• Bu yaşadığım iğrenç olayın etkisinde kaldım. Bu sebepten ötürü 1000Kitap platformuna bir süre giremedim. Sonuna kadar okumanızı ve paylaşmanızı rica ediyorum. Bu tür insanlar gün yüzüne çıkmalı.

    Başımdan geçen trajikomik bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ailemi ziyaret etmek için memleketime geldim. Ailem ile vakit geçirmek, bana oldukça iyi geldi. Ta ki anlatacağım bu hadiseyi yaşayana ve tanık olana dek.

    Eve akşam misafir gelecekti. Yemekler hazırlanıp, sofra kuruldu. Yemek yenildikten sonra, çay ikramını yaptık. Hasbihal ortamı yavaş yavaş kurulmaya başladı. Sohbette günlük hayatın zorluklarından bahsedilmeye başlanmıştı. Ben ise konuşulanları pür dikkat dinliyor ve suskunluğumu korumak için kendimi frenliyordum. Dinlerken çileden çıkmam an meselesiydi. Eleştiri yapan kişi yani; misafir olarak gelen komşumuz o kadar sıkıntı çektiğini vurguladığı halde, konuyu dönüp dolaştırıp dine bağlıyordu. Tevekkül nedir bilmiyordu.

    Konuyu öyle taraflara çekti ki, alçaldıkça alçaldı kurduğu cümlelerin paydası altında. Dilinden şu bağnaz cümleler çıktı: “Bu ülkeyi bölenler bu komünist ve dinsiz gençler… Bunların hepsini asmak lazım. Geçmişler Nazım Hikmet gibi bir vatan düşmanını savunuyorlar. Allah ıslah etsin bunları.” Artık sabrım taştı ve konuşmalara dahil olarak başladım konuşmaya. Evvela şunu söylemem gerekiyor, sürekli dinden dem vuruyorsunuz ama dinin bütünleştirici ve ayrım karşıtı tutumunda bihabersiniz. Bunları söyledikten sonra lafın arasına girip, konuşmaya yeltendi. Lakin izin vermedim. Ben sizi uzun bir süre dinledim, aynı tutumu ve anlayışı sizden de bekliyorum.

    Sözlerime devam ettim. Dinin takvası altında insanları yargılamak, iğrenç bir hadisedir ve ayrımcılık yaparak toplumu sınıflaştırmak mide bulandırıcı bir eylem. Bana göre ağzınızdan çıkan bu sözlerin hepsi lafügüzaf. Hakkımda ne düşündüğünüze de biliyorum. Dini gizli yaşadığım için bana her türlü yaftayı yapıştırdınız. Çünkü ben sizin gibi dinim ile övmedim hiçbir zaman kendimi, daima içimde ve gizli olarak yaşadım. Okuduğum kitaplar yüzünden beni yargıladınız.

    Çocuğunun doğum gününe hediye olarak, kitap gönderdim. İçinden neler geçirdiğini de biliyorum, Pahalı hediyeler göndermedim. Güzel kıyafet, pahalı ayakkabı, saat göndermediğim için, zihninden şunları geçirdin: ‘Parası olduğu halde, kitap göndermiş cimri ve pinti adam.’ Bunların hepsini hissettim ve gerçek olduğu kanısında en ufak bir şüphem yok. Bunları dinlerken bukalemun gibi renk attı, çünkü sözlerimde en ufak bir yanlış yoktu ve hepsi yaşanmıştı. Mesela sizin evinizde televizyon var değil mi? ‘Evet var.’ Diye yanıtladı. Çok güzel, peki size ve ailenize ne kattı bana bir örnek verin. ‘Haberleri izliyoruz, Türkiye’den haberimiz oluyor işte.’ Başka ne kattı? Diye sorduğumda ııııııılamaya başladığı görünce, sözlerime devam ettim.

    Televizyon ve medya insanı köleleştirir. Düşünme ve sorgulama yeteneğinizi elinizden alır. Medya insanları oyalamak ve susturmak için vardır. Maalesef ailemin yaşadığı evde de var lakin benim evimde yok ve hiçbir zamanda olmayacak. Size göre hayat sabah uyanıp işe gidip, sonra akşam eve gelince televizyon karşısına geçip vakit öldürmek mi? Eğer hayat buysa, siz çoktan ölmüşsünüz ve beden diye ölü bir can taşıyorsunuz vesselam. Ben size ailemi kurunca, yaşayacağım evi anlatayım. Belki biraz canınızı sıkacak ama olsun yine de anlatayım.

    Evimde televizyon olmayacak. Büyük ekran LCD televizyonlara vereceğim parayı kitaplar için harcayacağım. Boydan boya raflar yaptırıp, kitaplar ile dolduracağım. Eşimle beraber kitap okuyup, düşüneceğiz ve sorgulayacağız. Eğer nasip olur bir evladım olursa, kitap kokusunu küçük yaşlardan itibaren ciğerlerine dolduracağım. Susması ve ağlamaması için, eline telefon ve tablet yerine yüreğimi ve sevgimi vereceğim. Oyunlar oynayacağım onunla. Kitap okuyacağız beraber. Onunda fikirlerini önemsediğimi, küçük yaşlardan itibaren idrak etmesi için elimden gelen gayeyi göstereceğim.

