• (..) Kime sorsanız der ki, bu derdin sebebi, parasızlıktır. İktisadi buhranın ta kendisidir. Başka bir şey değil.. Kimse kendisini besleyemiyor ki, çocuk yapmaya cüret etsin.. Kimin haddine düşmüş, efendiciğim, kimin haddine.. Fakat..
    Fakat, asla.. Hata, bühtan (iftira) iki gözüm.. Yanlış cancağızım.. Yanlış, hata, bühtan.. Neden mi diyeceksiniz.. Basit, üstadım..
    Anlatayım:
    Dini, milli, falan filan.. Bayramları çoğaltalım.. Hatta senenin her gününü bir bayram yapalım.. Bu günlerde, yani senenin her gününde, iki gözüm, çoluk çocuk sokaklara dökülsün.. Evden eve geçsinler.. Bayram tebrikine.. Yani hem ziyaret, hem ticaret, iki gözüm.. Hem de ne ticaret, ne ticaret.. Deme gitsin.. Bir çocuk, günde 100-150 evden aşağı dolaşmaz herhalde..
    Bu 150 evin 150 efendisi veya hanımefendisi vardır herhalde..
    Bu 150 evin 150 efendisi veya hanımefendisi, çok değil, efendiciğim, birer kuruşçuk, hadi hadi yarımşar kuruşçuk verirler herhalde..
    Görüyorsunuz ya hesap meydanda. Bu iktisadi buhran devrinde, günde 100-150 kuruşu benim diyen babayiğitler alamıyor, üstadım..
    Bu müthiş kârı her tadan iki gözüm, düzinelerle çocuk yapmaya koşacak.. Kadınlarımız bir kuluçka makinesine dönecek.. Nüfus, dev adımlarıyla yol alacak.. İşsizlik denen hortlağın gölgesi bile kayıplara karışacak.. Elmalum erkeklerimiz iş bulacak.. Kadınlarımız işleyecek.. Üstüne üstlük, bir de her gün bayram, her gün seyran.. Velhasıl-ı kelam, iki gözüm, dünya bir cennet olacak vesselam..
    A canım efendiciğim, böyle saçma şey mi olur hiç.? diyeceksiniz.. Söyledik ya, ben siyasetten falan çakmam.. Aklım ermez böyle şeylere benim..
    Ama bu siyasete biraz zihnim yatar gibi oldu da..
    Muhterem karilerim (okuyucularım), bahsimiz nüfus meselesiydi.. Herkes gibi, ben de kendi fikrimi söyledim.
    İster hata, ister bühtan..
    *
    [Ben / Yeni Gün, 6.5.1931]
  • 424 syf.
    ·7 günde·2/10
    Arka kapak bile heyecanlanmama yetmişti. Kitabı okumaya başladıktan sonra da her şey güzel gidiyordu. Bir Joan'ın, bir Alex'in ağzından bölüm yazılması fikrini de sevdim zira ikisinin de hayatı ayrı ayrı merak uyandırıcıydı. Ne zaman ki Joan, büyücülük olaylarına girdi, işte o zaman işler değişti.

    Zaten büyü yapmanın yasak olduğu bir dünyada yaşayan Joan, eskiden yaptığı bir hata yüzünden hiç büyü yapmayı denememişken, gittiği yerde hop diye en iyi büyücülerden oluverdi. Nasıl mı oldu? Şöyle:
    Joan: Ben hayatımda hiç büyü yapmadım.
    X kişisi: Dur ben sana büyü yapmayı öğreteyim. Odaklan ve yapmak istediğini büyüyü düşün.
    Joan: Odaklandım.
    X kişisi: Yapabiliyor musun?
    Joan: AY YAPTIM VALLA!

    Yani cidden mi? Kitabın ana unsuru olan büyü bu mu? Bu büyüyü yapmak bu kadar kolay mı? Niye yazar Joan'ın büyücülüğü öğrendiği kısımları bu kadar geçiştirerek yazmış anlamak mümkün değil. Ayrıca, orada bulunan diğer büyücülerin tamamı, çocukluktan beri büyü yaparken, büyü yapmayı birazcık bile bilmeyen Joan'ın, herkesi ezip geçmesi inandırıcılık seviyesini fazlasıyla düşürmüş.

    Kitapla ilgili bir diğer sıkıntıysa, yazarın oluşturduğu dünyayı tam olarak anlatamaması. Mesela, büyücülerin birbirleriyle kapıştığı sahnede, neler olup bittiğini anlamak için tekrar tekrar okumama rağmen, o ortamı hayal gücümde canlandıramadım. Yok bir gerçeklik yaratıyorlar, yok duvarı açıp içine giriyorlar, sonra kimisi orada kalıyor, kimisi aynı duvarın başka bir yerinden kaçıyor, bir yerden merdiven çıkarıyorlar, sonra Joan kilitleme büyüsü yapıyor, onu yapıyorlar, bunu yapıyorlar ama asıl yaptıkları, kafa karıştırmak. Zira yazar, olayları netlikle okuyucunun hayal gücünde canlandırmak yerine, kafa karıştırmayı seçiyor.

