• 191 syf.
    ·3 günde·9/10
    Botton’un kitap boyunca cevapladığı “Nasıl”lardır, Proust’un göstergeleri ve yaşamının eseri üzerindeki, eserin okur üzerindeki yansımaları; Bugünün, okumanın, zamanın, acıların kaygıların, arkadaşlığın, farkındalığın, aşkın, kitapların ve diğer kavramların gizli güçleri. Bir Proust okuruna değişim vadeden tafsilatlı bir araştırmanın elekten geçirilmiş hali olarak görebiliriz bu eseri.


    Zor diye tanımladığımız kült eserleri normale dönüştürmemizi sağlayan yardımcı kitaplardan her zaman kaçınmışımdır. Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir, çokça tavsiye edilen ve Kayıp Zamanın İzinde serisine dair önem arz eden bir kitap olduğunu bildiğimden, kendi düşüncelerimin önüne geçebilecek fikirlerin riskini de göz önünde bulundurmam gerekti. Serinin üçüncü kitabının arefesindeyken henüz tanışmadığım karakterlere dair çıkarımların üzerinden göz ucuyla geçtiğimi söylemeliyim. Genel olarak, olay örgüsüne ve zihnimizde şekillenen karakterlere dair kıssadan hisse getirilmediğini, dolayısıyla kendi düşüncelerimize gölge düşmeyeceğini de incelemeye geçmeden belirtelim…


    Hayatınızın kötü anlarında ve olabilecek tüm olumsuz koşullarda resme olan bakışımız gerçekten hayatımızı değiştirebilir mi? Onlarca kişisel gelişim kitabının verebileceği şeyi, bir romanda ‘bakmamızı’ gerektiren göstergelerin gücü verebilir... Peki nedir bu göstergeler? Onlardan nasıl ders çıkarılmalı ve okumalarımızı hayata nasıl damıtabilmeliyiz? Proust’un aynasından tüm yalınlığıyla aktarmayı başaran Botton, 9 başlıkta Proust’u daha iyi anlayabilmeye olanak tanırken, diğer okumalarımız için de level atlatacak fikirler sunuyor bizlere.


    Kayıp Zamanın İzinde, günlük hayatın sıradan olaylarından ibaret gibi gözükebilir. 3 yıldır Proust okuyan bir Amerikalının mektubundaki serzeniş, Proust’un düşüncesine göre tabloya ilk bakışta söylenen cümleleri andırır şekildedir: “Sayın Proust ayaklarınızı yere basın ve ciddi olun, ne demek istediğinizi bana iki cümlede açıklayın.” Proust, Doktor olan babası Adrien Proust gibi insanlara faydalı olacak bir eser tasarlama düşüncesindeydi. Aristokrat bir ailede dünyaya gelmesi, etrafındaki şaşaalı insanlar, geniş arkadaş çevresi ve geçirdiği hastalıklar yazma tutkusundaki ilham kaynağı olur. Ne zaman bir resme baksa kendi yaşamından tanıdığı kişilere benzetirdi. L. Perutz’un romanındaki kahramanı, Yahuda’yı resmedebilmek için Milano sokaklarında kötülüğün timsali olan insanı araması gibi, Proust’un da romanı için gereken bilgileri edinmek amacıyla sadece geceleri dışarı çıktığını öğreniyoruz. Bir romandaki karakterleri kendi yaşamımızdaki kişilere benzetmemiz ve sevdiğimiz birinin özelliklerini atfetmemiz salt benzerlik ilişkisini kurmuyor, o kitabı zihnimizde daha kalıcı hale getirerek gördüğümüz profillere daha net bakmamızı sağlıyor aynı zamanda. Karakterlerin yansımasını gerçeğe giydirebiliriz belki, ama okuma süreci içinde kendimizi okuyacağımız kesin gibidir.


