• Her şeyimiz büyük olsun isteriz; evimiz, arsamız, devletimiz, banka hesabımız; sonra herkesin egosu çok büyük diye şikayet ederiz. Başarılı bir komutan, fatih ve devlet adamı İskender'e "Büyük" demiş ve hayran olmuşuz. Büyük İskender ise gariban, çulsuz ve sürgün Sinoplu Diyojen'e hayran imiş. İskender'in şöyle dediği rivayet edilir: İskender olmasaydım Diyojen olmak isterdim. Hayaller "küçük" Diyojen, gerçekler Büyük İskender. Bilirsiniz hani, İskender bir gün bu ünden nefret eden ünlü feylosofun (belki de gündüz vakti elinde fenerle "dürüst adam" aradığı bir gün) yanına gelmiş ve "dile benden ne dilersen demiş (makam, mevki, para, ihale; ne istersen var). Diyojen de şöyle demiş: "Sizden istediğim şey kenara çekilmenizdir, böylece güneşime mani olmazsınız ve bana vermeniz mümkün olmayanı benden alamazsınız." İskender ne cevap vermiş bilen yok. Belki de şöyle dedi: "Ruh hastası herif, koskoca İskender yanına geliyor ettiğin lafa bak. Yıkıl karşımdan!" Bir an durur, "Hmm, neyse karşısında duran benim zaten, en iyisi ben gideyim. İyi günler Diyojen Bey!" Tabii bu laflar çok havalı olmadığı için yanındaki tarihçilere şöyle demiştir: Bunu kayda geçirmeyelim.
    İzdiham Dergisi
    Sayfa 21 - Talip Kurşun, "Nasıl Ruh Hastası Olunur".
  • Sevil Atasoy’dan okuduğum ilk kitap. Gayet başarılı buldum. Polisiye/Kriminal olaylara ilginiz varsa bu kitabı seversiniz. Özellikle DNA’nın cinayetlerdeki öneminden sık sık bahsetmiş. Tavsiye ederim, okuyun.
  • Psikolojik gerilim eserler yazan Sebastian Fitzek'in bu eseri kurgu ve işleyiş bakımından diğer kitaplarından ayrılmış. Eser sondan başlayarak, temposu düşmeden ilerliyor...

    Konusu ise,
    Dünyanın en eski oyunu olan "Saklambaç" oyunu. Bu oyunu tüm çocukların sevdiğini bilen katil, kendi hastalıklı düşünceleri oyun ile birleştirip, oyununu oynamaya başlıyor...

    Eski polis şimdinin gazetecisi olan Zorbach, oyunun kurallarını nasıl bozabileceğini haber sayfalarına taşırken, kendi geçmişin ve şimdi ki zamanın arasına sıkışarak, ilerlemeye çalışıyor...

    Karakterlerin bir biri ile uyumu, oyunun zaman ile yarışı ve kurbanların çocuk olması, katilin kimden, neden intikam aldığını yazar oldukça başarılı betimlemiş...

    Katil ortada olmasına rağmen tüm ekibin onu görmemesi ise kitabın gerilimini artırmış...

    Ebeveynlerin günahını çocukların çekmesi için Saklambaç oyununu seçen katil, geçmişindeki travmaların intikamını almak için kronometrenin düğmesine basıp, koleksiyonunu tamamlamayı başaracak mı sorusunu sorduruyor...

    Eser sondan başladığı için ve kronometre işlediği için gerilim tırmanarak devam ediyor.Kitabın sonu ise bana devamının geleceğini düşündürdü...

    Gerlim-Polisiye okurlarının, merak ve keyifle okuyacakları bu eseri tavsiye ederim...
  • Edison
    "Ben yedi yüz kere başarısız olmadım. Ben bir kez bile başarısız olmadım. Ben işe yaramayan bu yedi yüz yolu kanıtlamada başarılı oldum. İşlemeyen tüm yolları eleyerek işe yarayan yolu buldum."
  • Bugün Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal kitabına biraz göz gezdirdim. Özdil başarılı bir araştırmacı ve nispeten sevdiğim biri fakat kitaba çok değil, yarım saat gözattım ve onlarca yanlış buldum. Dilerim denk gelmiştir yoksa kitabı tamamen para için yazdığına üzülerek kanaat getireceğim.
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN, GÜZEL BİR İNCELEME DAHA. :) AMA UNUTMAYIN Kİ BU GÜZEL İNCELEMEYİ, BENİ PASO ENGELLEYEN ve İŞSİZLİĞİME SEBEP OLAN 1K’YA BORÇLUSUNUZ !!!

