• 256 syf.
    Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ile Kiracıları adlı eserinde bir apartmanda yaşayan halkın çeşitli kesimlerinden insanlarının yaşadığı olayları, sorunları, birbirleriyle vuku bulan ilişkileri 1. Tekil kişi anlatım vasıtasıyla anlatır. 1934 yılında basılan ve 1942’de CHP roman ödüllerinde dördüncülük alan adı geçen roman, dönemin pansiyon yaşamını, insanların ahlaksal bozukluklarını eleştirir. Toplumsal açıdan “kahraman” kimliğine sahip olmayan bu karakterler, Anadolu’nun “soyağacı”nın oluşturulmasında kullanılmış gibidir (Gözcü;2004:6). Erkek karakterlerde yaptıkları işlerin bozukluklara dikkat çekilirken, kadınlarda ise eşe sadık kalmama, kumar gibi alışkanlıklara sahip olması, eşi tarafından dövülmesi ya da evlilik dışı çocuk edinme gibi durumlarla okuyucuya gösterilir. Özellikle kadınların vaziyeti üzerinde duran Esendal, bunu daha çok trajikomik unsurlarla yapmayı tercih eder. Mizahın apaçık kullanımı yerine hafif hafif sezdirilmesi söz konusudur. Kişilerin özelliklerinin nereden geldiği pek yansıtılmaz; basit şekilde, hikayenin ana unsuru olmayacak şekilde ve kesit kesit okuyucuya sunulur. İnci Enginün yazarın bu karakterleri ve kurgu özellikleri için “O hikâyelerinde sıradan insanların en basit hareketlerini, davranışlarını anlatır. Bazı hikâyelerinde konu denilebilecek bir şey bile yoktur. Fakat okurken hikâyenin sonu tahmin edilemediğinden, merak daima uyanıktır. Hikâye dünyası okuyucuyu da içine çeker ve hikâye bittikten sonra okuyucuda kalan izlenim, anlatılan kişi veya durumu ölümsüzleştirir.” ( Enginün;2006:460).
    Kadın karakterlerde var olan türlü bozukluklar eserin başından itibaren okuyucuya aktarılır:
    “Yorganı kaldırmaya gücü yetmiyor. Güçlükle ayakta duruyor gibi görünüyor.
    Acımaya başladım! Buna hizmet ettirmek yazık… Ayakları topal bir ata araba çektirmek gibi” ( Esendal;2005: 10) Yapıtın hemen hemen başı sayılabilecek bir noktada görülen bu anlatımdan önce hizmetçi Halide ile ilgili herhangi bir tasvir görülmez. Fiziki özelliklerin anlatılmayışla Memduh Şevket Esendal, bahsedilen karakterin gerçek hayatta her zaman görülebileceği izlenimi okuyucuda uyandırır. Kadının ata benzetilmesinin etkisi sezdirilen acımayla düşürülür; keskin bir aşağılama durumundan çıkar. Nitekim bankacı karakterin ağzından yapılmayan bu düşürme, yazarın birebir kurguya çeşitli olaylar ilave etmesiyle Halide’nin toplumun normlarına göre aşağı konumda yer aldığı ilerleyen sayfalarda bildirilir:
    “ –Sen onu, çocuğu yaparken babasına anlatmalıydın.
    - Söylemedim mi? Kaç kere söyledim. Benim çocuğum oluyor, dedim. Bana olsun olsun dedi. Cemile ne iyi:
    Eskiden hastalık almış, şimdi hiç çocuğu olmuyor.