    Zamanı nasıl iyi kullanabiliriz?
    Kötü bir diziyi, başarısız bir kitabı veyahut magazin haberlerini bazen sadece onlardan bir ‘iyi’ çıkarabilmek için takip ederiz. Zaman zaman içimizi -kötü eylemler- boşaltabileceğimiz bir insana gereksinim duymamız gerektiğini ifade eder Canetti. Her ne kadar bayağı bir önerme olsa da başka bir yönümüzün de eyleme geçmesi için haklı bir önerme olarak bakılabilir, tabii o kişi karşımıza çıkarsa. Dolayısıyla Botton’ın edindiği izlenim, nesnelerin zayıflığından kendimize pay çıkarma fikridir. Eleştiri yönümüzü kuvvetlendirmek için popüler ama zayıf bir kitabı tercih etmemiz gibi. Ya da absürt bir dizi hakkında bilgi sahibi olmak için veya magazinsel haberlerdeki komik olanı görmek için, yeteri kadar zamanımız varsa tabii ki. Bütün olumsuzlukları gösterge olarak algılamamız gerektiği Botton’un aydınlattığı en önemli konu kesinlikle, kitap öznelinde değerlendirilmesi gereken en sivri konu budur. Bir sorunla karşılaşıncaya, acı çekmeye başlayıncaya kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş olamayacağımız fikrini aşılıyor Proust. Acı çekmeden de aklımızı kullanabiliriz ama Proust’un düşüncesine göre merakımızın su yüzüne çıkması için bir rahatsızlık-olumsuzluk- duyuyor olmamız gerekiyor. Küçüklüğünden beri geçirdiği astım krizleri, ileriki yaşlarda nükseden zatürre hastalığı sebebiyle, bir odanın içinde geçirdiği zamanında bunu duyumsayan Proust’un kendisi olmalı. 600 yıl yaşayıp kendini bir geminin dünyasında bulan Nuh gibi, kapalı camlar ve örtülmüş perdelerin arasında buluyordu kendi dünyasını.


    Düşünmek, acımızın nereden kaynaklandığını ve nereye yöneldiğini anlamamıza, onun varlığını kabul etmemize yardım eder. Kısaca zihin gücümüzü artıran, onu tetikleyen şey kederdir. Bilgeliğe ulaşmanın yoksunluk gerektirdiği bahsi ikinci kitapta çokça değinilen hususlardandı. “Her şey güzel giderken bazı şeyleri görmezden gelmemiz normal belki de. Eğer bir araba gayet iyi çalışıyorsa, onun o karmaşık işleyişini öğrenmemize ne gerek var? Sevilen kişi sadakat gösteriyorsa, neden insan ihanetinin dinamikleri üzerinde duralım? Toplumda hep saygı görüyorsak, toplumsal yaşantının insanı nasıl aşağılayabileceğini incelememize ne sebep olabilir? Ancak kederin içine battığımız zaman, Proust’un yaptığı gibi, kabul edilmesi zor hakikatlerle yüzyüze gelir, başımızı yorganın altına gömüp, sonbahar rüzgarında dökülen yapraklar gibi ağlarız.” Botton’un bir kişisel gelişimci edasına büründüğünü kitabın tamamında görmek mümkün. Ancak bu derslerin hepsi Proust ve onun dünyasına bakışımızı değiştirebilecek türden değerli fikirler…


    Bir okurun dikkat ettiği en önemli nokta cümlelerin etiketlerle olan ilişkisidir. Alışılagelmiş ifadelerin ve klişeleşmiş cümle kalıplarının yüceltilmesi Proust’u en çok rahatsız eden şeylerin başındaydı. Bu, konuşma ve yazıda önceliğin özgün söyleşiler üretilmemesinden ve başkasının sözlerini yineleme gereksiniminden duyulan bir rahatsızlıktı. Düşünceleri öznel haliyle cümlelere dökmeden, onu kelimelere uyarlamak gibi bir şey olsa gerek. İlk bakışta hoş gibi görünen, altını biraz eştiğimizde bayağı bulacağımız ifadelerin aslında klişeden de rahatsız edici, yapmacıklı bir görüntü verdiğini ifade ediyor Proust. Ülkemizde ise bu “hoş”luğu aforizmaya çevirenlerin başında gelenler ise İ. Pala ve G. Süngü gibi isimler. Doğru klişe vardır, klişeden kaçmak için seçilen ‘bayağı’lık vardır, ve –iyi olduğumuzu düşünmesek bile- özgün olmanın ayrıcalığı vardır… Botton’un da dediği gibi, “Kendi seçimimizin, kendi zevkimizin, kendi şüphemizin, kendi arzumuzun ve kendi zayıflığımızın izlerini taşıyan şey güzel olabilir ancak. Etiketleri reddetmeliyiz. Klişeler kullanarak konuşmak sorun yaratır, çünkü yağmurun, ayın, güneşin ve duyguların, kalıplaşmış söyleşilerin ifade ettiğinden ya da bize öğrettiğinden çok daha farklı çeşitleri vardır dünyada.”


