• Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı.
    -Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, beni laf mermisi manyağı yapan çevreme mi kızayım bilemiyorum.
    -Bitti mi?
    -Evet bitti.
    -Biraz rahatladın mı?
    -Hem de nasıl!
    -O zaman bir kahve içelim, sonrasında sakin sakin konuşalım.
    Kahveler geldi, dumanı üstünde hem de en sadesinden… Yavaş yavaş yudumlamaya başladık. Göz ucuyla da onu izliyorum. Epey bir sakinleştiğini görebiliyorum.
    -Ver şu kağıda bir de ben bakayım.
    Baktım, ama işin doğrusu ben de hiçbir şey anlamadım. Anlaşılacak gibi bir ifade veya ibare de değildi zaten. Anlayacağınız Arapça bir takım karışık kuruşuk harfler. Sağından baktım, solundan baktım, anlaşılır gibi değil. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya okumaya çalıştım hiç bir anlam veremedim. Doğrusu ben de bunu bekliyordum. Aslında bu notu, bilgi sahibi biri de yazmış değildi. Bir ihtimal, üzerinden yüzlerce kopya alınması sonucu bozula bozula bu hale gelmiş, ilk anlamını ve şeklini tamamen kaybetmiş bir ibare. Bir başka ihtimal de, Arapça harfleri yazmasını şöyle böyle öğrenmiş acemi birinin kötü bir şakası… İçimden bunları düşündüm, ama söylemedim. Çünkü olay çok büyümüş ve neredeyse içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Böyle basit bir şey söylemem, hem onu tatmin etmez hem de cinci veya medyum denilen adamların kucağına düşmesine sebep olurdu. Tanırdım, iyi bir insandı. İşinde gücünde. Kimseye bir zararı olduğunu, ne gördüm ne duydum. Böyle birinin elinden tutmak ve müşkilini halletmek gerekirdi. Nice bu yolla işi ve sağlığı bozulan insanlar vardı…
    -Eh artık, bu kahvenin üstüne sohbet gider. Biraz sonra şöyle bir çay da söyleriz, sohbeti biraz daha koyulaştırırız.
    -Vallahi o kadar rahatladım ki, ne işe gitmek ne de bizimkilerin yüzlerini görmek istiyorum.
    -Burası senin, istediğin kadar oturabilirsin. Allah’tan benim de bu gün işlerim çok yoğun değil. Ama önce şu senin sorununu bir konuşalım. Çözebilir miyiz? Bilemem. Ama en azından içindeki derdi boşaltıp biraz rahatlatabiliriz. Ne demiş Ulu Peygamber “çok sıkıldığınızda veya bunaldığınızda pozisyon değiştirin, oturuyorsanız kalkın, ayaktaysanız oturun. Olmadı, gidin bir abdest alın, yüzünüz görünüz açılsın şöyle. O da mı olmadı? Bir dostunuzun yanına gidin sohbet edin…” Bu en son ve en etkili çaredir. Sen bizi dost bilmişin, derdini açmışın, eh bizim de bunun altında kalmamamız lazım. Daha da önemlisi yarın O Ulu Peygamber ile mahşer günü karşılaştığımızda, nasıl bakarım yüzüne? Kalpleri bilen Yüce Allah’a ne cevap veririm? Bir Müslümanın derdiyle dertlenmez, derdine çare aramazsam…
    -Allah senden razı olsun. Beni sakin sakin dinledin ya, bu bile bana yeter. Hele şu kahveden sonra, içim epey bir yatıştı.
    -Gelelim meseleye! Sana büyü yapıldı mı bilemem. Bu kâğıdı oraya koyanın ne maksatla konduğunu da bilemem. Gelişmelerden hareketle şöyle bir tahmin yürütebilirim. Belli ki bunu oraya koyan kişi, kâğıdı senin değil başkasının görmesini istemiş. Ama esas hedef sensin. Niye başkasının görmesini istemiş? Çünkü senin etkilenmeyeceğini biliyor. Seni, çevrende oluşacak panik yoluyla etki ve baskı altında alacağını düşünmüş. Görünüşe bakılırsa, başarılı da olmuş… Öyleyse buradan başlamalıyız. Önce her kimse, o şahsın amacını boşa çıkarmalıyız. Bunun için de, sakin ve sabırlı olmalıyız. Onun amacı bizi önce korkuya, ardından telaşa sevk etmek. Telaş halinde art arda hata yapacağımızı ve kurduğu tuzağa düşeceğimizi düşünüyor olmalı…
    -İyi de bizimkilerin zihnindeki bu büyü meselesini nasıl çözeceğiz. Benim esas sorunum bu kâğıt veya büyü değil, bizimkilerin panik halleri…
    -Onu da sakince ele alalım. Büyü konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. İnsan etki altında kalabilen bir varlıktır. Bazen biyolojisi psikolojisini bazen de psikolojisi biyolojisini etkiler ve bozar… İnsanın ruh-beden bütünlüğü şeklindeki varlığı, buna zemin hazırlayan temel etkendir. İnsanın psikolojisine hem görünmeyen varlıklar hem de görünen varlıklar tesir ederler. Şeytanlar vesvese yoluyla insanın moralini bozmaya çalışırken melekler iyi duygularla insanları iyilik üzere tutmaya çalışır. Ancak son karar, akıl ve irade sahibi insanın kendisine aittir. Şeytan tarafına meyletmek de, melek tarafını tercih etmekte… Aslında şeytanın da, meleğin de insan üzerinde telkinden öte bir otoritesi yoktur. Ancak insan, görmediğinden olacak hem meleği hem de cini kafasında olduğundan daha fazla büyütür. O yüzden cin şeytanı insanın bu abartılı duygusundan da yararlanır. Nitekim Hz. Adem ve Havva’yı İblis, yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekleşecekleri vaadiyle kandırmıştı. Onlar da kanmıştı. Ne zaman gerçeği anladılar? Hata ettikten sonra. Ama olan olmuştu. Hatadan dönüşün tek yolu vardı: Allah’a sığınmak. Onlar da bunu yaptılar. Allah’a sığınarak ve bağışlanma dileyerek hem yanlış düşünceden hem de günahtan kurtuldular. Anladılar ki, melek de bir kuldur. İnsanın melek olması da söz konusu değildir. Hâlbuki Yüce Allah onları daha önceden uyarmıştı. Şeytan sizin düşmanınızdır, diye. Ancak ölmeden önce yapılan samimi her tövbe makbuldür. Hatta böyle içtenlikle tövbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Adem babamız, Havva anamız bu konuda bize güzel bir örnektir. Şeytan insanlardan da olur. İşte bu kâğıdı oraya koyan da, böyle bir şeytandır. Niye, çünkü size kötülük yapmak istiyor. Kötülük peşinde olan her insan bu yönüyle şeytandır. Bu şeytanların tuzağına düşmemenin en iyi yolu, onların kapsam alanına girmemektir. Girilmişse derhal oradan çıkmaktır. Allah insana akıl ve irade vermiş. Bu ikisini sağlam kullandı mı insan, kesinlikte onların etki alanından kurtulur. Sigara bırakmak gibi bir şeydir. Yani her şey, kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanların telkinlerini ciddiye almamak bile, boşa çıkarmanın bir yoludur.
    -Şimdi siz, bana Allah’a sığın ve kurtul mu demek istiyorsunuz… Ama bu büyü olayı biraz farklı değil mi?
    -Biraz farklı görünüyor, ama aslında insanları korkutma noktasında aynı işlevi görüyor. Büyü yaptıranın amacı korkutmak ve yıldırmaktır. Büyü yapılan korktuğunda, amaç yerine gelmiş olur. Korku, telaşı tetikler; telaş, korkuyu biraz daha büyütür. İşte korku sarmalı dediğimiz şey böyle gerçekleşir. Tipiye yakalanmış insan gibi, olduğu yerde dönmeye başlar. Gittiğini zanneder, fakat bir türlü varacağı yere ulaşamaz. Bıkar, yorulur ve olduğu yere çöker kalır. Böyle olan kişinin kendini kurtarması çok zordur. Mutlaka dışardan bir desteğe ihtiyacı vardır. Birisi elinden tutacak, içinde girdiği fasit dairenin dışına çıkartacak onu.
    -Nasıl olacak bu?
    -Büyü tecrübesi, görülebilen ve aktarılabilen bir olgu ve olay değil. Ancak bunun karşısında insanların nasıl bir davranış sergilediği hususunda bir tecrübe birikimi var. Biz de bu birikimden yararlanacağız. Önce bu tecrübeler içinde en güvenilir olanını bulmak lazım.
    -Anladım. Büyü, aslında bizim güven duygumuzu yıkmayı amaçladığına veya yıktığına göre, öncelikle bu güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Bu da en güvenli çareye başvurmakla mümkün.
    -Evet, tam da onu diyorum. Gelen bilgilere göre Peygamberimize Yahudiler bir büyü yapmışlar. Bu büyü, O’nda bazı rahatsızlıklar meydana getirmiş. O sırada vahiy meleği Cebrail, Felak ve Nas surelerini getirmiş ve büyünün etkisinden bu sureleri okuyarak kurtulabileceğini bildirmiş. Neticede Yüce Peygamber, bu sureleri okuyarak Allah’a sığınmış ve büyünün etkisinden kurtulmuş. Bu gelişme, bizim için güvenilir bir tecrübedir. Zaten her iki surede de Allah’a sığınmak emredilmektedir. Felak Suresinde, yarattığı her şeyin şerrinden, gece entrikaları düzenleyenlerin, düğümlere üfleyerek kötülük peşinde olanların ve haset ateşi yakanların şerrinden aydınlık sahibi Yüce Allah’a sığınmamız istenir. Nas Suresinde ise, bize vesvese veren insanların ve cinlerin şeytanlarından yegâne irade ve güç sahibi Allah’a sığınmamız emredilir.
    -En doğrusu bu. Yüce Peygamber’in Sünnetine uyarak ve getirdiği ilahî Kitabı rehber edinerek dertlerimizden kurtulmak. İyi de, bizimkileri nasıl ikna edeceğiz.
    -İnsanları ikna etmek kolay değil. İkna olabilmesi için insanın önce güvenmesi, kabullenmesi ve teslim olması gerekir. Ama hepsinden önemlisi ve önceliklisi güvenilecek insan... O kadar ağzımız yandı ki, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Onun için, işin kolay diyemiyorum.
    -Doğru vallahi, işim çok zor…
    -Aklıma gelen, onları çözümün bir parçası haline getirmek. Bu, ikna etmenin en iyi yolu olabilir.
    -Nasıl olacak?
    -Bu konuda iki hususu halletmemiz gerekiyor. Birincisi sizinkilerin korkusunu gidermek, ikincisi ise kendilerine güven kazandırmak. Bunların ikisi birbiri ile bağlantılı. Onların korkuları bu kâğıdın bir felaket getireceği. Öyleyse önce o korkuyu yenmemiz gerekiyor. Bunun yolu kâğıdın ve içinde yazanların Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremeyeceğini bilmeleri. Bunun için Hz. İbrahim’in putları kırması gibi, o kâğıdı onların gözü önünde imha etmemiz gerekiyor. Yani imha anına hepsi şahit olmalı. İkinci aşama, güven kazandırmak. Güven için iyi bir tutamak lazım. Çünkü Yüce Allah, sağlam kulpa tutunan kurtulur, buyuruyor. En sağlam kulp, Allah’ın iradesi ve gücüdür. O’na sığınmak, bu kulpa tutunmaktır. Anlayacağın, Ulu Peygamber’in yaptığı gibi Felak ve Nas Surelerini okumak. Şöyle ki, kâğıdı onların gözü önünde imha ettikten sonra Felak ve Nas surelerini üçer kez okumalarını söyleyeceksin. Bu mesele, her akıllarına geldiğinde bu sureleri okumaya devam edecekler. Ta ki, unutana veya olayın etkisi kayboluna kadar… Unuttukları veya akıllarına bir daha takılmadığı takdirde kötü niyetli kişinin bütün amacı ve hamlesi çökmüş olur.
    -Doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir düşünce, inşallah işe yarar. Fakat bizimkilerin hallerini düşününce...
    -Önce senin Allah’a güvenmen lazım. Öyleyse buradan eve gidene kadar Felak ve Nas Surelerini oku. İnancımız nedir? Allah’tan büyük güç yoktur. Allah’a dayanan için her daim umut kapısı açıktır. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, buyruğu da bizedir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır, korku ve endişe her zaman olacaktır. Mümin korkuyla ümit dengesini kuran kişidir. Karar verip yola çıktıktan sonra, gerisi Allah’a kalmıştır. Zaten son kertede Allah’a dayanmaktan ve güvenmekten başka tutamağımız da yoktur.
    -Allah sizden razı olsun çok rahatladım. İnşallah bizimkiler de ikna olur da, şu dertten hasarsız kurtuluruz.
    -İyi niyetle, azim ve kararlılıkla yola çıktıktan sonra Rabbim kimseyi yolda bırakmaz. İmtihan dünyası burası, bu sıkıntılar olacak. Mikropsuz bünye olmadığı gibi, şeytansız dünya da yoktur. Esasen cin şeytanlarından çok, insan şeytanlarından korkmak gerek. Cin şeytanı sadece vesvese verir, öteki ise insanı doğduğuna pişman eder. Ama hiçbir şeytan, Allah’tan büyük değildir. Allah her derdin çaresini de yaratmıştır. Her zorluğun yanında, bir kolaylık olduğunu da bize bildirmiştir. Yeter ki sakin ve sabırlı bir şekilde çözüm arayalım… Allah doğruların yar ve yardımcısıdır… Yolunuz aydınlık, yüzünüz ak, alnınız açık olsun her daim…
    Cağfer Karadaş
  • Ondaki herhangi bir çatlak tüm dünyalarında bir çatlak anlamına gelecekti.
  • Knut Hamsun bir defasında kendisine gelen bir soru üzerine zaman öldürmek için yazdığını söylemiş. Bunu söylerken ciddi olsa bile kendini kandırdığını düşünüyorum. Yazmak da, tıpkı hayat gibi bir keşif yolculuğudur. Metafizik bir maceradır; hayata dolaylı olarak yaklaşma ve evrenin bir kısmını değil de bütününü görebilmenin bir yoludur. Yazar, alt ve üst dünyaların arasında yaşar, nihayetinde başlı başına bir yol olma amacıyla yola koyulur.


