• 396 syf.
    ·16 günde·9/10
    Nereden başlayım, neyi hangi birini anlatayım bilemedim inanın! 1. Dünya Savaşı sürerken ülkemizin yaşadığı dramı mı, yoksa cephede açlıktan, soğuktan inim inim inleyen kahraman askerlerimizi? Bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da Türk Milleti'nin her zaman zorluklarla mücadele ettiği. Diyordu ya merhum Gazi Faik Tonguç: ''Dünyada Türk askerinden daha sabırlı ve güçlü bir ordu yoktur.''

    Yıl 1914, sömürge ve zulüm yapmak isteyen büyük güçler savaş başlatmıştı. Hem de ne savaş! Acı, korku ve sefaletin hiçbir zaman dinmeyeceği büyük bir savaş. Hasta Adam da savaşa girecekti. Girecekti çünkü Yıldız Sarayında işler yolunda gitmiyordu. Son dönem Padişahların saray sefaları gitgide azalıyordu ve 2. Abdülhamit de bunu elinden geldiği kadar değerlendiriyordu. Tabii bu cariyeli akşam sefaları şömine başında devam ederken, Sarıkamış ve Erzurum'dan da bir mesaj vardı Mehmetçikten: ''Paşa'ya söyleyin de düşmana atacak 2-3 bağ fişek, korkunç derecedeki açlığı giderecek bir parça kara ekmek, zatürreden kurtulmak için de bir parça esbap istiyoruz'' diye. Vah anam vah! Vah Mehmedim vah!

    Tabii orada, burada, sarayda, konaklarda devam eden her türlü eğlence ve güya adaleti sağlar gibi yapan büyük komutanlar, büyük büyük padişahlar İngilizleri ağırlarken, ekonominin çöktüğü, eğitim yerle bir olup cahilliğin baş gösterdiği bir zamanda, bu vatanı düşünen aydınlar da vardı, kazması küreğiyle ninelerimiz, dedelerimiz de vardı. Bunlardan biri de Faik Bey'di. Vatan elden gidiyordu. Londra'da ülkesi için eğitim görürken daha büyük bir görev çıktı: Vatana hizmet. Gönüllü olarak yedek subay olarak katıldı bu savaşa. Geldi hemen Erzurum'un gara kışına, soğuğuna. Yılmadı, vazgeçmedi. Ruslara karşı boyun eğmedi. Acı ve ibretlik bir hatırat bıraktı bizlere, düşünüp anlayalım diye!

    Bu kitap Faik Bey'in savaş yıllarında gördüklerini, yaşadıklarını kaleme döktüğü bir eserdir. Erzurum'da Ruslarla kahramanca çarpışırken anlattıklarıdır. Hem de ne çarpışma. Aziz Mehmetçik açlıktan, düşmana nişan almayı geç kuru gürültü yapmak adına mekanizmayı çevirecek bir gücü, dermanı dahi yokmuş. Günümüz insanlarının kucak dolusu nimetlere yüz çevirirken şehitlerimiz ahırda bir yandan sığırlar işerken bir yandan da idrar sıçranan ekmekleri yemek zorunda kalmışlardır. Oy Mehmedim oy! Aylarca banyo yüzü görmeyen, her tarafı bitlerle dolu bir vücut. Ne için, kim için bu sıkıntı! Kahraman askerlerimizin korkusu yoktu fakat cephanesi azdı. Bundan da ziyade açlık, ah o açlık yok mu bitirmiş, kahretmiş Mehmedimizi. O yollar, o Erzurum yolları yok mu her sokak başı 16 -17 yaşlarında boyu boylarından büyük mavzerlerle uzanmış bedenler, ayağında patikleri dahi olmayan yüzü mosmor olmuş bebekler... Ne korkunç manzaralar. Kimse anlamaz diyor merhum Faik Bey. Görmeyen, yaşamayan asla bilemez diyor. Geliyordu ona doğru gözleri yaşlı bir çocuk: '' Efendi Erzurumu gine alabilir miyik aceb?'' Cevap veriyordu asker Padişah'ın Erzurumdan başka güzel şehirleri de var diye. Çocuk cevap verir: '' Nerde Efendi, Erzurum gibi şehir mi ola?'' diye inanmadığını belirtmiş.

