya Deniz. İki ses taşıyor içinde: Bir ruhun taşıdığı iki sesi. bazen çalkantılı, haşin, acımasız ve bir o kadar da gaddar; bazan, durgun, sakin ve dingin.
    o müstesna ruhu ancak bu kadar genişlik ve derinlik taşıyabilirdi, ki onda bu ruhun akislerini tamamiyle görebiliriz. Bununla birlikte, içinde sözcük vermeyen bir canlı daha var. Nedir o? Kedi ya da kediler. Bilinmeyen ve müşterek olmayan bir dille ancak bu kadar anlayışlı iletişim kurulabilir, ilişki sağlanabilir. Bu apaçık bir şekilde ortada ki, onun dili sözcüklerde değil, rüzgarda! -Çünkü Rüzgar, gözle görülmez, ona dokunulamaz. Varlığı dokunuşuyla belli olur. Onun ruhuna dokunan da görülmeyen şeyler. Gözlerle görülmeyen. O , karşılıklı ilişkiyi bu şekilde gerçekleştiriyor. Yani bu şeyler onun ruhuna değiyor ve o bu şekilde bir bağ kurarak, içinde büyüterek kendisi haline getiriyor.
    İzahate kalkışıp da yorma kendini. Zira, "Derin tesirler dilsizdir."

    Bu kitabın muazzam bir kitap olduğunu tümüyle inanıyorsun. Onun sen olduğu kanısındasın. Ancak şunu söylemek de gerekir ki, tamamıyla kitabın kendisi o tesiri sağlamıyor. Sana bunca tesir eden sadece kitabın kendisi değil, onun hatırına getirdikleri. ilk okuduğun vakit gözlerinden yaşlar akmasına kadar vardı bu yüzden. Ayrıca o zamanki bakışın, çevresel etmenler ve o anki haleti ruhiyen bu tesire yol açtı.
    Demek istediğim o anda bir hakikat vardı ve o hakikat de sendin. Bu kitap da seni o hakikate götüren vasıta oldu.

    İnsandaki bu iç ya da dip çatışmaların nedeni, varlık ile yokluk arasındaki münasebetten kaynaklanıyor. insanın "varlaşma" hamlesinin yanında bir de "yoklaşma" hamlesi de söz konusu ki, çatışmadan doğan zıtlık, var olmaya olan çabanın neticesidir.
    Peyami Safa'nın da dediği gibi, "Bunların arasındaki devamlı (varlaşma- yoklaşma) çatışmadan doğan bütün zıtlıkların sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi, " olmak dramı" adını alır."

    ilk olarak Meral diye düşündüm. Yanılmışım. Çabuk karar verdiğimi anladım Meral'in kişilik özellikleri ile karşılaştım yengeç burcu olması, hayvanları sevmemesi ve buna benzer zıtlıklarla Meral'in sen olmayacağını gördüm.

    - 9 Ağustos

    O sosyal ve real diye ayırdığın ikiliği, meçhul ve malum olarak nitelendirelim. Malumundan ziyade meçhulüne daha yakınsın. Büyük bir parçan orada. Noksansın yahut yekpare varsın. İşte o meçhul senin yalnızlığın. Onu yalnızca sen malumata çevirebilirsin. Ancak "o meçhule giden yolda" sana bir vasıta lazım. işte onu karşılayan ise Yalnızız.

    "Evet, bir isyan var içinde." Evet, var ama üzeri örtülü. Meçhul bir anda uyuyor. Durgun. Ara ara uyanıp köpürdüğü oluyor, yalana yanlışa karışarak. Hırçınlaşıyor ve sonra hıçkırıklara boğuluyor ve yalnız kalıyor. Yalnız!

    - 10 Ağustos

    Bazı anlarda dışarıdan gelen bir şey, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üzerinde hiçbir etki yaratmıyor.Tabii bilinçaltına girmesi muhtemel. Ancak o an bir buhran yaşıyor olabilirsin içinde. Bütün dikkatin kendine dönüktür. Bir düşünce yahut his üzerinde mahpus olabilirsin. Tıpkı o akşamki gibi. Bana önceden altını çizmiş olduğun bir cümleye gösterdin. Üzerinde bir hayli durdun. Verdiği heyecanı ve tesirini coşkuyla anlattın. Ancak şu an da ona rastlayıp muazzam bir telepati ile o sözü seninle paylaşmam üzerinde hiçbir uyandırmadı. o anki psikolojin ile buluşturmam bile heyecan yaratmadı. Buna karşılık sen de alelade birkaç sözle yanıt verdin. Ikinci mesajıma karşılık olarak söylediğimle alakası olmayan bir bıkkınlık hissiyle bir kelime edip sonuna üç nokta koydun. Bunun anlamı, bir şey söyleyemeyecek denli yoğunum yahut yorgunum demek oluyor. Bu duruma sebebiyet verenin ne olduğunu sorduğumda ise bunca üstelememin seni rahatsız ettiğini kâti iyi bir ifade ile ilettin. "Kitap okuyacağım!" Bu sözün sonundaki ünlemi ve içinde barındırdığı hissi tahlil ettim. Bu ünlemde hiddet de var, yakarış da. Nitekim rica da var. Ardından bu sözün etkisini azaltmak için, yani hem karşındakini üzmemek hem de bu kötü halini örtmek için, birincil kişiliğin devreye girdi ve sana "Karşındaki seni düşünüyor, senin için çabalıyor. Ne kadar zor bir durumda olsan da müspet davran."
    Bunun üzerine sen de içinde hiçbir his barındırmayan resmi bir ifade ile, "İlgin ve alakan için teşekkür ederim." dedin, ki bu da birincil ve kisiliğin birbiriyle ne denli çatıştığını gözler önüne koyuyor.

    "Ne yapmalı?" şimdi, ona mı dönmeli, yoksa sükut mu etmeli? İsyan içinde olma her zaman. Çık kendinden. Yorulma, bir müddet dinlen. Arkana bakıp da iç çekme. Biliyorum, tâk etti canına artık ve bu böyle sürsün istemiyorsun. O halde Simeranya'ya dön.

    "Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?" Sana sen oranın ağzından soruyorum, meçhul bir kişi olarak: Bilir misin?
    Sen de sen olanın ağzından cevap veriyorsun, o meçhul kişiye, "Evet eşyanın üzerine ince bir sis çöker." İşte biz o meçhul ile malumun ve sorulan sorular ile verilen cevapların bir arada olduğu ruhtayız ve Yalnızız. Yalnız!

    Fakat nasıl "çırpındın, çırpındın..." söylemek için muhayyilen nasıl zorlandı, sığdırdı içine onca şeyi? Nasıl dayanabildi o "Aziz için" Söyle, bir an Kendinden uzaklaş ve söyle, o ince sesini Derya'ya vereli kaç zaman oldu? Sen ki maziyi büyütürsün içinde. Hatıraların çocuklar barındırır.
    Sahi, hoşnut musun bunca uzak olmaktan dünyaya?
    Işığını yak gözlerinin. Dön ve karanlığına eğil.

    "Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melül
    Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!"

    - 11 Ağustos

    "Ah, dedi." zaman nasıl da aramızda düşman!
    Şöyle, o engin manzaranın karşısında mesud olmak varken, kendimizi sıkıştırdığımızo dar kabdan kurtulup ruhumuza ferahlık vermek varken, fısıltılara kulak verip burnumuza hoş kokular çekip dinginlik bulmak varken, gün batımına karşı, uzak bir hatırayı yâd etmek varken... ânın zincirlerini vurup sed çekiyoruz önümüze. Duvarlarımızın arkasına saklanıyoruz... Kaçmak. Tek çare kaçmak zamandan. Çünkü Yalnızız orada. Boyunduruk altındayız.