    Bense yazarlığa fikirler, hisler ve deneyimlerden oluşan bir çeşit bataklıkta, mutlak bir kaos ve karanlık içinde başladım. Şu anda bile kendimi kelimenin tam anlamıyla bir yazar olarak görmüyorum. Ben yalnızca kendi hayatını anlatan bir adamım, ilerledikçe daha da bitmek tükenmek bilmeyen bir hal alan bir süreç bu. Tıpkı dünyanın gelişimi gibi bunun da bir sonu yok. Sayısız boyuttan geçerek son kertede asıl önemli olanın anlattığınız şey değil de, anlatmanın kendisi olduğunu keşfettiğiniz tersyüz edici bir süreç. Sanata metafizik bir nüans vererek zaman ve mekânın dışına çıkaran, onu bütün kozmik sürecin merkezine ya da bünyesine koyan asıl nitelik tam da budur. Sanatta “terapötik” olan da budur: mana, amaçsızlık, sınırsızlık. Neredeyse en başından beri hiçbir amaç olmadığının farkındaydım. Hiçbir zaman bütünü kuşatmayı ummadım, ancak her bir bağımsız parçaya, her çalışmaya bir bütün hissi vermeye çalıştım, çünkü hayatın içinde hep daha derine kazdıkça kazıyorum, geçmiş ve gelecek içerisinde hep daha derine kazdıkça kazıyorum. Bu sonsuz kazıyla birlikte, dinin ya da inancın sunabileceğinden çok daha büyük bir kesinlik gelişiyor. Bir yazar olarak yazgıma daha umursamaz yaklaşıyor, bir birey olarak da kaderimden daha çok emin oluyorum.


    Bir zamanlar takdir ettiğim ve tapındığım yazarların tarz ve tekniklerini harıl harıl incelemeye başladım: Nietzsche’yi, Dostoyevski’yi, Hamsun’u, hatta Thomas Mann’ı bile ki onu bugün becerikli bir fabrikatör, bir taş ustası, yaratıcı bir dallama ya da bir koşum atı olarak gördüğümden bir kenara bırakıyorum. Nasıl yazabileceğime dair içimi kemiren sırrı bulma ümidiyle her türlü tarzı taklit ettim. Sonunda bir çıkmaza girdim, pek az insanın bilebileceği bir çaresizlik ve umutsuzlukla karşılaştım, çünkü yazar benliğim ile birey benliğim arasında herhangi bir ayrım yoktu: Yazar olarak başarısız olmak, birey olarak da başarısız olmak anlamına geliyordu. Ve ben başarısız oldum. Bir hiç olduğumu, –hatta hiçten daha az– eksi bir değer olduğumu fark ettim.


    Tam da bu noktada, deyim yerindeyse ölü Sargasso Denizi’nin tam ortasında, gerçek anlamda yazmaya başladım. Sıfırdan başladım, her şeyi geride bıraktım, en çok sevdiklerimi bile. Ânında kendi sesimi duydum; münferit, apayrı ve eşsiz olduğu gerçeği karşısında büyülenmiştim. Yazdıklarımın başkalarının nazarında kötü olması benim için önemli değildi, “iyi” ve “kötü” söz dağarcığımdan düşmüştü. Tüm varlığımla estetik âleme, ahlaktan, etikten ve faydacılıktan bağımsız sanat âlemine adımımı atmıştım. Kendi hayatım başlı başına bir sanat eseri olmuştu. Sesimi bulmuştum, tekrar bir bütündüm. Bu deneyim büyük ölçüde Zen öğrencilerinin hayatları hakkında okuduklarımıza benziyordu. Benim büyük başarısızlığım bu yol tecrübesinin bir özeti gibiydi: Bilgiden kendimi kaybetmeliydim, her şeyin beyhudeliğini fark etmeliydim, her şeyi parçalamalıydım, ümitsizliğe düşmeliydim; sonra mütevazı olmalı, deyim yerindeyse kendi benliğimi geri kazanmak adına kendimden soyunmalıydım. Uçurumun eşiğine gelmeli ve karanlığa doğru atlamalıydım.


    Şu anda Gerçeklik hakkında konuşuyorum ama ona ulaşmanın –en azından yazarak– mümkün olmadığını da biliyorum. Az öğrenip daha çok idrak ediyorum: Daha farklı, daha gizli bir şekilde öğreniyorum. Dolaysız deneyim kabiliyetim gitgide artıyor. Algılama, kavrama, analiz etme, sentezleme, kategorize etme, anlatma ve ifade etme yetilerimi geliştiriyorum – hepsini aynı anda. Nesnelerin yapısal unsurları artık kendilerini bana daha çok gösteriyor. Bütün kestirme yorumlardan kaçınıyorum: Yalınlık arttıkça gizem de artar. Bildiklerimi ifade etmek gittikçe daha zor oluyor. Kesinlik içinde yaşıyorum, herhangi bir kanıt ya da inanca yaslanmayan bir kesinlik. Hiçbir egoizm ya da bencillik olmaksızın sadece kendim için yaşıyorum. Hayattan kendi payıma düşeni alıyor, böylelikle nesnelerin tasarılarına iştirak ediyorum. Evrenin gelişimini, zenginleşmesini, evrimini ve gerilemesini her gün ve her açıdan bir adım ileri götürüyorum. Verebileceğim her şeyi gönüllü olarak veriyor ve sindirebileceğim kadarını da alıyorum. Aynı anda hem prens hem de korsanım. Eşittir işaretiyim; burçlar kuşağında Başak ile Akrep’i ayırarak kendine yer açmış Terazi’nin ruhsal karşılığıyım. Bu dünyada bireyselliğe ulaşan herkese yetecek kadar yer olduğunu düşünüyorum – mekânlar arası devasa derinlikler, muazzam ego evrenleri, büyük onarım adaları...


    İlk bakışta, tarihsel savaşlar kızıştığında, her şey para ve güç açısından değerlendirilmeye başladığında her şey birbirine girebilir; ancak hayat, sadece yüzeyin altına indiğimiz zaman başlar, çırpınmayı bırakıp batarak gözden kaybolduğumuzda. Şu anda ben kolaylıkla yazıyor olmama rağmen aslında yazmayabilirim de, artık bunda baskı ya da terapötik bir taraf yok. Yaptığım her şey sırf zevk için, meyvelerimi olgun bir ağaç gibi döküyorum. Sıradan bir okurun ya da bir eleştirmenin ondan ne çıkaracağı benim sorunum değil. Değer yargıları koymuyorum, dışkılıyor ve besliyorum. Bundan fazlası değil.


    İçinde bulunduğum bu yüce kayıtsızlık durumu da egosantrik yaşamın mantıksal bir sonucu. Sosyallik probleminin üstesinden ölerek geldim: Asıl sorun komşunla iyi geçinmek ya da ülkenin gelişimine katkıda bulunmak değil, kendi kaderini çizmek, evrenin ritmine uygun bir yaşam kurmak. Evren kelimesini, ruh kelimesini cüretkâr biçimde kullanabilmek, “spiritüel” şeylerle uğraşmak – ve tanımları, mazeretleri, kanıtları ve görevleri elinin tersiyle itmek... Her yer cennet ve eğer bir insan yola yeterince uzun süre devam edebilirse sonunda ona ulaşır. Bir insanın ilerlemesi ancak geriye, sonra yanlara, sonrasında da yukarı ve aşağı gitmesiyle mümkün olur. İlerleme yoktur, daimi bir hareket ve yer değiştirme vardır; bu da dairesel, sarmal ve sonsuzdur. Herkesin kendi yazgısı vardır, zorunlu olan tek şey de sizi nereye götürürse götürsün onu takip etmek ve kabullenmektir.


    İleride yazacağım kitapların, hatta bir sonrakinin bile nasıl olacağına dair en ufak bir fikrim yok. Hazırladığım plan ve taslaklar bunu belirlemek için kullanabileceğim en zayıf rehberler. İstediğimde onları çöpe atarım; ruh halime göre uydururum, çarpıtırım, bozarım, yalan söylerim, şişiririm, abartırım, birbirine katar ve karıştırırım. Yalnızca kendi içgüdülerime ve sezgilerime boyun eğerim. Hiçbir şeyi önceden bilmem. Çoğunlukla anlamını kendim bile bilmediğim ama sonradan bana açık ve anlamlı geleceğine güvendiğim şeyler yazarım. Yazan adama, kendime güvenirim, yani yazara.