    Joan ve diğer büyücülerin, Parıltı kulübünden çalışmaya başlamasından sonra olan bölümlerse en basit tabirle; sıkıcı. Büyüyle yapamayacakları şey yok. Ama bu ekip, patronları istiyor diye, mecburen sahnede gösteri yapıp para kazanma işiyle uğraşıyor. Yahu siz büyücüsünüz büyücü! Ellerinden şimşek atanlar, alev çıkaranlar var içlerinde. İsteseler dünyayı ele geçirebilirler, ama bizimkiler patron ne derse onu yapıyor.

    Alex'in olduğu bölümleri okumak nispeten daha güzel olsa da bir noktada onun olduğu bölümlerde de olaylar saçma bir hal alıyor. Çoğu sahnede olduğu gibi, Alex'in, mafya dünyasına ajan olarak geldiği bölümler de hızlı hızlı yazıldı için, olaylar inandırıcı gelmediğinden, okumak da keyifli olmuyor.

    Joan ve Alex arasındaki ilişkiye değinmek bile istemiyorum zira bir ilişki ancak bu kadar duygusuz yazılabilirdi herhalde.

    Kitabın sonu desem, yazar eğer devam kitabı çıkarmayacaksa kötü. Eğer devam kitabı çıkaracaksa daha da kötü. Var olan konuyu bu kitapta bile işleyememişken, bir devam kitabı gelme ihtimali, neresinden bakarsak bakalım kötü bir ihtimal.

    Kitaba dair yorumu şöyle özetlemem gerekirse:
    Polisiye / aksiyon kısımları: Başarısız.
    Fantastik dünya anlatımı: Başarısız×2.
    Aşk: Başarısız×100.
    Final: Felaket.
  • Hayır, olamaz! Yalan hepsi! Bu düğün olmayacak! Hassa subayıysa ne olmuş yani! Soyut bir onur kavramından başka hiçbir yanı olmayan bir sözcük bu... Elle tutulur, gözle görülür yanı ne? Hassa subayı olmakla insanın alnının ortasına üçüncü bir göz mü ekleniyor? Burnu desen, bizimki gibi, altından gümüşten değil; o da kokluyor, yemek yemiyor ve o da aksırıyor, öksürmüyor burnuyla. Bu farklılıkların nerden kaynaklandığını anlamak için vaktiyle az çabalamamıştım. Örneğin ben neden bir kalem memuruyum? Başka deyişle benim kalem memuru olmamı gerektiren nedenler neler? Ne malum bir Kont ya da general olmadığım? Belki de yalnızca görünüş olarak bir kalem memuruyum? Belki de kim olduğumu, neyin nesi olduğumu ben kendim bile bilmiyorum? Tarihte nice örnekleri görmüş olaylar var... Adam, soylu moylu olmak şurada dursun, basit bir tüccar, hatta esnaf, hatta köylüyken, bir de anlaşılıyor ki, ricalden, erkândan biriymiş, hatta resmen hükümdarmış!.. Bir köylü böyle olabiliyorsa, benim gibi soylu biri neden olmasın? Birden general üniforması içinde ortaya çıkıvermişim, örneğin!.. Hem sağ omuzumda apolet var, hem sol omuzumda... ve bir omuzumdan çaprazlama olarak belime kadar inen bir nişan şeridi! Bizim küçük kumru ne der, genel müdürümüz olacak peder beyleri ne hallere girerdi acaba? Ah, ne ikbalperest adamdır o! Mason olduğuna kalıbımı basarım. Kendini bazen şöyle, bazen böyle göstermeye çalışıyor, ama ben onun mason olduğunu hemen anladım: Tokalaşmak için elini uzattığında bütün parmakları yumuk, yalnızca iki parmağı açık oluyor. Şimdi bana, hemen şu dakikada bir valilik yahut levazım generalliği yahut buna benzer bir unvan tevcih edilemez mi? Neden bir kalem memuru olduğumu bilmek isterdim. Evet, neden bir kalem memuruyum ben? Neden özellikle kalem memuru?
  • 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.
  • –Bazen gerçeği görür, kabullenmek istemeyiz. Bazen tutunabilmek için gerçeği ararız. Bazen de yaşanan her olayda tek gerçek varmış gibi düşünürüz. Oysa gerçek herkese göre farklıdır. Olayları kendimize göre eğip bükerek öznel gerçeğimizi yaratmada üstümüze yoktur. Sonra da kendi yarattığımız gerçeklerin peşinden koşarız, ya da kaçarız gerçeklerimizden. Gerçek dediğin tam olarak nedir? Hangimizin gerçeği Avukat Bey?