    Fakat savaşla bitmiyordu bu durum, bir de esaret yılları vardı ki bu da en kötüsüydü. Her saat açlık, pis kokular ve soğuk. Daha yazacak çok başlıklar var ki anlatmak ve yazmakla bitmez. Sadece ve sadece şunu söyleyebilirim ki bu kitapta da belirtilmek üzere bu Aziz Milleti cahillik perişan etmiş. Her köşede, bucakda bekleyen yazarın da ifade ettiği gibi bir avuç 'cehli mürekkep' insan vatanın her omurgasını inim inim sızlatmış. Yobazlar her zaman işbaşında olmuştur. Bir de yazarın da belirttiği gibi bu ülkeye, devlete Ermeniler ve Araplar kadar zarar veren bir millet olmamış. Ama gel gör ki günümüzde de güya Ensar-Muhacir kavramı altında(ki bunu da anladıklarını sanımıyorum) Canavar suratlı, edepten ahlaktan yoksun insanları soktular bu ülkeye. Çocuğu, yaşlıyı anladı bu millet fakat askeri cephede küffarla savaşırken mahalle sokaklarında pervasızca gezinen boy boy adamları anlamadı. Osmanlı Devleti'nin yaptığı hatayı şimdi de tekrarlıyorlar. Onbinlerce Ermeni Ruslarla beraber askerimize kurşun sıktı. ''Osman Kardeş benim, biziz'' deyip gecenin kör karanlığında askerimizin siperlerine yaklaşırken haince kurşun sıkan bir millet. İngiliz uşağı Arapların da Peygamberimizin kutsal mekanında yaptıkları nankörlükleri saymayacağım bile. Irkçılık ve milliyetçilik kavramının ne olduğunu dahi bilmeyen bir insana ben bunları anlatsam ne fayda.

    Ben demiyorum merhum Gazi Faik Bey diyor. Biz savaşırken açlık, soğukla mücadele ederken ülkenin her tarafını da öyle zannederdim diyor. Fakat sarayda ve saraya bağlı konaklarda verilen ziyafetleri gördükçe düşündüklerinin doğru olmadığını anlıyor. Evet çok uzatmış olabilirim, belki herşeyi anlattınız diyenler de olabilir ki hiçbir şeyi anlatmadım, anlatamadım. Çünkü bu büyük Milletin büyük Ordusu'nun şanlı tarihi anlatmakla bitmez. Ve uzun sürmüyordu bu hasret. Teğmen Faik Bey'in beklediği o Halaskâr geliyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyordu. Gözleri çakmak mavi, duymuştu askerlerin sesini, milletin haykırışını... Doğuyordu bir büyük vatan daha: Türkiye Cumhuriyeti. Başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale, Sarıkamış, Erzurum ve diğer cephelerde savaşmış Aziz Mehmetçiğimizi, soğuktan, açlıktan şehit düşmüş askerlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Allah mekanlarını pürnur eylesin. Bir büyük kütüphanesi bulunan, bunları kütüphanelere bağış olarak vasiyet eden ve maalesef tamamı düşman tarafından yanan kitaplarıyla Faik Tonguç'u da Saygıyla yad ediyorum...
  • "Var olmak, yaşamak ve var olmayı yaşatmaya devam ettirmek üzere baş kaldıran bütün istekler, en azgın halleriyle hayata ait kör arzulardır."