    Kayıp Zamanın İzinde serisini okuma zarfında, Proust dünyasının kapılarından girip şahsi yaşamını merak etmeyen yoktur öyle sanıyorum ki. Botton, kısa kısa da olsa, dostlarının Proust için söylediği övgü dolu sözlere kitabında yer veriyor. Yakın çevresi onun cömert, eli açık, iyi bir konuşmacı ve saygın bir kişiliği olduğu konusunda birleşiyorlar. -Aşırı kibarlık, nezaket ve saygınlık göstermesinden dolayı Proustmak diye bir tabir ortaya çıkıyor.- Proust’un aşk ve arkadaşlık hakkında olumsuz düşüncelerini içerdiği keskin metinler, yaptığı konuşmalarda hata payı bırakırcasına cümlelerinin sonuna ‘belki’ ‘herhalde' diye ekleme yapması eseri ile yaşamını zıt kutuplara itiyor. Gözlemciler ise bunun insan kaybetmeme düşüncesinden ileri geldiğini, kırıcı etki bırakmama izleniminden kaynaklandığını düşünüyorlar. İnsan ruhunun derinliklerine ustalıkla inen Proust, bunu insanları kazanmak amacıyla da kullanabiliyordu ve Botton’a göre iyi bir dinleyici, salt kendinden bahsetmeyen bir yapıdaydı. Bu ayrımsılık şunu gösteriyor ki, yazdıklarımız başka bir ‘ben’liğin ürünüdür. Düşündüklerimiz ama söyleyemediklerimiz, uygulamaya geçmeyen birikimler, yazılmamış, dile gelmemiş cümleler ve daha fazlası. Belki de 7 cildi oluşturan bu dile gelmeyen 'ben'liktir...


    Bakmak ve görmek. Hissedemeyişlerimizin sebebi doğru imgelerle karşılaşmayışımızdan kaynaklanır. Proust’a göre bir şeye ikinci kez bakmanın getirdiği mutluluk iyileşmenin en iyi yoludur. Ucuz ve kısa cümlelerin uzun ve anlamlı paragraflara tercih edilmesi, yavan kitapların gerçek değerini görmeyen kitapların yerinde revaçta olmalarından yola çıkarsak ikinci kez bakmanın ne kadar düşük olduğu sonucuna varmamız zor olmaz. Sıradan olan yaşam değil, belleğindeki imge! diyor bir ses kitap boyunca. Botton’un, Proust’tan yansıttığı en muazzam detaylardan biri olabilir bu. Bir kekin yol açtığı şey hatırlama anı değil, takdir edilmiş bir anın bıraktığı etkidir. Takdir ettiğimiz anıların zihnimizde imge haline geldiğini fark edinceye kadar hafızamız bulanıktır ve seçemez. Botton’un bu bahiste Freud’un çocukluk deneyimine dair düşüncelerini zikretmemesi büyük eksik. Şu şekilde ifade ediliyor: “Anlatıcının çevresinde gördükleri ile kendi güzellik anlayışı arasında büyük bir uçurum olduğu doğrudur, ancak bu ikisi arasındaki farkın modern çağa özgü bir şey olup olmadığı tartışılır. Basit imgeler belirsizlik taşımadığı için çekicidir. Basit imgeler kesinlik sunar, örneğin para harcamanın eğlenmek için en garantili yol olduğuna inandırır bizi. Suçu hatırladığımız şeylere değil belleğe yüklemeli. İlkbaharı değil ressamı hedef almalıyız.” Nuh, çevresindeki nesneleri görme özlemi çektiğinde, doğal olarak belleğinde ağaç ve dağ görüntülerine yoğunlaşır. Bu da gösterir ki bir şeyin somut olarak varolması, onu fark etmek için kesinkes bir durum oluşturmaz. Hatta bu fiziksel varoluş o şeye karşı körleşmemize yol açan büyük bir neden olarak gösterilir, salt görsel temas yeterli değildir. Bir şeye tutkuyla sahip olmaya çalışırken edindiğimiz en önemli şey, zorlukla onu beklemek arasındaki kat ettiğimiz mesafe ile ölçülebilir. Yoksunluk bizi detaya zorunlu olarak iter aslında, İslam’da şerrin hayra, belanın olgunluğa yorulması gibi. Arzu ile arzunun arasındaki gerçekleşme durumunu bekleyiş, yazgımızdaki büyük nimetlerden olsa gerektir.