    Bunları gecenin bir yarısı Yenişehir Karakolu’nun avukat görüş odasında karşılıklı oturduğumuz avukatıma söylüyorum.

    Elinde tuttuğu tek sayfalık “olay tutanağı”nı mır mır mır okuduktan sonra “Burda yazılanlar gerçek mi Kudret?” sorusuna verdiğim cevap bu. Masada ikimizin dışında bir bardak soğuk, kaynamaktan katrana dönmüş çayla boş kültablası var. Çay avukatın. İçince uykusu mu açılsın yoksa direkt ölsün mü diye getirdiklerini anlamak istercesine arada bir bakıyor çaya. İçmiyor ama; akıllı adam. Sesine bir ton ciddiyet katıp devam ediyor:

    – Bak Kudret kardeşim; barodan avukat istiyorum demişsin, nöbetçiydim, aradılar geldim. Saatten haberin var mı bilmiyorum ama felsefe dinleyecek halde değilim. Lisede gördüğümün haricinde felsefeyle pek işim olmadı. Ama ben sana “Burda yazılanlar gerçek mi?” diye sorarken “doğru mu?” anlamında soruyorum.

    Anladığımı belli eder şekilde başımı öne arkaya salladım.

    Avukat gevşedi biraz, azıcık da gülümsedi. Dedim:

    – Ah! Doğrular… doğrular… Tabii ya, gerçekler her zaman doğru olmayabilir, doğrular da gerçek. Orda yazılanların tümü doğru da olabilir, yanlış da. Nerden baktığına bağlı. Hangimizin doğrusu Avukat Bey? Kime göre, neye göre doğru?

    Burnundan derin bir nefes aldıktan sonra, Allah var, en sakin haliyle konuştu adam.
    – Anlıyorum kardeşim, gerçekten anlıyorum seni… Yalnız bana bak! Baro sadece avukatlık hizmeti verebiliyor, nöbetçi psikiyatrist istiyorsan başka yeri aratacaksın!

    Tam kalkmaya yelteniyordu kolundan tuttum:

    – Dur dur, hemen kızma Avukat Bey. Orda ne yazıyor ki? Bi kaç saniye yüzüme bakıp derin bir of çektikten sonra tutanağı özetle anlattı bana.

    – Gece saat on bir civarında bir apartmanın ikinci katındaki dairenin zilini on iki defa çalıp çalıp saklanmışsın, dedi.
    – Eee, sonra? dedim.

    – En son, ev sahibi adam pencereye çıkınca ona kartopu fırlatmışsın. O da sana terlik fırlatmış, sonra da terliğini alıp kaçmışsın. Şikayet üzerine gelen polise sokağın başında yakalanmışsın. Üstünden terlik çıkmamış, adam da seni tam teşhis edememiş. Ama yine de “huzuru bozmak, yaralama, hırsızlık” suçlamalarıyla gözaltına alınmışsın.

    Adam bunları söylerken “Ya Rabbi, nasıl koftiden bir davaya bulaştım” der gibiydi. Devam etti yine de:

    – Mesele çok büyük değil ama suçlamalar ciddi. Şimdi ifade verirsen nöbetçi savcıyı arayıp bırakılmanı sağlarım. Ortada delil olmadığı için suçlamaları kabul etmek zorunda değilsin. Kabul edersen de az bir ceza alırsın, cezan ertelenir. Sonuçta ortada bir yaralama yok, terliğin değeri çok az olduğundan cezan da az olur, ancak sabıkalı hale gelirsin. Karar senin Kudret. Bana kalsa inkâr et, çıkıp gidelim burdan.

    – Ya terliğin değeri çok fazlaysa? dedim yekten.

    Şaşırdı avukat.

    – Nasıl yani? dedi.

    – Tabii kime göre değerli, neye göre değerli Avukat Bey? dedim.

    Fıttırdı adam.

    – Kudret oğlum, tepemin tasını attırma, dedi, yine kalkmaya yeltendi.

    – Tamam tamam, dedim, kabul etmesem olay bitiyor mu? “Ya sabır” çektikten sonra,

    – Bitiyor, Kudret, bitiyor, dedi.

    Benim ifadem, avukatın savcıya ulaşması, diğer işlemler falan derken karakoldan çıkışımız sabahın üçünü buldu. Bu arada kar yarım metreyi bulmuştu ve hâlâ usul usul yağıyordu.

    “Diyarbakır kar altındayken daha mı güzel oluyor, nedir?” diye düşünürken karakolun önünde bir sigara yaktım, ciğerim ağzıma gelircesine derin bir nefes çektim. Avukatım da yanımdan geçerken “İyi geceler Kudret,” deyip kaldırım kenarına park ettiği arabasına karlara bata çıka yürüdü. Arkasından “İyi geceler Avukat Bey, tekrar sağ olun,” dedim, yüzünü dönmeden elini kaldırıp “önemli değil” mahiyetinde bir artistlik yaptı. Gıcık herif. “Dur,” dedim içimden, “seninle işimiz bitmedi, daha yeni başlıyoruz avukat efendi.”

