• Denetlenemeyen doğum hızları , ölüm hızlarını dehşetengiz bir oranda artıracaktır. Bu basit doğrunun , yönetimlerindeki insanların etkin doğum kontrol yöntemlerini kullanmasını yasaklayan liderler tarafından anlaşılmamış olması inanılmazdır. Bu liderler nüfus sınırlamasında "doğal" yöntemleri yeğlediklerini söylüyorlar; ve elde edecekleri de tamamen doğal yöntem. Buna açlıktan ölme deniyor.
  • Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.

    Bu durumu konuşmak icin aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.

    "Yapacağın şey su, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla

    "O aksam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi uygulamaya koymuş.

    40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş

    "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

    Cevap yok Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış

    "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

    Gene cevap yok Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş

    "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

    Hala cevap yok Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış

    "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"

    Gene cevap alamamış Bu sefer karısına iyice yaklaşmıs ve aynı soruyu tekrar sormuş

    "Hayatım bu aksam yemekte ne var?"

    "Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"


    Hikayenin ana fikri:Belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir. Problemlerin sebebini birazda kendimizde aramalıyız..
  • Gün içinde yaptığınız işleri yine yapmaya devam edin ama farklılaşarak. Nasıl mı? Mesela her zaman öğle yemeği yediğiniz yerin dışında farklı bir yer deneyin. Ya da eve dönerken geçtiğiniz yolların rotasını değiştirin. Aynı şeyi farklı yollarla deneyimleyerek kendinizi rahat hissettiğiniz alanların sınırlarını genişletin. Hayatın her alanına yaymak için basit ama etkili bir yöntem olacaktır.
  • 244 syf.
    ·6 günde·9/10
    Herhangi bir eserde intihar konusunu anlatmak, okura hissettirebilmek her zaman için zor olan bir anlatımdır. İntiharın somut gerçekliğinin tasviri bir yana, intihar sürecinde bir insanın içinde bulunmuş olduğu zihinsel bunalımlar ve mantıksızlıkların resmedilmesi her zaman için en zor olan anlatımlardan biridir. Birçok eser, birçok felsefi metin vardır intihar üzerine. Ama kaç tanesi başarılı olmuştur diye soracak olursak, bunlardan pek azıdır zannımca. İntihar gerçeğini halen daha yaşayan insanlar olarak tasvir edebilmemiz her zaman için en kısıtlı olan ihtimaldir. Bizim intihar hakkında konuştuklarımız her zaman intihara uzak olan şeylerdir. İntihar anındaki düşünsel dalgalanmayı tarif etmeye kalkışırız ama bu sadece bir varsayımdan ibaret olarak kalır. Benim şimdi intihar hakkında bahsettiklerim gibi tıpkı. İntihar eden insanlarla konuşabiliyor olsaydık eğer, intihar anındaki yüzlerce düşünceden binlerce sayfa bir intihar izlenimi çıkartılabilirdi belki de. O binlerce sayfadan yola çıkılmış yüz binlerce sayfalık başka izlenimler de cabası olurdu. Çünkü bir insanın yaşamında olabilecek en yoğun anlardan biridir bana göre intihar anı. İntihar anına giden düşüncelerden oluşmuş yollar ve o yolun sonunun oluşumu.

    Bir varsayım anlatımı ne kadar doğru ve yerinde olabilir? Bunun derecesini kanıtlayabilmek bile başlı başına bir sorun aslında. İntiharı, en iyi şekilde, intihar eden ve tam da o anda olan biri en yakın bir şekilde tasvir edebilir. Biz 'intihar etmemiş olanların' tasvirleri en fazla sadece birer varsayım olabilir. Çünkü tanımlamaya çalıştığımız şey hakkında sadece, "A kişisi intihar etmeden önce böyle düşünmüş olabilir" ya da "B kişisi böyle bir ortamda intihar ettiyse belli ki aklından bu düşünceler geçmiş olmalı" şeklinde tahminler türetilebilir. Çünkü bizi sınırlayan bir şey var intihar kavramında; ölüm. Bu tahmin ve varsayımların ne kadar doğru olduğu, ölüm şeklimiz intihar etme şeklinde olursa şayet ancak bu şekilde anlaşılabilir belki de. Bu anlaşılma da paylaşılamaz, başkalarına anlatılamaz biçimde olacaktır, çünkü sonuçta ölmüş olacağız. Bu gibi hayatta asla tam olarak anlaşılamayacak gerçekler beni heyecanlandıran konulardan bazıları. Sadece tahminlerimizle yaklaştığımız konularda elbette ki çeşitlilik de çok fazla olacaktır.