    Proust Yaşamımızı Nasıl Değiştirebilir, bu soru daha fazla ısınsın. Fakat şu kesindir ki bir nesneye ikinci kez bakmak, göstergelerin farkına varabilmek, detaylara inebilmek kelebek etkisindeki döngü içerisinde en etkili kanat çırpınışlarından birini yaptırabilir!
  • 132 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu Hamingway hayranlığı da bir anda nereden esti ki dedim kendi kendime kitabı almadan önce. Çok merakla ve isteyerek aldım çünkü. Nobel ödüllü bir yazarın ödülü almasında büyük etkisi olan bu eseri, öyle yalın akıcı bir anlatıma sahip ki bir oturuşta okuyup bitirivereceksiniz. Betimlemeleri ile “o gemide ben de vardım.” diyecek kadar hissettim kelimeleri, cümleleri. Basit bir hikaye ama içerdiği mesajları etkili. Ne diyordu ihtiyar balıkçı, “ insan yenilmek için yaratılmadı.” Azmin, umudun, mücadelenin ve yalnızlığın kitabı.. tavsiye ederim.
  • 37 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Şair Evlenmesi, Şair Evlenmesi bir türlü okuyamadığım ama hep aklımda olan merak ettiğim kitap.

    Neden merak ettim? Yeni edebiyatın ilk tiyatro eseri olduğu için ve ne ilkleri ile karşılaştım.

    İbrahim Şinasi' nin kitapta yazan hayatından:

    Batı, özellikle Fransız kültürü etkisinde eserler vermiş, ülkenin, Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savunmuş, Batı hatta Fransızca'dan aktarma eserleri tek çözüm olarak görüp, bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girmiştir. Gazete çıkarıp makale, şiir ve oyun yazmış, sözlük çalışmaları yapmış. Tanzimat' la başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili olmuş.
    Fransız şairlerinden manzum olarak yaptığı ilk ve basit tercümeleri 1858' de Tercüme-i Manzume adıyla yayınlamış. Bunlar, Batı şiiri hakkında Türk okuyucusuna ilk bilgiyi veren çok küçük denemeler. Divan şiirinden tamamı ile farklı denemeler yapmış sanatçı Daha sonra birçok türde eser vererek kendisinden sonra gelecek olan genç sanatçılara da örnek olmayı amaçlamış.

    "Her şeyden önce ilklerin sanatçısıdır. İlk tiyatro, ilk çeviri, ilk özel gazete onun esiridir. Edebiyatımızda ilk defa noktalama işaretini kullanan da odur."

    Ve bu eserini 1860 yılında Tercüman-ı Ahval da yayınlamış.

    Hayatı boyunca en büyük isteği hazırladığı sözlüğü bitirmekmiş ve bitiremeden beyin tümörü yüzünden 13 Eylül 1871 de vefat etmiş. Ayaspaşa mezarlığına defnedilmiş mezarının yeri kaybolmuş!!!

    Ve ilk sahnemiz; Müştak Bey' in sevdiği kadın Kumru Hanım ile evlenecek olmasından kaynaklanan telaşıyla, mahrem dostu Hikmet Efendi arasında geçen hem Kumru Hanım'a olan aşkı hem de adını bile duymaya tahammül edemediği Kumru Hanım' ın ablası Sakine Hanım ile ilgili konuşmalarla başlıyor.

    Müştak Bey aşktan, sevdiği insana kavuşacağından mutlu ama gelin hanımı görünce bir baygınlık geçiriyor.

    Kılavuz kadınların yaptığı hileyle kendisiyle evlendirilen kişinin, sevdiği kadın olan Kumru Hanım değil de Sakine Hanım olduğunu gören Müştak Bey, (yaşanan ve söylenen bir kaç olaydan sonra) edepsizlik ettiği gerekçesiyle kılavuz kadınların nikahı kıyan imamı çağırtmasıyla kendini çıkarcı imamın, cahil mahallelinin karşısında buluyor. Olay Hikmet Bey'in imama verdiği rüşvetle çözülüyor ve sonunda sevdiği kadın ile evleniyor.