    Savaşın tüm algısı tek bir kitapla değişebilir mi? İşte “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adlı eserimiz dünya edebiyat tarihinde, savaşın korkularına ışık tutabilecek nitelikte bir romandır. 1928 yılının Kasım ve Aralık aylarında Alman gazetesi Vossischen Zeitung'da yayınlanan hikâye sonradan bir roman haline getirilmiş ve Ocak 1929'da yayınlanmıştır. Sadece ilk 18 aylık baskısında, kitap 2,5 milyon kopya sattı ve eser 22 farklı dilde diğer ülkelerde tercüme edildikten ve yayınlandıktan sonra çok daha popüler hale geldi. Kitabın Birinci Dünya Savaşı’na dair tasviri, o sırada hala Almanya'da yaşayan, savaşla ilgili olan eski askerlerin birçoğunu doğrudan etkiledi. Nazi’ler 1930'larda iktidara geldiğinde ve sonrasında gücü ele geçirdiklerinde, Alman Nasyonal Sosyalist Partisi bu kitabı bir hayli eleştirdi ve yine Nazi rejiminin iktidarda olduğu bu dönemde, halk tarafından yakılan birçok kitaptan birisi de Remarque’ın eseri oldu.

    I. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Atlantik'in iki yakasındaki yaşayanların çoğu güçlü duygularla savaş karşıtıydılar. Her ne kadar durum böyle görünüyor gibiyse de, savaş ilan edildiğinde, savaş için asker alım kayıtları başladıktan, savaş düzenine geçildikten, siperler kazıldıktan, her iki tarafın da coşku ile “bir daha asla” diye bağırdığı idealizm, elbette ki bu çatışmayı önleme konusundaki evrensel arzusu, savaşın yükselişiyle birlikte resmen ölmüştü. Alman liderler beklenilen savaşın sadece birkaç ay süreceğini düşünüyor ve uzayacağını beklemiyorlardı. Bütün generallerin ve yöneticilerin beklentisi bu yöndeydi ve savaşın 1914 yılının sonlarına doğru sona ermesiydi. Alman savaş literatüründe, zafere ulaşmanın ifade edilebilir en açık ve net yolu, altı hafta içinde Fransa'nın yenilgisi sonrasında, Doğu Cephesi'nde zayıf bir rakibe, “Rusya’ya” karşı bir savaş harekâtı yürütülmesiydi. Bu mesele Alman savaş çabalarının başarılı olması için çok büyük önem arz etmekteydi.

    Büyük umutlar ile girilen bu savaşta, Eylül 1914'te, Almanlar güçleri Marne'de hendek savaşında durdurulup, felce uğratıldıktan ve genç erkek asker neslinin yok edilmesinden sonra, bu savaşın Almanlara bir acı sonucu daha oldu. Savaşın ve çatışmanın en büyük baş sorumlusu olarak görülen Almanları acı ve büyük bir hayal kırıklığı ile birlikte acımasız barış şartları bekliyordu. Erich Maria Remarque'nin romanı, Birinci Dünya Savaşı'nda, Batı Cephesi'ndeki Almanya'da ön saflarda savaşan Paul Bäumer adlı genç bir askerin yaşadığı sıkıntıları ele almaktadır.

    Savaş sloganları, tüm sınıfıyla birlikte, öğretmenin ısrarı sonrasında bir vatanseverlik patlaması yaşamakta olan idealist lise öğrencisi Paul’u da etkisi altına almaktadır artık. Bir öğrenci olarak, öğretmeninin “Demir Gençlik” diye nesline atıfta bulunmasının verdiği gurur ve vatanseverlik ile şimdi, bir asker olarak, kendisini bekleyen çok daha sert şeylere layıktır, ama kendisi bu savaşta ölmektense hayatta kalmayı amaçlamaktadır. Paul burada biz okuyuculara bazı asker ve arkadaşları hakkında bilgi aktarır. Pavlus ve sınıf arkadaşları Leer, Muller ve Kropp okul yöneticileri tarafından baskı altına alındıktan sonra gönüllü olarak birlikte orduya katılmaya karar verirler.

    Hikâyemiz, grubun Klosterberg'deki temel eğitimini ve Onbaşı Himmelstoss'tan gördükleri sadist muameleyi de anlatmaktadır. Grup, kendileriyle aynı üniformayı giyen Himmelstos'un tacizine maruz kalır ve sonunda intikam alırlar. Bäumer ve dost askerleri, Paul'un arkadaşlarından biri olan Franz Kemmerich'in bacağının kesiminden sonra öldüğü sırada, ölümün artık kendilerine daha yakın olduğunu görürler. Bu genç askerler sonunda süngü, el bombası ve bilenmiş küreklerle savaştıkları yere, ölümün her yerde kol gezdiği cepheye gönderilirler.

    İzin için eve dönen Pavlus, savaşta yaşamış olduğu korkunç manzaralar ve bu süreçte maruz kaldığı savaşa dair tüm seslerin hayatını değiştirdiğini anlar. Hayatında daha önce sahip olduğu şeylerde ve yapmış olduğu, yaşadıklarından tat almamaya başlar. 17 günlük izin bittikten sonra, daha fazla eğitim adı altında dağlarda bir kampa yollanır. Hikâyemizin bu noktasında, açlıktan kurtulmaya çalışan Rus savaş esirleriyle tanışır. Pavlus, kendi birimine geri döndüğünde, artık kendisini daha rahat hissetmektedir. Bir gün Fransız askeri olan Gérard Duval ile karşılaştığı ve ölümcül yaraladığı devriyeye gönderilir. En nihayetinde “Savaş savaştır” ve sonuçları olacaktır düşüncesinde olan Pavlus, bir insanın, askerin çektiği acıyı hafifletmeye çalışır.