    -Gürsel Özkır
  • Tam bir hafta sonra, öğle saatlerinde anamı getirip eve bıraktı babam . yüzü yaşlıydı .Günlerce hiç konuşmadan hasta yatağında uzanıp kaldı... iyileştikten sonraki günlerde anlatmak istemediği hastalığını birden açıkladı ..ölü çocuk doğurmuş ..Babam , anamın karnındaki bebeğin başını yumrukla ezmis .polisler de bu yüzden gelmişler....Hastanede yattığı günlerde polisler gelip anama da sormuşlar ölü doğan çocuğu ; " düştüm " demiş,, " yürürken düştüm.... " Babam suçluysa onu niçin söylemedin dedim ? Yüzünü dünyanın matemi kapladı birden .Ardından tane tane çıktı ağzından sözcükler ;;. ~ o zaman size kim bakardı yavrum ... Bu sorunun hiçbir yanıtı yoktu ....... " Dışarıdaki uğultuda yaşanan mağlubiyetlerin bütün hıncını aynı sevinçlere ,kederlere ve bir yastıkta aynı gecelere birlikte baş koydukları güçsüz kadınlardan çikarabiliyorlardi yenik babalar ....... ~~~Öğreniyordum ~~. """Baba olmak böyle olmaktır sanıyordum""
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”


    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!

    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------

    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.

    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.

    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...


    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...


    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.


    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.


    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.


    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...


    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.


    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.


    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."


    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”


    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”


    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)


    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.


    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...


    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.



    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...


    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...


    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...







    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..






    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------


    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M

    ------------------------------------
  • Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014)
    isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    https://www.dunyabizim.com/...adeviyye-h32822.html

    İslâm tarihinde Allah ile kul arasında sevgiye dayalı bir ilişki tesis etmeye çalışan tek müessese tasavvuftur. Bu sevgi için erkek yahut kadın olmak hiç mühim değildir; kalbinde Allah sevgisine yer açan her kişi için, Rabbiyle sevgi esaslı bir dostluk/ünsiyet kurmak muhtemeldir. Tam da bu sebeple tasavvuf tarihinde erkek ve kadın sûfîlerden eşit şekilde bahsedildiğini görürüz ki kadın velilerin başında gelen ilk isim, Râbiatü’l-Adeviyye’dir.

    Tabakât yazarları tarafından “ikinci Meryem” olarak anılan Hz. Râbia, İslâm’da tasavvufun gelişiminin ilk temsilcilerinden sayılmıştır. Ekseriya erkeklerden oluşan bir sûfi-zâhid cemaat içerisinde temayüz edebilmiş; pek çok âlim/zâhid onun sohbetine başvurmuştur. Onu çağdaşlarından ayıran ilahi aşk terennümü, İslâm toplumunda daima yankı bulmuştur. Kendisinden yüzyıllar sonra gelen Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ahmed el-Gazzâlî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Yûnus Emre gibi isimler onun mirasına kendi renklerini katarak aynı tasavvufî neşveyi dillendirmişlerdir.

    Râbiatü’l-Adeviyye hicrî 95 yahut 99 ( 717) yılında ömrünün büyük kısmını geçirdiği Basra’da dünyaya gelmiştir. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sındaki malumata göre, onun kerametlerini daha doğumu zamanında başlamıştır. Hikâye şöyledir: Doğduğu gece evde ne yağ ne lamba ne de yeni doğan bebeği saracak bir kundak vardır. Annesi kocasından, komşuya gidip lamba için yağ istemesini rica eder. Fakat o daha önce, bir yaratılmıştan hiçbir şey istemeyeceğine and içmiştir. Bu yüzden yağı almadan eve geri döner. Büyük bir hüzün içerisinde uykuya dalınca gördüğü rüyada, Hz. Peygamber (sas) kendisine şöyle seslenir: “Kederlenme. Doğacak kız bu ümmetimden yetmiş bin kişinin şefaatini dileyeceği büyük bir veli olacak.” Yine Hz. Peygamber (sas) rüyanın kalanında, Basra Emiri İsa Zadhan’a gitmesini ve Cuma günü Rasûlullah’a salavat getirmeyi ihmal ettiği için, kendisinden kefaret olarak dört yüz dinar istemesini söyler. Hz. Râbia’nın babası emredileni yapınca Basra emiri ona dört yüz dinar vererek gönlünü alır.

    Nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği

    Râbiatü’l-Adeviyye henüz çocukluk çağında iken annesi ve babası vefat etmiştir. Basra’daki kıtlık sebebiyle kardeşlerinden her biri bir tarafa dağılmış, kendisi ise yolda karşılaştığı zalim bir adam tarafından alıkonulmuş ve bu adamın kölesi olmuştur. Gündüzleri sürekli oruç tutup efendisinin işlerini yerine getirmiş; geceleri ise sabahlara kadar ibadet ve münacatta bulunmuştur. Kölelikten kurtulma hikâyesi ilginçtir: Efendisi bir gece uyanınca, onun başı secdede yakarışta bulunduğunu işitir ve gizlice onu izlemeye gider. Râbia büyük bir huşu ve içerisinde Rabbine münacatta bulunmaktadır. Başının üzerinde ise bir lamba, zincirsiz şekilde durarak etrafı aydınlatmaktadır. Efendisi bu garip manzara karşısında -biraz da korkarak- kölesini serbest bırakır. Artık hür olan Râbia bir süre çöllerde dolaşarak en sonunda kendisine bir kulübe edinir ve zühd hayatına burada devam eder. Nihayet yaklaşık 90 yaşında, geriye nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği miras bırakarak, sevgilisi olan Allah’a kavuşur.

    Onun hayatı hakkında bilinenler genellikle ilk dönem biyografik derlemelerdeki kısa açıklamalarla sınırlıdır. Bununla birlikte sıra dışı bir insan olduğu ve bu kişiliğine mutabık davranışlar sergilediği açıktır. Mesela hiç evlenmemiştir. Kendisine evlenme teklif edenleri, kalbinin bir mahlûka yer veremeyecek kadar Hak ile meşgul olduğunu ileri sürerek geri çevirmiştir. Yalnızca günü geçirebileceği rızıkla kifayet edip oldukça zâhidane bir yaşam sürmüştür. İnsanları lüks ve rahat yaşama alıştıkları için tenkit etmiş ve her fırsatta bunun Müslümanlar için bir utanç olduğunu dile getirmiştir.

    Ziyaretçilerinin naklettiğine göre Râbia bir deri bir kemik denecek kadar zayıf bir kadındır. Evinde bir hasır, yerden iki ayak yüksekliğinde kamış bir elbise dolabı ve içinde de birkaç giysi vardır. Kendisine maddi yardımda bulunmak isteyen ahbabını şöyle uyarmıştır: “Ben ki dünyanın sahibi olan Allah’tan bile bir şey istemeye hayâ ederim. Onun sahibi olmayan bir mahlûktan nasıl isterim?” Yine kaynaklar, Râbia’nın hastalığında şifa bulmak için herhangi bir şeye tevessül etmekten ısrarla kaçındığını naklederler. Ona göre hastalık Allah’ın dilemesiyle başa gelmiştir; onun iradesine gönülden teslim olmak gerekir. Bundan daha mühimi azabı görmeyecek dereceye ulaşmaktır. Mısırlı kadınlar bile bir yaratılmışın güzelliğiyle parmaklarının acısını hissetmediklerine göre, Hâlık’ı tefekkür eden biri bu mertebeye çok daha layıktır.

    Hz. Hasan el-Basrî’nin ziyaretleri

    Râbiatü’l-Adeviyye’nin evine gidip gelen ziyaretçiler arasında sıkça ismi zikredilen kişilerden birisi, yine Basra’da yaşamış olan meşhur zâhid Hasan el-Basrî’dir. Kronolojik olarak mümkün gözükmese de bu iki ismin buluşmaları ve aralarındaki sohbetlere dair pek çok rivâyet, menâkıb kitaplarında yerini almıştır. Bunlardan birinde Hasan-ı Basrî, Râbia’yı nehir kenarında görür ve seccadesini suyun üzerine sererek birlikte namaz kılmayı teklif eder. Hz. Râbia onun bu keramet gösterisine cevaben, seccadesini havaya fırlatıp üzerine oturur; Hasan’ı yanına çağırır. Hasan-ı Basrî, onun verdiği mesajı anlayarak sükût eder. Hz. Râbia şöyle der: “Hasan, senin yaptığının aynısını balıklar, benimkini de kuşlar yapabilir. Asıl iş bunların çok ötesindedir!”