    - Adamakıllı bir koca bulup otursaydın!
    - Koca nereden bulunur, alıyorlar mı? Halide Hanım metres oturalım, sonra nikah ederiz.”( Esendal;2005: 37) Eserde sıkça bu durumla karşı karşıya kalan Halide, vaziyete alışık olması hasebiyle evlat sevgisinde içinde barındırmayan bir karakter olarak göze çarpar. Maddi olarak rahat etme arzusu amacıyla ilişki yaşadığı adamlar karşısında istediğini elde edemez. Bahsedilen vaziyet içerisinde kendi gibi başka meslektaşlarının da bulunduğu açıkça dile getirilir. Eserin sonunda apartmanın bağlar konusunda kokuşmuş, çürümüş bir yapıya sahip olduğunu idrak edecek okuyucu bu durumların ilkinde keskin bir şekilde şaşırtılır. Öte yandan ana karakter dâhil kimse hizmetçinin sorununa karşı etkili bir çözüm getirmez; kötü yoldan çekip çıkarma girişiminde bulunmaz. Bu durum, Anton Çehov’un “Martı” adlı eserinde de göze çarpar. Bilindiği üzere Çehov tarzı öykücülüğün Türk topraklarında ilk temsilcisi olan Memduh Şevket Esendal, yazardan çeşitli yönlerden etkilenir. Bahsedilen yapıtta bir çiftlik çevresinde yaşayan insanların şehre göç etme istediğine rağmen buna ulaşamamaları, sorunlarını çözemeyişleri ve zamanla yok olmaları durumunu anlatılır. Eserlerin başlıkları da bir benzerlik teşkil eder. Bilindiği üzere martılar göl, deniz kenarlarında yaşayan, insanların kendilerine verdikleri besinlerle hayatta kalan hayvan olma özelliği taşır. Bir nevi bir yere bağlı olma, kopamama sembolik bir şekilde yazar tarafından başlığa yüklenir. Aynı durum Esendal’ın romanında da göze çarpar. Ayaşlı ve kendisine tabii, bağlı insan topluluğu anlamı başlıkla dile getirilir. Ayaşlı ile Kiracılarındaki karakterlerinin çoğunun apartmanda sıkışıp kalacağı, bazıları ölümle kurtulmuştur, izlenimi Martı adlı yapıt göz önünde bulundurularak okuma yapıldığında okuyucuya eserin sonuna dair ipuçları verir. Ama yazarın kendisinin de belirttiği gibi “İnsanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmaz.” (Alanga; 1952: 1071). Bu vaziyeti anlatımda yapıtaşı yapmaz; aksine kesik verir ve mizahi, neşeli anlatımdan vazgeçmez. Nitekim bahsi geçen eserde olduğu gibi Halide ilerleyen süreçte silinişi gerçekleşir; kendisi ile ilgili anlatımlar duyumlardan ibaret olur: “Halide gidiyor; geldi benim elimi öptü, onu avutacak iyi sözler söyledim, gitti. Arkasından acıdım. Kimse yarın ne olacağını bilmez, ama bu zavallılar büsbütün karanlığa saplanmış, gidiyorlar.” (Esendal; 2005: 96)
    Eserden hemen hemen çekilen Halide karakteri, her zamanki gibi çocuğu düşecek mi, ilişki yaşadığı adam kendisine nikah yapacak mı? Gibi dilemmalarla karşı karşıya kalarak süresini tamamlar. Kendisinin yerine gelen çalışan da benzer özelliklere sahip bir kişi olarak yapıta girer. Esendal’ın yarattığı devinimle Çehov’un aynı eseriyle birebir ilişki kurulabilir. Martı’daki Treplev’in sürekli intihar etme girişiminde bulunması, Nina’nın aktrislik için şehre kaçıp geri dönmesi gibi durumlar devinimin her iki eserde de bulunduğuna dair misal teşkil eder. Eserde ikinci sırada görünen kadın, Fuat’ın annesidir. Esendal, bu karakterle yeni bir dönemece giren Türkiye’de yaşanan toplumsal değişimleri kişilerin fiziki tasvirinden yola çıkarak başvurur:
    “Bir kadınların kıyafetlerine baksınlar.
    -Ne var ya, kadınların kıyafetleri fena mı, dedim. -İyi mi, dedi, ben hiçbirini beğenmiyorum. Zurafa kadınlar gibi hepsi saçlarını kesmişler. Bizim zamanımız da zurafa kadınlar saçlarını keserlerdi. Saç kadının ziynetidir. (Esendal;
    2005: 16)
    Kıyafet inkılabıyla sivri bir değişim görülen Türk toplumunun Cumhuriyet’in ilanından önce de yaşayan insanlarda çokça görülen geçmişle mukayese hali bu eserde de görülür. Kadınların biçimsel değişikliği, eski zihniyete göre yozlaşmanın göstergesi kabul edilmekte, dişilikten erkekliğe geçiş vuku bulmakta fikriyatı görülmekte. Tıpkı Halide de görülen bir hayvana benzetiliş burada da söz konusu olur. Aynı kullanımla ortamda mizahi anlatım tekrar göze çarpar. Bunun yanı sıra ilerleyen konuşmada “Şimdiki kadınların hepsi birer erkek Fatma! Sokak bunlar için kalem bunlar için tiyatro, sinema bunların” ifadeleriyle rejimden rejime geçişte Kemalizm’in çağdaşlık anlayışı hala oturmadığı okuyucuya gösterilir ve yazarın eleştirisine maruz kalır. Değişiklerin anlaşılmama konusunda Ayaşlı İle Kiracıları Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ıyla ilişki kurulabilir. Kiralık Konak’taki gerçekleşen değişimlerin hem uzam üzerinden hem de kadınlar üzerinden anlatılışı görülürken aynı durum da Esendal’ın yapıtında da görülür. İki eserin başlığı da değişimin edebiyata tesir edildiğini ortaya koyar. Eski zamanların inşalarının satışa çıkarılıp toplu yaşamaya geçişi belirten köprü niteliği taşırlar başlıklar. Nitekim bahsi geçen iki romanda da değişimin ailelerde, kişilerde yarattığı zayıflıklar dile getirilir. Bunun yanı sıra yazarın Miras adlı romanıyla da ilişkilendirilebilir. 1924 yılında Meslek Gazetesi’nde tefrika edilmeye ve 1988 yılında kitap olarak basılan Miras adlı romanında yazar, İstanbul’da konakta yaşayan bir ailenin çözülüşünü, Şevki Bey’in akrabaları tarafından dolandırılması eşliğinde anlatır. Ayaşlı ile Kiracıları Miras adlı romanın devamı niteliğinde görülebilir. Konakta birlikte yaşayıştan kişilerin dağılıp bir apartman odasına sıkışıp kalmanın panoraması çizilir. Yazar tarafından verilen bu kadınlardan sonra art arda evli Turan, İffet ve Faik hanımlarının çeşitli yönleriyle bozuk yönleri okuyucu karşısına çıkar:
    “İffet Hanım kocasına bağırdı:
    - Al şunun elinden şu albümü! Görmüyor musun büsbütün yırtılıyor. Aman yarabbi, gene ağlamaya başlayacak.
    Nedir bu benim başımın çilesi, diye mırıldandı.