    Müştak Bey sevincinden havalara uçarken Hikmet Bey' i bir an önce göndermeye çalışırken söylediği sözler "Sen ve hanımın birbirinize her yönden tanıdığınız halde evlenirken ne belalara uğradınız.
    ...
    Ya birbirinin ahvalini asla bilmeyerek ev bark olanların hali nasıl olur bundan kıyas eyle!.."

    Eyleyin...

    Batıl inançların, bazı geleneklerin boşluğunun, sırf çıkarı uğruna görevini kötüye kullanan din adamlarının ve kılavuzların hilekarlığının görücü usulü ile evlenmenin sakıncalarının, cahilliğin kısa ama dolu bir şekilde anlatımı.

    Son olarak şu alıntıyı paylaşmak istiyorum ki gerçekten paylaşılmaya değer:
    Şinasi, sevdiği genç kızla bir an evvel evlenmek sevdasıyla yanıp tutuşan beyzadeyi çok isteyen, arzu eden anlamına gelen Müştak;
    sevgilisine, karşılıklı  aşkın en üst seviyelerde anlatımı demek olan ve arzulanan bir güzelliği ifade eden Kumru;
    problemli durumları ince zekâsıyla çözen kahramana, çoğu kez insanın anlamadığı sır ve derin bilgelikle dolu neden ve sonuç anlamına gelen Hikmet; 
    Kumru’nun evde kalmış ablasına, yaşlı ve uyuşuk, bir iş ve uğraşı olmayan, miskin, tembel anlamına gelen Sâkine;
    Mahalle bekçiliği yapan, gece karanlığında uya, çamura çıka bata dolaşan anlamındaki Batak Ese;
    üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan anlamına gelen Atak Köse;
    susmak bilmeyen lafebesi  İmama “lakırdı babası” anlamına gelen Ebul-Lâklâka demesi rastgele verilen adlar değildir.


    Tavsiye etmeye gerek var mı ki?
  • 244 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İş Yönetimi serisinden çıkan "İş Dünyasında Ezberbozanlar" kitabı, iş dünyasında farklı bir şeyler yaparak öne çıkmış kişiler ve yaptıkları işler hakkında bilgiler veriyor.

    Kitap içerik olarak 5 ana başlığa sahip. Bunlar sırasıyla:
    1) Öncüler
    2) Oyunbozanlar
    3) Değer Odaklı İşler
    4) Topluluk Oyuncuları
    5) Gelecek Vaat Eden Etkileyiciler


    Kitap iki kişi tarafından yani ortak bir çalışma olarak yazılmış. Gerry Thomson, mimar geçmişine sahip daha sonra kişisel gelişim alanında yoğunlaşarak, eğitim danışmanlığı yapıyor. David W. Mellor ise bankacılık geçmişinden elde ettiği geniş deneyimleri danışmanlık yaparak devam ettirmekte.

    Kitap, 31 etkili yenilikçinin yaptıklarını okuyucuya anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de bu kişi ve firmaların kuruluş aşaması, önemli dönüm noktaları, aldığı kararları, zorlukları ve elde ettikleri başarıları anlatıyor. Bunun sonucu olarak, gelecek kişi veya kuruluşlara da esin kaynağı olması olması amaçlanmış.

    Kitap içinde yazılan görüşlerin çoğu o kişilerle yapılan görüşmeler neticesinde ortaya çıkmış. Örneğin, Dyson süpürge olarak duyduğumuz markanın kurucusu James Dyson'un iş hayatına kısaca bakılıyor. Araştırma, tasarım ve geliştirmeye ağırlık vererek, ayrıca bir konu üzerinde inatla durması ve sebat etmesi anlatılıyor. Yenilikçi bir ürünün hemen şıppadak ortaya çıkmadığı bunun için yapılan çok çetin çalışmalar anlatılıyor.

    İş dünyasına yönelik ya da iş dünyasına ilk adımını atacak kişilere, daha önce o yollardan geçmiş kişilerin deneyimleri ve
    özlü sözlerini içeren bir içeriğe de sahip. İçinde çoğu kişinin kendine yakın bir şey bulacağı mutlaka bilgi de var. Salt söylenmiş cümleler yerine hayatın içinden çıkıp gelen cümleler okuyucuya eşlik ediyor.