    En yetenekli insan tarafından bir araya getirilmiş olsalar bile kelimelere inanmam. Kelimelerin de ötesinde olan dile inanırım, kelimeler yalnızca dilin yetersiz bir suretini verir. Kelimeler kendi başlarına var olamaz – tabii âlimlerin, etimologların, filologların vd. zihinlerindeki halleri hariç. Dilden ayrılmış kelimeler ölü şeylerdir, hiçbir sır taşımazlar. İnsan, tarzıyla, kendisi için yarattığı dille kendini gösterir. İnanıyorum ki yüreği temiz biri için her şey, en ezoterik metinler bile gün gibi ortada olacaktır. Böyle biri için her zaman bir gizem vardır, ancak bu gizem gizemli değildir; mantıklı, doğal, mukadder ve zımnen kabullenilmiştir. Kavrayış, gizemin içinde açılmış bir oyuk değil, o gizemi kabullenmektir; gizemle birlikte, gizemin içinde, gizem aracılığıyla huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kelimelerimin de tıpkı dünyanın süzülüşü gibi süzülmesini isterim, haddi hesabı olmayan boyutlardan, eksenlerden, enlemlerden, iklimlerden ve durumlardan geçen yılankavi bir hareketle. Böyle bir ideale varma konusundaki yetersizliğimi a priori kabul ederim. Bu beni hiç de rahatsız etmez. En nihayetinde bizatihi dünya başarısızlığa gebedir, başlı başına kusurlu olmanın ve başarısızlık bilincinin dört başı mamur tecellisidir. Bunun farkına varmak bile başarısızlığı ortadan kaldırır. Evrenin kadim ruhu gibi, o sarsılmaz Mutlak, Bir ve Tekmil yaratıcı gibi sanatçı da kendini kusurları yoluyla ifade eder. Bu, yaşamın özü, canlılığın nişanesidir.


    İnsan çabalamayı bıraktığı, iradesini terk ettiği ölçüde hakikate yaklaşır – ki bence yazarın en nihai amacı da budur. Büyük bir yazar yaşamın, kusurluluğun sembolüdür. Kusursuzluk illüzyonu yaratarak bilinmeyen bir merkezden çaba sarf etmeden ilerler; bu merkez beyin değildir, ancak bütün evrenin ritmine bağlı bir merkezdir – bizatihi evren gibi sağlam, katı, sarsılmaz, dayanıklı, asi, anarşik ve amaçsızdır.


    Sanat, yaşamın önemi dışında hiçbir şey öğretmez. Muhteşem bir çalışma kaçınılmaz olarak anlaşılmaz olmalıdır, sadece en az yazar kadar gizemin bir parçası olan birkaç kişi onu anlayabilir. Bu nedenle iletişim ikinci plandadır, önemli olan kalıcı olmaktır. Bunun için, bir tane de olsa iyi bir okur zorunludur. Eğer dendiği üzere bir devrimciysem, ancak bilinçdışı anlamda geçerli bu. Dünya düzenine karşı isyan ediyor değilim. Blaise Cendrars’ın kendisi için söylediği gibi, “Ben devrimleştiriyorum.” İkisi arasında fark var. Çitin olumsuz tarafında da, olumlu tarafında olduğu kadar iyi yaşayabilirim. Doğrusunu isterseniz, ben bu iki kavramın da üstünde olduğuma inanıyorum; tabii bu ikisi arasında yer alan ve kendini yazı içerisinde etik olarak değil, plastik olarak ortaya koyan bir oran olduğunu varsaydığımız takdirde. Şuna inanıyorum ki birey, sanatın sınırlarının ve etki alanının ötesine geçmeli. Sanat sadece daha bereketli bir yaşama götüren bir araç. Ama yaşam da kendi başına aynı ölçüde bereketli değil. O sadece yolu gösterir – ki bu da sadece halkın değil, sanatçının da sıklıkla göz ardı ettiği bir şey. Yaşam kendi içinde bir amaç haline geldiğinde kendini bertaraf eder. Çoğu sanatçı, yaşamla kavgaya tutuşarak onu bertaraf ediyor. Bütün sanatın bir gün yok olacağına inanıyorum. Ancak sanatçı kalacak ve yaşamın kendisi “bir sanat” değil, sanatın ta kendisi olacak, yani bu alanı kesin olarak sonsuza dek ele geçirecek. Hangi açıdan bakarsak bakalım bizler henüz yaşamıyoruz. Artık hayvan değiliz ama henüz insan da olmadık. Sanatın doğuşundan beri her büyük sanatçı bize bu fikri aşılıyordu, ama pek azı bunu gerçekten anladı.


    Sanat tam anlamıyla kabul edildiğinde varlığı da son bulacak. O sadece bir ikame; doğrudan ele geçirilemeyecek bir şey için kullandığımız bir sembol-dil. Ama bunun mümkün olabilmesi için insan büsbütün dindar olmalı; inanan biri değil, bir ilk muharrik olmalı, gerçekte ve eylemde bir tanrı olmalı. Böyle birisi, kaçınılmaz olarak buna dönüşecektir. Bu noktaya giden yol üzerindeki sapaklar arasında sanat, bunların en görkemlisi, en doğurganı ve en öğreticisidir. Bunun tamamıyla farkına varan sanatçı da, sanatçı olmayı bırakır. Günümüzde farkındalığa doğru, hiçbir mevcut yaşam formunun, sanatın bile serpilemeyeceği o körleştirici bilince doğru ortak bir eğilim var. Kimilerine mistifikasyon gibi gelebilir bu, ama sadece şu anki görüşlerimin dürüst bir ifadesi.


    Şunu da akılda tutmak gerek, sonuçta gerçeğin kendisiyle bireyin onu (hatta bir birey olarak kendisini) algılayış şekli arasında da kaçınılmaz bir uyuşmazlık var; öte yandan şu da unutulmamalı ki, birinin diğeri üstündeki yargısıyla bu gerçek arasında aynı oranda bir uyuşmazlık mevcut. Öznel olanla nesnel olan arasında esaslı bir fark yok. Her şey aldatıcı, az çok şeffaf. İnsanın kendisi ve kendisine ait düşünceleri de dahil olmak üzere her tür fenomen, devingen ve değişken bir alfabeden ibaret. Tutunacak hiçbir somut gerçek yok. Dolayısıyla, yazdıklarımda, çarpıtmalarım ya da deformasyonlarım kasıtlı olsa da, şeylerin hakikatinden uzaklaştığım kesinkes söylenemez. En iflah olmaz yalancı bile tamamıyla dürüst ve içten olabilir. Kurgu ve uydurma, hayatın yapısına içkindir. Hakikat hiçbir surette ruhun şiddetli çalkantılarından etkilenmez. Bu yüzden, teknik yöntemler beni ne kadar etkilerse etkilesin, ortaya çıkan, hiçbir zaman teknik ürün olmaktan ibaret değildir; yaşadığım fırtınalı, çok katmanlı, gizemli ve anlaşılmaz deneyimlerin sismografik iğnemle son derece isabetli bir kaydıdır – ki tüm bu deneyimler de yazma süreci içerisinde farklı şekillerde, muhtemelen daha fırtınalı, daha gizemli ve daha anlaşılmaz bir biçimde tekrar yaşanır. Hem çıkış noktasını hem de onarımı oluşturan somut gerçeğin nüvesi, içimde derinden derine bir yer etmiştir; ne kadar denersem deneyeyim onu kaybedemem, değiştiremem ya da gizleyemem. Gelgelelim o kendiliğinden değişir, tıpkı nefes aldığımız her an dünyanın çehresinin değişmesi gibi. O halde bunun kaydını tutmak için çifte yanılsamadan faydalanmalıyız: bunların ilki akışı durdurma, diğeriyse akışa kapılma. “Aldanma” illüzyonunu yaratan işte bu çifte oyundur; sanatın özü, işte bu sürekli değişen başkalaşan maskedir. Biri akışın içine demir atar, diğeriyse gerçeği açığa çıkarmak için yalancı bir maske takar.

    Kitaplarımdaki belli bölümleri ya da belki sadece bir paragrafı nasıl yazdığımı anlatan bir kitap kaleme alsam nasıl olur, diye çok kez düşünmüşümdür. Sanırım kitaplarımdan rasgele seçilmiş bir paragraf hakkında bile oylumlu bir kitap yazabilirim. O paragrafın ortaya çıkışı, gelişimi, başkalaşımı, doğum süreci, fikrin doğuşuyla yazıya dökülüşü arasında geçen süre, yazmanın ne kadar vakit aldığı, yazdığım sürede kafamdan geçen düşünceler, haftanın en verimli günü, sağlık ve moral durumum, kendi isteğimle gerçekleşen ya da başkalarının sebep olduğu kesintiler, yazma sürecinde aklıma gelen envaı çeşit ifade biçimi, değişiklikler, en son bıraktığım ve geri dönüp orijinal halini tamamen değiştirdiğim durumlar, ya da tıpkı kötü bir işi toparlayan bir cerrah gibi sonradan tekrar gözden geçirmek üzere paragrafı olduğu gibi ustalıkla bıraktığım ama asla geri dönüp üzerinde tekrar çalışmadığım durumlar, ya da birkaç kitap sonra paragrafın anısı tamamen yok olmuşken bilinçdışı halde kaldığım yerden devam ettiğim zamanlar. Ya da eleştirmenin buz gibi gözünün şunun bunun örneği olarak takıldığı bir paragrafı başka bir paragrafla karşılaştırıp kafasını allak bullak edebilirim; analitik yaklaşımlı eleştirmenlere, görünüşte oldukça zahmetsiz görünen bir yazının aslında nasıl da büyük bir baskı altında yazıldığını ya da çözümlenemez, labirent gibi bir bölümün yazılışının nasıl da su gibi akıp gittiğini, bir gayzer gibi patladığını gösterebilirdim. Ya da bir bölümün yataktayken kendi kendine nasıl şekillendiğini, yataktan kalkarken nasıl dönüşüme uğradığını, keza masanın başına oturup kâğıda döktüğüm anda değişikliklere uğradığını gösterebilirdim. Ya da en alakasız, en yapay güdülerin nasıl insan elinden çıkma capcanlı çiçeklere dönüştüğünü göstermek için not defterimi sunabilirdim. Ya da bir kitabın sayfalarını karıştırırken şans eseri keşfedilmiş kelimeleri dökebilir, bu kelimelerin beni nasıl tetiklediklerini gösterebilirdim – gerçi onların beni nasıl, ne şekilde tetiklediklerini kim bilebilir ki?


    Eleştirmenlerin bir sanat eseri üstüne yazdıkları şeyler, en iyi ihtimalle, en sağlam, en ikna edici, en akla yatkın şekilde, hatta sevgiyle yazılmış olsalar bile (ki bu çok enderdir) sanat eserinin asıl mekaniği, hakiki genetiğiyle karşılaştırıldığında birer hiçtir. Kendi eserlerimi, kelimesi kelimesine olmasa da, daha kesin ve doğru bir biçimde hatırlıyorum; bütün külliyatım bir araziyi andırıyor; elimde kâğıt kalem masamda oturarak değil de dokunarak, dört ayak çöküp yerde karnımın üstünde milim milim sürünerek, başı sonu belirsiz zaman dilimlerinde, her türlü hava şartlarında kapsamlı, jeodezik bir analizini yaptığım bir araziyi.


    Kısacası, yazdıklarıma, onları ortaya çıkardığım anda olduğum kadar yakınım hâlâ – hatta belki daha da yakın. Bir kitabın sonu, benim için hiçbir zaman bedensel bir duruş değişikliğinden başka bir şey olmadı. Kitap binlerce farklı şekilde bitebilirdi. Tek bir parçası bile tamamlanmamış olurdu; herhangi bir noktadan alıp anlatmaya devam edebilir, kanallar, tüneller açıp köprüler, evler, fabrikalar kurarak bunları kitapta yer alan diğer varlıklarla, başka fauna ve floralarla kaynaştırabilirdim, hepsi de aynı ölçüde gerçeğe sadık olurdu.


