Geri Bildirim
  • Sistemin insanı tavlamak için kullandığı en büyük yem başarıdır. İnsana fırsat eşitliği verdiğini söyler ve başarı yolunda herşeyin mübah olduğunu üstbene öğretir. Birey bu yolda çevresindekileri insan niteliğinden soyutlayıp birer rakip olarak görür. İşte tam da bunun temelinde yatan şey korkudur. İşyerindeki arkadaşı bireyin bir rakibidir, birey burda iş arkadaşına gizli bir korku, nefret, kıskançlık besler, kendisine ve çevresine yabancılaşmıştır artık. Kişi en yakın arkadaşının hatta kardeşinin bile başarısız olmasını dileyebilir durumdadır. O yüzden bu tarz kitaplara gülüp geçiyorum
  • "...zengini teşvik edin, fakiri koruyun, sefaleti kaldırın, zayıfın kuvvetli tarafından haksızca sömürülmesine son verin, başarı yolundakinin başarıya ulaşmış olana duyduğu adaletsiz kıskançlığı gemleyin, ücreti emeğe göre matematikçe, kardeşçe ayarlayın, çocukların serpilip gelişmesine ücretsiz ve zorunlu öğretimi katın ve bilimi erkeklik çağının temeline koyun, kolları da meşgul ederek zihinleri geliştirin, aynı zamanda hem güçlü bir halk hem de mutlu insanlardan oluşmuş bir aile olun, mülkiyeti yok ederek değil, evrenselleştirerek demokratlaştırın ve böylece istisnasız bir vatandaşın mülk sahibi olmasını sağlayın, sanıldığından daha kolaydır bu; iki kelimeyle serveti üretmesini bilin, bölüştürmesini bilin, o zaman hep birlikte hem maddi büyüklüğe hem de manevi büyüklüğe sahip olursunuz."
  • Başlamadan bir iki soru sormak istiyorum. Mustafa İnan’ın öldükten 4 yıl sonra hizmet ödülü almasıyla, Oğuz Atay’ın değerinin öldükten sonra anlaşılmasının ironik tesadüfiliği hakkında neler düşünüyorsunuz? Sayfa 14’te(İletişim, 52.baskı) ödül mevzusunu öğrenince aklıma direk bu soru takıldı. İnsan neden ölünce değerlenir? Sonra syf 251’de: “Demek insanları gerçek ve doğru biçimde yorumlamak için onların ölmelerini beklemek gerekiyordu,” cümlesini okuyunca Oğuz Atay’ın da meseleye bu şekilde baktığını gördüm. Yaşamı boyunca ‘yaşarken anlaşılmaya mecburum’ diyen bir Oğuz Atay’ın böyle bir biyografiyi yazarken aklından bunlar geçiyor muydu yine? Belki de sonunun böyle olacağını hissetmişti. Yaşarken hayat bireye, kalabalığa geldiğinden çok sesli gelir. O zaman ölüm bu kalabalığa müdahalesel bir çığlık mıdır?

    Şunu kabul etmeliyiz ki kültür olarak süreç yerine sonuca ve ortaya çıkacak ürüne odaklanan bir yapımız var. Bu çoğu şeyde öyle maalesef. Biraz uzun olacak ama birkaç tane alandan örnek vermeye çalışacağım. Bir çocuğa yazı yazmayı öğretirken harflerin nasıl yazıldığına ve imlaya uygun olup olmadığına bakılır. Sitede bir sürü öğretmen var hepsi söylesin, bu hep böyledir. Yazma amacı öğretilmez. Neden sorusu sordurulmaz çocuklara. Ya da matematikte bir konu için ilerde ne işe yarayacak dememiz ürün temelli yaklaşımın en büyük göstergesidir. Bir futbol takımı yıl boyunca ilk sıradadır, son bir iki maç puan kaybedip yerini başkasına bırakır. Kimse o takımın sezon boyunca sergilediği iyi performansa bakmaz, sadece şampiyonluğuyla ilgilenir. Ya da bir yazar yeni bir kitap yayınlar diğer kitaplarından farklıdır, kimse yazarın üslubuyla ilgilenmez. Ya da bir kitap okurken çoğu okur sadece kitabın sonuyla ilgilenir. Ve bilim. Bilime ülkemizde yıllarca sadece yeni bir şey üretmek, icat olarak bakılmadı mı? Halen de öyle, yeni bir icat çıkar çıkmaz hemen bilimin çok geliştiğinden bahsedilmez mi? Ama bazı kişiler bu gibi şeylerle yol alınamayacağının farkındaydı. İnsanlara düşünmeyi öğretmek, bir şeylerin farkına vardırmak gerekiyordu. Mustafa İnan hayatı boyunca bunun için çalışmıştı.