    - Sana demedim mi? Sen oğlundan daha kalın kafalısın.
    Götür şunu içeri; hadi ne bakıyorsun?” (Esendal; 2005:
    52-53-54)

    Görücü usulü evlenen çiftin ilk günlerinden itibaren
    evlilikleri zayıf olmakla beraber karı kocalıktan ziyade çıkar amaçlı ilişkiler silsilesini andırır. Çocukları onlara göre sevginin göstergesi olmaktan ziyade bir külfeti gösterir. Bunun yanı sıra geleneksel bir Türk ailesinde var olagelen ataerkil yapılanma, eşitlikten daha çok kadının lehine dönmesi yönünde okuyucunun gözüne
    çarpar, şaşırır ve yazar bilinçli bir şekilde eleştirisini hafif olarak hissettirmek adına bu durumu kullanır. Öte yandan Turan ve Abdülkerim’in evliliği anlatırken mizah ögesi açıkça kullanılır; şaşırmanın ve kurgudaki gerilimin raddesi ani bir şekilde arttırılır:

    “Kapıyı açtım, Turan boynuma atladı.
    Arkasından kocası:
    - Hoş geldin, yahu! Allah rahatlık versin, ben uykudan ölüyorum, dedi, gitti.
    Kocası gidince Turan yatağıma sıçradı, boynuma sarılarak
    - Görüyorsun ya, ne nazik adam! Bizi yalnız bıraktı… “ ( Esendal; 2005: 127).