    Diyorsunuz ya: ‘Çocuklara ayıracağımız, vakit yok.’ Televizyon karşısında boş boş geçirdiğiniz vakitleri aklınıza getirin. O vakitleri evladınıza ayırın ve sonra bir köşeye geçip değişimi izleyin. Gelelim benim en şaşırdığım ve sinir olduğum noktaya. Nazım Hikmet'e oturduğunuz yerden atıp tuttunuz. Sağdan soldan işittiğiniz duyumlar ile eserlerini okumadan ona ‘vatan haini’ yaftasını yapıştırdınız. Son derece cahilce ve alçakça bir tutum bu. Yazarlar ülkenin en önemli değerleridir. Sizin sevdiğiniz bir yazar var mı? Diye sordum. ‘Tabi var dedi. Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek var.’ Çok güzel dedim ve sözlerime devam ettim. Size Necip Fazıl’dan bir şiir okuyayım eğer müsaade edersiniz. ‘Oku dedi, kibirli bir ses ile.’

    Başladım okumaya;
    “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu davet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...”

    Nasıl buldunuz diye sordum. ‘Çok güzel dedi ve devam etti. Ne de güzel yazmış üstat Necip Fazıl.’ İşte bu cümle benim bu tür insanlara nasıl acıdığımı ve üzüldüğümü bir kez daha yüzüme vurdu. Çünkü bu vatan sevdası ile yanıp tutuşan şiirin yazarı, Vatan haini diye yafta yapıştırdığı Nazım Hikmet’ti. Yazarını söyleyince kanının donduğunu hissettim. Ve sözlerimi şöyle bitirdim. Bu ülke ne çektiyse okumadan, düşünmeden ve sorgulamadan harekete geçenlerin yaptığı, davranışlar ve sergilediği tutumların yarattığı o iğrenç etkiden çekti.
  • 67 syf.
    ·Beğendi·9/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA KAPIN GELİN ..

    Pek sevgili kabak kemaneler , gevşeyen gönül yaylarıyla yazın gelişine mütakip ağustos böceği moduna geçen site sakinleri ve asgari ücretle çalışan karınca aromalı şekerpareler .. Herke"ş"e merhabalar .. Pazar günü çalışan kol börekleri.. Sanmayın ki sizi unuttum .. Size de geçmiş ola .. Size de MERHABA !!

    Biliyorsunuz bir etkinlik düzenledik .. Fikir babası biziz lakin ortalıklarda yokuz .. Laptopım CORT bayrağını çekince , Miyagi- san' a evriliverdik çıt çıt çıt tabletlerde yazacaz diye .. Hal böyle olunca ancak yazabildim bu incelemeyi .. Aslında Aziz "BABA" nın hiç bilinmeyen daha önce okuyup geçtiğim kitaplarına inceleme yazmaktı amacım .. Bilmeyenler alsın okusunlar diye .. Hikayelerini burda inceleme yaz yaz bitiremem .. Ne ben , ne de siz .. Bugün bu incelemeyi yazmama sebebiyet veren 4 kişi ve 4 inceleme var aramızda.. (Esasen dün yazacaktım bu incelemeyi ama çok içince black out la refüjden yuvarlanmışız .. YOLDAN ÇIKMIŞIZ sizin anlayacağınız ve bir kısmın pek sevdiği tabir ile .. Sabah HOŞAFİZE Birlikler kıvamında uyandım .. Dedim yazayım artık .. ) Pek tabii diğer arkadaşlar da yazdılar cizdiler .. Onlara da sonsuz teşekkürler ..Kim mi bu arkadaşlar ..

    Semih/Duvar/ ve Aziz Nesinlik olaylara katık olan incelemesi #28860057 =))

    Rahime arkadaşım ve beni kıskandıran incelemesi #28861076 .. cidden bu ne güzel bir incelemedir yahu!!!

    veee bu incelememe sebebiyet veren Necip G./Duvar/ .. incelemeye diyecek laf bulamıyorum .. muhakkak okuyun .. yazacağım incelemenin esas hamuru , hammaddesi o inceleme .. #28874079

    sabah gözümü açar açmaz şu yazdıklarıma tabiri caizse NOS olup , motorlara güç veren , 100 hp yi 1500 hp ye cıkaran Erhan/Duvar/ ve az önce 7. ye okuduğum kısa bir bio yu ekranlara taşıyan muazzam lezzet.. #28899150



    Arkadaşım Aziz Nesin ' i bir kenara bırakalım .. Ben size apayrı insanlardan , apayrı olaylardan bahsedeceğim şimdi .. Ama önce şu linki bir aç ..Bir bak ..

    https://tr.pinterest.com/...59193154429/?lp=true

    Peter Gabriel bu amcamızın adı .. Progressive Rock denince dünyada kilometre taşıdır ..Tartışılmaz otoritedir!! Sayısız ödülü var , oscar sahibi falan .. Genesis diye bir grup kurdu ki zamanında deden dinlemiştir , BİZİM FELEĞİMİZİ ŞAŞIRTTI dinlediğimiz zamanlarda.. Çocukluğumuzun , Barış Mançolarla , memlekete elektro gitarı getiren , şimdi illallah dediğimiz elektro sazın mucidi Erkin (BABA!) Koraylarla , İlhan İremlerle beraber kahramanı ..Plakları , cdleri , albümleri , kaçak ve korsan basımlar harici 250- 300 MİLYON sattı.. Sanırım bu rakam size birşeyler anlatır.. (HAA!! BU RAKAM SAFİ GENESIS' İN SATIŞLARINA AİT.. KENDİ PROJELERİNİN DEĞİL.. VAR GEL SEN HESAP ET GERİSİNİ SAYIN CEVİZKABUĞU!! ) ..