    İncelemeye neden ölüm ve intihar gibi karanlık gerçeklerden başladığımı soracak olursanız, bunun nedeni Bernhard. Kendisi bir eser inşa ediyor, gerçek hayatta tüm korkulan ve kaçınılan konuları bir anda yüzünüze çarpıyor. Bunu yaparken de kendine özgü, uçta karakterlerini kullanıyor ve bir yandan karanlık gerçeklerin zihnimizce sindirilmesi ile uğraşırken bir yandan da anlaşılması zor olan karakterimiz ile boğuşurken buluyoruz kendimizi. Aslında bu gibi bir eserde her şeyin daha zor olması en mantıklı olan şeydir. Çünkü ilk başta bahsettiğimiz gibi intihar kavramı tam olarak anlaşılabilen bir kavram değildir, onu anlaşılır kılmaya çalışmak, başka bir deyişle bu konuyu basitleştirmek, zaten ne yaparsak yapalım yanına tam olarak doğru bir biçimde yaklaşamayacağımız bir konudan gittikçe daha da çok uzaklaşmamıza yol açacaktır. Bu bağlamda da asıl mantıklı olan şey, en az yanlış olacağı düşünülen bir biçimde zor olan bir kavramı anlatmaya çabalamaktır. Kolaylaştırırarak değil, aksine olduğu gibi salt zor haliyle intihar gerçeğini ortaya koymak, bu ortaya koyuşu daha az yanlış kılar. Zor olan bir konunun zorluğunu zihnimizin her bir köşesinde hissetmeliyiz ki anlamanın neredeyse imkansız olduğunu fark edip, gerçeği kavrama açlığı içersinde pür dikkat kesilebilelim. Belki de felsefi metinlerin ve romanların zor okunması bu yüzden. Belki de zor okunan eserler sırf bu gerçek yüzünden zor okunuyor. Zor okunan eserlere boşuna derin eserler demiyoruz sonuçta, o zorluğu hissedip daha da fazla içine girmeye çabalıyoruz eserin, böylece gittikçe daha fazla derinleşiyor eser.

    Başta da bahsettiğim gibi Bernhard bu romanında çok zor bir konuyu seçmiş. Kendisi, eğer seçtiği konu anlaşılması genel olarak zor bir konu ise okuyucuyu tabiri caizse kıvrandırmayı amaçlar bana göre. Zihinsel olarak bir anlam karmaşası içinde kıvranmalıyız ki daha derinlere inebilelim. Bernhard'ın eserlerinde derinlere inmek de ancak zor yolla olur, çünkü o kolaylığı sevmez asla bana göre. Genel olarak eserde karakterimiz olan Roithamer'ın intihara sürüklenişi anlatılıyor. Kendisini de eserin zaman akışına göre öldükten sonra tanıyoruz. Yani gerçek zamanlı bir intihar değil, üzerinden kısa bir süre geçmiş bir intiharı inceliyoruz aslında. Bu gibi bir yöntemle Bernhard eseri daha da derinleştirmiş zannımca. Çünkü eserin asıl dikkat çektiği bir gerçek de şudur; eğer eserde anlatılan olay zaman akışına paralel olarak, başka bir deyişle hikayedeki şimdiki zamanla birlikte ilerliyorsa yorum yapmak biraz daha güçleşir. Çünkü bu anlatıma göre yaşanılan olayların üstünden bir kere daha geçilmez. Bu okura bırakılır bir anlamda. Elbetteki ki okur da yorum yapabilir. Ama Bernhard'ın kullandığı yöntemle intihar eden kişinin, başka bir kişi tarafından tahlilini görüyoruz. Bu yöntemle biz de hem kendi tahlilimizi hem de tahlilin tahlilini de yapabiliyoruz. Böylelikle hem Roithamer'ın notlarından gerçek zamanlı olarak bakıyoruz olaylara, hem de anlatıcımızın ve arkada kalanların gözünden olayı geçmiş zamanda kalmış, üzerine çokça kez düşünülmüş ve düşünülüyor olan bir olay örgüsü olarak görüyoruz. Bu, bu tahlil durumu, aslında kitabın ismini de oluşturan temel bir kavram, ama buna daha sonra geleceğiz.