    "Ah, dedi, dilim yok ki söyleyeyim!"
    Anlıyorum daha doğrusu seziyorum, dedim ama bütün bunların bir dile sığması mümkün mü? Bütün bu biriktirdiğin ve derinleştirdiğin manalar, yekpare bir mevcudiyete aktarılabilir mi? Taşıyabilir mi yükünü hiçbir dil? Kavrayabilir mi hiçbir zihin? sorarım o halde, Sana bir ayna tutsak ne kadarını yansıtabilir ulvi varlığının?

    "Yaş onun çizgilerinin üslubuna dokunmamıştı." diye düşündüm. Doğrusu daha önce aklıma gelmemişti. Yaş mevzusu ve fiziksel görüntüsü hakkında söz açmadık. Hep ruhundan bahsettik. Ancak onu bütün olarak ortaya koyan varlığının kuvvetli tesiri bundan kaynaklanıyor şüphesiz.

    "Bazen harfler birbirinin üstüne biniyor.
    Karanlıkta yazılmış gibi."

    - 12 Ağustos

    "Içinde mahiyetini anlamadığı halde sezer gibi olduğu bir mücadele vardı."
    Durgun ve sessizsin, görüyorum. Onlar mı, mahiyetini anlamadığın o müphem dalgalar mı? Ruh ve beden ikilemi, diyordun. Tasdik ettim. Yanıldığımı anladımda münakaşamızı aklıma getirdim. Lüzumsuzdu, müteessirim.

    Meral ile Samim ilişkisini okuduğumda aklımda bir soru oluştu: Acaba kendini kitaptan hangi karakterle özdeşleştiriyorsun? Bu ikili ilişkide aklımda böyle bir soru oluşmasının yanında cevabının da belli belirsiz olduğu seziliyordu.
    Kendini en çok hangi karakterle bağdaştırıyorsun?
    " Belki de çok garip gelecek, ama... Samim."
    Gerçekten mi? dedim. Buna inanamadım. Bir an tereddüt ettikten sonra
    "Neden mi?"dedi, çünkü aynı şeyleri yaşamışım. Yalanlardan nefret etmedim. Güzel bir dünyam var içimde. Olayları görüp idrakimde mütevaziyim. Fakat, fakat yine yalnızız."
    Ben de kendimi ona yakın hissettim, dedim.
    Devamında ekledi, "Onun dünyasında Simeranya var. Kaçış yeri. Çünkü insan bazen yorulur, kaçıp sığınabileceği bir yer arar. Simeranya da böyle bir yer işte."
    Evet, şuna da bir açıklık getirmek gerekirse, Samim senin Simeranya yolun, tarafın. Benliğinin bir kısmı. Buna karşılık kaçırdığın bir şey var. Ben aslında seni Meral'e yakın buluyorum. İzah edeyim: Öncelikle sondan başlayalım. Kaçış onda da var. Ikilemin başrolü o. Boğuluyor. Çünkü artık her şey sıkıyor. Fakat sezgileri kuvvetli değil, masum değil, anlama kabiliyeti yok ve... ve en nihayetinde onun Simeranya'sı yok. O da senin bir tarafın. Öyle ama onu almak ihtiyacını duymuyorsun. Çünkü sen hiçbir zaman baş kaldırmadın.- ifadem bağışla- Dik kafalı davranmadın. Fakat bizi birbirimize tamamlayan bir şey var. Hepimiz ayrı vücutlarda biri yaşıyoruz. Yalnızız.
    Durup düşündü. Kısa bir tereddütten sonra, Samim, benim karakterim, dedi Görüyor çünkü."
    Kâfi, dedim.
    Bir şüphe ile donukluk geçirdiğimi görünce,
    "Anlayacaksın." dedi.
    "İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. Ne çabuk değişiyor insan."
    Bana hiç kızmadı. Lakayt davrandı çoğu zaman. Sinirlerini bozacak bir hareketim olmadı belki ama bu tür durumlarda birincil kişiliği ona nasıl davranması gerektiğini gösteriyor: Hiç yokmuş gibi! Hiç olmamış gibi!
    Fakat sen yazarken, çevresel etkileri nasıl yok sayarım. Kendimden nasıl çıkarım. En başta sen tabi. Seninle münasebetimiz bu bağlamda gelişiyor. Orada farklı yönlerimizi keşfediyoruz. Farklı insanlarımızı, içimizde taşıdığımız. Halbuki ne lüzumu var, birbirimizin canını okumanın? Sözle yahut sözsüz!

    "Fakat beni bu kadar telaşlandıran şey manalar, manalar..." Duymuyor musun. Her defasında söyledim sana. Mâna arıyorum ben ve realimde olanları. Senin ruhundaki manaları. Ruhuna Ondan yansıyan manaları. Fakat görmüyorsun Ah'lara veriyorsun manaları. yalnızca onlara sığdırıyorsun. O ah'lardan bulup çıkarmamı istiyorsun seni. Bilmiyorsun ki, söyleyemediğin o şey içinde bir dağ kadar yüksek. Yahut uçsuz bucaksız bir ova. Sonsuz gökyüzü. Her şey!
    "Mânalar, mânalar..." diyorsun. Sesini işitiyorum. seziyorum da. Fakat ötesi yok. Ötesi, mânanın vücut buluşu. Gözün önünde ihtişamını sergileyişi.
    Mâna senin her şeyin!

    - 13 Ağustos

    "Ben onu şimdi en çok anlıyorum."
    Saatler ve sayfalar ilerledikçe, taşlar yerine oturdukça ve senin sözlerini de düşününce her şey daha anlamlı hale geliyor. İlk okuduğunda görmüştün. fakat anlamlandıramıyordun. İçini deşen ya da işleyen bir şey vardı bu satırlarda. Müphem bir şey, duyumsuyordun. Uzak anlara yolculuk yapmıştın belki. Hoş vakitler geçirmiştin. 'Sana bugünü gösteriyordu. Şimdi ise sana o günü hatırlatıyor!' işte böyle bir gidiş geliş var. Birbiriyle ne kadar ilişkili ve tamamlayıcı değil mi? Ziyadesiyle görüyorsun.

    Üçüncü bölümde ne vardı seni bu kadar çeken?
    .. dedim ve o nokta senden bir cevap olarak yerine ulaştı. insanın birinci ve ikinci realitesi arasındaki münasebetten dolayıdır ki, bu da ziyadesiyle benim de dikkatimi celbetti. Hakikaten bu bölümün sonları kilit noktayı gözler önüne seriyor.
    "Yani insanı hep yarın görüyoruz. Ya onu seviyoruz birinci realitesi içinde, ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde."
    Yani bir anlamda şöyle bir yorum yapmak gerekirse, sevgi gerçekleşmezse, nefret onun yerine alır. Sevginin nefrete dönüşümü.

    "Sen ne için benim bir anımı ebedilik boyunca donduruyorsun?"

    Yalnızız. Çünkü birinci ve ikinci kişiliğiniz birbiriyle uyuşmuyor. Çünkü kimse bizi tam anlamıyla görmüyor, tanımıyor. Birinciye, yani gördüğüne göre değerlendiriyor. Bir tarafımızın hiç farkında değil. Noksan bir bakış. Gerçeğimiz eğilip bakmıyor. Belki de bu mümkün değil. Belki de bu ezelden beri var ve ebediyete kadar devam edecek. O halde İnsan hep yalnız. Yalnızlığa mahkum. Şimdi anlıyorum. Bu yüzden demek insan acı duyuyor. Fakat nedir bunun ilacı, çözüm yok mu?