    Evet şimdi başlayabiliriz .. ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA TAKIN ..İLERDE İHTİYACINIZ OLACAK..

    Paris' te yağmurlu bir gün ..Peter amcamız da sanırım yürüyerek bir yerlere gidiyor ..Sokakta hikayemizin esas kahramanı oturmuş yere ..Çıkarıyor ceketinin içinden 3 telli curasını .. Peter emmimiz şaşıp kalıyor ..Adam alışmış tabii elektro gitara .. 5 telli gitardan ,12 - 14 telli perdesiz(?!?!) picalo bass a kadar herşeyi yemiş yutmuş insanlar bunlar ..Çalıştığı , çaldığı, dünyayı turladığı insanların hepsi birer virtüöz .. Diyor ki ,

    "Bu mudur senin çaldığın ?"
    "Evet" diyor bizimki..

    Başlıyor çalmaya ..Eee Peter Gabriel bu!! Boru değil!! Millet bunu gördükçe kalabalık toplanıyor falan .. Bizimki çalıyor o mest oluyor ..İçine düşecek curanın ..Seneler sonra memlekete döndüğünde oğluna da sık sık anlatıyor başından geçen bu hadiseyi .. "Orda bir adamla tanıştım .. Çok önemsiyorlardı onu .. Ben çaldım, o küçüldükçe küçüldü ..Öööyle bakakaldı" diye..Gel zaman git zaman ,seneler sonra memlekete döndüğünde tahta valizin içinden küçük bir fotoğraf çıkıyor.. Peter Gabriel ' in fotoğrafı ..Babası çalarken ona hayranlıkla bakan Peter Gabriel ' ın.. Oğlan deliye dönüyor tabii.. Koşuyor babasının yanına , "Bu mudur senin bahsettiğin adam ?" "Evet" , diyor bizimki gene ..

    Şimdi gelin Tunceli ' ye gidelim .. Yeter Paris' in MODERİN havası .. Az memleket havası da elzem .. Hem bizim ESAS OĞLANI da tanıtayım size ..Az karman çorman gidiyoruz ama başka türlüsü pek mümkün değil ..Bizimki Tunceli ' de doğuyor .. İş güç zaten oralarda yalan o yıllarda.. Çıkıyor gurbete .. Ver elini Adana..Orda bir ağanın kızına kaptırıyor gönlünü .. Kaçıyorlar sonrasında tabii.. Bir fabrikaya giriyor Kayseri ' de .. Sendikal haklar bugün yok , o zamanlarda DAHA da yok ..Fabrika greve gidince koyuyorlar bunu kapının önüne.. O sıra İnce Memed ile namı diğer Yaşar Kemal ile tanışıyorlar .. İnce Memed tutuyor elinden , getiriyor İstanbul'a onu .. 9 yaşından beri cura çalan bu adam ne yapsın ? Ekmeği taştan çıkaracak ama iş yok ..Curasını alıyor eline ..Öyle ünlü oluyor ki , anlatılmaz.. Gecekondusunu ziyaret edenlerden bir kaç kişi sayayım size .. Tuncel Kurtiz , aşıkların piri Aşık Mahsuni, Neşet Ertaş , çirkin kral Yılmaz Güney , Behice Boran .. Bir de çocukları oluyor bu arada bu gariban çiftin.. Armut dibine düşer derler yaa .. Çocuk bu deyimin sözlük karşılığı.. Japon Ne Yapmış kitabına yaptığım kritikte (#24632620 ŞİMDİ AÇMA BAK KAFANI KIRIP BEYNİNİN PEKMEZİNİ AKITIRIM YERE!! =)) ) bahsettiğim cidden ÇOOOOOK efsane bir Milli Eğitim Bakanımız var .. Atası şimdi japon denizlerinin kıyısını aşındırdığı Kushimoto' da yatıyor .. Onun oğlu da muazzam bir şair ..Alnının akıyla , bileğinin hakkıyla kazandığı halde babası , "Ben bir bakanım.. Seni yurt dışına gönderirsem TORPİL YAPTI derler.." diyerek yurtdışına eğitime kasıtlı olarak gönderilmeyen ; biriktirdiği paraları kendi yerine yurtdışına gönderilen arkadaşına yollayan (ki o gönderilen şahıs sonradan beyin cerrahisinde NET EFSANE haline gelen "ORDİNARYUS" PROF. Gazi Yaşargil' dir! ) şu dizelerin sahibi şairimiz..

    "Hayatta ben en çok babamı sevdim
    Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
    Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
    Nasıl koşarsa ardından bir devin
    O çapkın babamı ben öyle sevdim"

    ( neyse hadi gizemi bu seferlik bozayım ) - CAN YÜCEL -

    İşte bu muhteşem insan diyor ki bizimkine , " Ya arkadaş sen bu çocuğu konservatuara göndersene!" Uzun lafın kısası çocukta kazanıyor sınavı.. Masrafları Can Yücel karşılıyor .. Ama evde çalışmanın imkanı yok .. Baktı olacak gibi değil balet oluyor bölüm değiştirip ..Her açıdan yetenek yani senin anlayacağın .. Bu çocuğun ismi Mazlum !! Babasının ismi de NESİMİ.. Nesimi Çimen! Şu sözlerin sahibi Nesimi Çimen !!