    Roithamer'ın çok sevdiği kız kardeşi için tüm parası ile inşa ettiği koni biçiminde bir bina da anlatılıyor eserde. Öyle ki, bu inşa ve bu inşa ile ilgili çoğu şey çok yoğun bir anlam karmaşası barındırıyor içlerinde. Anlam karmaşası diyorum, çünkü Bernhard'ın olay örgülerini en iyi betimleyen kavramın bu olduğunu düşünüyorum. Her şeyin birbirine karışmaya müsait olduğu bir anlam karmaşası ortamı. Bu anlam karmaşası ilk olarak bir insanı hayatsal olarak gördüğümüz uzamdan bahsederek başlıyor. Bir insan, herhangi biri, zaman içindeki uzamı ile halen daha varoluşsal olarak mevcuttur. Ölüm veya intihar bu uzamı sonlandıramaz. Bu belki de bizim ölmüş olan varlıklara, yaşayan varlıklar olarak bakışımızın bir sonucu. Mesela şu örneği vermek bu konuyu çok daha anlaşılır kılacaktır: Ölen bir insanın odasına girdiğimizi düşünelim. Orası bir zamanlar ölmeyen, hayatta olan kişinin odasıydı, öyle değil mi? Peki biz bu odayı gördüğümüzde nasıl anımsıyoruz? Örneğin, ölen Roithamer'ın odasıydı bu, deriz. Ölü olan bir insanın odasını bile tarif ederken onun ölü olmayan hali ile bir şeyleri tarif ederiz. Yani zihnimizde tam olarak o anda biz fark edemesek de insanlar daima canlı olarak kalır. Çünkü bizim o kişiyi zihnimizde tutmamız için tetikleyici etmen her ne kadar ölüm bile olsa o kişi zihnimizde ölmez. Bunun somut bir şey olmasına da gerek yok; oda veya ölüden arda kalan eşyalar gibi. Düşünsel olarak da bu canlılık kesinlikle söz konusudur. Ölen kişi, eğer çok benimsediğimiz bir kişi ise zaman zaman kendi hayatımızda "o olsaydı şimdi böyle düşünürdü" tarzında düşüncelerin aklımızdan geçmesi bile insanın zihinsel manada asla öldürülemeyeceğinin kanıtıdır. Bu açıdan ana karakterimiz Roithamer zihinsel manada asla ölmemiştir bir anlamda. Fiziksel varlığı sona ermiştir fakat zihinsel varlığı onun en yakın arkadaşlarında ve ardından bıraktığı düşünceleri okuyan herkes tarafından istemsizce bile olsa sürdürülecektir.

    Ben bu bağlamda yazı yazmanın önemine dikkat çekerim hep kendim adına. Çok aktif yazı yazan bir insan olmasam bile mutlaka düşüncelerimi her türlü biçimde yazmaya ve yorumlamaya çabalarım. Çünkü insan beraberinde bir süreklilik, daimilik arayışı da getirir bana göre, bunu da en etkili biçimde uygulayabileceği yöntem budur: Zihinsel yaşamı boyunca aklından geçen her şeyi kağıtlara aktarmak ve en azından düşünsel devamlılığı sağlamak. Yazarların da yaptığı şey bu değil midir aslında? Çağlar öncesinde yaşamış olan filozoflar neden günümüzde dahi ilk günkü gibi tartışılıyor? Bu tartışma neyi gösterir bizlere? Düşünce insanlarının ölümsüzlüğünü belki de. En basitinden Aristoteles mesela, hiçbir zaman ölmemiştir aslında, zihinsel olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmüş ve sürdürmeye de devam edecektir. Bu açıdan varoluş olarak insanlık sürdükçe onun varlığı da daimi olacaktır.

    Eserde Bernhard'a ait alışılagelmiş saldırmalara da sıkça rastlıyoruz. Ülkesel olarak bir eleştiri. Diğer Bernhard karakterleri gibi Roithamer da ülkesi tarafından anlaşılamamış ve doğduğu yerden yaşamı boyunca kaçmaya çalışan bir uç insandır. Bernhard bu uç insanları anlatmayı gerçekten büyüleyici bir biçimde mükemmellikle başarıyor. Aklıma Kafka hakkında söylenmiş bir söz geliyor: Kafka da tıpkı bu gibi bir ruh halinde idi aslında, doğduğu yerden yaşamının sonuna dek kaçmaya çalışan biri. Zeynep Oral'ın Esintiler 80'li Yıllar'ından okumuş olduğum bir cümle. "Franz Kafka Prag'da doğdu, ama yaşamı boyunca oradan kaçmaya çalıştı." Tıpkı Roithamer da Kafka gibi yaşamı boyunca en başta ailesinden daha sonra ülkesinden kaçmaya çalışan (belki de kaçmaya mahkum?) bir düşünce insanıdır. Ona göre insanlar milletlerin ve ülkelerin prangaları altındadır. Herhangi bir insan sırf bir millet içinde doğduğu için o ülke doğmuş ve doğacak insanların tümüne ömürleri boyunca sürecek olan bir esaret uyguluyor. Bu anlamda, evrensel açıdan düşünmek imkansızdır Roithamer'a göre. Çünkü biz ne kadar evrensel düşünürsek düşünelim aklımızın bir köşesinde daima bir yerlere ait olduğumuz düşüncesinin kalacağını, onu atamayacağımızı söyler. Bu açıdan da tam olarak düşünülebilir salt bir evrensellikten söz edilemez. Ama yeterli cesurluluk ile bunun da üstesinden gelinebilir ve en azından evrensel olmaya bir adım daha yaklaşılabilir. Doğuştan gelen akrabasal ailesel alışkanlıklardan vazgeçmek bile son derece ağrılı bir süreç iken, tam olarak evrenselleşebilmek son derece zor bir durum olarak geliyor bana da. Evrensellik, Roithamer'a göre imkansız da olsa, imkansız gibi kesin olumsuz bir kavramı neredeyse kullanacak ölçüde zor bir mesele. Bernhard bu sancılı konulara, bizleri de zihinsel karmaşa içersinde kıvrandırarak dikkat çekiyor.