    Başarıya götüren yol boyunca yaşanan sıkıntılar, çözüm yolları ya da çözülememesi sonucu ortaya çıkan başka sorunlar kitabın geneli içinde anlatılır. Önce bir hedef, hedef değiştirildiğinde yapılan çalışmalar, karşılaşılan zorluklar, bunların aşılması ve sonunda -büyük çoğunluk- kurdukları o işletmelerin, sektördeki büyük oyunculara yüksek fiyatla satılması ve bu arada başarıya giden yolda gelecek
    nesillerin feyz almalarını sağlayacak çeşitli özlü sözler kitaba eşlik eder.

    Genelde bireysel çabalar sonucu ortaya çıkan çeşitli başarı örnekleri üzerinden birbirini takip eden başarı öyküleri anlatılır. Anlatılan öykülerin çoğu büyük şirketlere ait değil.

    Kitabın son kısmında ise 'Ezberbozanların' özelliklerine değiniliyor. Ortak yanlar, farklılıklar, kişilik özellikleri, işe bakış açıları, değer anlayışları, tavırları gibi.

    Kitapla ilgili şu hususu da belirtmekte yarar var. İş Yönetimi serisi içinde çıkan bu kitap, var olan yapı içinde farklı bir şey düşünüp bunu uygulayanların hikayelerinden kısa alıntılar yapıyor. Belki iş yaşamında bizlerde bazı şeylerin değişmesi ya da 'ya! şöyle bir şey yapılsa ne müthiş olurdu' diye düşünmüşüzdür. Bu iç geçirmelerimizin dışa vurumunu gerçekleştiren hikayeler de diyebiliriz. Küçük bir parça tarihin
    akışını değiştirebilir ya da değişmesine öncülük edebilir.

    Bugün böyle böyle yap zengin olursun, şunu yap araban olsun, bunu yap evin, atın, yatın, katın ve bilumum bilmem nelerin olsun diye bir sonuç bekleyen olursa onu beklemesin.

    Sadece girişimcilere bir çeşit fikir vermeye çalışıyor. İmkan ve imkansızlık içinde bir hedefe kilitlenip o doğrultuda çalışılınca bazı şeylerin değişebileceğini gösteren örnekler sunuyor. Çok basit gözükebilir ama her şey o basit diye tabir edilen şeylerden de çıkmıyor mu? Bazen karmaşık bir sorun çok basit bir çözümle hayat bulabiliyor.

    O yüzden ben bu kitabı okudum ama 'hayatım değişmedi' değilde, o değişim için neler yaptığına bakılması lazım diye düşünüyorum.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Bu kitabı 30/11/2018 - 1/12/2018 tarihleri arası okudum ve 2/1/2019 tarihinde siteye ekledim.
  • 56 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bir Kalbin Çöküşü...

    Edebiyat bir dünyadır, hikâye bunun en mühim bi yapı taşıdır. Kısa ama etkili bir hikâye yazabilmek gerçek bir yetenek ister. Daha ilk sayfalardan bitene kadar kalın romanlardan belki daha fazla ve yoğun bulduğum bu kısacık öykü psikoloji ile de çok alakadar. Öyle ki duyguları ve çıkmazları derinden hissettirdi. Belki olay basit ama derin psikolojik tahliller ile zengin ve etkili bir anlatıma dönüşmüş.
    Bütün ömrünü ailesine adamış bir babanın peşine takılıp ruhunuzun derinlerine inmek istiyorsanız ve biraz yutkunamamak belki kitabı tavsiye ederim.
    Bazen iyi bir kitap bir hayat kurtarabilir. Keyifli okumalar..
  • 221 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    "Ne soykırım, ne katliam ne de başka herhangi bir kelime "Holokost" sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır (s5)". Ayrıca "1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesiyle başlayan ve 1945 yılında Nazi Almanya'sının teslim olmasıyla sona eren " bir dönemi ve yaşananları anlatıyor bu kelime.