    Canım kurban olsun senin yoluna
    Adı güzel kendi güzel Muhammet
    Söylenirsin cümle alem dilinde

    Adı güzel kendi güzel Muhammet
    Adı güzel kendi güzel Mustafa

    Terazinin bir ucunda Haydar oturur
    Yanısıra cümle ümmet yetirir
    Elinde de yeşil alem getirir

    Adı güzel kendi güzel Muhammet
    Adı güzel kendi güzel Mustafa

    SEN BİR PEYGAMBERSİN ŞEKSİZ GÜMANSIZ
    SANA İNANMAYAN DİNSİZ İMANSIZ
    TESLİM ABDAL NEYLER DÜNYAYI SENSİZ

    Adı güzel kendi güzel Muhammet
    Adı güzel kendi güzel Mustafa
    -----------------------------------------

    İşte bu sözlerin sahibi Nesimi Çimen' i allahsızlar kitapsızlar diyerek Sivas' ta CAYIR CAYIR YAKTILAR !! Yani benim şu dakika itibari ile aklıma hiçbir şey gelmiyor .. Aslında geliyor da , çok sert , hiç alışık olmadığınız bir yüzüm çıkacak ortaya ..Yine Nesimi ' ye bırakayım sözü o yüzden..

    "Aç kulaklarını dinle sözümü
    Yalan söz gerçeğe tuzak değil,
    İnsan hakkını hak bilen kişi,
    Özünde nur doğar yalan ateşi
    Kamili taşlamak CAHİLİN İŞİ,
    CAHİLDEN KÖTÜLÜK HİÇ UZAK DEĞİL...”

    Şuraya kadar kaç güzel isim okuduk değil mi? Aslında yakılmak yok edilmek istenen işte budur !! Senelerce cehaleti baştacı edenlerle mücadele edenlerdir yakılmak istenenler ..OLGULARDIR .. TAVIRLARDIR.. DURUŞLARDIR..Çoğunuz bilmez de ben anlatayım işin aslını bir de burdan dinleyin .. Aziz Nesin bu ! Öksürük şurubu değil BJK ÇARŞI gurubu gibi adam .. Herkese karşı ..Hal böyleyken oraya gittiğinde de alevi kesimi HAŞLIYOR .. Tenkit ettiği pek çok noktayı açıklıyor .. Napıyorlar peki ? AYAKTA ALKIŞLANIYOR AVUÇLARI PATLAYINCAYA KADAR !!! Yani bir o kundakçılara bakın , bir bu kesime bakın , bir de Aziz Nesin ' e bakın .. Haketti desen, - ki insan yakmak nedir - bir kabahat yok .. Öbür tarafa baksan insan mı bunlar desen bir alakası yok .. KATRAN GİBİ, ZİFT GİBİ BİR GÜRUH .. Sakın yanlış anlaşılmasın ..Yezidiler mi idi tam bilmiyorum ateşe , şeytana tapanlar .. Yani bunu ateşe tapan insan da yapmaz .. Bu nasıl bir nefrettir .. Bu ne insanlıktan çıkmışlıktır.. Akıl alır gibi değil ..

    Son olarak ince KIL kadar bir ŞİİR kitabı bu ..Hafif olmaya hafif ama eline aldığında ezici tonajı hissettiriyor.. Kimi yerde elini kolunu , kimi yerde beynini yakıyor adamın .. Aziz Nesin başarılı bir şair midir ? Ya da şair midir ? Hatta ve hatta yazar mıdır ? Umrumda değil .. Düşüncelerdir beni bağlayan .. Anlatım biçimi değil.. Uyak kafiye falan .. Benim kafam almaz bunları .. Bilmediğim şey hakkında da yorum yapamam zaten .. İşte gitti oraları karıştırdı diyenler için de şuraya bir link bırakıyorum .. Onları da vicdanları ile BAŞBAŞA bırakıyorum ..

    NESİMİLER , MUMCULAR , NESİNLER , SAYLANLAR , HABLEMİTOĞULLARI gibi pek çok isim .. Yolunuz bizim yolumuz .. Hepinize "UĞURLAR OLSUN!"

    https://www.youtube.com/...L5o1dmGI&t=1103s
  • Son zamanlarda öykü konusunda tavsiye vermemi isteyen epey mesajla karşılaşıyorum. Zamanında bende - #17244229 - sormuştum. O günden bugüne epey zaman geçti. Tavsiye edilen birçok kitabı okumaya çalıştım. Ayrıca bunun dışında da rast geldiğim öykücüleri okumaya gayret gösterdim. Bu yazım kesinlikle ukalalık olarak algılanmasın. Aşağıda yer alanlar sadece bu zamana kadar okuduğum öykü kitapları üzerine bir izlenimdir. Bu konuda ben bir otorite değil sadece tecrübelerini paylaşmak isteyen bir okurum.


    Rus edebiyatından birkaç öneri ile başlayalım. Petersburg Öyküleri efsanedir, Yaşanmış Hikayeler de Gogol’a taş çıkartır, elbette Rus Öykücülüğü dendiğinde Çehov’u ve Altıncı Koğuş ’unu anmadan olmaz. Yine Bulgakov’un Genç Bir Doktorun Anıları ile o müthiş uzun öyküsü Köpek Kalbi baş tacıdır.