    Neden bilmiyorum, gözlerim doldu. Yaşanan bu felaket. Kanıma işledi. Trajik. Çok fena. Bütün bunların birbiriyle bağlantısını düşünüyorum. İnsan sonunu kendisi getiriyor ya da ölüm insana dolaylı olarak kendisine sebep gösteriyor. Ölümün hiç alakası yokmuş gibi. O çağırmıyor mu vakit dolduğunda? Vakit dolar mı yoksa doldurulur mu? Üzerinde durmanın lüzumu yok, abes. Yarın bitirebilirim. Heyecanım hat safhada. Tuhaf bir şeyler seziyorum.

    - 14 Ağustos

    "Muhayyilen bir tablo yaptı."
    Bütün şekilleri teferruatıyla çizdin. Yerleştirdin. Onu boyadın. Süsledin. Fakat eksik olan bir şey var. Onu kimseye göstermedin. Kimse görmedi. Bihaberler o tablodan. Çünkü o tablo içindeydi ve yalnızca sen görebiliyordun. Bu kadar geniş ve derin bir tablonun izahını ben yapamazdım. Haddimi aşıyor bu. Birçok kişi benim gördüğümü görebilir. Hatta ziyadesiyle. Ama kimse yansıtmaz bu ulviyeti. Bakışlarımız ne kadar derin olursa olsun, tecrübelerimiz farklı. Tecrübene hiçbir zaman yetişemem. Biçare, öylece kalırım.

    "Tek bir an.
    Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirdim."dedi ve bu sözün manasını istedi. Bu anın içinde hangi mananın yattığını. Biraz izah ettim. Fakat, "Şimdi sana izah değil, sadece biraz olsun sezdirebilmek için bu kadarını söyleyebilirim."
    "Özgür olmak istiyorum!.."
    Tek bir an istiyor. Ne için? Neden bir ana sığdırıyor bütün her şeyi. Mana...
    İnsanın zincirlerini kırıp sınırlarını aştığı o an mı? insan bir âna mı ihtiyaç duyuyor bunun için? imkanların sağlandığı...

    Senin yerin Simeranya' da. O kusursuz dünyada. Oraya dön. "Orada insan devamlı bir mâna atmosferi içinde yaşar." Senin yerin orası. Mânâ orada. Varlığının gizi orada..

    "Her şeyi görme, her şeyi bilme,
    her şeyi anlama..."
    Buhranlar... İçine saplanan oklar... Of'lar ve Ah'lar... Bitmiyor, bitmeyecek. Sürecek onun ebedi yalnızlığı.

    "Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız!"
    Sükut edelim ki sesimiz birleşsin ve nihayete varalım.

    "Sanki hafızası patlamıştı. Hatıralar fışkırıyordu."
    Sen ne kadar içimdesin! Hayatım geri işliyor. Tıpkı senin gözyaşlarını bıraktığın O âna gidişin gibi. Önünde canlanıyor ve tesiri altında kalıyorsun.
    "İçime bir şey saplandı." diyorsun.Tabii ya, senin istediğin o ana dönmek! Çünkü o anda görmüyordun, bilmiyordun. Bütün her şeyi anlamıyordun. Buna karşılık bütün iç sızıların kolaylıkla akıp gidiyordu gözyaşlarında. Ferahlıyordun. Sükut ediyordun. kalmıyordu hiçbir şey geriye. Evet, işte o anı düşlüyorsun sen. Özgür olduğun an orda. Bununla birlikte, bütün manada o anın içinde. Sen göremesen de. Mana, sana uzaklıkları yakınlaştıranda. Mânâ, senin kendine gidip gelişin, iki benliğin arasında ve o anda bütünleşmen. İstediğin o an budur sanıyorum.

    - 15 Ağustos

    "Realite bu kadar sadedir."
    Tıpkı senin gibi. Esasen sade olan güzelliğin. Eminim ki bunun farkındasındır. Süssüz, makyajsız. Sade Seni diğerlerinden ayıran da bu. Müstesna kılan bu. Güzelsin. Fakat öyle böyle bir güzellik değil. Alelade söylenecek ve bir çırpıda geçilecek gibi değil. Dikkat kesilmeli ve en ince teferruatıyla incelemeli. Her bir zerresi üzerinde özenle durulmalı
    Güzel olan ışığını ilk anda gösterir.

    Bugün mazime gittim. Şimdi hissettiklerimin içine seni de yerleştirdim. Görüyorum ki, çok trajik bir yolculuk geçirmişim. Parçalanmışım yahut yeni şeyler eklemişim kendime. O eski anlara yeniden yaptığım seyahatte kendimi keşfettim. Mânâmı... ' O an yaşadığımı şimdiki görüşümle anlamlandırıyorum. İsterdim ki, bu bakışımla o ânımı tekrar yaşayayım.
    "Hayatta kusursuzluktan isteyebileceğim, tek bir anı bu olurdu.

    "Deli edici bir hatıra hücumundan" sonra insanın kendini hatırlaması, nereden, nasıl geldiğini hatırlaması bir başka boyutta varlığı ile bütünleşmesi gibi. Öyle güçlü bir etkileşim ki bu, insanın duyguları taşıyor. Melankolik bir halet-i ruhiyenin içine düşüyor. işte o sürekli sarfettiğin ah'lar burada devreye giriyor. "Ah, tâkatim kalmadı, taşıyamıyorum bu yükü!" "Ne garip!" Sanki bu anda yokum.

    Menfi tarafları yok değil. Realitesiyle çakıştığı zaman açığa çıkarttığı kötü halleri var. fakat güzel. Öyle de güzel. "Her zamankinden ziyade güzel" bu zamanlarda.

    - 16 Ağustos

    Bitti! Müphem ve uzak kaldım. Durdum ve bir an düşündüm. Yakın zamandaki hatıralar zihnime üşüştü. Seninle bu iki haftalık süreçte, kitapla birlikte, kitabın içindeki hayatla birlikte, kitabın dışındaki hayatla birlikte ve zamanının her boyutuna girdik, çıktık. Sesini işittim. Güldüğünü duydum. Ruhunu çepeçevre saran o mucizevi büyüyü hissettim. Bu anı bekledim. Sabırsızım. Heyecanlıydım. Şevk içindeydim. Dingindim... Çünkü bu bir anda senin ruhunun bütününe ulaştım. Mânâ diye hıçkıra hıçkıra anlattığın o 'Yalnızız'a vardım. Ah'larını her sayfaya yazdın. Her âna sen doldun. 'Yalnızız' seni bana getirdi Yalnızız ve daima böyle kalacağız. Ah!..


    Fakat, "Bütün izahlar kaba ve kifayetsiz."
    Susalım.
  • Tarihin yaşanmış ve bitmiş olaylar bütünü olmadığı düşüncesiyle bir kez daha karşı karşıya kaldığınızı hissettiren satırlarla hemhâl oluyorsunuz bu kitapta.

    İnsan aynıdır aslında hangi zaman ve zeminde yaşamış olursa olsun, olumlu olumsuz her duyguyu bünyesinde barındırır. Biz hangilerini ön plâna çıkarıp beslersek bize hakim olanlar onlar olur ve bizi yönetirler. Bu yüzden "Beşer veya Âdem" olmak kişinin kendi inisiyatifine bağlıdır. Yorumumu da bu bakış açısıyla yazmaya başlıyorum.