    Ama Roithamer gibi uç insanlara hayran olmak da bize hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü olan şey yalnızca kendimizi kaybetmektir. Biz bazı insanları o denli çok benimseriz ki artık onlara kendimiz olarak bakamaz hale geliriz. Çünkü bizim düşüncemiz onun düşüncesi olmuştur. Bu noktadan sonra biz, biz olmaktan çıkarız ve bizden uzak özenti hale gelmiş sahte biri olarak o kişiye bakmaya başlarız. İşte bu yüzden tarafsız ve bilimsel düşünebilmek çok önemlidir. Herhangi bir düşüncenin ya da bir insanın tahlil edilebilmesi için en önemli şart belki de budur. Ayrıca insanın, insanlık olarak bakış açısı öyle fazladır ki, biz birini tahlil etmeye çalıştığımızda aslında o kişiyi yalnızca kendimize göre tahlil etmiş oluruz. En basitinden örnek vermek gerekirse, her insan birbirinden farklıdır, bir tek insan onu tanıyan her insana karşı farklı görünür. Bu durum, söz konusu olan kişinin iki yüzlülüğünü kanıtlamaz bizlere, bu durumun bize kanıtladığı şey bir insana bakış açısının insanların sayısı boyunca çoğalacağıdır. Bu yüzden de insanın kendi olarak kalması çok önemli bir noktadır. Düşünce tarihi bu yüzden günümüze gelinceye kadar olağanüstü derecede genişleyerek gelmiştir. Çünkü düşünce insanlarının sayısı çoğaldıkça izlenimler de artmış ve farklılık göstermiştir. Biz de bir kişinin veya bir fikrin doğru tahlilinin bizim yaptığımız biçiminin doğru olduğunu iddia edemeyiz. O yüzden onlarca yüzlerce başka izlenimlere de ihtiyacımız vardır. Gözlemlenen izlenim ne kadar artarsa o kadar doğruya yaklaşılır ama asla en doğru biçime ulaşamayız. Bu da Bernhard'ın altını defalarca kez farklı konularla altını çizdiği değişmez konulardan biri. Hiçbir şeyin kesin olamayacağı, en iyi ihtimalle herhangi bir şeyin yalnızca daha az yanlış olabileceği.

    Hayatımızda aykırı şeyleri gerçekleştirmekten kaçınmamalıyız, ucunda kendi ölümümüz bile varsa. Roithamer bunu fark edebilecek kadar zeki biriydi. Bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. İnsanın bir fikre ya da ideale kendini tamamen vermesi aynı zamanda onun sonunu getirir. Bu düşünceden yola çıktığımda aklıma William Golding'in Kule eserindeki papaz geliyor. Bir fikre tamamen kendini vermek bir kayboluş sebebidir. Roithamer'a göre insanın kendi amacı olan bir şeyi kendisi dışında kimseye göstermesi, sergilemesi gerekmez. Günümüzde insanların içine düştüğü en büyük hata da budur. Bir sergileme yapma, gösteriş budalalığı. Ayrıca her zaman en karmaşık fikirler en basit ve sıradan fikirlerden ve gözlemlerden çıkar. İnsan doğası karmaşıklaştığında basitlik ve yalınlığa düşkün hale gelir. Bu yüzden asıl aşıklar, gerçek aşk kavramını asla bulamamışlardır. Bulanlar da bir fikre saplanmanın getirisi olarak yaşama veda etmişlerdir. İşte Roithamer'ın bu saplantısı kız kardeşi için inşa etmeyi istediği koni olmuştur. Sadece görünürde, fikirde basit ama zihinsel bağlam olarak aşırı karmaşık olan bir yapı. Bu uğurda yıllarca çalışmış ve kendilerine mimar diyen insanlardan bile daha üst düzey bilgiye sahip biri haline gelmiştir. Bu saplantı yüzünden de herkesin inşa edilmesi imkansız gözüyle baktığı koniyi inşa etmiştir. Roithamer'ın farkı bu içinde bulunduğu ölümcül saplantıyı fark edebilmesi olmuştur. Çünkü kendi ölümü ile ilgili olan salt dehşet verici bir gerçeği, soğukkanlılıkla karşılayan çok zeki bir insandır kendisi.