    Geçelim Türk Öykücülüğü’ne. Türk Öykücülüğü Sait Faik ile başlar ama öncesinden de çok iyi öykücüler yok değildir. Bunların başında Sami Paşazade Sezai gelir. Pandomim öyküsünü okumuştum da zevkten dört köşe olmuştum yahu. Refik Halit KARAY’ın Memleket Hikayeleri ’ni atlarsak da çok büyük haksızlık etmiş oluruz. Yazıldığı tarihlere bakıldığında insanın şaşkınlığı bir kat daha artıyor eserin başarısı karşısında. Bir diğer Faik öncesi öykücümüzde Memduh Şevket ESENDAL. Memduh Şevket’in öyküleri her bedene uymayabilir. Zannımca eserleri çok mühimdir ama Memduh Şevket’in asıl büyüklüğü dönemindeki yaşamış genç öykücülere verdiği desteklerden gelir.

    Gelelim Faik’e. Ah Faik. Türk Modern Öykücülüğü’nün babası, öncüsü. Kendisi böyle bir öncülük istemiş midir, eserlerini bunun için mi yazmıştır diye sorarsanız elbette hayır olur cevabım. O sadece yazmıştır, yazmaktan başka bir şey bilmediği için yazmaktan başka dünya üzerinde bir gayesi olmadığı için yazmıştır. İyi ki de yazmıştır. Her ne kadar onu düşündüğümde hüzünlensem de. Lüzumsuz Adam , Son Kuşlar , https://1000kitap.com/...halle-kahvesi-130127 hepsi defalarca okunabilecek, çok mühim, çok büyük eserlerdir. Ama Sait Faik’i Sait Faik yapan onu bu kadar mühim ve önemli kılan eseri Alemdağ'da Var Bir Yılan ’dır. Sait Faik deyince şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Sait Faik’e Medai Maişet Motoru romanını okuyarak başlanmasını pek tavsiye etmem. Ben oradan başladım vallahi okumaya tövbe edecektim. Bir de şiirleri var. Sait Faik şiir gibi hikaye yazar ama şiirleri pek hikayeleri kadar iyi değildir. Yine de siz bilirsiniz benden hikayesi. Sait Faik hikayecidir onu başka yerlerde aramak bilmiyorum ne kadar doğru olur.

    Faik ile aşağı yukarı aynı dönemlerde eserler vermiş üç öykücümüz daha var. Vüsat O.Bener, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç. Vüsat O.Bener’i çok severim. Karamsarlığı, muzipliği, içten pazarlılıklığı, her şeye yabancılığı, o eşsiz üslubu ve dilbilgisiyle. Vüsat O.Bener’i Sait Faik ile kıyaslamam, kıyaslamaya korkarım, birini diğerine tercih edeceğim diye. İkisini de ayrı ayrı ikisini de çok çok severim.

    Feyyaz KAYACAN Türk edebiyatının haylaz kirpisi. Müthiş bir öykücüdür, çok muziptir. Hele o Suavi ve Hiçoğlu yok mu aah ah. Yoktu eserlerinin baskısı epeydir hiçbir yerde bulunamıyordu. Çok üzülüyordum bu duruma ama sağolsun Kırmızı Kedi Yayınevi telif haklarını aldı ve 15 gün önce Çocuktaki Bahçe eserini bastı, diğerlerini de 2019 yılı içerisinde basacak.

    Nezihe Meriç de Türk öykücülüğü açısından çok önemlidir, ilk kadın öykücümüz sayılır. Öyküleri insanın içini ferahlatır. Ev hanımlarının, eve sıkışmış kızların bunalımlarını o tatlı diliyle anlatır. Türk edebiyatında erkekler kadar büyük yere sahip kadın öykücülerimize de önderlik etmiş sayılır bu hali ile.

    Yine aynı dönemlerde hikayeler yazmış, kuşkusuz Türk Edebiyatının en büyük romancısı diyebileceğimiz, Ahmet Hamdi TANPINAR’ın https://1000kitap.com/kitap/hikayeler-11148 eserdi çok güzeldir. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nı ilk okuduğum da ortalığı ayağa kaldırmıştım. Okuyun okuyun diye kaç kişiye tavsiye verdiğim bilinmez. Sait Faik’i bu kadar sevmesem Türk edebiyatının en iyi hikaye kitabı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikayeler isimli eseridir derdim. Abdullah Efendi’nin Rüyaları ile beraber Nerval’in Aurelia eserinin de okunmasının tavsiye ederim. Çok şiddetli öykünme vardır ama bu durum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikayeciliğine gölge düşürmeyecektir elbette. Hangi genç öykücü vardır ki kendinden önce yaşamış büyük öykü ustalarına öykünmesin.

    Biraz da toplumsal gerçekçilerimizden bahsedelim. Türk Öykücülüğündü toplumsal gerçekçilik deyince benim aklıma üç büyük usta gelir. Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Fakir Baykurt. Yaşar Kemal’in öykülerini topladığı Sarı Sıcak’ı size Çukurova’nın kavurucu sıcağını ve o kavurucu sıcak altındaki teni kavruk insanların dertlerini anlatır. Hele bir bebek öyküsü vardır ki içiniz burkulur. Bu öykünün bir de mahkemelik hikayesi vardır ama başka bir yazının konusu. Sanırım ki Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti ve Yılanı Öldürseler de uzun öykü sayılabilir. Bu eserlerde de bambaşka bir Yaşar Kemal bulursunuz. Özellikle Kuşlar da Gitti’nin yeri bende ayrıdır. Bu eserden ilham alarak ilk öykülerimden birisini yazmıştım.

