• Mesele mektubun uzunluğu, kısalığı değil, mektup gelmesindedir. Gözü postada olan hapis, içeriğe pek dikkat etmez.
  • "Serbest meslek sahiplerinin ve zanaatkarların da bu rejimin kölesi olduklarını söylemiştim. Başka ne olabilirler ki? En küçüğünden en büyüğüne kadar; öğretmeninden profesörüne, din adamından yayımcısına kadar hepsi plütokrasiye hizmet ederek yerlerinde kalırlar ve tek görevleri de zenginlerin aleyhine olan düşünceleri engellemektir. Bu sınırlan çiğneyenler hemen işlerinden atılır, yerlerini kaybederler. Bu duruma düşenler, ya proleteryanın içine girer, ya sefalet içinde yaşar ya da işçi sınıfı içinde kışkırtıcı ajan olurlar. Ve unutmayınız ki, kamuoyunu oluşturan basın, papazın kürsüsü ve üniversitelerdir. Bunlar, bir ulusun ideolojisini oluştururlar. Sanatçılara gelince, onlar da plütokrasinin az ya da çok bayağı zevklerine aracı olmaktan öte bir iş yapmazlar.

    "Ama her şeye rağmen servet, kendi başına gerçek iktidar değildir, güç kaynağıdır. Ve güç, hükümeti meydana getirir. Bugün hükümet kimin elindedir? Nüfusunun yirmi milyonu iş sahibi olan proleteryanın mı? Buna siz bile gülüyorsunuz. Sekiz milyon üyesibulunan ve çeşitli meslek gruplarından oluşan orta sınıfın mı? Onun da proletaryadan kalır yanı yok. Öyleyse kimin elinde hükümet? Sayılan, çalışan nüfusun çeyrek milyonunu bulmayan, boşta gezen plütokrasinin elinde. Aslında gerçek yönetici bu çeyrek milyon da değildir. Dürüst ve büyük bir gayretle hizmetini esirgemiyor, evet, ama hükümeti yöneten plütokrasi değil, onun beynidir. Ve bu beyin, yedi küçük ve güçlü gruptan oluşmuştur. Bütün bu grupların tek bir beyin gibi çalıştıkları da bir gerçektir.
  • Ne olursa olsun, Piskopos'un bu akşam yaptıkları ve söyledikleri büyük bir etki yaratacaktır," dedim.
    "Öyle mi düşünüyorsun?" dedi Ernest alaylı bir tavırla.
    "Büyük bir olay olacak," diye ekledim. "O konuşurken gazetecilerin deli gibi not aldıklarını görmedin mi?"
    "Yarın gazetelerde, söylediklerinin bir tek sözcüğü bile yer almayacaktır."
    "Buna inanamam," diye bağırdım.
    "Bekle, göreceksin," diye cevap verdi. "Onun ne tek bir satırına, ne tek bir düşüncesine yer vereceklerdir. Günlük basın mı? Haa... Günlük madrabazlık!"
    "Ya muhabirler," diye karşı çıktım. "Onları gördüm."
    "Söylediklerinin tek bir sözcüğü bile gazetelerde yayımlanmayacaktır. Editörleri unutuyorsun. Onlar,uyguladıkları politikaya göre maaş alıyorlar. Uyguladıkları politika ise, kurulu düzene karşı hiçbir şey yazmamak. Piskopos'un konuşması, kurulu ahlak düzenine yapılmış bir saldırıydı. Daha fazla konuşmasını engellemek için apar topar kürsüden indirildi. Birleşik Devletler basını mı? Kapitalist sınıftan geçinen asalak bir hayvan. Görevi, kamuoyuna yön vererek egemen sınıflara hizmet etmektir ve bu işi de olağanüstü bir başarıyla gerçekleştirir.
  • Çiçeklerle hoş geçin,
    Balı incitme gönül.
    Bir küçük meyve için
    Dalı incitme gönül.

    Konuşmak bize mahsus,
    Olsa da bir güzel süs,
    ‘Ya hayır de, yahut sus.’
    Dili incitme gönül.

    Sevmekten geri kalma,
    Yapan ol, yıkan olma,
    Sevene diken olma,
    Gülü incitme gönül.

    Başın olsa da yüksek,
    Gözün enginde gerek,
    Kibirle yürüyerek
    Yolu incitme gönül.

    Mevlâ verince azma,
    Geri alınca kızma,
    Tüten ocağı bozma,
    Külü incitme gönül.

    Dokunur gayretine,
    Karışma hikmetine.
    Sahibi hürmetine
    Kulu incitme gönül.
  • Basın, basit bir önemsiz olayı, bir kaç gün içinde önemli bir devlet sorunu haline getirmeyi kolaylıkla beceriyordu. Aynı zamanda basın önemli bir sorunu, millete unutturacak şekilde yaptığı yayında da başarılı oluyordu.
  • İlk kavşakta, bir polis memuru yollarını kesti ve durmalarını işaret etti. Memur, açık camdan başını uzatırken Çakal iç lambayı yaktı. Adam onu kısa süre süzdü, sonra tiksintiyle başını çekti.

    "Hadi yürüyün" dedi dişlerinin arasından, araba hareket ederken. Ardından da mırıldanarak ekledi: "Pis tekerlekler."
    (...)
    Apartmana giden yolda, yeniden önleri kesildi. Bu kez, Bernard'ın evine yüz metre kala, bir kavşakta karşılarına çıkan iki toplum polisiydi. İçlerinden biri Çakal'ın yanındaki pencereden eğildi ve hemen geriledi.

    "Allah kahretsin. Bu halde nereye gidiyorsunuz böyle?" diye sordu.
    Çakal ağzını büzdü.
    "Sence nereye gidebiliriz, tontonum?"
    Memur yüzünü buruşturarak doğruldu.
    "Öf be, midemi bulandırdınız. Basın gidin buradan."
    Frederick Forsyth
    Sayfa 388 - Çeviri: Sermet Puza, Üçüncü Baskı:1974
  • Gel ki müştak olmuşam didarına,
    Vermişem can zülf-i anberbarına,
    Mahrem ettin çün meni esrarına,
    Ey peri, gel çek meni bir darına.

    Ey yüzünden zahir esma-i huda,
    Şöyle ki, Kur’an’da dedi kulleha,
    Ademi bil, andadır esrarha,
    Can ile başın yolun kıl feda.

    Aşk ile geldi cem-i enbiya,
    Aşktır seyrü süluk-i evliya,
    Aşk ile yola girerler biriya,
    Aşk ile vasıl olurlar tanrıya.

    Al elinden atını yaban at,
    Hakperest ol, hakkı tanı, olma at.
    Dünyanın devrinde yoktur çün sebat,
    Atını kaçırma ruhdan, olma mat.

    Gelmişem kalubeliden meyperest,
    Aşikem, metsem, veli mest-i elest.
    Ey gözün sevdalarından fitne mest,
    Sünbülün her taresi me’nide şest.

    Canımın cananesi sensen, Habib,
    Hubların ferzanesi sensen, Habib,
    Künde kenzin hanesi sensen, Habib,
    Vahdetin dürdanesi sensen, Habib.

    Ey cemalin kulhüvallahü ehad,
    Suretin yazısı Allahüssamed
    Bir ucu zülfün ezel, biri ebed,
    Hüsnüne şeytan imiş men la seced.

    Hak Teala varlığı ademdedir,
    Ev onundur, ol bu evde demdedir,
    Bilmedi şeytan bu sırrı, gamdadır,
    Ol sebebden ta ebed matemdedir.