    Aslında bir başlangıcım ya da sonum yok. İster kitap ister sayfa ister paragraf ister cümle ya da deyim olsun, her başlangıç hayati bir bağlantıyı işaretler, çünkü her seferinde düşüncelerin ve olayların canlılığında, dayanıklılığında, zamansızlığında ve değişmezliğinde yeni bir başlangıç yaparım. Her satır, her kelime sadece ve sadece benim hayatımla bağlantılıdır; ister eylem, olay, olgu, düşünce, duygu, arzu, kaytarma, hayal kırıklığı, düş, hülya, çılgınlık biçiminde olsun ister gevşemiş örümcek ağları gibi beyinde uyuşukça süzülen yarım kalmış hiçlikler biçiminde olsun. Hiçbir şey muğlak ya da temelsiz değildir aslında – hiçlikler bile keskin, sert, kati ve sağlamdır. Aynı örümcek gibi ben de üzerinde salındığım ağın bizzat kendi varlığım olduğunun ve beni asla başarısızlığa uğratmayacağının, yüzümü kara çıkarmayacağının bilincinde olarak tekrar tekrar çalışmaya dönerim.


    İlk başlarda Dostoyevski’ye rakip olmak gibi hayallerim vardı. İnsanlara dünyayı mahvedecek devasa, çetrefilli ruhsal mücadeleler vermeyi umdum. Ama henüz fazla yol kat etmemiştim ki, Dostoyevski’den çok daha ileri bir noktaya geldiğimizi fark ettim; yozlaşma anlamında onun çok daha ötesindeydik. Bizimle birlikte ruh sorunu kayboldu, daha doğrusu kendini çarpık bir kimyasal kılıf altında sunmaya başladı.


    Bizler parçalanmış ve dağılmış ruhun billur parçalarıyla uğraşıyoruz. Modern ressamlar bu hali ya da durumu muhtemelen yazarlardan çok daha kuvvetli işledi. Picasso bu durum için mükemmel bir örnek mesela. Dolayısıyla roman yazmayı akıldan geçirmek benim için imkânsızdı; İngiltere, Fransa ve Amerika’daki çeşitli edebiyat akımları tarafından temsil edilen çıkmaz sokaklardan birine girmek de aynı şekilde akıl almaz bir durumdu.


    Dürüstçe ifade etmem gerekirse kendimi, yaşamın (kültürel değil de ruhani yaşamın) apayrı ve dağınık öğelerini alıp kendi parçalanmış ve dağınık egomu, beni çevreleyen olgusal dünyadaki ıvır zıvırlar gibi kalpsizce ve umursamazca kullanarak kendi kişisel durumuma göre manipüle etmek zorundaymışım gibi hissettim. Hiçbir zaman hâkim sanat dallarının temsil ettiği anarşiye karşı bir düşmanlık ya da kaygı beslemedim; aksine, çözüp dağıtan etkileri her zaman hoş karşıladım. Çözülmenin damga vurduğu böyle bir çağda akışkanlık bana bir erdem, hatta ahlaki bir buyruk gibi geliyor.


    Ömrüm boyunca hiçbir şeyi muhafaza etme, destekleme ya da savunma ihtiyacı duymadığım gibi çürümeyi de tıpkı büyüme gibi yaşamın harika ve zengin bir ifadesi olarak gördüm. Sanırım şunu da itiraf etmeliyim ki beni yazmaya iten şeylerden biri de onu tek çıkış yolu olarak görmemdi, yazmak gücüm dahilinde yapabileceğim ve yapmama değecek tek şeydi. Gerçekten de özgürlüğe çıkan tüm diğer yolları denedim. Gerçek dünya denen yerde, beceriksizlikten değil, bile isteye fiyasko olmuş biriydim. Yazmak benim için bir “kaçış” ya da gündelik gerçeklikten sıyrılmak için kullandığım bir araç değildi; aksine, yazmak benim için acı suda daha da derinlere dalmak manasına geliyordu, suyun devamlı yenilendiği ve daimi bir hareketin ve çalkantının olduğu kaynağa dalmak.


    Yazarlık kariyerime baktığımda kendimi neredeyse her türlü sorumluluğu ve işi üstlenmeye muktedir biri olarak görüyorum. Çıkış kapısı olarak gördüğüm başka şeylerdeki monotonluk ve verimsizlikti beni ümitsizliğe sürükleyen. Ben hem efendi hem de köle olabileceğim bir alan istiyordum, sanat dünyası da bu olanağı sunabilen tek alan. Bu alana elle tutulur bir yeteneğim olmadan girdim, tam bir acemi, beceriksiz, sakar, dili tutulmuş, korku ve endişeden neredeyse felce uğramış olarak. Taş üstüne taş koymak, ciğerimden çektiğim gerçek ve hakiki bir kelime yazmadan önce milyonlarca kelime döküp saçmak zorunda kaldım. Sahip olduğum konuşma yeteneği benim için bir handikaptı, eğitimli bir adamın tüm kusurları bende mevcuttu. Külliyen yeni bir biçimde, eğitimsiz bir şekilde, kendi tarzımda düşünmeyi, hissetmeyi ve görmeyi öğrenmek zorunda kaldım, ki dünyadaki en zor şey bu. Büyük ihtimalle batacağımı bilerek kendimi akıntıya bırakmak zorunda kaldım. Sanatçıların büyük çoğunluğu kendilerini, boyunlarına geçirdikleri can yelekleriyle suya atıyor ve çoğu zaman da onları batıran şey bu can yeleklerinin ta kendisi oluyor. Kendini gönüllü olarak deneyime bırakan hiç kimse gerçeklik okyanusunda boğulmaz. Yaşamda bir ilerleme adaptasyon yoluyla değil, meydan okumayla, gözü kara dürtülere uymakla gelir. René Crevel, “Hiçbir meydan okuma ölümcül değildir,” demiş, bu hiçbir zaman unutmayacağım bir sözdür. Evrenin bütün mantığı meydan okumakta, yani en dayanıksız, en cılız kaynaktan bile bir şeyler yaratmakta yatar. İlk başlarda bu meydan okuma, iradeyle karıştırılmıştır ama zamanla irade tükenir ve onun yerini otomatik bir süreç alır – ki nihayetinde o da sona ermeli ya da terk edilmelidir; böylece bilgi, yetenek, teknik ya da inançla hiçbir alakası olmayan yeni bir “kesinlik” kurulur. İnsan meydan okuyarak sanatçının bu gizemli X konumuna ulaşır, kimsenin kelimelerle ifade edemeyeceği ama yazılan her bir satırla varlığını sürdürmeye ve yaymaya devam eden o güvenli liman da işte burasıdır.
  • 225 syf.
    ·Puan vermedi
    “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
    beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
    ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
    bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
    tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
    onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”
    Tevfik Fikret

    İncelemeye bu şiirle girizgah yapmak istedim; zira takvimler Şubat’ın 21’ini gösterirken ve İstanbul’un her tarafı yoğun bir ‘sis’ ile kaplanmış iken, (https://i.hizliresim.com/k9av3q.jpg) ayrıyeten İstanbul grubunun da Mart ayına dair seçimine istinaden, Unamuno’nun bu ‘novila’sını bu sefer başka bir yayınevinin (Can Yayınları, Behçet Necatigil çevirisiyle) tekrar okumaya karar verdim.

    Öncelikle, sizleri ikaz etmek isterim ki; bu inceleme ÇOK UZUN ve haddinden fazla teşekküllü olacak, hepsini okuyabilecek kadar sabrı olanlara selam olsun…

    ‘Sis’ novilasına* geçmeden önce, (*Unamuno, eleştirmenlerin yapıtlarını roman türüne sokmamalarına aldırmayarak, "Benim yazdığım novela değilse, o zaman 'nivola' oluversin." demiştir.) özellikle yazarın hayatına dair birkaç önemli bilgi ve anekdot aktarmak istiyorum:

    “Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao - 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür.
    Sadece, İspanyol kültürünü benimsemekle yetinmemiş, her kitabı aslından okumak gibi ciddi bir alışkanlığı olmuş ve bu yüzden on altı lisan öğrenmiştir:
    Kastilyaca, Baskça, Katalanca, Sanskritçe, Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Flamanca, İngilizce, Rusça ve Danca*.
    (*En son öğrendiği dil, ilk varoluşçu filozof olarak bilinen ve fikirlerini benimsediği Soren Kierkegaard’ın eserlerini okumak için öğrendiği “Danca”dır ve Unamuno “Sis” novilasını yazarken, Baştan Çıkarıcının Günlüğü
    eserinden de ilham almıştır.)

    Yaşadığı çağı seçemese de, o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği 27 kuşağının temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

    1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

    İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır.

    Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

    Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan "Muera la inteligencia! Viva la muerte!" (Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!) nidaları ile bitirir.

    Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

    “Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum, suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına, - eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

    Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Miguel de Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

    Yenmek, ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. "Venceréis, pero no convenceréis" (Yeneceksiniz, ama ikna edemeyeceksiniz) Bu kadar!”

    General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.”
    (Kaynak: Rona Aybay’ın – 24 Mayıs 2012 tarihli yazısından)

    Şimdi gelelim, Sis novilasına; Unamuno 1914’te yayınlanan bu eserine daha sonra bir kurgu karakter olduğu anlaşılacak Victor Goti’ye yazdırdığı bir önsözle başlar. Ve Goti’nin vasıtasıyla edebiyata, hayata, varoluşa, mizaha, erotizme ve daha birçok konuya ilişkin düşüncelerini okuyucuya aktarır. Önsöze ek olarak cevapladığı bir son-önsöz’de ise, Goti’nin ‘hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmasını istemediği düşüncelerini yayımlamak suçunu işlediğini’ belirtip, onun kaderini -tıpkı Augusto gibi-(hayat memat dairesinde) bundan sonra bizzat kendisinin tayin edeceği söyler.

    Sis’in girizgahında her şey, aylak Augusto’nun yağmurlu bir günde piyano öğretmeni olan Eugenia ile karşılaşması ve akabinde onun peşine takılması ile başlar. Varsıl biri olan, hayata dair bir amacı bulunmayan ve daha önce hiçbir kadına aşık olmamış olan kahramanımız, Eugenia’dan sonra tamamen bir değişim geçirir. Aşık olduğu kadın, onun için kazanılması gereken bir savaşa dönüşür, lakin bununla birlikte oldukça zorlu bir süreci de atlatması ve bir rakibini de alt etmesi gerekecektir. Aşkı ve evlilik kurumunu önce en yakın arkadaşı Victor Goti’nin tavsiye ve direktifleri doğrusunda(öyle ki, onun da bir dediği bir dediğini tutmayacak, zaman içerisinde ve olayların gidişatına göre fikirleri değişecektir) sonrasında ise bu hususta bir allame olarak bilinen Antolín S. Paparrigópulos vasıtasıyla sorgulayacak, Eugenia’nın mistik faşist esperantist eniştesi Don Fermín ve halası Ermelinda’yı da kendi safına çekip, onlarında da yardımıyla Eugenia’yı ikna turlarına başlayacaktır. Bu esnada ve hiç beklenmedik bir şekilde hayatına ütücü kız Rosalinda girecek ve onunla yaşadıklarından sonra kafası tamamen karışacak, hatta aşçısı ve uşağının karısı Liduvina bile onu cezbedecek, üstüne üstlük, yolda ve civarında gördüğü her cins-i latife karşı ilgisini dizginleyemeyip, akabinde bir ihtiras rüzgarına kapılacak, tutkularının ateşiyle yanıp kavrulacaktır... ”Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulmak için, onlar üzerinde psikolojik deneyler yapmak isteyecek, bunun için de en uygun ortamın evlilik olduğuna kanaat getirecektir.