    Orhan Kemal’i her ne kadar – dramatize ettiği için- eleştirsem de garip insanların dertlerini çok güzel dile getirir. Önce Ekmek eseri Türk edebiyatının en nadide öykü kitaplarından biridir.

    Fakir Baykurt’da Orhan Kemal kadar değerli ve toplumun dertlerini dert edinmiş, bu yolda çok çileler çekmiş bir yazarımızdır. Can Parası eserini okurken gözünüzden yaşlar gelir.

    Türk edebiyatında psikolojik öykü denince aklıma öncelikle Vüsat O.BENER ve Yusuf ATILGAN gelir. Yusuf ATILGAN çok az eser vermesine rağmen yazdığı her kelime dahi çok değerlidir. Öyküleri çok zekice kurulmuştur. Defalarca okuduğunuz da bile göremediğiniz noktaları muhakkak kalacaktır. Yine Vüsat O.BENER gibi o da çok karamsar ve içi dönük bir yazardır.

    Kadın öykücü denince aklıma ilk olarak Füruzan ve Parasız Yatılı’sı gelir. Hem toplumsal gerçekçi hem psikolojik yönü olan, aynı zamanda okura da geniş boşluklar bırakan bir kitaptır. Kadın öykücülerden çok sevdiğim bir diğer öykücü de Tomris UYAR’dır. Ah Tomris Hatun. Onunda eserleri bir yönüyle Yusuf Atılgan’a benzer. Psikolojik olarak derindir ve zekice kurulmuşlardır. Tomris Uyar çok büyük bir dil ustasıdır ve bir o kadar da yenilikçidir. Özellikle geriye dönüş tekniğini eserlerinde çok muazzam kullanmıştır.

    Ferit Edgü ve minimalizmi. O kısacık satırlarıyla anlattığı deryalar. Kendine has yazım tekniği. Yazdığı her şey okunur. Çığlık, İşte Deniz Maria ve ilk öykü kitabı olan Kaçkınlar çok güzel kitaplardır.

    Yeni öykücülerden Mahir Ünsal ERİŞ’İ ve Olduğu Kadar Güzeldik eserini çok severim. Hele orada iki öykü vardır ki – Sen O Zaman Parasız Yatılıdaydın, Benim Adım Feridun- hala aklımdadır. Heralde Türk Edebiyatında ilk 10 yazacak olsam kesin sıralamaya girer. O mütevaziliği kelimelerine öylesine yansımış ki. Yine yeni öykücülerden Pelin BUZLUK’un En Eski Yüz ’ünü okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumak istemiştim.

    Mustafa Kutlu’nun Mavi Kuş’u bir arkadaşın tavsiyesi üzerine okumuştum. O konuşkan anlatıcısı eserine ayrı bir tat katıyordu.

    Cemil Kavukçu da çok iyi bir öykücüdür. Başkasının Rüyaları eserinin tadı ayrıdır. Üstü Kalsın, Uzak Noktalara Doğru eserleri de çok güzel kitaplardır.

    Öykü üzerine anlatacak o kadar çok şey var ki. Atladığım varsa affola. Şu an bile aklıma bir sürü yazar geliyor. Onat KUTLAR’ın İshak’ını atlayarak çok büyük ayıp etmişiz misal. Sonra Halikarnas Balıkçısını. Yabancılardan bir öykümde ilham da aldığım Hemingvay’ın İhtiyar Adam ve Deniz’ini.

    Biraz da öykü üzerine yazılmış kitaplardan bahsedeyim. Kabuğunu Kıran Hikaye yaşanan dönem ve o dönemdeki öykücüler hakkında ayrıca Sait Faik, Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Onat Kutlar ve nice değerli öykücü hakkında değerli bilgiler verebilir.

    Ayrıca bir öykü seçkisi ve seçilen öykülerin analizlerini içeren; Hikaye Tahlilleri ve Öyküyü Okumak kitapları size öykücüler ve yazım tarzları hakkında bilgi verebilir.

    Yine öykü Sait Faik ABASIYANIK hikaye armağanı listeleri size öykü kitabı seçme konusunda yardımcı olabilir.

    Hatamız kazamız olduysa affola. Yine öykü konusunda konuşmak, sohbet etmek isteyen herkese kapımız açıktır. Sevgilerimle..
  • Şöyle yazıyordu: Orta Asya’da bir iç deniz vardı. Kuraklık oldu, iç deniz kurudu. Biz de Anadolu’ya göç ettik. Bu yalan ta 1970’lere kadar okutuldu tarih kitaplarında. 1970’de 35 milyondu Türkiye. Bir düşünün, kaç milyon öğrenciye bu yalan anlatıldı. Biz küçüktük. İnandık. Nasıl inanmazsın canım, devletin söylüyordu bunu. Devlet baba.

    Cumhuriyetin ilk zamanlarında uydurulmuştu. Niye peki? Çünkü yönetici elit kompleksliydi. Elit cumhuriyet yöneticileri halkından utanıyordu. Biz çağdaşız diyordu. Tıpkı kapıcı babasından utanan yeni yetme gibi. Zaten babasından annesinden utanmasının sebebi devletin yazdığı yalanlardı. Toplumu hasta ettiler. Ruh hastası.