    Arabasına bindi bizimki. Arabanın üstü, camları falan kalın kalın karla kaplı. Sileceği çalıştırdı düdük herif, silecek hareket edemedi haliyle. Gittim elimle ön camı temizledim, sonra da arka camı. Penceresini hafif aralayıp “Sağ ol Kudret, zahmet oldu,” dedi. “Ne zahmeti Avukat Bey, koymuşum…” Hemen toparladım tabii, “Kaymadan gidin, dikkatli olun,” dedim. Ve tam da beklediğim şeyi yaptı.

    – Gel, geçerken seni de bırakayım, adresine bakmıştım, yolumun üzeri zaten, dedi.

    Tam dozajında bir nazlanma, sonrasında atladım arabaya. Caddeler karla kaplı, derin teker izlerinin içinden ağır ağır gidiyoruz. Ofis kavşağından sola, İstasyon Caddesi’ne döndük. Planın yeni aşamasının tam zamanı diye düşünüp, “Avukat Bey, zamanın varsa bir paça ısmarlayayım,” dedim. “Paçacı Fazıl açıktır mutlaka. Madem bu gece yorduk seni, bir hatırım olsun bari.”

    Diyarbakırlılar “Paçacı Fazıl” lafını rüyasında duysa gece üçte yataktan kalkar, paça içmeye gider. Yanılmadım nitekim. Bizim dallama avukat az ilerdeki “Paçacı Fazıl”ın karşısında arabayı çekti kenara.

    Gece yarısı evinden çıkıp karakola bana yardıma gelen avukata “dallama” dedim diye hakkımda kötü düşünmenizi istemem. Aslında ne düşündüğünüz çok da umurumda değil, ama olaya girdik, anlatıyoruz mecburen. Bu avukat var ya, ortaokuldan beri deli gibi sevdiğim kızla nişanlandı! On beş yıllık platonik aşkım Serap’la. Bi de ev tutmuş dümbük, düğün hazırlığı yapıyor. Gıcır gıcır eşyalarla doldurmuş evi. Kayapınar’da Çiya 2 Sitesi A Blok 1. Kat 3 Numara. İki arkadaşım bu dallamanın evini soyuyor şu anda, ordan biliyorum. Geleceğiz daha oralara. Önce bol sarmısaklı paçalarımızı içelim.

    Fazıl Usta’nın dükkânı beş altı masalık ufak bir yer. İçerisi sıcak; işkembe, paça, sarımsak kokuları enfes. Bir masada dört müşteri var, akşamcı oldukları belli. Biz de avukatla bir masaya karşılıklı oturduk. Hemen geldi çorbalarımız. Bir yandan çorbalarımızı yudumluyoruz, bir yandan havadan sudan sohbet ediyoruz. İş garanti olsun diye avukatı biraz daha oyalamam lazım. Bana geceki olayı sorsun diye bekliyorum, sormasa konuyu ben açacağım bir şekilde. Nihayet soruyor bizim cin avukat, “Meselenin aslı ne Kudret? Özel bir konuysa anlatmayabilirsin,” falan diyor. Ne anlatmayacağım ulan! Öyle bir anlatacağım ki dibin düşecek. Ben hemen hararetle başlıyorum çoğu sallama hikâyeme, dallama avukat can kulağıyla dinliyor. “Benimki uzun bir aşk hikâyesi,” diyorum önce. Bizimki pür dikkat.

    “Lise yıllarından beri vurulduğum bi kız var, adı Gülizar,” diyorum. Avukatın ağzı kulaklarında, gece üçte özel bir aşk hikâyesi dinliyor olmaktan memnun. Puşta bak!

    Neyse devam ediyorum.

    “On yıl oldu nerdeyse, bir türlü cesaret edip açılamadım kıza. Bizimkisi uzaktan deli gibi sevmek. Bir tür açıköğretim; sittin sene de geçse bi bok öğrenmiyorsun ama. Duydum ki yakında nişanlanacak, oğlum Kudret dedim kendime, açık öğretim bitti, örgün eğitime geçiyorsun, yoksa kız elden gidiyor. Gülizar da bana yanık tabii, ama o da çaktırmıyor. Çünkü işin raconu bu: çaktıran yanar. Çaktırdın mı platonik aşk biter, ya ayrılık olur ya da sıradan aşk. Neticede ikisi de aynı, biri diğerinin laciverdi. Bak netice deyince aklıma ortaokul fen bilgisi hocası geldi. Durup durup ‘Hatice’ye değil, neticeye bakacaksınız çocuklar,’ derdi. Tesadüf bu ya, bizim de sınıfta Hatice ve Netice adında iki kız var. Hatice çok güzel bir kız, Netice değil. Fen hocası da habire ‘Hatice’ye bakmayın, neticeye bakın,’ deyince biz de kendi aramızda ‘Oğlum, bela mı bu hoca, Netice’nin neyine bakacağız. Sana ne ülen, biz Hatice’ye bakıyoruz,’ falan derdik. Ne yaman hocaydı, ama Allah var, Hatice de güzel kızdı.”