    Sonrasında ise, olanla umulan arasındaki fark ve gerçekle kurgu arasında dönen çark sizi fazlasıyla şaşırtacak, üslubu ve imgelemiyle yazara hayran bırakacak, Unamuno da bu güzergahta nihai amacına ulaşmış olacaktır:
    “Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir SİSte karıştırmak.”

    Unamuno, kendi dönemine göre aykırı ve sıra dışı bir yazar olarak bu eserinde, daha önce belki de hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, yazdığı bu novilaya kendisini dahil ettiği gibi, kahramanını da gerçek hayata aktarmış, okurlarının gerçekliği ve varoluşu (bir felsefe profesörü olduğu düşünülürse) ‘egzistansiyalizm’ ekseninde sorgulamasını sağlamıştır.
    ”İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı, bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”

    Unamuno, yazdığı eserlerdeki kurgu ve gerçeğin birbirine karışması, varoluş ile sorgulamalara sürekli vurgu yapması ve yarattığı karakterlerin gerçekliğine dair açıklama mahiyetinde Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabının önsözünde der ki:
    Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir; Hamlet ya da Macbeth Shakespeare kadar gerçektir, benim Augusto Pérez’im de bana o sözleri söylemekte haklıydı belki, –romanım (ama ne roman ya! Sis’e bakın, s. 199-200)– benim öyküm dahil, sizin öykünüzün ve başkalarının öykülerinin dünyaya gelmeleri için bir bahaneden başka bir şey değildim.
    Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı içindir.
    Emin ol ey okur, eğer Gustave Flaubert, söylediği gibi yazarken, yani romanında, gerçekçi romana örnek gösterilen romanında Madam Bovary’yi yaratırken, zehirlenme belirtileri duyumsadıysa ve Augusto Pérez’im önümde –daha doğrusu içimde– “yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum...” diye inlerken ben de öldüğümü duyumsuyordum – Sis, s.204.
    “Augusto Pérez sensin ha!” denecek bana. Ama hayır! Gerçek olan şu ki, bütün roman kişilerimi, yarattığım bütün kahramanları –koca bir ahali– ruhumdan, içten gerçekliğimden çıkarmış olmamdır, bizzat ben olmaları başka bir şeydir. Çünkü, bizzat ben kimim? Miguel de Unamuno imzasını atan kimdir? Sahi... kişilerimden birisi, yarattıklarımdan birisi, acı çeken kahramanlarımdan birisiyim. Ve bu, sonuncu ve en içten olan ben, çok üstün olan, olağanüstü ben –ya da kendiliğinden var olan– kimdir? Tanrı bilir... Belki de bizzat Tanrı...”

    Kitapta en ilgi çekici bölüm belki de, Unamuno’nun ‘Son deyiş’ yerine Augusto’nun köpeği Orfeo’nun gözünden olaylara ve insanlara bakış açısıyla aktardığı ‘ölübaşı söylevi’dir. Bu bölümde, bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir.

    Ayrıca, Unamuno’nun bu novilasındaki kurgusunun içine ustaca monte edilmiş mündemiçsel ve varoluşa dair sorgulatıcı etkisi olan derin ve çetrefilli mevzular ile siyasi içerikli göndermeler, Hasan Ali Toptaş’ın “Bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur.” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu gösterir niteliktedir. Bunu yazarın henüz yeni okumuş olduğum Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı‘nda da gözlemlediğimi söyleyebilirim.

    Son olarak, yazarın “dil” hususundaki hassasiyetini ve görüşünü yansıtan 1931 tarihli Unamuno’ya ait tek ses kaydı olan ‘Sözün Gücü’nden bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Fransız bir eleştirmen, İspanya’da neredeyse hiç yazar bulunmadığını, aksine kağıt üzerinde konuşan konuşmacılar olduğunu söylemiştir. Belki de, doğrudur, bu. Şahsen birisi için ‘kitap gibi konuşuyor’ denildiğini duymak kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur; insanlar gibi konuşan kitapları tercih ederim. İnsanların gözleriyle değil, kulaklarıyla okumayı öğrenmesi gerek. Diri olan sözdür. Söz, her şeyin başıdır. Başlangıçta kelam vardı, muhtemelen sonda da kelam olacaktır.
    Mesih, marangoz olan Mesih değil, ev inşa eden Mesih yazılı bir şey bırakmamıştır. Eserlerinin tümü söze dayanır. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
    Köy evleri inşa eden o adam
    Kayıktan seslendi,
    Onlar kıyıdaki çakıllar üzerinde,
    O ise su yüzünde süzülürken.
    Göl esintisi ağzından
    Kıssalar topluyordu;
    Bu saadete nail olan
    İşiten kulaklar,
    Gören gözler.
    Berrak havada filizleniyordu şimdi
    O kanatlı tohumlar.
    Güneş sarmalarken onları ışınlarıyla
    Esinti beşiklerini sallıyordu.
    Ta ki, sonunda bir kitaba düştüler,
    Ruhun trajedisi, heyhat!
    Onlar kuru çakıllara uzanmış,
    O ise su yüzünde süzülürken.

    ‘Şahsen sözlerimin kitaplarda ölmesinden, diri kalamamasından korkuyorum, zira daima dilden geçindim.’

    Ben ki, ihtiyar bir çocuğum,
    Vakit öldürmek için
    Oyuncağım Kastilya romansının
    İçini deşmeye koyuldum.
    Ancak birden irkildi
    Ve titredi elim
    Zira titrek kalpler
    Feryat figan ediyordu.
    Çan tokmağı geleneğinden gelen
    Dillerinin kemiğiyle,
    Kutsal bronz çanlarda
    Miserere ile Ave Maria çalıyorlardı.
    Düşüncenin şehadetidir
    Kalemle kelimeler savurmak,
    İhtiyar çocuğun oyuncağı,
    Trajik kemikli lisan.”

    Aynı lisana mensup Jorge Luis Borges ’ın ifadesiyle:
    “Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır, Unamuno.”

    *Sis’in 2006 yılında çekilmiş, Meksika yapımı bir filmi de var:
    https://www.youtube.com/watch?v=v01y3MzQ1o8
    Yine, 2006 Hollywood yapımı “Stranger Than Fiction”da Sis’teki gibi bir kurgu karakter ile yazarı arasında buna benzer paralellikte bir hikaye senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştı; daha önceden seyretmiş olanlar elbet hatırlayacaklardır. Bundan yeni haberi olup da, izlemek isteyenleri finalde sürprizli bir son bekliyor:
    https://www.filmmodu.com/...n-turkce-dublaj-izle
  • 104 syf.
    ·2 günde·8/10
    Dünyada tarihsel olarak yer etmiş herhangi bir olaya tek yönlü bakamayız. Bir olay neticesinde birtakım getiriler olduğu gibi bazı götürüler de olabilir. Savaş, bunların en somut örneğidir. Bir savaşın sonucu hangi ülkelerin galip geldiği (gerçekten galip mi?) veya yenildiği değildir aslında. Tarihsel somutluk ve nesnellik olarak bir grup isimlerden söz edilebilir elbette, ama bununla sınırlı kalmamalıdır bir savaşın sonucu. Savaşa şahit olan ülkelerdeki savaş sonrası durum da göz önünde bulundurulmalıdır. Zaten söz konusu Böll olduğunda savaş olmaksızın söz edemez hale geliyoruz ondan ve onun eserlerinden. Kimi eserleri, mesela Ademoğlu Neredeydin eserindeki gibi savaşın salt içinde geçmese bile savaşın etkilemiş olduğu bir ülkede geçer mesela. Savaş yeni bitmiştir, ülke savaş sonrasında her ülkenin girdiği bir toparlanma evresindedir. Bu sefer de bundan bahseder Böll, bize bu açıdan da anımsatır savaşı.

    Bu eserinde de Böll, bizleri savaş illetini daha yeni atlatmış bir Almanya'ya götürüyor. Bir tamirci çırağının gözünden bakıyoruz dünyaya. Yaşadığı aşka şahit oluyoruz. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. İnsanlık olarak öyle kötücül bir algıya sahibiz ki, herhangi biri kendisine göre düşük statüde bulunan başka birinin, kendisinin yaşayacağı ve yapacağı şeyleri gerçekleştirebileceğine inanmıyor. Mesela en basitinden üst statüde bir yazar kendi yaşadığı bir aşkı, bir tamirci çırağının aşkından çok daha değerli görür, eğer bunu kıyaslayacak olursa. Bunun sosyal statü ile hiçbir ilgisi yoktur aslında. İnsanın kendini geliştirmesi ya da yaşamış olduğu duygular sosyal statüye bağımlı değildir. Dağdaki bir çoban felsefi açıdan bir üniversitedeki öğretim görevlisinden daha çok bilgili olabilir. Kendini geliştirdiyse neden olmasın ki? Ama bizdeki bu kötücül algı onun o bilgiye sahip olamayacağını inatla bize bildirir, nedeni ise çok komiktir, çoban üniversite okumuş mudur, diploması var mıdır ki? Ah, sanırım insanlar Bernhard'ın bahsini ettiği gibi kendilerine bedelsiz bir şekilde diploma verilecek olsa ölümü bile göze alacaklar.

    Bu noktaya nereden geldim? Eserde karakterimizin bir tamirci çırağı olmasının ondaki duyguları ve yaşadığı şeyleri değersizleştiremeyeceğini düşündüm. Eserde buna da dikkat çekiliyor zannımca. Konudan uzaklaşmayalım en iyisi. Savaş aslında resmiyette bitmiş gözükse de bir ülke için hemen öyle kolay kolay bitmez. Etkisi yıllarca devam eder o ülkede. İşte bu etki altında kıvranan Almanya'daki bir tamirci çırağıdır karakterimiz. Kendisi öyle zorluklar yaşamış bir insandır ki zamanında evsizlerle birlikte ekmek ve yemek sıralarına girmiş, sokaklarda uyumuştur. Ama en sonunda bir çamaşır makinesi şirketine tamirci çırağı olarak girmiştir.

    Eserde karakterimizin söylediği bir söz çok dikkatimi çekti. Ödenecek paraya değmeli sözünün saçmalığından, ödenecek paraya değen hiçbir şey olmadığından söz ediyordu. Bu, son derece yoğun bir düşünce aslında bir yönden bakınca. Ödenecek paranın değip değmediğini nasıl anlayabiliriz? Bir şeyin değerini en başta biz nasıl belirleyebiliriz? Markette karşımıza çıkan bir ürünün neden o fiyatta olduğunun elbette ki ekonomi bilimi açısından mantıklı bir açıklaması var ama benim sözünü etmeye çalıştığım biraz daha soyut. Para, modern çağda öyle değersiz bir hale gelmiştir ki paranın değip değemeyeceği şey paranın salt kavramından bile daha üsttedir. Çünkü para insanı aşağılara sürüklemiştir. Savaşlar büyük paralar harcanarak yapılır. Bir grup zengin, kendilerine fazla gelen paralarını piyonlar yardımıyla harcamak ve bu uğurda çıkan curcunayı izlemek ister. Buna bizler savaş ismini veriyoruz. Savaşlar bile parayla gerçekleşirken, savaş sonrası bitik bir ülkede dahi para uğruna insanlar sokaklarda yatıyorlarsa para kavramsal olarak değersiz hale gelmiştir. Bu yüzden de karakterimizin eserde çokca sözünü ettiği, eserin isminde de yer alan ekmek, salt paranın kendisinden bile daha değerlidir.