    Eserin baş karakterindeki baskın olan olumsuz duygular: Kin, ihtiras, intikam...
    Bu duyguların, inançsızlık ve keskin zekâ bir araya gelmesi durumunda nasıl bir dehşetin orataya çıktığını tarihe damgasını vuran bu karakterde görüyoruz.
    Evet İbn Sabbah, beslediği bu
    duygulara ömrünün üçte birini harcayacak, bir batîni tarikatı kuracak ve fedai adını verdiği özel askerler yetiştirip akıllara durgunluk veren şeytani plânlarını bir bir uygulayarak Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılışında ve birçok yöneticinin de katledilmesinde önemli rol oynayacaktır.
    Burada en can alıcı nokta şüphesiz fedailik. Herşeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüp oluşturduğu sahte cennetle gençleri kandırmayı başarıyor Sabbah. İnanç sömürüsü çerçevesinde sistemin çarklarını döndürüyor..

    21.yy da yaşayan bizlere bu yaşananlar garip gelmiyor biliyorum çünkü bu zihniyetin minvalinde daha geliştirilmiş yöntemlerle yapılmış sayısız örneklerini duyduk, gördük ve hâlâ daha görüyoruz. Ama Hasan ibn Sabbah o dönemin emsalsiziydi, günümüzde de kanımca bu tür oluşumlara ilham kaynağı oldu.

    Son olarak, kitap çeviri olduğu için edebi tat alamadım, biraz yavan geldi bu yüzden. İçerik konusunda ise yazarın çok kapsamlı araştırma yaptığı çok açık.
    Rivayetlerin çeşitliliğiden ötürü hikâyenin detaylarının gerçeklik payı ne kadar bilemem ama özü net verilmiş.

    Tarihi roman sevenlere ve okumak isteyenlere iyi okumalar.
  • Birinci bölümde bilincin salt fiziksellik ile açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyen tekçi ve bilincin maddeden fazla bir şey gerektirdiğini söyleyen ikici bilinç kuramları genel hatlarıyla ele alındıktan sonra tarafsız tekçilik, idealizm ve modern anlayışta insan bilincinin bilgisayar metaforuyla açıklanmasına temel teşkil eden işlevselcilik ve idealizmin tezleri ortaya konur. Yine bu bölümde bir klasik olan Thomas Nagel'ın 1973 tarihli "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" makalesinin ortaya koyduğu argüman tanıtılır ana hatlarıyla; bir yaratığın öznel psikolojik gerçekliği bilimsel araçlarla anlaşılamaz, erişilemezdir. İkinci bölümde görülen odur ki 90'lar ile doğduğu sanılan bilinç bilimi 19. yüzyılın sonlarında zaten baş göstermiştir. 1920'lerden sonra 'bilinç' görmezden gelinerek, psikoloji artık bir bilinç biliminden ziyade bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Çünkü bilinç öznelliktir ve bilimsel araştırma yöntemleriyle ele alınabilecek bir olgu değildir. Belki 1920'lerdeki davranışçılığa olan bu kayış, bilim tarihinin 'bilinç' ile tehlikeye sokulacağının sezilmiş olmasının önlemi, kaçışıdır. 1960'lardaki bilişsel psikolojiye evrilen anlayış bilince hala uzakta durmakta ve zihni bilgisayar metaforuyla açıklayarak bilgi işleme süreçlerine odaklanmıştır ve bilincin öznelliğinden söz açmaya yanaşmamıştır. Ancak 80'lerdeki bilişsel nörobilimin yükselişi ile ele alınmayan duygu ve bilinç artık 'araştırılası' gelmeye başlamıştır. Bilişsel nörobilimin amacı beynin biyolojik gerçekliği ile psikolojik (bilişsel) gerçekliğini ilişkilendirmektir. Üçüncü bölümde fenomenal bilinç, bilinç durumu ve içeriği, fenomenal bilincin yapısı, düşünümsel bilinç, seçici dikkat projektörü, içebakış ve türleri, bilinçdışı ve bilinçsiz bilgi, zombi metaforu ve son olarak bilinç kavramının, farklı kullanımları tanımlanmıştır. Sonraki bölümde günlük yaşamı deneyimlerken onun tam anlamıyla gördüğümüz gibi olduğu yanılgısına nasıl da düştüğümüzü gösterir. Görüş, fiziksel dış dünya ve onun görülebilir dalga boylarındaki elektromanyetik radyasyon ile başlar ve nörobiyoelektriksel enformasyonlara dönüştürüldükten sonra görsel bilinçle biter. Peki ama bilinç bu bir dizi aşamanın tam olarak neresinde ve nasıl belir(iver)ir? Bu bölümde görsel bilincin nöropsikolojik eksiklikleri üzerinden beynin algılarımız aracılığıyla deneyimlediğimiz dünyayı nasıl inşa ettiğini açıklanır. Beşinci bölümde, beyinde korunmuş ve zarar görmüş bilişsel işlevlerin terkibi olarak tanımlanabilecek olan "performans örüntüleri" birleşim ve ayrışım kavramları bağlamında ele alınır. Körgörü, prosopagnozi vb. olgulardan yararlanılmıştır. Yine beynin, duyusal girdiyi bilinçli ve bilinçsiz şekilde işlemesini modelleyen üç farklı kuram tanıtılır ; (1)Ayrık bilgi modeli (2) Bağlantısızlık modeli (3) Alçaltılmış temsil modeli. Altıncı bölümde daha önceki iki bölümde olduğu gibi ancak bu kez öz-farkındalığın nöropsikolojik olgularıyla bilincin nasıl öznelliğe kavuştuğu araştırılmaya devam eder. Yedinci bölümde bilincin nöral korelatlarını araştıran deney yöntemlerinin(fMRI, PET, EEG MEG) tanımları, benzerlikleri ve farklılıkları tanıtılır. Sekizinci bölümde sorulan soru şudur: beyinde bilinç "ışığını yakan" şeyin ne olduğunu görmek için kurulacak ideal deney nedir? Anestezi, epileptik nöbetler gibi nöropsikolojik olgulardan yola çıkıldığında beyinde talamusun, talamokortikal bağlantıların, kortikal-subkortikal yolakların, ve posterior kortikal alanların bilinç için önemli yapılar olduğu görülmüştür. Ancak bu henüz bilincin nöral korelatlarının aydınlığa kavuştuğu anlamını taşır değildir. Yalnızca olgulardan yola çıkılarak tasarlanan deneylerden öyle olmasını umduğumuz öngörülerde bulunuruz bu haliyle. Dokuzuncu bölümde "iki gözün rekabeti" olgusundan yola çıkarak görsel bilincin beyindeki lokalizasyonuna dair yapılan saptamalar ortaya konur ancak şu soru hala cevapsızdır, "Nerede, ne zaman ve ne tür nöral etkinliklerin görsel deneyime dahil olduğunu bulsak bile, nöral etkinliğin nasıl öznel, görsel fenomenolojiyle sonuçlandığını veya onu nasıl ürettiğini anlamış olacak mıyız? (s.267)." Felsefi kuramlar bölümünde bahsedilen teoriler arasındaki kopukluk barizdir. Öyle ki bu kuramların bilinç konusunda ihtilafa düşmedikleri nokta yoktur. Kimi kuramlar nitelcelerin ve fenomenal bilincin varlığını kabul etmezken kimisi de panpsişizme kayarak bilinci beyin-dışı bir konuma yerleştirebilmiştir. Buna karşın deneysel kuramların da üzerinde anlaşabildiği tek nokta bilincin beyin-içi bir konumda aranması gerektiğidir. Bilincin nöral korelatları ya da bilinç ile üst biliş arasındaki ilişkiler üzerine ayrılık devam etmektedir. Fenomenalitenin ölçütü nedir, bildirimsellik mi? Onikinci bölümde ele alınan DBD, kısaca 'deneyimin sıradışı çeşitliliği' olarak tanımlanabilir. Değişmiş bilinç durumları aynı zamanda düşünümsel bilinci de zorunlu kılar. DBD, varsanı ve sanrıların bileşimi olarak ele alınabilir. "Varsanılar tanım gereği gerçek uyaran ortamına tekabül etmeyen algı deneyimlerini içerir. Sanrılar, ise sıkıca benimsenen inançlara, yargılara ve mantığa aykırı veya açık nesnel kanıtlara karşıt olan sürekli olarak yetersiz bir akıl yürütmeye işaret eder. Dolayısıyla varsanılar, fenomenal veya algısal bilincin içeriklerini tahrif ederken; sanrılar da, düşünümsel bilinç düzeyindeki üst düzey düşünce süreçlerini bozar (s. 344). Uykuya dalış esnasında "içsel olarak meydana getirilen" imgelere "hipnagojik varsanılar" bu durumun tersine ise, yani uykudan uyanıklığa geçişte, "hipnopompik varsanılar" denir. Bu fenomenler bize yardım edebilir mi? Rüya, algılanan fenomenal dünyanın simülasyonudur? Bu simülasyon kimi bakımlardan hatalı işler örneğin rüyada eleştirel yoksunluk içerisinde olan biten mantıksız ne varsa onu olağanlıkla kabul ederiz(tümüyle olmasa da bunun dışında az örnek vardır) Bu simülasyonun arızaları, niteliksel, bağlamsal ve zamansaldır. Rüyada kimi zaman olayı, şuan ki ben'den farklı olan bir rüya-benliği yaşarken kimi zaman üçüncü-şahıs-perspektifindeki gözlemci yaşar. Rüyaların işlevini sorduğumuzda ise dört farklı kuram bununla ilgilenebilir; (1)Rastgele etkinleşme kuramı (2)Sorun Çözme Kuramı (3)Zihinsel Sağlık Kuramı (4)Tehdit Simülasyon Kuramı. Rüyanın evrensel nitelikleri göz önüne alındığında tehdit simülasyon kuramı daha açıklayıcı güce sahip görünür. Sonraki bölümde hipnozun bir DBD olarak değerlendirilebilirliği üzerinde durulmakla birlikte hipnotik tetikleme ve türleri, hipnotize edilebilirlik gibi kavramlara değinilmiştir. Son bölümde ise üst bilinç durumlarının bilinç araştırmalarındaki konumu işlenmiştir. Zor bir tanım gerektiren üst bilinç durumlarının ortak noktalarını oluşturulmaya çalışılmıştır. Bilinç bilimine giriş için yerinde bir kitap.
    İÇİNDEKİLER
    BİRİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN ARKAPLANI