    Mizah unsurunun en şiddetli olduğu yerlerden biri olan bu bölümde Turan ile Abdülkerim’in evli olduğuna dair tereddütler okuyucuda açığa çıkar. Apartman kültürünün bir getirisi olarak belirtilen durumu gösteren yazar, bu yeniliğin Türkiye’deki terennümlerinden rahatsız olduğu bu tür karakterlerle ortaya koyar. Bu tür trajikomik vaka okuyucunun akıllarına Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye adlı eseri gelir. Mürebbiyede bir konağa mürebbiye olarak gelen Anjelik’in konak erkeklerini baştan çıkarışı anlatılır. Ayaşlı ile Kiracılarında yer alan Turan’ın bu kişi arasında herhangi bir fark görülmez. Bilindiği üzere Memduh Şevket Esendal’ın eserlerinde kullandığı hafif mizah, ironi unsurları Hüseyin Rahmi’nin kendisine tesir etmesinden kaynaklanır. Belirtilen benzerlikle okuma sürdürülürse hemen hemen okuyucu aynı sona, sonuca ulaşır. Yapıtın içinde yer alan Faika karakterinde de yer yer bozukluklar görülür. Ancak kendisinin Fuat tarafından dövülmesi hikâyede esas unsur olmaktan ziyade anlatıcının laf arasında duyduğu birkaç dedikodudan ibaret kalır. Anlatıcının ilk sayfalarda “binadaki aklı başında nadir kadın” (Esendal;2005: 9) olarak tanımladığı Faika, eser sonuna doğru pasifleşir, kurgudan silikleşir. Kötü vaziyetleri yaşarken hiçbir apartman sakinin elinden tutmaması döneminin kişileri yalnızlığa, bireyselleşmeye itmesi durumunun yanı sıra Çehov tarzı anlatım ve muhteva yine görülür. Öte yandan Memduh Şevket Esendal’ın “Kelepir” adlı öykü kitabında da aynı sorun temel alınır. 1986 yılında basılan hikâyelerde yer yer problemli olan karı- koca ilişkilerini, öte yandan evlilik hayalleri kuran ve hayal kırıklığı yaşayan insanları anlatır. Bunun yanı sıra yazarın dönem ve uzam olarak benzer bir başka yapıtı Vassaf Bey verilebilir. Esendal’ın ölümünden sonra 1980’lerden sonra başlayan hikayelerinin ve romanlarının yayımlanma silsilesi içerinde ilk zamanlarda Vassaf Bey adlı romanı da yer alır. 1983 yılında basılan yapıtta gündelik hayat ilişkilerini göz önünde bulundurularak 1930’lu yılların Ankara’sını anlatır.

    Türkiye’nin çeşitli yerlerinden kadınların tüm sorunlarıyla gösterilmesinden sonra eserin sonuna doğru antitez niteliğine bürünmüş bir karakter belirir. Yazar, Selime adlı bu karakterle yer yer idealize edilmiş bir kadın tipi gösterilir. Romanın önceki bölümlerde anlatılan evliliklere karşı anlatıcıyla yapacağı evliliğin yüceltilmesi görülür. Bunun yanı sıra romanın hiçbir yerinde görülmeyen betimlemeler kısa da olsa burada verilir:

    “ Selime soyundu: Kara şapkanın altından uçları altın gibi parlayan, açık kumral saçlar çıktı. Sevimli, güler yüzlü, içi gülen akıllı, alaycı gözler, düzgün vücut, düz bacak ve alçak ökçeli bir sokak iskarpini içinde küçük ayakları olan bu kadına güzel demekte birçokları düşünürler. (Esendal; 2005: 238)