    Ona dair anlatılan kerametler sebebiyle, henüz o hayatta iken zaten oldukça şöhret kazandığı görülmektedir. Seccadesinin altında para bulduğu, ateşsiz yemek pişirdiği veya kendisine gökten ilahi ikramların indiği gibi söylentiler bunlar arasındadır. Hz. Râbia ise bu şekilde anılmaktan rahatsızlık duymakta ve esasında insanların kendisini ziyaret etmesine de sıcak bakmamaktadır. Bu durumun sebebini soran yeğeni Zülfâ’ya şöyle bir açıklama yapmıştır: “Ölünce insanların yapmadıklarımı yaptığımı, söylemediklerimi söylediğimi iddia etmelerinden korkuyorum.” Fakat vakıa onun tahmin ettiği gibi gerçekleşmiş; tarihi süreç içerisinde Râbiatü’l-Adeviyye pek çok kerametin baş kahramanı olarak anlatılagelmiştir.

    Onun tasavvufî öğretisinin temelinde ilahi aşk vardır. Basra’da Hasan-ı Basrî’nin “korku ve hüzün” temalı zühd yaşantısının mukabiline “aşk ve hüznü” yerleştirmiştir. Onun zühd hayatı Allah’ı hesapsızca sevmeye (ihlas) ve Allah’ın sevgisini kazanmaya dayalıdır. Onu anlamamızı sağlayabilecek en isabetli örnek, kendisine cenneti arzu edip etmediği sorulduğunda verdiği cevaptır: “El-câr sümme’d-dâr”, yani “Önce komşu sonra ev”. Bir niyazında şöyle yakarır: “Ya Rabbim! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet edersem, beni cehennemde yak. Şayet cennet ümidiyle taatte bulunursam, beni cennetine koyma. Fakat Sana Senden ötürü ibadet ediyorsam, ne olur beni ebedi güzelliğinden mahrum eyleme!”

    Ne cennet ümidi ne de cehennem korkusu

    O, Allah’a ne cennet ümidi ne de cehennem korkusuyla ibadet etmiştir. Maksadı yalnızca müthiş bir sevgi ve iştiyak duyduğu Rabbinin sevgisini kazanmaktır. Onun cemalini temaşa etmek ve hakkında marifete ulaşmak bu karşılıklı sevginin neticesi olacaktır. Hz. Râbia bahar aylarından birinde bir gün, evde yine ibadetle meşguldür. Hizmetkârı onun huzuruna gelir ve “Efendim, Allah’ın eserini görmek için dışarı gelin” der. Hz. Râbia şöyle cevap verir: “Bilakis sen içeri gel ki, onları vücuda getireni göresin. Yaratıcının seyri beni yaratıklarını seyirden men ediyor.” Yine şeytanı düşman olarak görüp görmediği sorulduğunda, verdiği yanıtla soranları hayli şaşırtmıştır: “Hayır. Zira Allah’a olan aşkım, şeytandan nefret etmeye yer bırakmadı.”

    Hz. Râbia’nın ibadet/kulluk anlayışı, sevabı “öteki dünya”ya bırakılan amellerin semeresini bu dünyada bulmaya dayalıdır. Vefatından sonra kabrini ziyarete gelen arkadaşlarının, “Ey iki âleme boyun eğmemekle övünen veli! O yüce mertebeye eriştin mi?” dedikleri ve “Gördüğüme eriştim”! diye bir nida işittikleri anlatılmıştır. Bu menkıbe yukarıdaki tespiti doğrular niteliktedir. O, ne gördüyse bu dünyada görmüştür.