    Bu bağlamda eserde bir sembolize edilme de vardır. Ekmek kavramsal olarak birçok şeyin önündedir artık. Karakterimiz ekmeğe öyle takıntılıdır ki cebinde bile aç kalma ihtimaline karşı ekmek taşır. Ekmekle huzur bulur; eğer ekmeği varsa o akşam huzurludur, çünkü yemek bulamazsa bile ekmek vardır sonuçta. Uzun ekmek sıralarına girer, yalnızca bir tek ekmek alabilmek için. Bu açıdan baktığımızda ekmek birçok değerin önüne geçmiş (belki de gerçek hak ettiği yeri bulmuş), değerli gibi görünen kavramlar da değersizleşmiştir. Savaş yaralısı, ekmeklerin bile sayıyla üretildiği bir ülke hayal edin. İnsanlar savaşın şokundan dolayı belki açlık hissetmezler ama o şoktan yavaşça çıkıyorlardır artık ve karınları ölesiye açtır. Bunun fark edilişinin yaşandığı bir ülkedir o dönem Almanyası.

    Çalıştığı şirketin önemli bir mevkideki bir kişisiyle olan konuşmaları da beni derinden sarsmıştır. İnsanın çalıştığı mevki ne derece düşük olursa olsun kendi düşüncelerini saklamamalı, bir yerde bir terslik gördüğünde bunu dile getirmekten çekinmemelidir. Mevki hiçbir şeydir, bu açıdan insan cesaretini kaybetmemelidir. Mesela bir tamirci çırağının, bizim ülkemizde işvereninin yapmış olduğu bir haksızlığı korkusuzca dile getirdiğini hayal edin. Büyük ihtimalle işinden olurdu. Ama gerçek, işinden olmaktan daha önemlidir. Gerçekleri yok saymak uğruna para kazanmak sahtekarlıktan başka bir şey değildir aslında. İşte karakterimiz de aynı bu şekilde sesini çıkarıyor. Şirketler üzerinde insanlar birer isimden ibarettir. Bir iş kazası olur ve hemen üstü çizilir ölen kişilerin. O iş kazasının önlemi, ölen kişilerin o ana dek çektikleri zorluklar; bunların hiçbiri sorgulanmaz. Çünkü şirket ismin üstünü çizmiş, o kişinin varlığını bitirmiştir. Öyle bir bitiriştir ki bu, o ölen kişi sanki daha önce hiç varolmamıştır. Nasıl olsa yerini başkaları dolduracaktır. Savaş sonrası zorluk çeken, normal zamanlara göre halkının çok daha fazla iş aradığı bir ülkede şirketlerin bu denli ikiyüzlü davranışları da doğal olarak artacaktır. Çünkü yeni işçi alımı sürekli vardır, ve bir işçinin lafı mı olur (!). İşte o dönemdeki şirketler statüsü de bu denli bir düzenbazlık içindeydi.

    Böll müthiş bir betimleme yeteneğine sahip. Karakterimizin aşktan kendini kaybettiği sahneler o denli iyi resmedilmiş ki okurken karakterimizin kaybolması gibi siz de kayboluyorsunuz. Bir bulanıklık kaplıyor dört yanınızı eseri okumaya devam ederken. Sanki sisli bir kasabada yarı uyanık yarı uykulu yürüyormuş gibi. Böll bu tarz, zorlukların arasında tek umut olarak kalan ve tutunulan aşkları işler aslında. Bu aşklar kimi zaman açlıkla burun buruna yaşayan bir adamın tek tesellisi olur, kişi zaman da savaşın ortasındaki bir askerin tek avuntusu. İnsan zor durumlar yaşadığında tutunduğu şeye normalden daha sıkı bir şekilde tutunur. Bu tutunduğu şey onun için neredeyse kutsal hale gelir. Bu yüzden de zorluklar altında yaşanılan aşklar her zaman daha yoğundur.

    İlk Yılların Ekmeği; bir ülkenin yaralarını sarmasını ve bunun getirilerini, genç bir aşığın gözünden gördüğümüz bir bakış.
  • Yapay Zekanın Yükselişi

    İlk defa bir bilim kurgu yazarı tarafından kullanılan robot kelimesi Çekçe “serf” anlamına geliyor. Robot, otonom veya önceden programlanmış görevleri yerine getirebilen elektro-mekanik bir cihazdır.

    Güncel tanımı ile robotlar, elektronik ve mekanik birimlerden oluşan, algılama yeteneğine sahip olan ve programlanabilen cihazlardır. Başka bir tanımla robotlar, canlıların işlevlerini ve davranışlarını taklit edebilen, fiziksel yeteneklere ve yapay zekâya sahip, disiplinler arası öğeler içeren mühendislik ürünleridir. insanca duygulardan yoksun yaratıklar olarak kullanılan robotlar, daha sonra birçok bilim kurgu romanına konu olmuştur. Isaac Asimov ünlü robot serisiyle teknolojik açıdan tutarlı bir robot kavramı yaratır ve robotların amacının insana hizmet olduğunu, bir robotun kendi amaçlarını insanların amaçlarına hiçbir zaman tercih edemeyeceğini koyduğu 3 Robot Yasası’yla belirler. Bu robot yasaları şu anda insanla robot arasındaki ahlaksal ve hukuksal ilişkinin temelini oluşturmaktadır.

    0- Bir robot insanlığa zarar veremez veya hareketsiz kalarak insanlığın zarar görmesine izin veremez. (Bu yasa, sonradan “Sıfırıncı Yasa” olarak eklenmiştir.)

    1- Bir robot, 0. kuralla çelişmediği sürece, hiçbir şekilde insanoğluna zarar veremez veyâ pasif kalmak suretiyle zarar görmesine izin veremez.

    2- Bir robot, 0. ve 1. kurallarla çelişmediği sürece, kendisine insanlar tarafından verilen komutlara itaat etmek zorundadır.

    3- Bir robot, 0., 1. ve 2. kurallarla çelişmediği sürece, kendi varlığını korumak zorundadır.

    Robotlarla yaşam düşünüldüğü kadar kötü olmayabilir. Ama onlardan kurtulmak isteyenler için çalışma yasalarını değiştirmek ya da ülkenin etrafına duvar örmek yeterli olmayacaktır.Robotların yükselişi önümüzdeki yılın hikayesi olmaya aday. Sanayi devrimi döneminde fabrikalardaki makine kırıcılar hareketinin isyanından beri mekanizasyon insanların işlerini elinden almaya devam ediyor. Ama dönüşüm hiç bu kadar hızlı olmamıştı. Birçok insan yakın gelecekte yapay zekanın insan zekasına üstün gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. Dolayısıyla bu konuda etik tartışmalara başlamak için henüz erken. Ancak her gün makineler eskiden sadece insanların yapabildiği başka bir işi daha öğreniyor. 3 boyutlu yazıcılar ulaşım ve üretim alanındaki istihdam ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Sürücüsüz araçlarsa yakın gelecekte bizi bekliyor. Kamyon şoförlüğünün tüm Dünya sınırları içindeki en yaygın meslek olduğunu düşünürseniz bu oldukça korkutucu bir gelişme.
    Araştırmacılar ABD’deki işkollarının yarısının 2033 yılı itibariyle makineleşme tarafından yok edileceğini söylüyor. Sırada ise tıp, hukuk ve habercilik varmış gibi görülmekte. Bankacıları da unutmayın. Otuz bin kişiye istihdam sağlayan Boston’daki State Street bankasının başkanı Michael Rogers, 2020 yılına kadar 5 çalışanından birinin yerinin bir algoritma tarafından doldurulacağını düşünüyor.

    Çünkü iş yeri sahipleri için “Makineler her zaman kibarlar, her zaman çapraz satış fırsatlarını değerlendiriyorlar. Hiç bir zaman tatile çıkmıyorlar. İşe geç kalmadıkları gibi onlardan kaynaklanan bir iş kazası ya da yaş, cinsiyet, ırk ayrımcılığı davası da olmuyor.” Uzmanlar uzun yıllardır dördüncü ,ya da beşinci sanayi devriminden, küreselleşmenin üçüncü dalgasından ve onun yaratıcı yıkıma sebep olan teknolojilerinden bahsediyorlar.Ancak konunun bu sefer gündeme gelmesinin ardında politik şartlar yatıyor. Ortada yeni bir soru var. Bu yeni ekonomik darbe, ekonomisi küçülen şehirlerin isyanı ve geride kalan düşük gelirlilerin feryatları için ne anlama gelecek? Çoğu kişi için tüm bu olanlar fakirleşen kesimlerin başkaldırısından başka bir şey değil. Milliyetçilik ve kimlik konuları bu başkaldırının temalarından sadece ikisi. Artan işsizlik ve gittikçe artan eşitsizlik hissi de bu temalardan. Saygı duyulan bir ekonomist olan Profesör Richard Baldwin, koşulların daha da kötüye gideceğini iddia ediyor. Baldwin, “Londra’daki otel odalarını, Kenya ya da Buenos Aires’te yaşayan insanların internetten kontrol ettikleri robotlarıyla onda bir fiyatına temizlendiğini düşünsenize” diyor. İnsanların buna verecekleri tepkiyi tahmin etmek Baldwin’e göre basit: “Buna oldukça sinirlenecekler!”
    Bazı görevler için insanın yerini tamamen alabilecek, bazı görevler için ise insanlara yardım edebilecek sistemlerin hazırlanmasıyla ilgili çalışmaları kapsayan bu bilim dalında çalışan kişiler genel olarak yazılımcılar, elektriksel donanım tasarımcıları, mekanik donanım tasarımcıları ve bunların üreticileridir. Robot duyargaları ile çevresini algılayan, algıladıklarını yorumlayan, bunun sonucunda karar alan, karar sonucuna göre davranan, eylem olarak hareket organlarını çalıştıran veya durduran bir aygıttır ve algılamalarına göre bizden bağımsız davranabiliyorsa o artık bir robottur. Ve bilinenin dışında aslında bu konu üzerine yapılan en büyük araştırma ve çalışmalar askeri ve savaş robotları üzerinedir. Savaş robotu deyince aklımıza ilk gelen şey sanırım Drone lar olur. Drone uzaktan kontrol edilebilen bir tür uçak teknolojisi olup Türkçede insansız hava aracı anlamına gelmektedir. Drone’lar ilk çıktığında gözlem ve savunma gibi amaçlarda kullanılmasına rağmen bir süre sonra saldırı amaçlıda kullanılması insanların hafızalarında savaş ve çatışma ile özdeşleşmesine neden olmuştur. Şu sırada pek çok farklı füze ve savaş başlıkları ile en gözde ve hızlı savaş robotlarının başında gelmektedir.

    Aslında Amerika başta olmak üzere pek çok büyük güç bu robotlar üzerinde yatırım yapmaya başlamıştır. Askeri sırlar bunu çelik kapılarda saklasa da yinede dış Dünya ya sızan bazı korkunç ve rahatsız edici bilgiler mevcuttur. Bunlar içinde en korkuncu ise Tüm Dünyanın jandarmalığına savunan ABD nin yakında tüm ulusları egemenliği altına almak için harekete geçeceği iddiaları kulaktan kulağa yayılmaktadır. Ayrıca ABD nin bunun için en güvendiği güç ise yeni geliştirdikleri roketler ve füzeler değil sayıları yaklaşık 500 bin olduğu söylenen üstün teknolojiyle donatılmış dev robot askerlerdir. Hatta bu söylenti meşhur illuminati kartlarında bile bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili en önemli be bilinen merkezlerderden biri de üzerinde yapay zekanın ışığının parladığı kurum Darpa dır. Yani Defansif İleri Araştırma Projeleri Ajansı, ordu tarafından kullanılmak üzere, yeni teknolojiler üretmekle sorumlu ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir ajanstır. Yıllık bütçesi bilinmemekle birlikte bir çok ülkenin genel bütçesinden daha büyük olduğu da su götürmez bir gerçektir.
    Soğuk savaş döneminde Rusya’nın Sputnik füzesini uzaya göndermesinin ardından 1958’de ARPA adıyla kurulmuştur. DARPA bugünkü İnternetin geliştirilmesinden sorumluydu ve Unix ile TCP/IP’yi de içeren birçok geliştirme projesini finanse etti. Darpa’nın yapay zeka ile çalışan askeri saldırı robotlarının ilk olarak 2009 yılında Irak’ta kullanıldığı ancak kendi kararlarını verebilen bu savaş makinaları kapatılmak istendiğinde operatörü öldürünce proje askıya alındığı bilinmektedir.