    Önsözde kitabın yazılma/yayımlanma amacı kısaca anlatılıyor. Bu kitabın 1997 yılında yayımlandığı da unutulmasın. Ve o zaman daha internetin adını bile bilinmiyor veya internetin üniversiteler arası ya da devlet kurumları arası bir araç yani bir
    çeşit 'iç ağ' gibi çalıştığını düşünürsek, bu kitabın o zaman dilimi içinde 'hepsi bir arada' tarzında yazılmış bir içeriğe sahip olduğu unutulmasın. Önsözde belirtildiği gibi Türkçe fazla kaynak olmaması üzerine 'Encyclopedia Judaica'nın 'Holokost' bölümümün tercüme edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

    'Holokost' Yahudi dilinde 'Holokost'tur. Yani başka bir kelime ile karşılanmayan, kendine has özelliği olan ve sadece 'kendi' olan bir kelimedir.

    Yine önsözde belirildiği gibi 'ne soykırım, ne katliam ve ne de başka bir kelime' bu kelimenin yerine kullanılabilir. Acının tarifi yok ya da nev-i şahsına münhasır bir kelimeden bahsediliyor.

    Ama biz bu kelimeden ne anlıyoruz: Almanların, Yahudilere yaptığı soykırımı; Almanya = Yahudi Soykırımı diye biliyoruz. Çoğu zaman acının tarifi olmaz. Çekilen ızdırapların,
    kayıpların, katliamların, insanlık dışı muamelelerin tarifi yapılamaz ve Holokost'ta bu anlatılırken tek karşılık olarak bu kelimenin hapsedilmesini de istemiyor.

    Ben bu kitabı yayımlandığı yıl (1997) o zaman Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarı 'Gözlem Gazetecilik' standından almıştım. O zaman okumuştum ama aradan o kadar zaman geçince (21 sene geçmiş) ve site içinde 1.ve 2.dünya Savaşı kitap okuma etkinliği olunca da tekrar arşivimden çıkarıp, bu sefer notlar alarak okudum. Notlar alırken de geçmişe gittim (Tepebaşı Tüyap 2 katlıydı ve stand alt katta diye hatırlıyorum, sonra arkadaşları ve özellikle bu sene kaybettiğim ve 1990 yılından beri fuarlara beraber gittiğimiz o arkadaşı hatırlamadan da geçemedim. )

    Holokost, Almanya'da ve Polonya'da yaşayan milyonlarca 'Yahudinin' bilinçli ve düzenli bir şekilde devlet tarafından kitlesel katliama tabi tutulması olarak da okunabilir.

    Nazilerin iktidarda oldukları süre boyunca hem Almanya hem de Nazi kontrolü altında bulunan topraklarda yaptıkları katliamların sebeplerini anlatmaya çalışıyor.

    Holokost'u iki ayrı dönem olarak değerlendiren çalışma bunu 'savaş öncesi' ve 'savaş dönemi' olarak adlandırıyor.


    30 Ocak 1933'te Adolf Hitler'in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasıyla Naziler iktidara gelir. Gelir ama Hitler'in Mein Kampf (Kavgam) da belirttiği gibi, düzenin, hayatın, ekonomideki yaşanan sıkıntıların sebebi olarak gösterdiği unsurlardan biri olan Yahudiler içinde zorlu bir süreç başlar.

    1.Dünya Savaşı sonrası ve 2.Dünya Savaşı öncesi bölgede (yani Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan vd.) yaşayan Yahudilerin, ikili anlaşmalarla korunan hakları ve daha sonra meydana gelen çeşitli olaylar neticesinde yaşanan sıkıntıların tarihsel gelişimi hakkında kısa bilgi veriliyor.

    Nazilerin iktidara gelmesiyle Yahudiler için hem Almanya hem de yakın bölgelerde yaşayan Yahudiler için sıkıntılar baş göstermiş ve Nazilerin 'Temel siyaseti' olan 'Yahudilerden
    arındırılmış yurt' fikri, Yahudilerin zorla yaşadıkları yerlerden atılmasına yol açmıştır. 15 Kasım 1938 de Yahudi çocukların devlet okullarına alınmamasına başlandı (s13)' Rejim buna sebep olarak 'Alman kanının ve şerefinin korunmasını' ileri sürer ve bunu da 15 Eylül 1935'te çıkarılan Nürnberg Yasası'na dayandırır.