    Babasının ölümü üzerine pansiyona gelen eğitimli, abartılı bir güzelliği olmayan Selime yazarın rahatsız olduğu kadın tiplemelerine karşı kısa da olsa bir ferahlık göstergesi olur. Bahsi geçen kişiler gibi herhangi bir bedbaht alışkanlığı eserde gözlenemez. İnci Enginün’de bahsettiği gibi “Onun bu tutumu Reşat Nuri Gültekin ile arasında üslup yakınlığı oluşturur.” ( Enginün; 2014: 328). Selime, Çalıkuşu kadar idealist kadın örneği teşkil etmese de eserde kadın zihniyetleri arasında küçük çatışmalar yaratmak adına misal oluşturur. Nitekim bu pasif çatışmayı yazar anlatıcı ile evlendirerek Selime’ye kazandırır. Evlenme durumu yaşanırken diğer kadınlar adeta yok olmuş; eserden silinirler.

    Memduh Şevket Esendal, “Ayaşlı ile Kiracıları” adlı eserinde bir apartmanda yaşayan toplumun farklı kesimlerinden insanların sorunlarını, hayatlarını, kopuk ilişkilerini birincil anlatıma başvurarak anlatır. Yapıtta çokça yer verilen kadın tiplerini bu yaşayış tarzını eleştirmekte kullanır. Bunun yanı sıra eserde ideal kadın olarak Selime kullanılıp dişiler arası zihniyet çatışması idealize kadına evlendirilerek kazandırılır. Çatışmaların yanı sıra yazar, üslubu, kullandığı konular hakkında metinlerarasılık kurar; kendi eserleri hakkında okuyucuya ipucu verir.
  • Başka Birinin Sorunu alanıysa bundan çok daha basit ve çok daha etkilidir, üstelik bir yüzyıldan fazla bir zaman boyunca tek bir kalem pille çalışabilir. Bunun nedeni alanın işleyiş ilkesinin, kişilerin istemediği, beklemediği ya da açıklayamadığı bir şeyi görmemek konusundaki doğal eğilimlerine dayanmasıdır.
  • 68 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hikaye oldukça basit ve sıradan . Çok saf bir köylü kadının hayatı .. Aslında kitabın arka kapağındaki son cümle bu 55 sayfalık hikayeyi neden okumamız gerektiğini bize açıklıyor. Bu kitap "Flaubert'in tüm yazınsal ustalığını sergiliyor."

    Felicite haritaya eğildi , bu renkli çizgiler ağı gözlerini yoruyor ama gördüklerinden hiçbir şey anlamıyordu . Brourais neye takıldığını sorduğunda , Victoru'un oturduğu evi göstermesinin rica etti.
    Bourais kahkahalarla güldü. Felicite'yse bunun nedenini anlayamıyordu; aslında yeğenini portresini bile görmeyi ummuş olabilirdi orada; zekası o kadar sınırlıydı!

    Yukarıdaki bölümü buraya koymamın nedeni kitap incelemesiyle alakalı değil .