    Bununla Beraber Darpa’nın Aldebaran firması ile ortak olarak geliştirdiği 35 cm boyundaki 7 tane humanoid robotu 2015 senesi mayıs ayında açık alanda test edildiği esnada kanalizasyonu kullanarak kaçtılar. Robotlar’ın başlıca özellikleri herhangi bir wifi ağına şifre gereksinimi olmaksızın bağlanabilmeleri, internetteki alet yapımı adresler haritalar gibi bilgileri hızlı şekilde alıp işleyebilmeleri, solar enerji ile şarj olmaları, ve su geçirmez oluşları. Humanoidlerin firarının hemen ardından mahkeme konuya yayın yasağı getirdi. Darpa ise özel bir ekip kurarak robotları aramaya başladı kanalizasyonlarda yapılan detaylı incelemelerin ardından robotların gpslerini devre dışı bırakarak ormanlık alana kaçtığı saptandı. Ormanlık alanda yoğunlaşan aramalarda zaman zaman hümanoidlerin izlerine rastlansa da henüz hiç birisi yakalanamadı, robotların amacı hakkında ise bir bilgi yok. Ancak Darpa tesislerin de de aktif vaziyette aynı tür robotlardan 10.000 tane kadar olduğunu Aldebaran firması açıkladı. Tokyo merkezli firmanın yaptığı sansasyonel açıklamalardan sonra Darpa firmayla 2020 yılına kadar olan sözleşmesini tek taraflı olarak fesih ettiğini açıkladı. Bilişim uzmanlarının ateşli şekilde eleştirdiği kurumun marifetleri humanoidlerle de sınırlı değil günümüzde Afganistan da Amerikan ordusunca Taliban’a karşı kullanılan yüksek teknoloji ürünü silahlı insansız hava araçları da yine Darpa menşeli. Fakat Darpa’nın en ürkütücü projesi bu değil.

    Kurum 2008 yılında tüm ülkenin güvenliğini kontrol edecek bir yapay zeka üzerinde çalışmaya başladı uzmanların hakkında sayısız eleştiri makalesi yazdığı program eğer kontrolden çıkarak yahut internet erişimi ile kendisini bir yere kopyalayarak sistemleri ele geçirirse elindeki dijital şekilde yönetilen kimyasal ve balistik füzelerle neler yapabileceğini hayal etmek pekte zor değil.
    Geleceğin askerleri Enerji kaynakları ve işlemcileri büyük sorun olan robotların, 21.yüzyıl enerji optimizasyonu ilkeleri kapsamında tek şarjla 6-8 saat tam operasyonel olması sağlanmış durumda ancak bu süre, askeri operasyonlar, asker gönderilmek istenmeyen tehlikeli görevler, kurtarma operasyonları ya da askeri araç şoförlüğü için kullanılması düşünülen robotlar için pek de yeterli bir çalışma süresi değil. Bu sorunu ortadan kaldırmak isteyen araştırmacılar ve bilim adamları, yakıtını dışarıdan alarak enerjisini kendisi üretecek olan robotlar geliştirmeye karar verdiler. 2003’te ortaya atılan fikir, 2008’in ortalarında gerçekleştirildi ve savaş alanlarına gönderilecek ilk robotlar üretildi. Sonuç ise bir dönem Amerika’da oldukça panik yarattı. Pentagon için Silikon Vadisinde bulunan Cyclone Power Technologies tarafından üretilen ve Amerikan ordusuna bağlı çalışan DARPA tarafından finanse edilen EATR’nin (Energetically Autonomous Tactical Robot) önüne çıkan her şeyi yediği, yiyeceği hiç ağaç, odun, hayvan vs. kalmadığında ise savaş alanındaki cesetlerle beslendiği söylentisi yayılınca, Amerikan halkının aklına Terminatör ve benzeri robotlar geldi ve halk isyan etti ,EATR’nin üreticisi Cyclone Power Technologies’in başkanı Harry Schoell her ne kadar “cesetler robotun menüsünde yok, merak etmeyin yemez.” dese de halk ikna olmadı. Bunun üzerine Schoell, ölülere saygısızlığın Cenevre Sözleşmesine göre bir savaş suçu olduğunu ve bunun asla kabul edilemeyeceğini söylemesi üzerine, halk ikna oldu. Ancak bu kez de “acaba bu tür robotlar insanları yer mi?” korkusu baş gösterdi.
    İnsanları yiyeceğinden korkulan EATR’den sonra ise yine DARPA tarafından finanse edilen ancak bu kez başka bir teknoloji devi olan Boston Dynamics tarafından üretilen robot asker PETMAN sahneye çıktı.

    Savaş alanlarında kimyasal tehlike olan bölgelere gönderilmesi düşünülen PETMAN, ortalama bir erkek boyuna kilosuna sahip ancak çok daha fazla ağırlık kaldırabilme yetisine sahip, ayrıca PETMAN darbelere karşı direnç göstererek düşmeden yoluna devam edebiliyor. Robot teknolojisinin gelişimine öncülük eden Japon ve Amerikan eserlerinin üzerine bir katkı da en fazla 5 sene içerisinde orduda görevlendirmek için bir tür siber asker tasarlayan Rusya’dan geldi. Exoskeleton adı verilen siber askerlerin düşünce gücüyle çalışlması planlanıyor. Rusya, insandan çok daha güçlü ve hareket kabiliyeti üst düzeyde olan robotları prototip olarak üretmiş durumda. Ancak yapay zeka eklenilmesi düşünülen bu robotlar için beyin-işlemci karışımı yarı organik bir protez geliştirilmesi için çalışmalar sürdürülüyor.
    Exoskeleton ağırlıklı şınav çekerse en az bir denizci kadar dayanıklı ve eş fiziksel yeteneklere sahip olan bu robotların görünüşleri ise Terminatörü aratmıyor. 300 kilo ağırlığı bir tüy kaldırır edasıyla kaldırabilecek kadar güçlü olan bu robotların, askeri alan haricinde deprem sonrası enkaz kaldırma, fabrikalarda ağır parçaların kaldırılması ve taşınması ve yangınlarda itfaiye eri olarak da kullanılması düşünülüyor. Son olarak ise Mirror Online Aralık ayında Rusya tarafından uzay araştırmaları için geliştirildiği bildirilen FEDOR adlı android robotun Son Deneysel Gösterilerini yayınladı.

    Robot Android Teknikleri ve İleri Araştırma Fonu tarafından geliştirilen FEDOR 2021 uzay seyahati için ayarlandığı ve şu anda uzun vadede ISS bakımı için kozmonotlara kalıcı bir yedek olarak lanse edilmekte. Ayrıca robota askeri yetekler de öğretilmeye başlandığı ve bunun herhangi bir aksilik olması ihtimalinde kurtarma görevleri düşünülerek oluşturulduğu söylenmekte. Rus uzay ajansı Fedor programının, Ay’da kalıcı bir üs inşa etmek için geliştirildiğini, bu üssün de özellikle maden çıkarma amacıyla daha büyük bir projenin bir parçası olan ve başlangıçta 11 kozmonot ve çeşitli robotlar evi olacağını belirtti. FEDOR normal bir insan boyunda olup 160 kg ağırlığında ,ekstra ekipmana bağlı olarak da 20 kg kadar yük kaldırabiliyor. Bununla beraber motor becerileri ile çoğu tamir aletlerini kullanıp , bir insan gibi araç kullanabiliyor. En son yaptığı gösteride ise iki eliyle kullandığı silahlarla bütün hedefleri tek bir sapma olmadan vurmayı başardı. Rusya Başbakan Yardımcısı Rogozin Dmitryi Robot F. E. D. O. R. iki ellerini kusursuz kullanarak mükemmel bir beceri gösterdi “dedi. Ayrıca “Terminator oluşturma niyetinde değiliz, ama bu ilerleme yapay zekanın çeşitli alanlarda kullanılması için büyük bir öneme sahip olacak.” Diyerek sözlerini bitirdi. Fakat uzay uçuşları ve arama kurtarma operasyonu için kullanılacağı söylenen robotun neden silah kullandığını ve bunun üzerine hassasiyet ile durduklarını açıklamadı .

    Robot teknolojisi sanıldığı kadar kolay gelişmiş bir süreç değil. Zira yürümek bizim için çocuk oyuncağı olsa da, aslında çok komplike bir sistemin ürünü. Ortakulakla sinir sistemi arasındaki muhteşem bağlantı sayesinde yürüyebildiğimizi biliyoruz. İşte bu sistemin bir robota entegre edilmesi sanıldığı kadar kolay değil, çok ciddi bir yazılım gerekmesinin yanında, bu yazılımla donanımı çalıştıracak güçlü bir işlemci de gerekiyor. Elbette tüm sistemi besleyecek gücü sağlayacak kaynak da büyük bir problem. Boston Dynamics’in ürettiği ilk robotun fosil yakıt tüketen bir motoru olduğunu hesaba katacak olursak, güç kaynağının ne denli ciddi bir sorun olduğu görebiliriz. Silahlı süper robot askerler ve her ne olursa olsun, belli bir program çerçevesinde hizmet verecek insansı robotlar artık neredeyse evlerimize girmeye hazır. Tabii konuyla ilgili etik tartışmalar da sürüyor. Bu robotlara yapay zeka eklemek mantıklı mı? İnisiyatifi olan robot matematiksel bir mantıkla fayda üretmeye çalışırsa ne olur, yapay zeka eklenen robot bir gün kontrolden çıkıp da kendi ordusunu kurmaya kalkarsa sorusuna daha bir cevap bulunmuş değil.

    Umarız ki hiçbir nesil istilalar görmez. Sonuç olarak, belli düzeyde basit işlemleri yapabilecek ev robotlarının yanı sıra, savaş alanlarında bir insan askerden çok daha uzun süre aç, susuz ve hatta bacaksız (bacağını tekrar üretebilen robot geliştirilmeye çalışılıyor) savaşabilecek robotların üretilmeye başlandığını biliyoruz. Umalım ki bilim kurgu filmlerindeki robot istilalarıyla, insanları ikiye ayırıp bir parçasını sağa bir parçasını sola fırlatan kontrolden çıkmış canavar robotlarla karşılaşmayalım.ve şu sözleri duymayalım Kemiklerin una dönüşecek ve onların üstünde yeni bir nesil yürüyecek.
  • Bir saniyenizi ayırın ve cinsiyetinden bahsetmeden bir kişi hakkında konuşmaya çalışın. Eğer anadiliniz İngilizce ise muhtemelen başaramamış olabilirsiniz. Fakat Endonezya’da doğmuş olsaydınız bunu gerçekleştirebilirdiniz. Kaliforniya Üniversitesinde dil ve biliş alanında çalışan Lera Boroditsky, Güneydoğu Asya ülkelerinden birinde yaşayan bir meslektaşıyla yaptığı bir sohbeti düşündüğünde,meslektaşı ona tanıdığı biri hakkında sorular sorarken 21. soruya gelene kadar cinsiyetle ilgili hiçbir soru yöneltmediğini fark etti.