    1985 senesiydi. Bodrum’a gidiyorduk. Şimdiki ben yaşlarda biri vardı. Alarko’da çalışıyormuş. Alamanya’ya okumaya gitmiş. Bir muhabbet sırasında, Orta Asya’daki iç deniz kuruyunca, demiş. Biz Anadolu’ya göçtük işte. Coğrafya okuyan arkadaşı, ne iç denizi, böyle bir şey yok, demiş. Adam kapanmış kütüphaneye. Okumuş. Yok böyle bir iç deniz. Nasıl olur, diye düşünmüş. Bu ne ya, devlet yalan söyler mi? Hem de milyonlarca öğrenciye. Kendi çocuklarına. Ben duyunca şok oldum. Sahi yok mu, dedim. 24 yaşımda hissettiğim utancı bir düşünün. Sonra baktım ki, devletin öğrettiklerinin çoğu yalan. Çünkü amacı öğretmek değil, beyin yıkamak. İnşa ettiği ideolojiye köleler yaratmak. Ne yani, bu 1984 'de anlatılan değil mi?

    İşte onun için, tüm öğrendiklerimi attım kafamdan. Yeniden okudum. Herkes benim kadar şanslı değil elbette. Hala, koca koca adamlar görürüm. Bir şirkette yönetici olmuş. Hem de ne yönetici. Adam bir Alman firmasının Türkiye müdürü. Aynı zamanda da Türki cumhuriyetler dahil 20 ülkenin müdürü. Rusya’daki şirketlerinin de. Bizim kiracımızdı bu fabrika. Adamla yemeğe çıktık. Laf geldi. Serkan bey, dedim, nasıl memleket? Kötü Metin bey. Çok kötü. Tüm kızlara başörtü taktırıyorlar. Gericiler işte. Yapma ya, dedim, senin kızına da mı? Olur mu yahu, dedi, ben kızıma hiç başörtüsü giydirir miyim. Ama bir sürü gerici kızına başörtüsü giydiriyor. Ha, anladım, dedim, kendi kızlarına yani. Evet, dedi. Amerika'da master yapmış. O an anladım ki, karşımda bir armut (bendeki kibire bakın)) oturuyor.

    Peki Serkan bey, dedim, sen kızını nasıl giyindiriyorsun. Çağdaş, dedi. Boş ver şimdi çağdaşlık geyiklerini. Benim demek istediğim, kızını giydirirken örneğin kendin, kendi doğruların değil mi yani. Tamamen öyle, dedi. Peki dedim başkalarının kendi doğruları olamaz mı? Senin doğrunla çelişse bile. Sen çocuğunu kendi doğrularına göre giydir, başkalarına da senin doğrularını dayat. Bu haksızlık değil mi? Sen insanlığın mutlak doğrusu musun? Bu minvalde konuştuk. Kalkarken, gerçi içki içtik ama, yine de belli olmaz, buradan sonra camiye mi gideceğiz, dedi. Haa hah haaa. Aklınca ironi yapıyordu. Sonra ne yaptı etti, fabrikalarını taşıdı bizim ordan. ))

    Bu aklıma başka birini getirdi. TC’deyken bir fabrikam vardı. Battı sonra. Batırdım demek zor ama doğrusu buydu. )) Kimya işi işte. Ara madde üretiyorduk. Bir müşterim vardı. İki ay mı konuştuk vadeyi. Dört aylık çeki çakardı. En az %15’ini fatura bedelinin çalardı. (O zaman enflasyon çok yüksekti) Vade farkı faturası keserdim. Reddederdi. Ben dindarım, faiz haram. İyi de, ortada bir hırsızlık yok mu? İdare et be Metin bey. Her cuma uğrar, beni cumaya götürmeye çalışırdı. Kızgın olduğum bir gün. Kardeşim, ben dinsizim yahu. İnanmıyorum. Neden benle uğraşıyorsun? Benle uğraşacağına hırsızlık yapmamaya çalış, dedim. Bir daha benle çalışmadı.

    İnsanlarda inanılmaz bir kibir var. Kibir saygının düşmanıdır. Kibirli insan kimseye saygı duymaz. Sanır ki onun bildiği, onun inandığı en doğrusu. Onun giyimi en çağdaşı. Onun görüşü felsefenin allahı. Bir dur yahu! Toprağın altı senin gibi düşünenlerle dolu. Kimsenin hatırladığı bile yok üstelik. Ölüler. Sevenleri hatırlasa da, taş var ya, acı ama taştan farkları yok.

    İnsan kendini inandıkları, bildikleriyle tanımlar. Herkes kendi tanımının en doğru olduğunu düşünür. Bu çok normal bir şey. Yaşam dediğimiz böyle bir şey işte. Ama unutmamak gerekir ki, her zaman bir Einstein gelir ve Newton’u çöpe atar.