    Bu kitabın üzerine Mustafa İnan tekrar nasıl anlatılabilir gerçekten bilmiyorum. İlgi, bilim ve başarı üçgeninde bir hayat hikayesi onun ki. Okumadan benim anlatmamla anlayamazsınız. Benim çabam okumaya bir miktar teşvik etmek olabilir.

    Başarmak bir taht olsaydı, Mustafa İnan daima o tahtın sahibi olurdu.

    Mustafa İnan 1911’de Adana’da doğduğunda kimse iyi yerlere geleceğini tahmin etmemişti. Babası da öyle düşünmüş olacak ki senden adam olmaz demişti. Oysa bir çocuk için anne babasının gözüne girmek ne kadar önemlidir. Küçük Mustafa ömrü boyunca babasının sözünü içinde bir yerlerde taşımıştı da belki bir türlü babasına ben adam oldum diyememişti yaşarken. Ama o başarmıştı. Taşradan çıkıp şehirde şivesinden utanmayarak başarmıştı. O artık gerçek bir bilim adamıydı. Ömrü boyunca hep hizmet için yaşayacaktı. Bilgisini paraya asla değişmeyecekti.

    İlgi duymak bir şehir olsaydı, Mustafa İnan daima o şehrin yöneticisi olurdu.

    Mustafa İnan şiire ilgi duyuyordu. Lisede divan şairlerinin şiirlerini okuyordu. Derslere giderken Fuzuli’nin divanını ezberliyordu. Kelimelerin köklerine inmekten zevk alıyordu. Ölüm döşeğindeyken bile eşi Jale Hanım’dan bir sözlük istemişti. İyi yemeğe, iyi içkiye ilgi duyuyordu. Her şeye ilgisi vardı. Zamanını boş geçirmiyor, sürekli bir şeylerle uğraş içinde oluyordu. O ilgi olmadan bilgi olmayacağının farkına varmıştı. Hayatını, yaşamını buna adamıştı.

    Bilim bir kale olsaydı, Mustafa İnan daima o kaleyi savunurdu.

    Lise yıllarından beri sınıf arkadaşlarına ders anlatıyor, kimseyi takıldığı konu yüzünden eli boş göndermiyordu. İthal malı bilime kesinlikle karşı olduğundan doktorasını yaptıktan sonra yurtdışında kalmasını isteyenlere cevabı netti: Ülkeme döneceğim. Mukavemet konusunda uzmanlaşmıştı. Üniversitede kendine kürsü kurdu. Bilgilerini sıkça seminerler düzenleyerek asistanlara öğrencilere hocalara anlatıyordu. Düşünmeye çok önem veriyordu. O artık kendi ekolünü yaratmış, ömrü boyunca hep öğretmek, gerçek bilimi yaymak, başarmak için yaşamıştı.

    Mustafa İnan hayatın doğdu-öldü arasındaki süresini kendinden verebildiğince bilime, öğretmeye, öğrenmeye, şiire, dile ayırmıştı. Ama gün geliyor ki koca bir devir iki cümleyle hayat sahnesinden siliniyor: “Tarih 5 Ağustos 1967; vakit gece yarısını geçiyordu. Mustafa İnan bir daha uyanmadı: Sabaha karşı dört buçukta ölmüştü.” Hayat Mustafa İnan gibi saygıya değer bir kişiliği ölümle ödüllendiriyorsa basit ya da şaka değildir arkadaşlar. Açalım artık şu gözlerimizi. Mustafa İnan bunun savaşını vermişti. Başarmıştı da. Ama arkasından gelenler hocanın savaşını devam ettirmek için ne kadar çaba sarf etmişti? Şuan durup düşünün o ekol kaldığı yerden devam etseydi kaç tane Mustafa İnan yetişirdi. İşin üzücü tarafı burada işte. Kimse kendinden bir şey koymaya yanaşmıyor artık.