    Hz. Râbia’nın yaşantısında sevgi ve hüzün bir aradadır. Hüznü cehennem korkusundan değil, noksan amelleri sebebiyle Allah’ın sevgisini kaybetme endişesindendir. Ona göre günahlar, kul ve Rab arasında mesafe oluşturur ki bu da onun için azaba eş değerdir. Günahları sebebiyle Rabbiyle arasına mesafe gireceğini düşünür; bu yüzden daima günahlarını hatırlayıp mahzûn olur, ağlar ve tevbe eder. Görüldüğü gibi onun Rabbine olan sevgisi kulluğunda bir gevşekliğe, rahatlığa yahut akıbetinden emin olma durumuna yol açmamıştır. Bilakis o, sahih muâmele ve mücâhedeyi bu sevgiyi tahkim eden bir araç olarak görmüştür. Rivâyet edilir ki dostu Süfyân es-Sevrî bir gün Râbia’ya “Bütün geceyi ibadetle geçirmemizi lütfeden Allah’a bunun için nasıl şükredeceğiz?” diye sorar. Râbia için şükrün karşılığı yine ibadettir: “Yarını oruçlu geçireceğiz” şeklinde karşılık verir.

    Hamd sadece O’nadır

    Aynı minvalde olmak üzere Hz. Râbia’nın meşhur şiirine de değinmek gerekir. Şiir kısa olmasına rağmen mana bakımından oldukça ağırdır ve zaman içerisinde pek çok bestesi yapılarak ilahi şeklinde de terennüm edilmiştir. Bu şiirinde o, Hakk’a duyulan sevgiyi ikiye ayırır. Biri, ona verdiği nimetler sebebiyle sevgi duymak, diğeri ise Hakk’a sırf zatı için muhabbet beslemektir. Bu iki farklı sevgi türü kullar arasındaki hiyerarşiyi de simgeler. İnsanların bir kısmı cenneti talep ettikleri veya Allah’ın gazabından emin olmak istedikleri için kulluk ederler. Burası açıktır. Fakat az sayıda olan seçkinler, Hakk’a yalnızca cemali için, sırf zatı için ibadet eder, onun sevgisini kazanmaya çalışır, cemâlini diler, ondan başka bir şey murâd edemezler. Şiir belki de sayfalar dolusu şerhi hak eder fakat çoğu zaman ibâre, manayı taşıyamaz. Mananın okuyucunun kalbine ilham olunması temennisiyle, meşhur şiirin tercümesini aktararak yazıyı sonlandırmak ve sükût etmek gerekir:

    Senin aşkını tattıktan sonra bildim aşkı
    Ve kapadım kalbimi senden başkasına
    Sana yakardım ey
    Biz kendisini görmediğimiz halde
    Kalplerin sırrına muttali olan!
    İki farklı sevgim var sana karşı
    Biri bana ait, diğeri sana layık olan sevgidir
    Zikrinle meşgul olmak benim sevgim
    Zâtına layık olan sevgi ise, yalnız Seni müşâhede etmemdir
    Her ikisinde de hamd bana değil
    Sadece sanadır.

    Not: Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014) isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    --------------------------------------------------------
    Bu güzel yazı da başlıbaşına bir inceleme sayılır, Hicret Karaduman'a ait bu bilgilerden sizleri mahrum etmek istemedim.
    Margaret Smith
    dunyabizim.com
  • 232 syf.
    ·52 günde·Beğendi·7/10
    EQ ve IQ arasında uzun zamandır süregelen soğuk savaşı en nihayetinde ezici üstünlükle EQ kazanıyor. Çünkü varlığınızın farkında olmak ve onu geliştirebilmek, stresten kurtulmak ya da onunla yaşamayı, baş etmeyi öğrenmek, kalıcı mutluluğu hayatınıza çağırmak, başarılı olmak, iletişimi ve hayatta kalmayı başarabilmenin, 5 haneli rakamları zihinden çarpmak ya da bölmekten daha "işe yarar" olduğu su götürmez bir gerçek.
    Mutlaka okuyun!