    Teknoloji gerçekten edebiyatı çok zorluyor . Kağıt kalem gibi alet ve edevatın yerine bilgisayarın gelmesini hepimiz çoktan kabullendik.
    Ancak bu paragrafta yazarın aklına gelen harika bir fikirin, bizden bir jenerasyon sonrası tarafından hiç anlaşılamayacağını düşünmek beni gerçekten dehşete düşürüyor .
    "Google map" ortaya çıktıktan sonra ; Felicite'nin bu arzusu çok normal değil mi ?
  • 206 syf.
    ·2 günde·2/10
    A nokta Ali Ural'dan okuduğum Posta Kutusundaki Mızıka beni aşırı derecede sıkarak, yorarak, sinirlendirerek, gıcık ederek hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar çok övülen, sevilen, aşık olunan ve tapılan kitabın bana öyle kötü bir etkisi oldu ki acilen sevdiğim bir yazara dönüş yapmaya mecbur kaldım. Yorumlara bakınca 10 puanlar 9 puanlar havada uçuşuyordu. Aslında kitap 1 puan bana göre hatta sıfırın altında ancak size neden 2 puan verdiğimi, yani kitabın iyi olan tek tarafını açıklayarak bir hayli uzun olan kötü tarafına geçeceğim. Kitaptaki en güzel yazarın sahibi olduğu Şule Yayınlarının kitabı birinci sınıf kağıda basmış olması. Kapak ve sayfa kalitesi muazzam. Döviz artışı yüzünden yayınevleri kan ağlayıp kağıtları inceltip basım niteliğini düşürse de bu arkadaşlar hiçbir masraftan kaçınmayıp bize lüksü yaşatıyorlar. Demek satışlar güzel yazar malı iyi götürüyor ki kağıdın en iyisini kullanıyorlar. Güzel tarafı bu kadarcık anlattım bitti, ama bunu yazar anlatmış olsa kendisi uzata uzata güzellikten soğurdunuz. Ali Ural arkadaşımız eski bir Zaman gazetesi yazarı yani malum şahsın emrinde kalem sallamış geçmişte. Şimdi ne düşünür, siyasi ideolojisi nedir bilmem ancak araştırdığımda para karşılığı konferanslar ve yazarlık seminerleri verdiğini gördüm. Anlayamadım bu adamın neyi var da yazar olmayı öğretiyor millete bir gülme geldi şimdi. Halbuki Ahmet Batman'ın (var mı öyle biri belli değil), Kahraman Tazeoğlu'nun, Hikmet Anıl Öztekin'in ya da ne bileyim o sözler köşkü tayfasının biraz okumuşu, bir tık üstü sadece. Facebook iletilerini yontup erimiş mozzarella gibi uzatarak aralara Google'dan topladığı yazarlara ait alıntılardan cımbızlayıp aralara serpiştirmiş, onları mektup havasında birleştirip alın size kitap çıkardım demiş. Dalga mı geçiyorsun sen yahu, alıntıları çıkarınca bomboş kitap hiçbir şey kalmıyor, o kadar sığ ve basit ki yazdıkları ne anlattığını kendi de bilmiyor. Böyle ayak kokusu sinmiş, tespih çekerek açık çay eşliğinde yapılan pilavlı sohbet lakırdılarının olduğu kağıtlar sürüsü. Sürekli sevgili dostum, sevgili dostum nedir bu be sevgili dostum kadar kafana taş düşsün. Şimdi sen edebiyatçıyım mı diyorsun kendine neyin kafası bu anlatsana. Bir de kendini öyle bir övüyor ki zannedersin zaman makinesi icat etti. Basit şeyleri saçma sapan liseli kafasıyla abartmış işte, hiçbir anlamı olmayan boş yazı bunlar, zırva hepsi Celal Şengör deyişiyle zırva. Mektup desen değil, deneme desen değil, öykü desen değil, aforizma hiç değil, monolog da olamaz kendi kendine yazılmış fikir çatışmalarına benzeyen, her şeyin güllük gülistanlık süper