    1. BİLİNÇ BİLİMİNİN FELSEFİ TEMELLERİ

    GİRİŞ

    1.1. BİRİNCİ AYRIM: İKİCİLİK VE TEKÇİLİK

    a. İkiciliğin Tanımı

    b. Tekçiliğin Tanımı

    1.2. İKİCİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Etkileşimcilik

    b. Kartezyen İkicilik: Etkileşimciliğin En Tipik Örneği

    c. Epifenomenalcilik

    d. Koşutçuluk

    1.3. TEKÇİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Maddeciliğin (veya Fizikselciliğin) Tanımlanması

    b. Elemeci Maddecilik

    c. İndirgemeci Maddecilik

    d. Mikrofizikselcilik; Nihai İndirgemecilik
    e. Belirimci Maddecilik
    f. Tekçi Maddeciliğin Özeti
    g. İdealizm
    h. Tarafsız Tekçilik
    i. İşlevselcilik
    1.4. ZİHİN-BEDEN SORUNU NEDEN ORTADAN KALKMAYACAK
    a. İzah Gediği ve “Zor Sorun”
    b. Öznellik
    c. Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?
    d. Geleceğin Bilimi ve Bilinç
    e. Felsefi Sorunlar ve Bilinç

    2. BİLİNÇ BİLİMİNİN TARİHSEL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    2.1. 1800’LER: FELSEFEDEN DENEYSEL BİLİNÇ BİLİMİNE DOĞRU
    a. Frenoloji
    b. Psikofizik
    2.2. İÇEBAKIŞÇILIK; BİLİNCE DAİR İLK BİLİMSEL PSİKOLOJİ
    a. Wilhelm Wundt ve Psikoloji Biliminin Doğuşu
    b. Titchener ve Yapısalcılık: Bilincin Atomları
    c. William James ve Bilinç Akışı
    2.3. BİLİNÇ BİLİMİ OLARAK İÇEBAKIŞÇILIĞIN DÜŞÜŞÜ
    a. Geştalt Psikolojisi: Bilinç Atomcul Değil Bütüncüldür
    b. Davranışçılık: Bilimsel Psikolojide Bilnç Nasıl Tabu Haline Geldi
    c. Freud’un Bilinç Eleştirisi
    2.4. BİLİŞSEL BİLİMDEN BİLİNÇ BİLİMİNE
    a. Bilişsel Bilim: Bilinci Barındırmayan Bir Zihin Bilimi
    b. Anka Kuşu Yükseliyor: Modern Bilinç Biliminin Ortaya Çıkışı

    3. BİLİNÇ BİLİMİNİN KAVRAMSAL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    3.1. BİLİNCİN ÖZNEL GERÇEKLİĞİ NASIL BETİMLENEBİLİR
    a. Fenomenal Bilinç: Öznelliğin Temel Biçimi
    b. Nitelceler
    c. Bilinçli Olma Durumu ve Belirli Bilinç İçerikleri
    d. Fenomenal Bilincin İç Yapısı: Merkez ve Çevre
    e. Dikkat ve Bilinç
    f. Değişim Körlüğü ve Dikkatsizliğe Bağlı Körlük
    g. Düşünümsel Bilinç
    h. İçebakış
    i. Öz-Farkındalık
    3.2. BİLİNCİN YOKLUĞUNU BETİMLEYEN KAVRAMLAR
    a. Bilinçdışı
    b. Bilinçsiz
    c. Öz-Farkındalık
    3.3. “BİLİNÇ” KAVRAMININ DİĞER TANIMLARI VE KULLANIMLARI
    a. Uyarıma Tepki Verme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    b. Dış Dünyadan Gelen Bilgiyi Temsil Etme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    c. Uyanıklık Olarak Tanımlanan Bilinç
    d. Çıktı Sistemlerine Erişim, Davranış Kontrolü veya Dünyayla Davranışsal Etkileşimler Olarak Tanımlanan Bilinç
    e. Bilinç ve Farkındalık

    İKİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI
    I. BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİSİ
    GİRİŞ: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI NELERDİR?