    Şundan da bahsetmek istiyorum ki, Bernhard, Roithamer aracılığıyla günümüz mimarisini ve inşaat bilimini bolca eleştiriyor. Günümüzde inşa edilen yapıların büyük bir çoğunluğu tamamen ekonomik kaygı güdülerek ortaya çıkmıştır aslında. Elbette ki ortada bir estetik ve sanat anlayışı vardır ama bu, eski çağlara nazaran neredeyse koca bir hiçtir. Başka bir deyişle estetik kaygı çok daha kısıtlıdır artık. Aslında bu kısıtlılık durumu da estetiği ve sanat anlayışını öldüren en büyük etmenlerdendir bana göre. Eski çağlarda yapıların inşa edilmesi çok daha zahmetli idi ama bu, inşaat ve mimari ile sanat yapılmasına engel olmuyordu. Ekonomik kaygılar sanat anlayışının önününe geçememişti ve ortaya olağanüstü, şahane yapılar çıkmıştı. İnşa edilecek bir yapı varsa eğer bir planlamada, öncelikli olan şey estetik kaygı ve sanat duygusu idi. Yapının liderliğini götüren kimseler estetik kaygı içerisinde oldukları için de ortaya günümüzde halen daha korunmakta olan mükemmel yapılar çıkıyordu. Çağımızda ise artık yapıların inşasında sanatın ve estetik kaygının tamamen ekonomik kısıtlılık içersinde sıkışıp kalmış olduğunu düşünüyorum. Roithamer'ın da tepkili olduğu şey bir nevi bu boğucu kısıtlılık idi. Bu yüzden de onun inşa etmek istediği koniye imkansız gözle bakılıyor, kendisi de inşaat çevreleri tarafından hiç sevilmiyordu.

    Saplantılı bir fikir insanın çıkış yollarını erkenden kapatır. Biz insanlar kendimize özgü çıkış yollarımız ile yaşarız. Her zaman en umutsuz anda bile bir çıkış noktası bulabilmemize dayalıdır yaşamamız. Aksi takdirde yaşam bizler için imkansız hale gelirdi. Herkesin kendi hayatında sarıldığı bazı olmazsa olmaz şeyler vardır. Ölüm zamanı gelinceye kadar biz çeşitli çıkış yollarına girer dururuz. Hayatsal akışın kendisi budur. Sevdiğimiz insan ölür, en azından onun anısını yaşatmak için ben yaşıyorum deriz, evimiz yanar, en azından bir işim var para kazanabilirim deriz, işimizden oluruz, yeni bir iş bulabilirim deriz. Bu gibi çıkış yolları tükendiğinde insan hayatının sonu da gelip çatmıştır. Biz insanlar günün birinde hiçbir çıkış yolu bulamamak için yaşıyoruz aslında. Ama insanlar bu çıkış yolu yoksunluğunu genellikle hep tam son zamanlar fark ederler. Ama Roithamer gibi insanlar kendi içinde bulunduğu durum kendi çıkış yollarını kapatmaya başlamışsa bunu da görüp kendini buna erkenden hazırlayabilir. Bu açıdan da onaylanamaz olan dehşet verici intihar kabul edilebilir bir gerçek haline gelir. Hem kendisi için hem de çevresindeki herkes için bu bir mutlak kabul edilebilirlik durumuna dönüşür. Bir anlamda da hayatları boyunca kabul edilmemişliklerin abidesi olan insanlar (Roithamer gibi) ölümü bu açıdan da bir kabul edilebilirlik olarak görürler. İntihar bir intikam olarak da planlanabilir buna göre.

    Koni zamanla Roithamer'ın da bir yaşam amacı haline gelir. Bir noktadan sonra intiharı yeni yeni görebilmeye, seçebilmeye başlar kendisi, tıpkı ufukta yeni görülen bir gemi gibi. Ve bu gerçeği kabullenmeye başlar. Kendisinin o zamana dek olan düşünce gelişiminin bir sonucu, bir ufuk noktası onun için artık inşa etmekte olduğu konidir. Koni kendi doğup büyüdüğü Altensam'dan ayrı düşünülemez çünkü fikir temelleri ilk olarak oraya dayanır. Bir çocuk ailesinden dışlanmış olarak büyür, gelişir, okur ve tüm bu düşünsel faaliyet bir sonuca bağlanır. Bu bağlamda bir fikri çıkaran şey ile ortaya çıkan şey ayrı olarak düşünülemezler. Bu yüzden de Roithamer koniyi hayatının amacı, hayatındaki düşünsel faaliyetin mutlak bir sonucu, sonu olarak görür. O son gelip çattığında koni inşa edilmiş, adına ithaf edinen kız kardeş geçirdiği şok sonucu yaşamını yitirmiş, Roithamer da fiziksel olarak varlığının sonuna gelmiştir. Kendisi de ben her şeyde özgürdüm ama şimdi koniyi inşa edenin kurbanıyım, diyor. Koniyi inşa ettiren şey var olmasından bu yana sürüp gelen düşünce faaliyetidir. Bu kaçınılmazdır. Roithamer gibi zeki insanların yaşamları, düşünsel faaliyetlerini en aktif biçimde sürdürmeye bağlıdır. Hani o öldüremez olan zihinsel çaba. İşte o başta bahsettiğimiz bir anlamda öldürülemez olan zihinsel varoluş bir insanın sonunu dahi getirebilir. Böylelikle insan kendi kendinin sonunu getirendir, tüm yolları aslında kendisi kapatandır. Fark etmese bile insan kendini adım adım ölüme hazırlar. Bunların hepsi aslında insan yaşamı için bir 'düzelti'dir. Kendi zihninin ölümsüzlüğü için bir düzelti; benliğin feda edilmesi.