    Ben böyle konuyu dağıtınca baktım avukatın da dikkati dağılıyor, kalkalım falan demesin diye aşk hikâyesine döndüm hemen.

    “Bugün sabah gittim, evden çıkmasını bekledim Gülizar’ın. Bir süre her zamanki gibi güvenli mesafeden takip ettim onu. Sonra cesaretimi toplayıp hızla yanına vardım. Sıkılmıyorsun değil mi Avukat Bey? Özel sorunlarımla başını ağrıtmayayım.” “Yok yok, keyifle dinliyorum, sen devam et,” dedi yavşak. “Tabii, gecenin üçü paçacıda kim aşk hikâyesi anlatsa ben de dinlerdim,” dedim içimden. Kaldığım yerden devam ettim.

    “Velhasıl Avukat Bey, gittim yetiştim kıza. Ben yetişince o da durdu. Döndü gözlerimin içine içine baktı, ama ne bakış! Anladı tabii, bir hüzün bulutu düştü sanki gözlerinin ferine. Dile kolay, kaç yıllık platonik aşkın sonuna gelmişiz, ben de kederden öleceğim nerdeyse. Fakat mecburum; aşkımı ilan etmesem kız elden gidiyor, etsem de platonik aşk bitiyor. Gülizar’ın o andaki bakışını görmeliydin Avukat Bey. ‘Demek buraya kadar ha! Demek bunca yıllık platonik aşk yalanmış ha! Söyle Kudret söyle, söyle bitsin bu iş. Oysa seni farklı sanmıştım Kudo! Ama maalesef sen de diğer erkekler gibi şerefsiz çıktın,’ der gibiydi. Ben de bakışlarımla ‘Böyle konuşma Gulê, zaten ciğerim lime lime olmuş, şişe takılmış gibi közün üzerinde cızırdıyor…’ Avukat Bey canın çektiyse bi de ciğer ısmarlayayım, ciğerci Hacı açıktır şimdi,” dedim. Yemedi tabii, “Yok yok, ben doydum, sen anlat, dinliyorum,” dedi, keyifle sırıtarak. Tam bu sırada Fazıl Usta eline bi tane pişmiş kelle aldı. Bir kelleye baktım, bir avukata: Bire bir aynı, sırıtışları yani, puşt. “Sonuçta söyledim kıza,” dedim, “‘akşam size gelip babanla tanışacağım, sonra da istemeye geliriz.’ Dedi: ‘Kafayı mı yedin Kudret, ben nişanlanmak üzereyim. Bundan sonra sen yoluna ben yoluma.’ Ama kafaya takmışım bi kere. Akşam Tanker Şeyho’nun birahanesinde iki tane yuvarlayıp apartmanlarının kapısına dayandım. Aşağıdan zile basar basmaz cesaretimi kaybettim. Ağaçların arkasına saklandım, ses mes çıkmayınca tekrar tekrar zile basıp saklandım. İşte en son babası cama çıkıp pis küfürlerle beraber bi de terlik fırlatınca ben de ona kartopu attım. Adama değmedi bile, camın kenarına geldi. Ben de terliği alıp kaçtım. Kadın terliğiydi, kesin Gulê’nindir dedim. O esnada karşıdan polis arabası gelince atkımı, beremi, bi de terliği ağaç dibine, karların içine gömdüm. Yoluma devam edecekken polisler beni alıp karakola götürdüler, sonrası malum işte, biliyorsun zaten.”

    Bu arada baktım saat dörde geliyor. Normalde arkadaşlar üçte işi çoktan bitirmiş olmalıydılar ama ben garantiye almış oldum böylece. Tabii avukata anlattığım hikâyenin çoğu yalan. O gece bizim avukatın baro nöbetçisi olduğunu bi şekilde öğrenince ne yapıp edip basit bir suçla kendimi gözaltına aldırmam gerekiyordu. Avukatın evine uzak bir karakol bölgesinde rastgele bi evin zilini çaldım ama gerçekten de adam bana terlik fırlattı. Millet manyak olmuş yav! Terlik nedir oğlum? Tabii öyle polislerin beni hemen yakaladığı da yalan. Yarım saat o soğukta polisler gelsin diye bekledim, götüm dondu yemin ederim.