    4. GÖRSEL BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİK EKSİKLİKLERİ
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLİNCİN BİRLİĞİ
    4.1. BEYİNSEL AKROMATOPSİ: RENK NİTELCELERİNİN İZ BIRAKMADAN KAYBOLOŞU
    4.2. GÖRSEL AGNOZİ: TUTARLI GÖRSEL NESNELERİN KAYBI
    4.3. SEMANTİK BUNAMA: NESNENLERİN ANLAMININ KAYBI
    4.4. SİMULTANAGNOZİ: FENOMENAL ARKAPLANIN KAYBI
    4.5. İHMAL: FENOMENAL UZAYIN KAYBI
    4.6. AKİNEPTOPSİ:GÖRSEL HAREKETLİLİĞİN KAYBI

    5. GÖRSEL BİLİNCİN DAVRANIŞTAN NÖROPSİKOLOJİK AYRIŞIMLARI
    GİRİŞ: NÖROPSİKOLOJİK BİR AYRIŞIM NEDİR?
    5.1. AYRIŞIMLAR VE BİLİNÇ
    5.2. BİLİNÇLİ/BİLİNÇSİZ AYRIŞIM KURAMLARI

    6. ÖZ-FARKINDALIĞIN NÖROPSİKOLOJİK BOZUKLUKLARI
    GİRİŞ
    6.1. AMNEZİ
    6.2. AYRIK-BEYİN
    6.3. ANOSOGNOZİ
    6.4. SOMATOPARAFRENİ(ASOMATOGNOZİ)
    6.5. BİLİŞSEL NÖROPSİKİYATRİ VE İNANÇ SİSTEMLERİNİN EKSİKLİKLERİ
    a. Capgras Sanrısı
    b. Fregoli Sanrısı
    c. Sol-Yarıküre Yorumcusu ve Sağ-Yarımküre Şeytanın Avukatı

    II. BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTILARI (BNB)
    GİRİŞ: “BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTISI” (BNB) NEDİR?

    7. BNB DENEYLERİNİN YÖNTEMLERİ VE TASARIMI
    GİRİŞ: BNB DENEYLERİ NASIL TASARLANIR
    7.1. İŞEVSEL BEYİN GÖRÜNTÜLEME YÖNTEMLERİ: fMRI ve PET
    7.2. EEG ve MEG ile ELEKTROMANYETİK BEYİN ALGILAMA

    8. BİR DURUM OLARAK BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: BİR DURUM OLARAK BİLİNÇ
    8.1. ANESTEZİ
    8.2. EPİLEPTİK NÖBETLER VE DERİN UYKU
    8.3. İÇE-KİLİTLENME SENDROMU
    8.4. BİTKİSEL HAYAT VE DİĞER KAPSAMLI BİLİNÇ BOZUKLUKLARI
    8.5. TERSİNE ZOMBİLER

    9. GÖRSEL BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLGİ VE GÖRSEL BİLİNÇ
    9.1. İKİ GÖZÜN REKABETİ ÇALIŞMALARI
    9.2. GÖRSEL VARSANILAR
    9.3. GÖRSEL BİLİNÇ ÜZERİNE YAPILAN EEG ve MEG DENEYLERİ
    9.4. TRANSKRANİYAL MANYETİK UYARIM (TMS)

    III. BİLİNÇ KURAMLARI
    GİRİŞ: BİR BİLİNÇ KURAMI NEDİR?

    10. FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARI
    10.1. GÜNCEL FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Çoklu Taslaklar Kuramı (Dennett)
    b. Duyu-Motor Kuramı (O’Regan ve Noe)
    c. Biyolojik Doğalcılık (Searle)
    d. Doğalcı İkicilik (Chalmers)
    e. Üst Düzey Bilinç Kuramları
    f. Dışsalcı Temsilcilik (Tye, Dretske)
    g. Nörofenomenoloji (Varela, Lutz, Thompson, Noe)
    h. Refleksif Tekçilik (Velmans)
    i. Sanal Gerçeklik Kuramı (Metzinger, Lehar)

    11. DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARI
    11.1. GÜNÜMÜZ DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Kapsamlı Çalışma Alanı Kuramı (Baars)
    b. Nörobiyolojik Kuram (Crick ve Koch)
    c. Dinamik Çekirdek (Tononi ile Edelman) ve Bilgi Bütünleştirme Kuramı (Tononi)
    d. Talamokortikal Bağlanma Kuramı (Llinas)
    e. Tekrarlayan İşleme Kuramı (Lamme)
    f. Mikrobiinç Kuramı (Zeki)
    g. Olanın Hissi Anlamında Bilinç (Damasio)
    11.2. ANALİZ: BİLİNÇ KURAMLARINDA TARTIŞILAN TEMEL MESELELER

    a. Bilinci Konumu: Dışsalcılık ve İçselcilik
    b. Bilincin Temel Doğası: Fenomenoloji ve Biliş
    c. Fenomenal Bilincin Temel Biçimi: Atomculuk ve Bütüncülük

    IV. DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMLARI

    12. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU” (DBD) NEDİR?
    GİRİŞ
    12.1. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU”NU NASIL TANIMLAYABİLİRİZ

    13. RÜYA GÖRME VE UYKU
    GİRİŞ: RÜYA GÖRME VE BİLİNCİN KISA TARİHİ
    13.1. HİPNAGOJİK VE HİPNOPOMPİK VARSANILAR
    13.2. UYKU FELCİ
    13.3. UYKU ZİHİNSEL ETKİNLİĞİ VE RÜYA GÖRME
    13.4. RÜYA İÇERİKLERİ
    13.5. NEDEN RÜYA GÖRÜRÜRZ
    13.6. BERRAK RÜYA GÖRME
    13.7. KÖTÜ RÜYALAR VE KABUSLAR
    13.8. GECE DEHŞETİ
    13.9. UYURGEZERLİK VE GECE GEZGİNLİĞİ
    13.10. REM UYKUSU DAVRANIŞ BOZUKLUĞU VE RÜYADA-GEZME

    14. HİPNOZ
    GİRİŞ
    14.1. HİPNOZUN KISA TARİHİ
    14.2. HİPNOTİK TETİKLEME
    14.3. HİPNOTİK TELKİN EDİLEBİLİRLİK
    14.4. HİPNOZLAR BİR DBD MİDİR?
    14.5. HİPNOZ ALTINDA BİLİNCE NE OLUR?

    15. ÜST BİLİNÇ DURUMLARI
    GİRİŞ
    15.1. MEDİTASYON
    15.2. OPTİMAL DENEYİM VE AKIŞ
    15.3. KOŞUCU COŞKUNLUĞU
    15.4. BEDEN-DIŞI DENEYİMLER (BDD’LER)
    15.5. ÖLÜME YAKIN DEENYEİMLER (ÖYD’LER)
    15.6. MİSTİK DENEYİMLER

    Sonsöz
    Sözlük
  • Eğer bir insandan nefret ediyorsan, onun içinde sana ait olan bir parçadan nefret ediyorsun demektir. Çünkü bize ait olmayan bir şey bizi rahatsız etmez.
    Hermann Hesse

    Birçokları tarafından anlamı ıskalanan bu özdeyiş, mizah yazarı Aziz Nesin’in belki de en ünlü romanı olan “Zübük”ün dayandığı mesnet noktasını betimler. Evet, tam adıyla “Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt” bir mizah romanıdır. Evet, Orta Anadolu’nun herhangi bir kasabasının muhafazakâr siyasal atmosferini hicivle anlatır. Evet, Türk siyasetinin bütün kirli çamaşırlarını 2012 yılında hâlâ güncel olabilecek gözlemlerle gözümüzün önüne serer. Ama bunların yanında -ve aslına bakarsanız belki de romanın en önemli başarısı da buradadır- insan psikolojisinin çok karanlık bir yanına da ışık tutar: Hesse’in yukarıdaki sözünde dile getirdiği olguya.