    Biz bu düzelti ile varlığımızı sürdürür, zaman geçtikçe düzeltinin de düzeltisini yaparız kendimizce. Daha sonra da düzeltinin, düzeltisinin düzeltisini de belki de? Ama bu düzeltiler bizim hem yaşamımızı oluşturan hem de sonumuzu hazırlayan şeydir. Açgözlülükle para kazanırız, buna çaba gösteririz, ulaşamadığımız her şey bize ulaşılabilir gelir, zevk içinde yaşamımıza devam ederken ulaşılabilen şeylerin, fazla ulaşılmaları sebebiyle çıkış yollarımızı kapatmış olduğu gerçeğini fark edemeyiz. Bilgisel olarak açlığımızı ve tatminsizliğimizi artırırız, asıl bilgiye ulaşmanın imkansızlığını sonradan görürüz ve böylelikle de bir çıkış yolunu tıkamış oluruz. Bu bir anormallik değil, bu yaşamın kendisi! İster kabul edelim ister etmeyelim hayat bu çıkış yollarının hemen ya da zamanla tıkanmasından ibaret. Hayatın bize çarptığı tokatlar geçmişten kendimize çarptığımız tokatlardır. Bu düzelti tokatlarıdır bizi her defasında kendimize getiren. Bizi daha çok biz de yapabilir düzeltilerimiz, bizi bizim içimizde yok da edebilir. Biz asla en uç tutarlılıkla düşünemeyiz, bu kusur yüzünden çıkış yollarını tıkarız, farkına bile varmadan. Eğer tam tersi olsaydı, yani en uç tutarlılıkla düşünebiliyor olsaydık her şeyi çözmüş olurduk. Ama o zaman da insan olmamızın bir anlamı kalmazdı belki de. İnsanız, çünkü kusursuz değiliz. Düzeltilerimizle varız aslında biz, belki de bizi Roithamer gibi daha az düzgün yapan düzeltilerimizle. Parçalanmaya mahkum olan insan doğasının düzeltileri ile.

    Her zaman düşünmek, tam anlamıyla bir düşünce insanı olmak her zaman doğruyu söylemeyi zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Roithamer gibi bir düşünce insanının, kendisi hakkındaki gerçeği tam olarak bahsedememesi de sırf bu yüzden belki de. Kitap boyunca koni inşası, Roithamer'ın yaşamını koniye adaması -öyle ki kendisi bile eserin sonlarına doğru, her şey sonunda konidir, diyor- anlatılır, ama neden, yani neden koninin varoluşu vazgeçilmezdir, bu gibi can alan detaylar gölgede kalır. Koninin varoluş amacını, kız kardeşine yapmak istediği normal dışı bir bina olarak görür Roithamer. Ama asıl can alıcı noktaları, mesela koninin aslında kendisinin son ve en önemli düzeltisi olması gibi noktaları Roithamer'ın kendisi bile bilmiyordur artık. Çünkü hikayenin gidişatında koni fikri bir anda ortaya çıkar, sanki yıllarca üstünde çalışılan bir fikirmiş gibi de Roithamer'ın kendisi tarafından hemen kabul edilir. Ama Bernhard bizlere bu gölgede kalan detayları aydınlatan bir anlatım sunar. Böylelikle biz okurlar Roithamer'ı, kendisinin de farkında olmadığı perspektiflerden inceleme şansı buluruz. Belki de o gölgeleri en zeki insanlar bile göremezler, evet Roithamer zekiydi, kendi sonunu çok önceden görecek kadar, ama kendisi hakkında gölgede kalan gerçekleri görememesi onun bu detayları gözden kaçırması değildir, bu insanın doğasıdır. Doğruyu söyleme olanağının sıfıra inmesidir. Ve eserin sonunda Roithamer kendi asıl düzeltisine ulaşır. İntiharı için birçok anlam aranabilir, hayatı boyunca yaşadığı kabul edilmemişliğin bir intikamı denebilir, çıkış yolu bulamama hali de denebilir, ama bunlar kesin değildir. Tek söylenebilecek şey son ve en büyük düzeltinin ölüm olmasıdır. İnsanın kendine şekil verdiği, kendi düzeltisini yaptığı son şey ölümdür. O da kendi son düzeltisine kendisi karar vermiş ve intihar etmiştir. İnsan yaşamındaki her şey bir düzelti değil midir? Yaşamlarımızdaki zihinsel olarak değişimlerin tamamı düzeltilerdir. Ama asıl düzeltiyi hep erteleriz diyor Roithamer'ın kendi de. Birini kavrayamamak o kişinin düzeltisine şaşırmaktan ibarettir. Ve intihar bizim için en anlaşılmaz şey olduğu için başta da bahsettiğimiz gibi, intiharın anlaşılamaması gibi Roithamer'ın kendi de genel manada bir anlaşılmazlıktır. Bu yüzden intiharı seçmiş insanlar bizi genellikle şaşırtır, anlaşılamaz gelir. Ama şunu kesin olarak biliyoruz ki düzelti insan hayatının bir temelidir. Asıl düzelti de Roithamer'ın de bahsettiği gibi ölümdür, belki de intihardır. Kendi düzeltisi uğruna kendisinden vazgeçmiş olan bir insanın öyküsüdür Düzelti.