    Önsözde Cahit Arf kitabın tam hayal ettikleri gibi olmadığından yakınmış. Oğuz Atay’ın okurları da bu kitabı okuyunca diğer kitaplarındaki tadı bulamamışlar. Dostu olan Oğuz Atay’a küçük bir kıskançlık ürünü mektup yazıp eleştiren ama sonrasında çokça pişman olan Selim İleri, Bir Bilim Adamının Roman’ı hakkında yaklaşık şunları söylüyordu bir kitabında(Kar Yağıyor Hayatıma): “Bir Bilim Adamının Romanı Oğuz Atay’ın klasik yapıya yaklaşmaya çalıştığı bir kitaptır.” Klasik yapıya yakınlaşmaya çalışmasının nedeni daha fazla kişiye ulaşmaktı çünkü ekol yaratmış birisinin hayatını örnek olsun diye anlatacaktı. Ama bunu yaparken de tamamen Oğuz Atay’lığından sıyrılamazdı. Eğer biyografik bir eser yazıyorsanız kronolojik zamanınızı anlatı zamanı ve anlatılan zaman arasında düz bir çizgide götürmeniz gerekir, en yazıdan klasik yapıda bu böyledir(Anlatı zamanı, bir metnin başından sonuna kadar geçen zaman, anlatılan zaman ise anlatı zamanına sığdırılan zamandır. Yani bu kitap özelinde orta yaşlı profesörün esmer gence Mustafa İnan’ın hayatını anlatmaya başlaması ile bitirmesi arasındaki zaman anlatı zamanı, Mustafa İnan’ın doğumundan ölümüne kadar olan zaman ise anlatılan zamandır). Ama kitapta tam bir kronoloji çizgisi yoktur. Atay bu çizgiyi prolepsis(sonradan olan şeylere anlatının şimdisinde değinme), analepsis(olayın şimdisini anlatırken eskiye değinme), metalepsis(dönüp eskiyi anlatırken sonradan olanları ekleme) gibi zaman kaymalarıyla bozmuştur. İşte bu kitabın Oğuz Atay’lığı buradadır. Ama bu okumayı da illa ki etkiliyor. İnsanları istediğiniz şekle sokamadığınız gibi bir yazarı da istediğiniz şekle sokamazsınız, zaten bu doğru olmaz. Bu yüzden bir bilim adamı olarak Cahit Arf’ın olaya bakış açısı çok objektif değilmiş bence.

    Bir insan bundan daha güzel nasıl yaşayabilirdi ki? Mustafa İnan’ın azmiyle, ilgisiyle kalın.
  • ..........................Başarı mutlu eder.Yeter ki sen içten iste. Aramayan bu yolu bulamaz.................................................................................
  • KİTAP İNCELEME YAZISI

    Kitap adı : Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası
    Yazar Adı : Prof. Dr. Mustafa Akdağ
    Yayıncı : YKY Yapı Kredi Yayınları
    Baskı : 3. Baskı, şubat 2017, 511 sayfa

    Bu kitaptan sonra sırasıyla; Türkiye’de çağdaşlaşma (Niyazi Berkes), Türkiye’nin yakın tarihi (İlber Ortaylı), Türk Siyasi Tarihi (Kemal H. Karpat), Atatürk ve aydınlanma (Kemal Arı), Değişen dünyada sosyoloji (Veysel Bozkurt), Sosyoloji Notları (Cemil Meriç) Tek tanrılı dinlerde barış ve şiddet ikilemi
    (Kadir Albayrak), Sahabe dönemi iktidar kavgası (Ahmet Akbulut), 20. Yüzyıl Tarihi (Fahir Armaoğlu)
    Kitaplarını da okuyabilirseniz, tarihten ibret ve ders çıkarma ve geleceği planlayabilmek için olağanüstü performans gösterebilirsiniz.

    Osmanlı Devleti’ni, tarihsel dönemlere ayırdığımızda karşımıza;
    1.Kuruluş devri: (1299 - 1453)
    2.Yükselme devri:(1453 - 1579)
    3.Duraklama devri:(1579 - 1683)
    4.Gerileme devri:(1699 - 1792)
    5.Dağılma ve yıkılış devri:(1792 - 1918)
    Şeklinde bir tablo çıkıyor.

    İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl sonra, duraklama devrine girildiğini gözlemliyoruz.
    Demek ki, başarı ve güç bir rahatlık, rehavet dönemini ateşlemiş gibi görülüyor.
    İşte bu kitap, bu dönemde, Celali isyanları ve devamında gelen diğer güçten düşürücü ayrılıkları, nedenlerini ve sonuçlarını irdeliyor.
    Nereden, nasıl, niçin düştüğümüzü bugün iyi tahlil edebilirsek, 100 yılda bir tarihin aynı içerikte tekrar etmesini önlemiş oluruz.