    Romanın başkahramanı Zübükzade İbrahim Bey, istisnasız olarak bütün okuyucularda tiksinme ve nefret uyandıran bir karakterdir. Sürekli yalan söyler, herkesi tekrar tekrar kandırır ve kendi çıkarları dışında başka hiçbir şeye hizmet etmez. Satır satır bu gerçekleri okuyan okuyucu da Zübük’ün doğasını öğrenir ve ondan nefret eder. Aslına bakarsanız, romanın yan kahramanları da okuyucudan farklı bir durumda değildir. Tekrar tekrar kendilerini kandırmasına izin verdikleri Zübük’ü onlar da çok iyi tanırlar; hatta ondan duydukları yalanların sıcağı sıcağına farkındadırlar bile… Ve tabii ki onlar da Zübük’ten nefret ederler. Bu noktada Hesse’in bahsettiği olgu işlemeye başlar: Karşımızdaki bir kişi alçakça bir şey yaptığı zaman, onun amacını biliriz çünkü dimağımız o amacı çözümleyecek bilgi ve deneyime sahiptir. Başka bir ifadeyle, o kişiden bir parça bizim içimizde mevcuttur. Bunun bir örneği olarak dedektifler gösterilebilir. Suçlunun zekasına karşı derin bir empati duymayan bir dedektif nasıl çalışabilir?


    Hermann Hesse

    Ancak, tabii ki, dedektiflik örneğinde dedektifin suçu ortaya çıkararak adalete hizmet etmek gibi bir görevi vardır. Oysaki Nesin’in eserinde bütün yan kahramanlar kendi günlük çıkarlarının peşinde Zübük’ü besler ve yaşatırlar. Dolayısıyla, Zübük’le aynı amaçları güden bu kişileri ondan ayıran şey, Zübük’ün kurnazlığıyla gelen başarısıdır: Nesin’in romanındaki bütün karakterlerin her biri birer Zübük’tür ama içlerinden sadece birisi kişiliğini gerçekleştirebilmiştir.

    Ve şimdi de bir saniye durup, okuyucular olarak düşünmemiz gerekir: Yazarın bu romanı, 1950 sonrası Türk seçmeninin ve siyasetçisinin bir alegorisiyse bu durumda her birimiz birer Zübük olmuyor muyuz? “Zübük”ü elimize alıp okumaya başladığımız zaman, aslında çehremize bir ayna tutmuyor muyuz?

    Eeee, böyle bir Zübükzâde’yle baş edilmez. Ben sana bir şey diyeyim mi: Bu beri benzeri olmayan Zübükzâde rezili gene de vicdanlı bir herif. Neden dersen, bu herifte bu zihin, bizlerde de bu avanaklık varken, herif istese, bizim bura insanını yediden yetmişe önüne katar da davar diye güder.
    Öyleyken neden bu uğursuzu daha aramızda yaşatırız, neden yalanlarına inanmayız da inanır görünürüz? Benimkisi korkudan… Korku dağları bekler, demişler. İnsan yüreği dağ olsa bunca yalanın saldığı korkuya dayanamaz.
    Kalaycı Kör Nuri, dükkanı istimlak edilince ‘Ya paramı, ya canını…’ diye Zübük’ün üstüne yürümüş. Zübükzâde ‘Senin paranı belediyede yediler. Ama seni severim. Paranın fazlasını vereceğim. Şu çiviye asılı ceketin iç cebinden cüzdanı çıkar, içinden bir binlik al. Velâkin bin lira ne işini görür. Yarıntesi gün gene açsın. Sana bir iyilik edeyim de bana dua et. Seni temelli bir iş sahibi edeyim. Memur olmak ister misin?’ diye sormuş. Sevincinden Nuri’nin kör gözü bile ışımış. Memurluğu duyunca, Zübük’ün ayağına kapanmış. Zübükzade ‘Öyleyse, seni Orman Muhafaza Memuru yazdırayım. Dur şimdi ağzından bir dilekçe yazalım.’ demiş.
    zubuk - paslanmaz kalemGörüleceği gibi, eğer romandaki yan karakterlere sorma imkânımız olsaydı, Zübük’ün var olma ve siyasette yükselme sebepleri olarak farklı şeyler söyleyeceklerdi: aptallık, korku veya aptallıktan bir adım geri seviyede umut. Oysa Aziz Nesin eseriyle aslında çok daha karanlık ve kötümser bir gerçeğe dikkat çekiyordu: Yazar, romandaki yan karakterlerle birlikte hepimizin birer Zübük olduğuna ve olmayan kaldıysa (kitapta Aziz Nesin’in kişisel bakış açısını yansıtan Almanca öğretmeni gibi) onların da bu diğer Zübüklerin yanında Zübükleşeceğini söylüyordu. Özetle, Nesin’e göre, “Zübüklük” faaliyete geçmek için uygun imkân ve zamanı bekleyen, tohumu hepimizin içinde var olan kuluçkadaki bir hastalıktı.

    Edebi eserlerde karakter türleri özünde ikiye ayrılır: “düz” karakterler ve “yuvarlak” karakterler. “Düz” karakterler bütün bir roman boyunca bir değişim göstermeyen, çoğu zaman da toplumdaki bir “tip”i temsil eden kişilerdir. Öbür yanda, “yuvarlak” karakterlerse romanın kurgusu içinde kendisi ve/veya toplum hakkında keşifler yaparak karakterini değişime maruz bırakan kişilerdir ve romanın vermek istediği mesajda doğrudan sorumludurlar. “Zübük”e baktığımızda ise neredeyse “tip” diyeceğimiz bütün yan karakterler ve bütün olumsuz özelliklerin vücut bulduğu Zübük’ün yanında romanın asıl anlatıcısı olan Almanca öğretmeninin ilk bakışta yuvarlak bir karakter olduğunu düşünürüz. Ama o da kendi çıkarı için Zübük’ten yardım isteyerek aslında en temiz, en aydın, en saf ve idealist gözükenimizin bile belirli şartlar altında bir Zübük olabileceğini yeniden gözler önüne serer.


    Aziz Nesin

    Nesin’in kurgusunda zekice kullandığı bir yan karakter olan Avukat Burhan’ın varlığı bu önermeyle çelişirmiş gibi dursa da yazarın bu “düz” karakteri işleyiş şekli aslında önermede dile getirilen fikre hizmet eder. Doğrudur: Avukat Burhan gibi aydın bir insanın o kasabada var olması yerel halk için -ve dolayısıyla temsil edilen Türk toplumu için- bir umuttur ama bu karakterin üslubu halka o kadar uzak ve kişiliği de o kadar siliktir ki, o da Zübüklerin elinde bir oyuncak, hatta romandaki haliyle, bir “kurgu ögesi” olur. Hesse’in baştaki sözünü hatırlarsak, Avukat Burhan, içinde “Zübüklük”ten bir parça barındırmayan bir kişiliği temsil ettiği için Zübük’ün cami yapımında ona oynadığı oyunu anlayamaz ve ona alt olur. Avukat Burhan, romanın başkahramanı gerçek Zübük ve diğer “Zübük”lere bu kadar uzaktır.

    Dolayısıyla Nesin’in romanıyla bize çizdiği bu resimde bütün karakterler ya zaten Zübük’tür, ya da uygun imkânlarla diğerlerine benzemesi potansiyel Zübüklerdir… Bunların dışında da nasıl ortaya çıktığı anlatılmayan, bilinmeyen, yani belki de şans eseri var olan bir aydın ise tüm toplumdan farklı bir dil konuşan, onlara itici gözüken ve en sonunda da Zübüklerin galibiyetine hizmet eden bir “kurgu ögesi”dir.