    Paçacıdan kalkıp birlikte çıktık. “Evim buraya yakındır,” deyip, karakolda verdiğim sahte adrese yakın bir yerde arabadan indim.
  • Leylan Bunları gecenin bir yarısı Yenişehir Karakolu’nun avukat görüş odasında karşılıklı oturduğumuz avukatıma söylüyorum.

    Elinde tuttuğu tek sayfalık “olay tutanağı”nı mır mır mır okuduktan sonra “Burda yazılanlar gerçek mi Kudret?” sorusuna verdiğim cevap bu. Masada ikimizin dışında bir bardak soğuk, kaynamaktan katrana dönmüş çayla boş kültablası var. Çay avukatın. İçince uykusu mu açılsın yoksa direkt ölsün mü diye getirdiklerini anlamak istercesine arada bir bakıyor çaya. İçmiyor ama; akıllı adam. Sesine bir ton ciddiyet katıp devam ediyor:

    – Bak Kudret kardeşim; barodan avukat istiyorum demişsin, nöbetçiydim, aradılar geldim. Saatten haberin var mı bilmiyorum ama felsefe dinleyecek halde değilim. Lisede gördüğümün haricinde felsefeyle pek işim olmadı. Ama ben sana “Burda yazılanlar gerçek mi?” diye sorarken “doğru mu?” anlamında soruyorum.

    Anladığımı belli eder şekilde başımı öne arkaya salladım.

    Avukat gevşedi biraz, azıcık da gülümsedi. Dedim:

    – Ah! Doğrular… doğrular… Tabii ya, gerçekler her zaman doğru olmayabilir, doğrular da gerçek. Orda yazılanların tümü doğru da olabilir, yanlış da. Nerden baktığına bağlı. Hangimizin doğrusu Avukat Bey? Kime göre, neye göre doğru?

    Burnundan derin bir nefes aldıktan sonra, Allah var, en sakin haliyle konuştu adam.
    – Anlıyorum kardeşim, gerçekten anlıyorum seni… Yalnız bana bak! Baro sadece avukatlık hizmeti verebiliyor, nöbetçi psikiyatrist istiyorsan başka yeri aratacaksın!

    Tam kalkmaya yelteniyordu kolundan tuttum:

    – Dur dur, hemen kızma Avukat Bey. Orda ne yazıyor ki? Bi kaç saniye yüzüme bakıp derin bir of çektikten sonra tutanağı özetle anlattı bana.

    – Gece saat on bir civarında bir apartmanın ikinci katındaki dairenin zilini on iki defa çalıp çalıp saklanmışsın, dedi.
    – Eee, sonra? dedim.

    – En son, ev sahibi adam pencereye çıkınca ona kartopu fırlatmışsın. O da sana terlik fırlatmış, sonra da terliğini alıp kaçmışsın. Şikayet üzerine gelen polise sokağın başında yakalanmışsın. Üstünden terlik çıkmamış, adam da seni tam teşhis edememiş. Ama yine de “huzuru bozmak, yaralama, hırsızlık” suçlamalarıyla gözaltına alınmışsın.

    Adam bunları söylerken “Ya Rabbi, nasıl koftiden bir davaya bulaştım” der gibiydi. Devam etti yine de:

    – Mesele çok büyük değil ama suçlamalar ciddi. Şimdi ifade verirsen nöbetçi savcıyı arayıp bırakılmanı sağlarım. Ortada delil olmadığı için suçlamaları kabul etmek zorunda değilsin. Kabul edersen de az bir ceza alırsın, cezan ertelenir. Sonuçta ortada bir yaralama yok, terliğin değeri çok az olduğundan cezan da az olur, ancak sabıkalı hale gelirsin. Karar senin Kudret. Bana kalsa inkâr et, çıkıp gidelim burdan.

    – Ya terliğin değeri çok fazlaysa? dedim yekten.

    Şaşırdı avukat.

    – Nasıl yani? dedi.

    – Tabii kime göre değerli, neye göre değerli Avukat Bey? dedim.

    Fıttırdı adam.

    – Kudret oğlum, tepemin tasını attırma, dedi, yine kalkmaya yeltendi.

    – Tamam tamam, dedim, kabul etmesem olay bitiyor mu? “Ya sabır” çektikten sonra,

    – Bitiyor, Kudret, bitiyor, dedi.

    Benim ifadem, avukatın savcıya ulaşması, diğer işlemler falan derken karakoldan çıkışımız sabahın üçünü buldu. Bu arada kar yarım metreyi bulmuştu ve hâlâ usul usul yağıyordu.

    “Diyarbakır kar altındayken daha mı güzel oluyor, nedir?” diye düşünürken karakolun önünde bir sigara yaktım, ciğerim ağzıma gelircesine derin bir nefes çektim. Avukatım da yanımdan geçerken “İyi geceler Kudret,” deyip kaldırım kenarına park ettiği arabasına karlara bata çıka yürüdü. Arkasından “İyi geceler Avukat Bey, tekrar sağ olun,” dedim, yüzünü dönmeden elini kaldırıp “önemli değil” mahiyetinde bir artistlik yaptı. Gıcık herif. “Dur,” dedim içimden, “seninle işimiz bitmedi, daha yeni başlıyoruz avukat efendi.”