    Boroditsky düşüncelerini, ‘’Bunu önemsemiyormuş gibi görünüyordu.’’ sözleriyle belirtti. Bazı kültürlerde cinsiyet, öne çıkan özelliklerden biri değildir. Ancak bazılarındaysa olması gerekenden de belirgindir.

    Dillerin cinsiyetle başa çıkma şekli 3 sınıfa ayrılabilir :
    Bazı diller, İngilizce gibi, kelimeleri cinsiyetlere ayırmaz. İnsanların ve hayvanların cinsiyetini belirtmek için bazı isimler ve zamirler kullanılır. Roman dilleri gibi diller ise grametik olarak cinsiyetlere ayrılmıştır. Bütün isimleri gerçek cinsiyetleri ile alakası olmaksızın cinsiyet kategorilerine yerleştirirler. Mesela ‘’la casa’’ dişi iken ‘’el bano’’ eril bir kelimedir. Bununla birlikte, dilden dile bazı kelimeler ve cinsiyetleri arasında az da olsa bir tutarlılık vardır.

    Fakat aralarında İspanyolca’nın da bulunduğu bazı dillerde ‘’erkeklik’’ kelimesi bile dişi olarak sınıflandırılmaktadır. Endonezya dili, Fince ve Mandarin gibi üçüncü kategoride bulunan diller ise cinsiyetsizdir. Bu dillerde ‘’anne’’ gibi kadın ve erkek için cinsiyet bildiren sözcükler bulunsa da canlılarda ve nesnelerde cinsiyet bildiren zamir veya dilsel işaretler yoktur.

    Kelimeler Düşünceleri Etkiler
    Cinsiyeti algılama şeklimiz öğrenirken bize nasıl sunulduğuna bağlı ve dilimiz de bu konuda büyük bir role sahip. Bir araştırma grubu konuştuğumuz dilin, cinsiyet özellikleri de göz önünde bulundurulduğunda , düşünce ve davranış biçimimizi şekillendirdiğini öne sürüyor. Bir çalışmada Boroditsky, biri Alman biri İspanyol olan iki katılımcıdan bir köprüyü tanımlamalarını istiyor. Almancada dişi olan bu kelime İspanyolcada erildir.

    Alman katılımcı köprüyü tanıtmak için güzel, zarif ve kırılgan gibi sıfatlar kullanırken İspanyol katılımcı tam aksine yüksek, tehlikeli ve güçlü gibi sıfatları tercih ediyor. Çalışmanın diğer katılımcıları, haftanın farklı günleri gibi konuşmaları istendiğinde, o kelimelerin cinsiyeti doğrultusunda eril veya dişi sesleri kullanıyorlar. Boroditsky ve daha birçok bilim insanına göre, bunun gibi deneyler dil ve bilişselliğin bağlantısının bir kanıtı niteliğinde.

    Eğer bir kişi her kelimesinde cinsiyetin farkına vararak büyürse, bu konuşma alışkanlığı onu kadın ve erkeğe farklı bakmaya ve güçlü ön yargılara sahip olmaya itiyor. Bu konuyla ilgili Boroditsky, “Dilimizdeki yapılara gerçekten inanma eğiliminde olduğumuzu düşünüyorum” diyor, “Gerçekten gerçeği yansıttıklarına inanıyoruz.”

    Yıllar boyunca bazı filozoflar anadillerini, objelerin doğru cinsiyetlerini belirttikleri için övmüştür. Fakat buna dair bir kanıt bulunmamaktadır. Tek dil konuşan insanla, kendi dillerini doğru olarak kabul etmeye eğimlilerdir. Boroditsky, başka dillerle tanışan insanların bu tarz bir yanılgıya düşmediğini belirtmiştir.

    Dilin hiçbir özelliği olmazsa olmaz değildir. Mesela, eski İngilizce orta çağda grametik olarak cinsiyetlere ayrılmıştı, ta ki dönemin yarısında konuşma dilindeki değişikler sonucunda kadın ve erkek arasındakivokal farklılıklar ortadan kalkıncaya kadar. Boroditsky, İngilizce ile beraber, Avrupadaki, Orta Doğudaki ve Hindistan’daki daha birçok dili ortaya çıkaran Hint-Avrupalıların biyolojik olarak kadın ya da erkek olan şeylerin sonundaki seslere bakarak hangi kelimenin cinsiyetlerini belirlediklerini ve diğer kelimelere de bunu uygulayarak dildeki kategorizasyonu ortaya çıkarmış olabileceklerini belirtti.

    Bu açıdan bakıldığında, dilin cinsiyetlendirilmesine ya da cinsiyetinin bulunmamasına kasıtlı olarak karar verilmediği, bunun seslerin aşamalı olarak evrim geçirmesiyle oluştuğu söylenebilir. Boroditsky, çoğu zaman konuşmacıların konuşmaları sırasında yapılan ince kaymaların farkına bile varmadıklarını söyledi.

    Ancak son zamanlarda bazı ülkeler, kasıtlı olarak dillerini değiştirmek için çaba sarf ediyorlar. İsveç, sınıf ayrımlarının üzerindeki vurguyu kaldırmak için yıllar önce resmi zamirlerini düzenledi, Fransa’da ise halk cinsiyetten bağımsız bir dil için baskı yapmakta. Mevcut haliyle Fransızcadaki birçok mesleki kelime eril cinsiyete sahip. Kapsamlı dil taraftarları, bu durumun kadınları dezavantajlı kıldığını bu yüzden mesleki kelimeler için ya yeni dişi versiyonlar ya da tarafsız zamirlerin bulunması gerektiğini dile savunuyorlar.

    Cinsiyetli Dil Zarar verdiği Takdirde
    Feministler uzun bir süredir cinsiyetli dillerin seksizm’e neden olduğunu savunmaktadır ve birçok araştırma bunu destekler niteliktedir. Bazı araştırmalar, cinsiyet ayrımına sahip dillerden olan Almanca ve İspanyolca konuşan insanların İngilizce konuşanlara nazaran daha seksit yaklaşımlarda bulunduğunu ortaya koymuştur.

    Stanford Üniversitesinde Dilbilim profesörü olan Penelope Eckert, dillerin ideolojilerin yansıması olduğunu söylemiştir. Örneğin, eril zamiri bütün cümleyi kapsayacak şekilde kullanıyorsak ( eğer bir erkek kendini hasta hissederse o erkek doktor çağırmalı) ya da bütün insanlığa hitap etmek için ‘’insan oğulları’’ kelimesini kullanıyorsak bu toplumsal değerlerimizin bir işaretidir ve onları güçlendirir.

    Erkekleri ve kadınları (“iyi akşamlar, bayanlar baylar”) içeren cümleler bile ikili bir cinsiyet sisteminin benimsendiğini göstermektedir. Bu konuyla ilgili Eckert, ‘’Bu ifade biçimleri her yerdeler ve biz farkına varmadan cinsiyetlerle ilgili düşüncelerimiizi etkiliyor.’’ Dedi. Eckert, İngilizce gibi dillere atıfta bulunan “cinsiyetsiz” teriminin bile sorunlu olduğunu, çünkü cinsiyetin doğal bir nitelikten çok sosyal bir yapı olduğunu savunuyor.

    Ayrıca konuşma şeklimiz ve ifade biçimimiz, düşüncelerimizden daha etkilidir. Çok sayıda araştırma, cinsiyetlendirilmiş dilleri olan ülkelerde daha fazla cinsiyet eşitsizliği olduğunu kanıtlamıştır ve bu da konuşmamızın kadınların yaşamlarını dolaylı olarak düşünülebilecek her şekilde etkileyebildiği anlamına gelmektedir. Bütün bunlar, kelimeler cinsiyetlere göre ayırmanın yararlarının da olmadığı anlamına gelmiyor.

    Boroditsky, bu durumun dilde daha fazla karmaşıklığa yol açtığını ve beynimizde daha etkin zihinsel işlemlerin gerçekleşmesine izin verdiğini söylüyor.Her isim bir kategoriye girdiğinden ve bunu değiştiren her fiil ve sıfat buna göre çekimlendiğinden, kelimeler arasındaki ilişkileri takip etmek daha da kolaylaşıyor. Dilsel sınıflandırma fikri yaygın olsa da bu sınıflandırmayı biyolojik cinsiyetlere göre yapma fikri evrensel değil.

    Bazı diller isimleri, ‘’canlılar’’ ve ‘’cansızlar’’ olarak kategorize ederken diğerlerinin daha tuhaf farklılıkları var. Avustralya Aborjin dilinde bir kelime grubu olan Dyirbal, ‘’ kadınlar, ateş ve tehlikeli şeyler’’ için isimler içermektedir. Boroditsky, cinsiyetleri İngilizce’deki gibi ayırmanın toplumun gelişmi için belli noktalarda yararlı olabileceğini vurguladı. Eğer cinsiyet eşitliği fikri kök salmazsa, cinsiyetlendirilmiş dil, kadınları görünmez olmaktan kurtarabilir.

    Ayrıca bu konu hakkında ‘’Bu, insanları gölgeden çıkarıyor.’’ Dedi. Boroditsky, kültür geliştikçe cinsiyetin önemsiz bir detay haline geldiğini ve sadece tartışmanın ufkunu sınırladığını da ekledi. Bir doktorun iyi ya da kötü olması, onun kadın ya da erkek olmasından daha önemlidir. Fakat cinsiyetsiz bir dile sahip olmanın yolu birçok engelle çevrili. İspanyolca gibi cinsiyet ayrımı olan dillerde farklılık grametik o kadar derinlere inmiş durumda ki bunun üstesinden sadece zamanın gelebileceği düşünülüyor.

    Daha ılımlı bir cinsiyetçiliğe sahip olan İngilizcede bile, gramerciler, yüzlerce yıldır popüler kullanımda olsa bile, genel kullanımdaki zamir olan “he” yerine “they” zamirini koymak gibi değişikliklere karşı savaş verdiler. Fransız dilinin öncülerinden olan Fransızca Akademisi, cinsiyetsiz dilleri ‘’yoldansapmışlar’’ olarak tanımlayıp onları kınama konusunda fazlasıyla ileri gitti.

    Enstitü, kapsamlı kullanımın karışıklık yaratacağını ve dilleri için ‘’ölümcül bir tehlike’’ teşkil ettiğini de dile getirdi. Boroditsky ise , “İnsanlar yapmak istiyor,” diyor,“Nihayetinde , dil insanların ihtiyaçlarına uygun olarak değiştirdiği bir araçtır.’’ Eckert, bunun bir gecede sihirli bir şekilde gerçekleşmeyeceğine katılarak bunu kabul ediyor ve ekliyor, ‘’Hiç kimse bir zamir değişiminin cinsiyetçiliği tamamen ortadan kaldıracağını düşünmez.’’

    Boroditsky, dilin akıl üzerindeki etkisini fark etmeye başladığımızda,konuşmamızdaki cinsiyetlerin rutin olarak ayrılmasının ortadan kaldırılmasının onlarda algıladığımız farklılıkları susturmaya yardımcı olabileceğini savunuyor ve şu sözleri söylüyor, ‘’ Belki de artık bir insanı cinsiyetine göre kategorize etmeden hayal etmenin ve onları bir birey olarak görmenin zamanı gelmiştir.’’

    Editör / Yazar: Zeynep BİROL
    Kaynak: http://blogs.discovermagazine.com/...ronouns-perceptions/