    Bu gözle bakıldığında, “Zübük” ne kadar bir mizah romanı olarak değerlendirilse de neredeyse Kafka-esk seviyede karanlık bir eserdir. Türk toplumu, Aziz Nesin’in ortaya attığı “Zübüklük” isimli bir hastalığın pençesindedir ve ne yazık ki kimse için de bir kurtuluş yoktur. Günümüz siyasetinde Zübükzade’nin uyguladığı yöntemlerden çok daha acımasızlarının izlendiğini fark ettiğimizde Nesin’in aslında az bile söylediğini kendimize itiraf edebiliriz. Not: Bu yazı ilk olarak Roman Kahramanları dergisinin Temmuz/Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.
  • Notre Dame Kilisesi’ne giden yazar kulelerin birinde Yunanca yazılmış “Kader” kelimesini görür ve kitabın başına şu notu düşer: “Bu kitap bu sözcük adına kaleme alındı.”

    Kader… Kitabı tek kelime ile özetle deselerdi okuyan herkes Notre Dame’ın Kamburu için “Kader” derdi. Çünkü “kader” çok derin bir anlama sahip kelime. Beş harf, iki hece ama hepimizin aklında farklı anlamlara, yüreğinde farklı hissiyatlara sebep olan da bir kelime. Öyle ya kader bu, acısı da var tatlısı da… Kitaplara, filmlere konu olmuşsa genelde acısı ile karşılaşıyoruz, zaten Tolstoy bunu meşhur kitabının girişinde söylemişti: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz ailelerin ise kendilerine özgü mutsuzlukları vardır.”

    Kitapta da birbiriyle kesişen ya da birbirinden ayrılan kaderleri okuyor ve çeşitli kederleri de yüreğimize yüklüyoruz. Herkesin kendine özgü mutsuzlukları var Notre Dame’da, Paris’in bile. Huzur romanında İstanbul nasıl ki bir roman kahramanı ise Notre Dame’ın Kamburu’nda da Paris bir roman kahramanı. Orta Çağ’ın Paris’inden itibaren kitabın yazıldığı zamana kadar geçirdiği ve yazarın ileri görüşlülüğüyle gelecekte neler olacağına dair düşünceleri ile bol bol Paris’i ve mimarisini de okuyoruz. Hatta kitabın en can alıcı bölümlerinden biri “Bu, Şunu Öldürecek” bölümü. Burada matbaanın gelişinin mimari üzerindeki etkisi anlatılıyor aslında birbiriyle çok da bağlantılı olmayan bu iki unsuru öyle bir kesiştiriyor ki sizi tüm tarih üzerinde düşünmeye sevk ediyor.

    Roman, “aşk”a birçok pencereden bakmamızı sağlıyor: daha doğrusu gerçek aşk ve diğerleri...

    -KİTAPTAN BİLGİLER İÇERMEKTEDİR.-

    Esmeralda’nın Phoebus’a duyduğu aşk aslında kendi hayalinde oluşturduğu hayali bir aşk. Öyle ya bizler suretleri ya da suretlere ait meziyetleri, davranışları beğenir ona kendi ruhumuzdan duygular, davranışlar yerleştiririz, Esmeralda da kendisini kurtaran yakışıklı ve üniformalı yüzbaşına hayalindeki aşkın özelliklerini yüklüyor yani bir nevi yaptığı heykele âşık olan Pygmalion hikayesi gibi. Hayali gerçekle örtüşmeyince de kendisini kandırmaya devam ediyor Esmeralda, on beş yaşında, aşkı hiç tatmamış bir kız çocuğu tüm gerçekleri inkâr eden hayali aşkının büyüklüğünde günden güne Phoebus’um diyerek ölümü dahi göze alabiliyor, yüreğindeki aşk, gözlerinin önünde olan gerçeklerin çok daha önüne geçiyor.

    Claude Frollo’nun aşkı ise zehirli bir sarmaşık gibi. Henüz derin hissiyatlara ulaşamamış bir aşk onunkisi. Surete aşık olan rahip aşkın naifliğini göz ardı ederek sadece sahip olmak istiyor. Kadının tek bir “evet”i ile dünyasının değişeceğini düşünen rahip beşeri aşkını Tanrı aşkının dahi önüne geçiriyor. Saplantılı ve hastalıklı zihin “kaderin izahı mümkün olmayan oyunuyla kendi kendisini” ve bununla birlikte genç kızı yok etmek istiyor. Afilli cümlelerle itiraf ettiği aşkın reddedilmesinin hırsı gözünü ve yüreğini siyaha dönüştürebiliyor.

    Quasimodo, aşkın romandaki baş kişisi. “Tüm kemikleri kırılmış da yanlış kaynamış” görüntüsüyle herkesi korkutan, sağır kulakları ile dış dünyayı sessize alan Quasimodo aşkın zarifliğini öyle güzel hissettiriyor ki yüreğinizin tellerini titretiyor sanki. Aşkını her fırsatta dile düşüren Claude’a karşı aşkını içten içe yaşayan, dile düşürmeyen hissi duygularını aşka dönüştüren bir kahraman Quasimodo. Çirkinliği nedeniyle herkesin alay konusu olmuş, hiç sevilmemiş, insan olduğu unutulmuş bir adamın zarif kadını sevmesi. Masal gerçek olabilir miydi, bilmiyorum ama Quasimodo itiraf edemediği aşkın yüküyle de mutlu. Karşısındaki kadına sahip olmak yerine onu gülerken görmek yetiyor adama. Aşk da bu değil midir sahi, illâ karşılık bulması gerekir mi? Bence gerekmez, Esmeralda adama Phoebus’u anlatırken de onu seviyordu Quasimodo hem de yüreğinin en soylu duyguları ile seviyordu. Kadını mutlu edebilmek için ona Phoebus’u getirebilecek kadar çok seviyordu. Genç kız kendisinden korkmasın diye onu, ona hiç görünmeden seyreden kahraman aklıma İclal Aydın’ın “Yanımda mutsuzsan eğer benden uzakta ‘Mutlu ol’ diyebilecek kadar çok seviyorum seni” sözünü getirdi.

    Aşk, kalbinin yerini hatırlatır insana, sağlık derslerinde öğrendiğimiz kalbin yeri asıl âşık olunca gösteriyor bence kendisini. Quasimodo da genç kadına hissettikleri ile kalbinin yerini öğreniyor, tüm ezilmişliğine, tüm dışlanmışlığına rağmen ömrü boyunca tek gözünden akıtmadığı gözyaşını genç kız için akıtabilecek kadar da derin seviyordu.

    Kitapta diğer konulara gelecek olursak soyluların bencillikleri, mahkemelerin adaletsizlikleri, mimarinin değişimi, yoksulun ezilmişliği, dönemin haksızlıkları mevcuttu kitapta.

    Bir annenin derin ıstırabı, acıları, sözcüklerle tasvir edilemeyecek vuslat da kitabın diğer hisli yerlerindendi.

    Ayrıca eleştirel bakış açısıyla bakacak olursak da İslamiyet’e karşı önyargılar, yanlış düşünceler mevcuttu, örneğin: “bebeği Müslümanlarda âdet olduğu üzere yediklerine şüphe yoktu.” Bunun gibi birkaç tane daha yanlış bilgi ve önyargılı düşünceler mevcuttu.
    Sözü yine fazla uzatıp kitabın incelemesini hissiyat incelemesine çevirdiğimin farkındayım, bunun için kusuruma bakmayın aşkı bu kadar naif gösteren bir kitaba hissiyat yazısından başkası yakışmaz bence.