olduğu, ve en sonunda alttan alttan dine dayandırılan notumsular gibi bir şey. Çizdiği imaj dışarıdan modern yaşayış görünümlü içten içe bir kokuşmuş ve basitleştirilmiş CIA islamı yaşayan, kendini beğenmiş bir şakirt modeli işte. Çayhouse ekolünün adı konmamış, henüz zigot halindeki cin olmadan adam çarpmaya çalışan sıkıcı ve suni bir tarz. Öyle bir yazmış ki uyanık sanki kendine has mükemmel bir hayat felsefesi var da, o örnek verdiği yazarlar onu görmüş de o sözleri sarf etmişler. Harcadığım zamana yanıyorum birileri söylememiş olsa yüzüne bakmam böyle kitapların, nereden bileyim bir şey zannettim zorlanarak okudum. Yazar falan değil bu edebiyat tüccarı bildiğin, bir de ödül mödül almış başlarım ödülüne birilerinin sayesinde verilmiş işte. Köpeklerle ne derdi var onu çözemedim, köpek insanın en iyi dostu derler hiç duymuş mu acaba. Köpek diye alttan alta küçümsediğin hayvan senin o para için yüzüne güldüğün tiplerden çok daha faydalı. Tabi hayvan sevgisi nedir bilmediği için köpeklere gereksiz muamelesi yapıyor, sen git bir köpek besleyenle konuş da sana anlatsın ne kadar güzel bir şey olduğunu. Konferanstan vakit bulamaz şimdi. Maça gidenlerle ne derdin var yahu, sen futbol izlemiyorsun diye millet de izlemesin sen haklısın bir değil mi. Alt tarafı top oyunu izlenimi vermeye çalışmışsın ya işte o öyle değil aslında sen anlayamazsın. Maç dediğin şey hiç tanımadığın kişileri aynı sanal çatıya toplayan bir organizasyondur. Maç izleyeni hakir görüp ayıramazsın toplumdan. Şimdi ben bunları söylüyorum ya sana göre ben boş beleş adamın tekiyim. Hadi diyelim ben boş insanım, Küçük Prens gibi bir şaheseri yazmış olan Antoine Saint-Exupéry için sen kim oluyorsun da saçma sapan laflar ediyorsun. Böyle bir şey olamaz ya, sanki arkadaş Jack London, Dostoyevski, Albert Camus vb. gelmiş Saint-Exupéry'ye atarlanıyor. Artık hayatta olmadığı için dedikoduna cevap veremez zaten yabancının biri diyelim ona da. Gençlik marşı seni neden rahatsız etti onu bir açıklasana. Ne demek dağ başını duman almış diyorlar da ortada duman falan yok nedir bu ya, milli değere de laf attın ayıptır ya. Sen bizim güzide marşımıza öyle şeyler söyleyemezsin, dağ başını duman almak bir benzetmedir edebiyatçı değil miydin nasıl anlayamadın yok artık. Sen o geçmişteki patronuna çok bağlandığın için bazı değerlerini kaybetmişsin anlaşılan, aç bir Nutuk oku da bu ülkede geçmişte neler oldu öğren Ali. Her şeyin kaynağı din zaten sana göre, sen hariç herkes haksız. İnsanları birleştiren şeylere karşı olması aşırı saçma, sen beğenmiyorsun diye kimse yapamaz diye bir şey yok. Ben de senin o saçmalıklarını beğenmiyorum bırak da görelim. İğrenç, sıkıcı, rezil, anlamsız, boş bir kitap işte. Hiç okumamış olsaydım keşke ama etkinlik hatırına zar zor bitirdim ömrümden ömür gitti. Kötü kitap okumanın faydası ne okumayacağını öğrenmek oluyor. İyi kitapların değerini anlıyoruz. Cemaatlerden ve üyelerinden nefret ediyorum.
  • Bu iletim, mütevelli heyeti Hercaiokumalar /Ayşe , İpek Kamuran , Erhan , Hakan S. , Li-3 'den mürekkep öykü dostlarıma ithaftır.


