• Şahinimizin zalimler ile olan mücadelesi devam ediyor. Zorbalıkların bedeninde ve yüreğinde açtığı yaralarla ince memedlikten çıkan karakterimiz artık sadece isim olarak ince memedtir. Ama karakter olarak artık bambaşka biridir. İlk kitabın sonunda çektiği acılar ve verdiği kayıplar onu biraz daha yoğurmuştur.

    Bu bölümde Memed gelişirken maceramızda gelişiyor. Birinci
    bölümde daha basit düşünen karakterimiz bu sefer daha ayrıntılı ve mantıklı düşünüyor. Tabii önceki bölümde yaptığı şeyleri takdir ediyorum. Lakin memed bu sefer kendi yaptıklarıyla sistemin nasıl işlediğini karşılaştırarak kendiyle hesaplaşıyor.

    Kitabın coğrafik tasvirlerine gelecek olursak yine o Torosların yakıcı sıcakları ve ayaklarımızı kanatan o çakır dikeni ana temasıyla gidiyor. Yaşar kemal bu bölümde yanlış giden sistemi biraz daha genişleterek aslında sistemin ne kadar büyük bir kirlilik içinde gittiğini okura anlatmak istemiş.

    Kitap serisi ikinci kitapta anladığım kadarıyla bölüm ilerledikçe memed ve karşındaki sistem yani zorbalar büyüyecek olmasıdır. Yaşar Kemal, okura verilmek istenen mesajı her bölümde farklı karakterlerle ve sistemlerle anlatmış olması bizleri sıkmayarak 4 ciltlik eseri keyifle okumamızı sağlıyor.
  • Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • Bu kitap kesinlikle farklı. Basit bir konspirasi okumak isterseniz sizin için hayal kırıklığı olur fasa fiso arıyorsanız hiç uğraşmayın ama aradığınız şey akademik araştırma raporlarından ve tarihi delillerden çıkarılan rasyonel sonuçlarsa mutlaka bir şans verin çünkü kitap gerçekten iyi. Dili ve sürükleyiciliği müthiş. Ve işin enteresanı şu ki ne dediyse yaşanıyor yavaş yavaş.
  • Uygulamada kitabın 33 ayrı baskısı görünmekte. Talebin yüksek olduğu anlaşılan eserin Can Yayınlarından okuduğum baskısında Şebnem Sunar'ın önsözü ilgi çekiciydi. Zweig yine bir edebiyat virtüözü olduğunu gözler önüne seriyor. Kurgu yine basit, anlatım yine bir usta işi. Dr. B'nin sorgu süreci ve onu alıkoyanların uyguladıkları yöntemin hikayesi okurun ilgisini en üst seviyeye çekecek düzeyde. 27 Temmuz benim doğum günüm. Dr.B de satranç kitabını bir 27 Temmuz günü ele geçiriyor. Ayrıca bu nedenle de kitap hafizamda yer edecek bir ayrıntıya sahip. Oldukça başarılı bir eser, keyifli okumalar.
  • "Aşkı nasıl mı hayal ederdim? Ah, çok basit. Son derece sade ve sağlıklı. Sanırım hiç de şeytani ve romantik sayılamayacak şeylerle karşılaştırırdım aşkı."
    Lou Andreas-Salomé
    Sayfa 26 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Basım
  • Çok güzel bir eserdi, herkes bir şeyler muhakkak bulacaktır kendinde. Dili sade ve eser çok akıcıydı. Kahramanımız Meursault hayatında her olaya, hatta annesinin ölümüne bile nesnel yaklaşan bir genç. Olaylara basit ve nesnel yaklaşan ve bu basitliğin ve nesnelliğin toplumca nasıl karşılandığını anlatan bir eser. Eser öyle bir yazılmışki bir yerini anlatsak öteki tarafı anlamsız kalacak gibi. Bence okunmalı. İlk defa SPOİLER vermek istiyorum incelememde. SPOİLER sevmeyenler için, incelemem buraya kadardı :) . Bu SPOİLER biraz özet niteliği de taşıyacaktır kahramanımızın kafa yapısı hakkında. Buyrun:

    -----SPOİLER-----

    düşündüm de o anda kendimi mutlu hisseder gibi oldum.

    o zaman anladım ki , dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, ceza evinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi.

    ona, içtenlikle ,hatta sevgiyle anlatmak istiyordum ki, ben hayatımda gerçekten hiçbir zaman pişmanlık nedir duymamışımdır. olacak şeyler beni hep çelmiştir.bu, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır.ne var ki, içinde bulunduğum durum bu türlü konuşmaya elverişli değildi

    insan bilmediği şeyler üzerine hep olmadık düşüncelere varır.oysa ben her şeyin basit olduğunu kabul etmek zorundaydım, çünkü makinenin yüksekliği, ona ilerleyen insanın boyuyla birdi

    "ne yapalım" diyordum, "ölmem kaçınılmazmış!". başkalarından önce ölecektim, su götürür yanı yoktu bunun. ama herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez.aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.

    ölümümden sonra insanların artık benimle hiçbir alışverişi kalmıyordu. hatta bunu düşünmenin bile acı olduğunu söyleyemezdim. aslında insanın eninde sonunda alışmayacağı hiçbir düşünce yoktur.

    -----SPOİLER-----

    iyi Okumalar herkese.
  • "Çünkü bedenimiz miskinliğe ve rehavete meyillidir. Hedefe giden yolda karşılaştığımız zorluklar onu korkutur. Bedenimizin basit tutkuları, irademizi ve yüce arzularımızı yerine getirmemize mani olur. İradeyi güçlendirmek ve onu nihai ve işe yarar bir hedefe yönlendirmek...Ancak o vakit kendi bedeninin zayıflıkları içine sıkışmış binlerce insandan ayrılıp kendi bedeni ve zayıflıkları konusunda ustalaşmış kişilere dönüşebiliriz.