    Bernhard'ın bu sancılı zihinsel karmaşasının kendisi de bir düzeltiden ibarettir belki de? Düzelti'nin de hayatınızdaki düzeltilerden biri olmasına izin verin, pişman olmayacaksınız.
  • 296 syf.
    ·31 günde·Beğendi·9/10
    "Açılın Ben Öğretmenim" gerek küçük şehirlerdeki devlet okullarında gerek büyük şehirlerdeki özel okullarda öğretmen ve idareci olarak çalışmış, aynı zamanda drama eğitmeni olan Müjdat Ataman'ın; yıllar içinde derslerinde kendisinin bulduğu, öğretmen arkadaşlarından etkilendiği, yurtiçi-yurtdışı eğitimlerinde heybesine koyup derslerinde uyguladığı pek çok strateji, yöntem ve tekniğin yer aldığı her seviyeden, her branştan öğretmene farklı seçeneklerin, ikinci ihtimallerin var olduğunu gösterdiği ilham verici, motive edici kitabı.


    Bu tek cümlelik paragrafta kendimi ne kadar ifade edebildim emin değilim. Bir Türkçe öğretmeni olarak yanlışlığını bile bile uzun cümle kurma hastalığımdan kurtulamıyorum, neyse. Kitabın içindeki yüz on iki başlıkta daha önceden sınıflarınızda uygulamış olduğunuz tekniklere denk gelmeniz de ismini hiç duymamış olduğunuz tekniklere denk gelmeniz de mümkün. Ben en çok sınıfta direkt olarak uygulanabilecek ekonomik tekniklerden ve eğitim anlayışlarını çok merak ettiğim Batı ülkelerinde uygulanan yöntemlerden, tekniklerden notlar çıkardım kendime bu kitaptan. 


    Kitabın en büyük avantajı onlarca, yüzlerce yıl önce yaşamış ve belki hiçbir zaman bir dersliğe öğretmen olarak girmemiş olan akademisyen eğitimcilerin ürettiği kuramların artık pek de bağlayıcı olmayacağı bilinciyle, bunu yüksek sesle ifade etmekten kaçınmayarak yazılmış olması olabilir. Burada yazılanlar kağıt üstü teorik bilgiler değil, sınıf içi pratik önerilerden oluşuyor.


    Kitabın içindeki birkaç başlıktan örnek verirsem daha anlaşılır olacağım: Kitabın ilk başlığı "Kimler Bitirdi" tüm sınıfın eş zamanlı ve bireysel olarak yaptığı etkinliklerle ilgili. Böyle etkinliklerde ilk bitiren öğrenciler hızlarını ve zekâlarını tüm sınıfa kanıtlamak için "Ben bitirdim." deme salgınını başlatırlar. Bir öğrenci, iki öğrenci derken eğitime herhangi bir katkısı olmayan aynı cümleyi otuz farklı ses tonuyla duymak sinir bozucu olabiliyor. Bunu önlemek için yazarın önerisi şu: "Etkinliği bitirenler kalemini defterin içine koyup beklesin." Daha eğlenceli olması istenirse "Etkinliği bitirenler bir kulağını tutsun." gibi çoğaltılabilecek seçeneklerle soruna çözüm bulunabilir.


    Ayrıca Batı ülkelerinde uygulanan "flipped classroom", "bell work", "circle time-sharing time" gibi basit ama etkili tekniklerden de haberdar olmak mümkün.