    Bana öyle gelir ki, bir kurmaca duygu panayırıdır. Olmalı. Hüzün olmalı. Mizah olmalı. Sevgi olmalı. Nefret. Hicran. Merak. Her şey tadında. Roman için kolaydır bu. Yerim dar diyemez. Peki ya öykü?
    Öykü zordur. Yeri dardır çünkü. Cortazar ne der? “Roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.”

    “Cinayeti Gördüm” öyküsünde yazarın, aklıma bunlar geldi. Anlatıcıyla oynadığı girişi okurken tam da. Nakavt etmek? Zor bu yahu. Ama amaç bu.

    Peki mizahın öyküdeki yeri? Ya amaçtır ya da hiciv. Amaç ve hiciv, ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ama. Amaç güldürmek olunca, işin kolayı diyeceğim de, güldürmek zor diyeceksiniz. Doğru. Güldürmek ayrı bir yetenek. Ancaaak, amaç güldürmek olursa, kalem yetenekli olsa bile pop olur ürün. Bu fukara öyle düşünüyor. Pop ürünün alıcısı çoktur zira. Hoştur ama boştur. Saman alevi dediğimiz cinsten. Pop, der, biter hemen.

    “Masumiyet” filmi Altın Portakalı aldı. Ama bakın izleyicisine, azdır. Devamını çeker Demirkubuz. “Kader” Der ki, “Masumiyet” filminden çıkardım senaryoyu. Yahu bu bile acayip bir şey! Daha bir bomba geliyor. Ve yapımcı arar garibim. Para yatıracak özel ya da tüzel varlıklar. Zar zor bulur. Yapılır film. Bana göre inanılmazdır. Sahne sahne aklımda. Replikleri bile ezberledim. Yapımcı iflas eder ama.

    Kaşkaval mı Kars gravyeri mi? Ankesörlü mü, yoksa sömenli mi?

    “Recep İvedik” bir de. Elemanın parası vardır bir önceki filmden. Olsun. Yine sıraya girer yapımcılar. Bankalar yarışırlar. Para bizden olsun diye. Filmin n+1’incisi çekilecektir. Çekilir. Ne olur? n+2’cisinin parası, bir de birkaç milyon atar cebe yönetmen.

    Bir sonraki adımda, Demirkubuz “Kıskanmak” filmine karar verir. Pop çekmem diye tutturmuştur bir defa. Senaryo Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanındandır. Birkaç sinema, hayır sever yapımcı hibe eder yine. Yine hüsran. Film bombadır ama seyredeni azdır. Çileli doğmuşum zaten ezelden, Hasrete alıştım, Ne gelir elden, diye yırtınır Demirkubuz ama pop hastası seyirci yine izlemez.

    Öyküde mizah, hicivle olsun dedik ya, nasıl ve ne demektir bu? Hiciv güldürür, en azından gülümsetir. Çarpıklığı gözümüze sokar. Asıl amacı eleştiridir. Mesela Çarli Çaplin. Açın izleyin Şehir Işıkları’nı, gülmezseniz para yok. Ama amacı nedir, bir düşünün. Tek değildir. Mizah, sevgi, nefret, hicran…Ve estetik. Çünkü sanattır derdi.

    Sanat her şeyimizdir. Anlıyor musunuz bunu? Her şeyimiz. Her şeyimiz arkadaşlar. Zaten elimizde ne kaldı ki? İnsanoğlu, affedersiniz, bok böceğinden daha aşağılık bir mahluk. Anlamak da zor kötüyü. Karmaşık. Maskeleri o kadar çok ki insanların ve ilk kendini kandırır aynada. Kendini kandırmış biri için diğerleri basit bir hikâyedir.

    Bugünlerimizde varsa eğer gururlanacağımız bir şeyler, EMPATİ diyorum ben buna, işte bize bunu getiren pop dışı sanattır. Pop sanatı hepten mi boşla malıyız? Elbette hayır. Hakikisini de unutmadan ama.

    Madem konumuz edebiyat, o öyle bir şey ki, önce kalemleri sonra kalpleri yumuşatır. Çünkü, empati üretir edebiyat. Bulaşıcıdır ha! Umarım tüm eş dost, herkese bulaşır.

    Empati hastalığına yakalanasınız inşallah.
  • 304 syf.
    ·5 günde·4/10
    Ben askerliği İkizce / ŞIRNAK'TA Jan. Komd. Çvş. olarak yaptım. Askerde görevim bölük yazıcısı idi. Görevim gereği gelen - giden asker mektuplarını okurdum. Herkes çok saçma şeylerden bahsederdi. Yada şöyle anlayın ; 'başkasının mektubu size çok saçma gelir.'
    Bu kitapta lise öğrencilerinin öğretmenine yazdığı mektuplardan ve cevaplarından oluşmaktadır. En çok ta kız öğrencilerin yazdığı. Demek ki kız öğrenciler, erkeklere göre daha problemli. Her neyse... Daha yetişkinlere bu kitap basit geliyor. Mektuplardan oluştuğu için de sevemedim. Hele mektubun birinde cinsel konu işlemiş. Bir tecavüz olayını ve devamındaki çirkinlikleri kaleme almış. Olağan şeyler gibi herkesin okumasını sağlamış. Halbuki böyle durumların mahremi olur, saklanır.
    Bu kitap beni tatmin etmedi.