    Bu genç erkeklerin, savaştan sonra eve dönebilecekleri aileleri ve çocukları yoktur. Artık gençliklerinin masumiyetine sahip değillerdir ve savaştan önce dört gözle kurdukları hayallerinin gerçek olmasını bekleyemiyorlardır. Paul, insanlıktan tamamen uzaklaşmış hissetmektedir ve sadece duygularını savaşta olan arkadaşlarıyla paylaşabileceğini düşüncesi daha ağır basmaktadır. Bu savaş onların bütün hayatları olup çıkmıştır. Hikâyemiz, 1918 yazına doğru ilerler ve bu noktada, hayatta, geride kalan Alman birlikleri, erzak yetersizliği, barınak yokluğu ve Müttefikler tarafından tekrarlanan topçu bombardımanları nedeniyle tükenmiş ve yıpranmış durumdadır ve hikâyemiz daha fazla spoiler vermemek adına böylece sürüp gider. :))

    Erich Maria Remarque Hakkında Biyografi
    - Erich Maria Remarque, bir Alman asıllı bir yazardır ve 1898 yılının Haziran ayında Almanya'nın Osnabrück şehrinde doğmuştur. 16 yaşında şiir ve denemeler yazmaya başlayan Erich, bir süre Münster Üniversitesi'nde eğitim aldı ve 18 yaşındayken I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı.
    - Torhout ve Houthulst arasındaki batı cephesinde yer aldı ve savaştan sağ kalarak kurtulmayı başaran Remarque, cephe sonrasında öğretmenlik, kütüphanecilik, gazetecilik ve editörlük yaptı.
    - 1920'de, kendisinin ilk kitabı olan “Die Traumbude - The Dream Room” romanını (ülkemizde satışta göremedim) Erich Remark adı altında yayınlandı. 1928'de, 19 yaşındaki genç bir askerin gözünden anlattığı, savaşın mutlak kötülüğü ele aldığı en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” “Im Westen nichts Neues - All Quiet on the Western Front” olan ikinci kitabını yayınladı. Belki birçoğumuzun bilmesine rağmen, bilmeyenler için hatırlatmakta fayda görüyorum. Kendisinin asıl adı Erich Paul Kramer’dir ve bir dönem sonra annesinin adı olan Maria’yı almış, sonrasında da Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyadı olarak kullanmaya başlamıştır. Dünya edebiyat tarihine be insanlara Fransız kökenine işaret etmek istercesine, Remark’ı, Fransızca’da okudunduğu Remarque olarak değiştirmeyi de ihmal etmemiştir.
    - Remarque, ileri romanın yayınlanmasından sonra, İsviçre'nin Porto Ronco (benim için cennettir) şehrine yerleşir. 1930'lu yıllarda Nazi Almanya'sında halkın yaktığı pek çok kitap arasında Remarque'nin eserlerinin olduğu ifade etmiştim. Nasyonal Sosyalistler Remarque'i vatan haini ve sahtekâr ilan ettiler ve 1938'de Remarque'nin Alman vatandaşlığı parti tarafından iptal edildi. Remarque, Amerika’ya gidebilmek için İsviçre'den ayrıldı ve vatandaşlık işlemleri kabul edilerek Amerikan vatandaşı oldu, ama 1948 yılında İsviçre'ye geri dönerek edebiyat hayatına burada devam etti.
    - ilk evliliğini 1925'te Lise Jutta Zambona'ya ile yaptı ve 1930 yılında kendisinden boşandı. Fakat daha sonra Zambona'nın savaş sırasında Almanya'ya geri dönmesini önlemek için yeniden evlendiler. Remarque Amerika'ya geçtikten sonraysa tekrar boşandılar.
    - Remarque 1958'de, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu Paulette Goddard ile yeni bir hayata ve evliliğe merhaba dedi. Mutlu çiftimiz, Remarque 25 Eylül 1970'te ölene kadar birlikte yaşadılar. Yazarımız, 72 yaşında hayatın vermiş olduğu onca yorgunluk sonrasında, aylardır sıkıntısını yaşamakta oldu anevrizmadan dolayı hayata gözlerini yumdu. Ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, 23 Nisan 1990’da hayatını kaybeden eşi Paulette Goddard, İsviçre’de Remarque’ın yanına defnedildi.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • "Araçları amaç kıldık; sınav kazanmayı sistemin ana gayesine dönüştürdük. ÖSYM bir dakikada soru çözebilenleri başarılı, iki dakikada çözebilenleri başarısız diye etiketlerken, aslında milyonlarca çocuğumuzun kendine güvenini yok eden bir kuruma dönüştü"

    Prof. Dr. Ziya Selçuk