    Arabasına bindi bizimki. Arabanın üstü, camları falan kalın kalın karla kaplı. Sileceği çalıştırdı düdük herif, silecek hareket edemedi haliyle. Gittim elimle ön camı temizledim, sonra da arka camı. Penceresini hafif aralayıp “Sağ ol Kudret, zahmet oldu,” dedi. “Ne zahmeti Avukat Bey, koymuşum…” Hemen toparladım tabii, “Kaymadan gidin, dikkatli olun,” dedim. Ve tam da beklediğim şeyi yaptı.

    – Gel, geçerken seni de bırakayım, adresine bakmıştım, yolumun üzeri zaten, dedi.

    Tam dozajında bir nazlanma, sonrasında atladım arabaya. Caddeler karla kaplı, derin teker izlerinin içinden ağır ağır gidiyoruz. Ofis kavşağından sola, İstasyon Caddesi’ne döndük. Planın yeni aşamasının tam zamanı diye düşünüp, “Avukat Bey, zamanın varsa bir paça ısmarlayayım,” dedim. “Paçacı Fazıl açıktır mutlaka. Madem bu gece yorduk seni, bir hatırım olsun bari.”

    Diyarbakırlılar “Paçacı Fazıl” lafını rüyasında duysa gece üçte yataktan kalkar, paça içmeye gider. Yanılmadım nitekim. Bizim dallama avukat az ilerdeki “Paçacı Fazıl”ın karşısında arabayı çekti kenara.

    Gece yarısı evinden çıkıp karakola bana yardıma gelen avukata “dallama” dedim diye hakkımda kötü düşünmenizi istemem. Aslında ne düşündüğünüz çok da umurumda değil, ama olaya girdik, anlatıyoruz mecburen. Bu avukat var ya, ortaokuldan beri deli gibi sevdiğim kızla nişanlandı! On beş yıllık platonik aşkım Serap’la. Bi de ev tutmuş dümbük, düğün hazırlığı yapıyor. Gıcır gıcır eşyalarla doldurmuş evi. Kayapınar’da Çiya 2 Sitesi A Blok 1. Kat 3 Numara. İki arkadaşım bu dallamanın evini soyuyor şu anda, ordan biliyorum. Geleceğiz daha oralara. Önce bol sarmısaklı paçalarımızı içelim.

    Fazıl Usta’nın dükkânı beş altı masalık ufak bir yer. İçerisi sıcak; işkembe, paça, sarımsak kokuları enfes. Bir masada dört müşteri var, akşamcı oldukları belli. Biz de avukatla bir masaya karşılıklı oturduk. Hemen geldi çorbalarımız. Bir yandan çorbalarımızı yudumluyoruz, bir yandan havadan sudan sohbet ediyoruz. İş garanti olsun diye avukatı biraz daha oyalamam lazım. Bana geceki olayı sorsun diye bekliyorum, sormasa konuyu ben açacağım bir şekilde. Nihayet soruyor bizim cin avukat, “Meselenin aslı ne Kudret? Özel bir konuysa anlatmayabilirsin,” falan diyor. Ne anlatmayacağım ulan! Öyle bir anlatacağım ki dibin düşecek. Ben hemen hararetle başlıyorum çoğu sallama hikâyeme, dallama avukat can kulağıyla dinliyor. “Benimki uzun bir aşk hikâyesi,” diyorum önce. Bizimki pür dikkat.

    “Lise yıllarından beri vurulduğum bi kız var, adı Gülizar,” diyorum. Avukatın ağzı kulaklarında, gece üçte özel bir aşk hikâyesi dinliyor olmaktan memnun. Puşta bak!

    Neyse devam ediyorum.

    “On yıl oldu nerdeyse, bir türlü cesaret edip açılamadım kıza. Bizimkisi uzaktan deli gibi sevmek. Bir tür açıköğretim; sittin sene de geçse bi bok öğrenmiyorsun ama. Duydum ki yakında nişanlanacak, oğlum Kudret dedim kendime, açık öğretim bitti, örgün eğitime geçiyorsun, yoksa kız elden gidiyor. Gülizar da bana yanık tabii, ama o da çaktırmıyor. Çünkü işin raconu bu: çaktıran yanar. Çaktırdın mı platonik aşk biter, ya ayrılık olur ya da sıradan aşk. Neticede ikisi de aynı, biri diğerinin laciverdi. Bak netice deyince aklıma ortaokul fen bilgisi hocası geldi. Durup durup ‘Hatice’ye değil, neticeye bakacaksınız çocuklar,’ derdi. Tesadüf bu ya, bizim de sınıfta Hatice ve Netice adında iki kız var. Hatice çok güzel bir kız, Netice değil. Fen hocası da habire ‘Hatice’ye bakmayın, neticeye bakın,’ deyince biz de kendi aramızda ‘Oğlum, bela mı bu hoca, Netice’nin neyine bakacağız. Sana ne ülen, biz Hatice’ye bakıyoruz,’ falan derdik. Ne yaman hocaydı, ama Allah var, Hatice de güzel kızdı.”