    Ekonomik, idari ve toplumsal yapının zayıflaması, Celalî isyanlarına zemin hazırlamıştır.
    BU çeteleşme yönetimin baş belası olmuştur. Anadolu’da, “celallenmek” deyimi de buradan gelmektedir. Ticaret kervan yollarının başka yöne kayması ve fetihlerden gelen ganimetlerin kesilmesiyle, duraklama dönemine girilmiştir.
    Devlet zorda kalınca vergi yükünü artırmış, üretemeyen ve vergi ödeyemeyen halk da zorunlu olarak başka yerlere göç etmiştir.
    Bu ekonomik, siyasi, idari daralmanın sorumlusu yönetimin acziyeti ve öngörüsüzlüğüdür, isyan edenler başkaldıranlar da toplumu kaosa sürüklediklerinden suçludurlar elbette.
    Bizlere genelde dizi film, roman ve diğer anlatımlarda geçmiş dönemlerin, başarıları, fetihleri, kazanımları, hamle yaptığı ve insaniyet yönü aktarılır. Coşku ve heyecan için bunlar elbette gerekli.
    Oysa ki, tarihten ders çıkarabilmemiz için, aksayan yönlerini de bilmemiz gerekiyor.
    Yani ayın, bizim göremediğimiz bir de karanlık yüzü her zaman var.
    16. yüzyılda, Osmanlı devletinde, ortaya çıkan toplumsal sorunları, kısaca listelersek;
    Faiz, tefecilik, baskıcı eğitim anlayışı, tahıl kıtlığı, yağmalama, fuhuş, yönetim zafiyeti, finans sıkıntısı, finans yönetimi, şehzadelerin taht kavgası, mezhep ayrımcılığı, kavmiyetçilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma, çıkarcılık, rüşvet, çeteleşme, ağır vergi yükü, işsizlik ve zorunlu göçler…
    Büyük dağın ziyaretçisi de çok olur, dumanı da yükü de.
    Dönemin düşünce, idari, siyasi, bilimsel bakış açılarını göz ardı ettiğimizden, kazanımlarımızı da kaybetmeye başladık. Finans ve yönetimi çok ciddi, riskli ve devletin sorumluluğunda olmalıdır.
    İngilizlerin ülkemizde Osmanlı Bankası adında bir banka kurması ilginç bir ihmalkârlık örneğidir.

    Siyasal bilimler, politik kavgaya indirgendiğinde, milletin, halkın malı olmaktan çıkıyor ve ayrıştırıcı baş unsur haline dönüşüyor.
    Günümüzde bu tür eserlerden toplumsal ve bireysel fayda adına nasıl bir ders çıkarmamız gerekiyor?
    Politik söylemlerle, yaşamımıza rota çizmemeliyiz. Çünkü kısır bir ikbal uğruna söylenmiş ve geçerlilik tarihi belli olmayan bir yargıdır, kanıdır, irade beyanıdır.
    Bir gün sonra geri alınabileceği gibi, bir yıl sonra da ters köşeye yatabilirsiniz.
    Bilim insanlarının gözlem, tahlil, sentez ve önerileri daha az yanıltıcıdır.
    Bilim insanlarını, "solcu, dinci, ırkçı, komünist, dinsiz" diye kategorize edenleri dikkate almayınız. Gerçek bir bilim insanı ise, siyasi görüş ve inancıyla sosyal fayda üretmez.
    Bilim insanı, "Dün dündür, bugün bugündür" diye hata, günah, yanılgı ve kurnazlığına karşı, karşısındakini aptal yerine koyan slogan üretmez. "Yanıldım, yeni verilere ulaştım, önceki bulgu ve teorilerimden vaz geçiyorum, yenisi ortaya çıkıncaya kadar, en doğrusu bu" diye gönülleri ve vicdanları rahatlatan söylemler geliştirirler.
    Bilimi ve diğer zorunlu gelişmeleri 400 yıl önce ciddiye alsaydık bugün süper güçlere el, avuç, kucak açan durumda olmazdık.
    Bilimi, dini ve çağı yanlış anlayıp uygulayanlar, haçlılar ve Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir, bulundukları zaman ve zemine.
    Okuyanlar, anlayanlar, anlatanlar, okumayı düşünenler, okuduğunu uygulayanlar, vicdanı ve aklını merkeze alanlar; aldansa da aldatmayı düşünmeyen bir topluluk olacaklardır her zaman.
    19.04.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
  • Ahmet şerif izgören, doğan cüceloğlu gibi böyle insanların fikirlerine kişisel gelişim eserlerine ve sohbetlerine önem verilmeli. Hatta bu şekilde bir ders bile çıkarılabilir okullar da neden olmasın. Söz konusu başarı ve eğitimse böyle insanlar içinde olmalı
  • İnsanı üzen yaşananlar değil,yaşanabilecekken yaşanmamış olanlardır.