    Naziler, Yahudiler haricinde farklı unsurları da örneğin, komünist, çingene gibi yapıları da planlı bir şekilde yok etmeye çalışır. Ama Yahudilerden kadın, erkek, çocuk, yaşlı
    demeden imha etme eylemine girilirken diğer unsurlardan ise sadece sınırlı nitelikte bir eyleme girişilir.

    Almanya haricinde tüm Orta Avrupa ülkelerinde Yahudilere karşı ayrımcı işlemler yapılmış olsa da özellikle Almanya ve Polonya'da bunlar imha süreciyle sonuçlanmış, diğer
    devletlerde ise mallarına el koyma, sürgün gibi işlemler yapılmıştır.

    En korkunç katliamlar Almanya dışında Polonya'da yaşanmış ve Polonya'da 'ölüm merkezleri'nin adları kitapta belirtilmiştir.

    Kitabı okurken 40.sayfada 'Müslüman olarak anılan' diye bir cümleyle karşılaştım ve bir an duraksadım. 'Diğer kamplara nakledilen ve toplama kampı argosunda Müslümanlar
    olarak anılan hasta ve sakat mahkumlar burada öldürülür ve tıbbi deneyler burada yapılırdı'. Kelimenin kökeni ise 221.sayfada geçiyordu. 'Muselman': Nazi kamplarında ölüm halindeki tutsaklar için kullanılan deyim.

    Okurken şunu düşünmeden duramıyor insan: O bölgede oturan insanlar bu Yahudilere yardım etmediler mi? Kitap burada şunu ifade ediyor: "kaçan Yahudiler çok büyük
    tehlikeyi göze almaktaydılar" ve "onların çağrılarına kulak verilmemesi nasıl bir dünyaya çağrıda bulunduklarını çok iyi anlatmaktadır (s82)".

    Toplama kampları, Yahudileri imha etmek için kurulmasa da uygulamada tüm muhaliflerin yanında Yahudiler de burada tutulmuşlardır.

    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığına iten sebepler neler? Niçin bu kadar düşman? Bunun esas araştırılmasında fayda var. Bir kişi bir anda bir şeye düşman olmaz ya da olursa neler yaşandığının bilinmesinde yarar var. Hitler'in anti-semitik düşünceye sahip olmasının arkasındaki düşünce neydi?

    Hitler'in düşünce yapısında etkili olan ve onun önderi olan kimlerdi? Bu da esasen araştırılıp, incelenmesi gereken bir konu ve kitap bu konuda bazı ipuçları da veriyor.

    Kısaca, 2.Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve sistemli bir şekilde 'nihai çözüm -endlösung-, olarak nitelendirilen bir kapsamda Almanya ve Polonya'da bulunan Yahudilerin
    kitlesel olarak yok edilmesinin hikayesi anlatılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitabın satışı yok sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
    + 1997 yılı için iddialı bir kağıt yani beyaz kağıt ve kitap sırtı dikişli olarak basılmış. Bu sayede kitap okununca dağılmıyor. Yeni basılan kitaplarda yaşanan -Avrupa kağıt-, sararma, soluklaşma bunda yok.
    + Kitap 2 ana kısım ve 14 alt bölümden oluşmaktadır.1.kısım savaş ve savaş döneminde yapılanları kapsarken, 2.kısımda ise savaş suçları davaları, Sovyet Rusya, Arapların Holokost'a karşı tutumları, Yahudi bilinci ve kaynakça içerir.
    + Kitabın arka sayfalarında yer alan sözlük çok yeterli değil. Şimdi internet sayesinde daha öz/ya da ayrıntılı bilgiye sahip olunabiliyor. Ama yazıldığı dönem için çok sıkıntılıydı.
    + İncelemeyi kasım ayında bitirmeyi özellikle istedim, çünkü 1997 kasımında Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarından almıştım ve yine bir fuar zamanı olan kasım 2018'de ise yazıyı yazdım
    + Bazı kelimelerin dipnot şeklinde çevirisi olmadığı için geçmiş zamanda ansiklopedilerden yardım alırdık. Şimdi ise kolay, basit ve hızlı bir şekilde tek tuşla internet sayesinde
    kelimenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
    + Bu kitap 5-9 /Eylül/ 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okunmuş ve 13/Kasım/2018 tarihinde düzenleme yapılıp siteye eklenmiştir.
  • 167 syf.
    ·189 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com