    Yazarın son sözü: "Dünyayı emek verdiğimiz çocuklar güzelleştirecek."
  • CAHİLE LAF ANLATMAK:

    Bazen, belli bir konuda bilgisi olmayan insanlara o konu hakkında bilgi vermeye, olayın mantığını anlatmaya çalışır, onların seviyelerine iner ve içtenlikle bildiklerinizi aktarmaya çalışırsınız. İçinizi pozitif bir duygu kaplar. Anlattıkça sizi anlamadığını, hatta konuyu başka yerlere getirip sizi cehaleti ile aşağılamaya başladığını görürsünüz. Önce küçük bir şok yaşarsınız. "Bir insan böyle şeyleri nasıl düşünebilir?" diye kendinize sormaya başlarsınız. Elbette hemen pes etmez, yanıldığını ve yanıldığının sebeplerini kapsamlı ve bilimsel bir şekilde anlatmaya başlarsınız. Ancak sizi duymadığı hissine kapılırsınız birden. Sizin bahsettiğiniz şeylerle hiçbir ilgisi olmayan konulara doğru sohbetin yön değiştirdiğinde şahit olursunuz. Ve onu uyarmak zorunda kalırsınız. Ancak tüm çabanız rağmen, edinmiş olduğu çok az bilgi ve sağlam olmayan bir mantık sistemi ile artık size savaş açmış ve üstünüze gelmiş durumdadır. Bu sefer büyük bir şok yaşarsınız. Olayı daha basit hale getirip nasıl anlatabilirim diye düşünürken bir yandan da neden uğraşıyorum ki, bu zekada bir varlık zaten bunları anlayamayacak, boşuna nefes tüketiyor ve kendimi yoruyorum diye düşünürsünüz. Ama tam o sırada öyle saçma şeyler duyarsınız ki, gözünüzün önünden bildiklerinizi onun kafasına sokmak için binlerce yöntem geçer. Adeta kan beyninize sıçrar. Ateşiniz yükselir ve keşke hiçbir şey anlatmaya çalışmasaydım diye kendinize kızarsınız. Ama sonunda ona bunu yapmak istersiniz. Yıllardır kapalı olan gözlerini açmasını, sizin gördüklerinizi görmesini ve sizi az da olsa anlamasını... Bir canlının bu kadar anlayışsız olmasını ise asla anlayamayacaksınız...
  • 86 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Benim işimden sürekli şikayet ettiğime az buçuk şahit olmuşsunuzdur. Sonra bununla başa çıkmanın belli başlı yollarını aramaya başladım. Birkaç kitap araştırırken elime bu düştü.
    Fark ettiyseniz "tartışma sanatı" falan değil. Direk "haklı çıkma sanatı". Konu benim için o kadar "hardcore", bir an evvel tartışmayı falan aşıp işteki bu konforsuz çalışma ortamıma son vermem gerek ve haksız olsam bile haklı çıkmanın yollarını bulmam gerek.
    1800'lerdeki gibi bir tartışma ortamı yok tabi. Biz bodoslama ama hanım ve beyefendiliğimizi bozmadan dalıyoruz birbirimize.
    Schopenhauer'ün bulunduğu ortam çok farklı. Bulunduğu konum itibariyle bizlere elitist tartışma yöntemlerini anlatmış. Eğer sevgiliniz çok "Ay kuşum ona öyle denmez"ciyse bu yöntemler işe yarayabilir.
    Gel gör ki Schopenhauer bazen parmağını burnuna sokan bir çocuk gibi muzır. İnatla "Karşındakini sinirlendir ki, öfkeden yanlış kararlar versin." diyor. Tabi bu da bir yöntem.
    Kitabı alt başlıklara ayırarak bizlere farklı haklı çıkma yöntemleri sunmuş. Kısa başlıklar olduğu için okunması kolay diyeceğim ama pek öyle değil. 4-5 senedir, "Lan üniversitede zorunlu Latince dersi aldım, kın kanaat geçtik zaten, sırat köprüsü misali sınavları vardı, şimdi hiçbir işime yaramıyor." derken, Schopenhauer'un bu kitabını okumamda bana çok yardımcı oldu. Çünkü beyimiz sürekli bir Latince, Yunanca sıkıştırmış, ilk yazılımda Türkçesi var ama ileri ki sayfalarda rastlarsanız, sadece Latincesini kullanıyor. Ben az buçuk bildiğim ve kelimelere hakim olduğum için geriye dönüp bakmadan okuma fırsatım oldu. Bu kitapla ilgili söyleyebileceğim tek olumsuzluk bu. Siz siz olun, daha iyi bir çevirisini bulursanız onu okuyun.
    Sonda çevirmenin bir notu var, bize Schopenhauer'ü kısa ve basit bilgilerle özetlemiş. Beğendim tabi ama Hüseyin ağbey şunu okuma kolaylığı olarak keşke kitaba da yansıtsaydın.
    Neyse Latince derslerinin işe yaradığını görmek güzel.
    Siz okumayın güzel kadınlar, sizler her zaman haklısınız. Sizler okuyabilirsiniz bir takım adamlar.

    Edit: Eklemeyi unutmuşum. O okudu, haklı çıktı. Bir ayda iki kutu yaş mamaya pati sıkıştık. https://i.hizliresim.com/P1kmL9.jpg