    Ben böyle konuyu dağıtınca baktım avukatın da dikkati dağılıyor, kalkalım falan demesin diye aşk hikâyesine döndüm hemen.

    “Bugün sabah gittim, evden çıkmasını bekledim Gülizar’ın. Bir süre her zamanki gibi güvenli mesafeden takip ettim onu. Sonra cesaretimi toplayıp hızla yanına vardım. Sıkılmıyorsun değil mi Avukat Bey? Özel sorunlarımla başını ağrıtmayayım.” “Yok yok, keyifle dinliyorum, sen devam et,” dedi yavşak. “Tabii, gecenin üçü paçacıda kim aşk hikâyesi anlatsa ben de dinlerdim,” dedim içimden. Kaldığım yerden devam ettim.

    “Velhasıl Avukat Bey, gittim yetiştim kıza. Ben yetişince o da durdu. Döndü gözlerimin içine içine baktı, ama ne bakış! Anladı tabii, bir hüzün bulutu düştü sanki gözlerinin ferine. Dile kolay, kaç yıllık platonik aşkın sonuna gelmişiz, ben de kederden öleceğim nerdeyse. Fakat mecburum; aşkımı ilan etmesem kız elden gidiyor, etsem de platonik aşk bitiyor. Gülizar’ın o andaki bakışını görmeliydin Avukat Bey. ‘Demek buraya kadar ha! Demek bunca yıllık platonik aşk yalanmış ha! Söyle Kudret söyle, söyle bitsin bu iş. Oysa seni farklı sanmıştım Kudo! Ama maalesef sen de diğer erkekler gibi şerefsiz çıktın,’ der gibiydi. Ben de bakışlarımla ‘Böyle konuşma Gulê, zaten ciğerim lime lime olmuş, şişe takılmış gibi közün üzerinde cızırdıyor…’ Avukat Bey canın çektiyse bi de ciğer ısmarlayayım, ciğerci Hacı açıktır şimdi,” dedim. Yemedi tabii, “Yok yok, ben doydum, sen anlat, dinliyorum,” dedi, keyifle sırıtarak. Tam bu sırada Fazıl Usta eline bi tane pişmiş kelle aldı. Bir kelleye baktım, bir avukata: Bire bir aynı, sırıtışları yani, puşt. “Sonuçta söyledim kıza,” dedim, “‘akşam size gelip babanla tanışacağım, sonra da istemeye geliriz.’ Dedi: ‘Kafayı mı yedin Kudret, ben nişanlanmak üzereyim. Bundan sonra sen yoluna ben yoluma.’ Ama kafaya takmışım bi kere. Akşam Tanker Şeyho’nun birahanesinde iki tane yuvarlayıp apartmanlarının kapısına dayandım. Aşağıdan zile basar basmaz cesaretimi kaybettim. Ağaçların arkasına saklandım, ses mes çıkmayınca tekrar tekrar zile basıp saklandım. İşte en son babası cama çıkıp pis küfürlerle beraber bi de terlik fırlatınca ben de ona kartopu attım. Adama değmedi bile, camın kenarına geldi. Ben de terliği alıp kaçtım. Kadın terliğiydi, kesin Gulê’nindir dedim. O esnada karşıdan polis arabası gelince atkımı, beremi, bi de terliği ağaç dibine, karların içine gömdüm. Yoluma devam edecekken polisler beni alıp karakola götürdüler, sonrası malum işte, biliyorsun zaten.”

    Bu arada baktım saat dörde geliyor. Normalde arkadaşlar üçte işi çoktan bitirmiş olmalıydılar ama ben garantiye almış oldum böylece. Tabii avukata anlattığım hikâyenin çoğu yalan. O gece bizim avukatın baro nöbetçisi olduğunu bi şekilde öğrenince ne yapıp edip basit bir suçla kendimi gözaltına aldırmam gerekiyordu. Avukatın evine uzak bir karakol bölgesinde rastgele bi evin zilini çaldım ama gerçekten de adam bana terlik fırlattı. Millet manyak olmuş yav! Terlik nedir oğlum? Tabii öyle polislerin beni hemen yakaladığı da yalan. Yarım saat o soğukta polisler gelsin diye bekledim, götüm dondu yemin ederim.

    Paçacıdan kalkıp birlikte çıktık. “Evim buraya yakındır,” deyip, karakolda verdiğim sahte adrese yakın bir yerde arabadan indim.