    Kibirsiz görüşlerinizi bekliyorum. :)))
  • 832 syf.
    ·29 günde·Beğendi·10/10
    Ben daha önce böyle bir kitap okumadım. Genel olarak fantastik dünya ve macera aksiyon delisi olarak yavaş ilerleyen ve konusu çok ilgi çekici olmayan kitaplardan uzak durmaya çalışıyorum. Rüzgar Gibi Geçti, sitede ''Okuyacağım'' listesine eklediğim ilk kitaptı; yaklaşık 1 yıl olmuş ve sonunda okuyabildim. Kitaptan ciddi miktarda uzak durdum, bunun sebebi ise kitabın kapağında yazan yazılar oldu: ''Sıra dışı ve efsanevi aşk hikayesi'' ne bu şimdi ? Anlıyorum Artemis'in de bir yerden reklam yapması lazım, tamam eyvallah nasıl olsa genel olarak en çok okunan kitaplar aşk kitabı oluyor; ama kitapta öyle bilindik tarzda bir aşk hikayesi yok ve kapakta bu şekilde yazması sadece kitabın değerini düşürmüş. Destansı bir savaş hikayesi okuyorsunuz ;bu sırada bir kadın savaşın geride bıraktıklarıyla hayata tutunmaya çalışıyor, çektiği sıkıntıları bir şekilde atlatmaya çalışıyor ve yaşadığı memleket Kuzeyli'ler tarafından katliam altındayken bir şekilde tutacak bir el ararken düşman sandığı insanlarla dost, dost bildikleriyle arası açılırken yaşanan bu efsanevi hikayeyi sen gidip de aşk şeysi diye yazarsan ben biraz sesimi çıkartırım, kusura bakma.

    Aşk hikayesi diye korka korka başladım, devrim niteliğinde bir kitap çıktı. Dönüp sorsanız niye bu kadar sevdiğimi, inanın cevap veremem. Sihirli bir kalem var, ne yazdığının bir önemi yok anında sizi de etkisi altına alır. Henüz 50.sayfada zaten okuduğum en iyi tasvirleri de görmüş bulundum. Hani Yaşar Kemal'in kalemi nasıl sizi Çukurova'da at üstünde güzelim memleketin güzelim havasını içine soluyan sanki Memed değil de sizmişsiniz gibi hissettirir ya, aynen öyle Margaret Mitchell de sizi buradan alacak Tara'ya, 12 Meşeler'e götürecek. Zaten yeteri kadar yaşadığınız yerden bıkmışsınızdır, biraz da kibirli ve gururlu bir kızın kafasından burdaki hayata bir bakın. Evet onun kafasından bakacaksınız, neden mi ? Yazar Scarlett'deki kibri, gururu, kendini beğenmişliği, öyle bir aktarıyor ki insan okurken bir korkuyor''Acaba bu kızın düşünce yapısı bana da yansır mı ????'' Scarlett gerçekten okuduğum en orjinal karakterlerden. Her şeye rağmen seviyorum keratayı, hatta bunlara rağmen:


    "Erkeklerin en ufak bir sözünde iltifat aramaktan ne zaman vazgeçeceksin?"
    "Ölüm döşeğinde olduğumda," (Sayfa 268)

    ''Çünkü konu kendisi olmadıkça hiçbir konuşmanın fazla uzun sürmesine dayanamazdı.''(#31605802)

    ''Hiçbir genç erkeğin kendisinden başka bir kadına âşık olmasına dayanamazdı.''

    Tamam eyvallah, pek iç açıcı bir insan değil. Acaba ''Rhett nasıl bir adam, Scarlett'le nasıl başa çıkabilir ki'' diye düşünürken...

    "Sevgili Scarlett! Çaresiz değilsin! Senin gibi bencil ve kararlı biri asla çaresiz kalmaz. Kuzeyliler seninle karşılaşacak olursa Tanrı yardımcıları olsun."

    Müthiş bir karakter, kitap boyu Scarlett'i çok güzel sözlerle susturmasını bildi. Adamım Rhett 3> çok seviyorum bu çocuğu.

    Etkinlik vesilesiyle bu güzelim kitabı bizimle paylaşıp okumamıza vesile olduğu için Kübra A.'ya çok teşekkür ederim :)

    Son olarak şunu da söyleyip noktalıyorum :

    "Dünyadaki çoğu sefaletin nedeni savaşlardır.
    Savaş bittiğinde, kimse ne olup bittiğini, neden o noktaya geldiklerini anlamaz zaten."
  • 191 syf.
    ·6 günde·9/10
    “Bir çocuk bir sentle çok şey alabilir.”

    William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya Eyaleti'nin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Özlemini çektiği memleket hasretini, çok sonraları giderebilmiş -tabi giderebilmiş mi, orası biraz meçhul-. Neden diye soracak olursanız, tek bir fotoğraf karesiyle hayata olan bakışımı, bir nevi tuhaf da olsa, farklı bir pencere kattı, katmaya yetti diyebilirim. Bir tabela ne kadar anlam taşır ki, bizim gözlerimizde... Saroyan'ın, Bitlis şehir tabelasının önündeki fotoğraflarına bakmanızı isterim. Dillenemeyecek birçok şeyi-duyguyu anlatacaktır bu bizlere:
    https://goo.gl/images/KahNFW
    https://goo.gl/images/nUUDwj
    Bu da rüyasında gördüğü çeşme:
    https://goo.gl/images/9wMvH3


    Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap –öykü, oyun ve roman– yazdı. Düzyazıda kendine özgü bir tarz yarattı. Akıcı, karşısındaki ile konuşur gibi, yaşama sevinci ve coşku dolu bu edebi tarz; kendi adıyla “Saroyanesque” olarak anılır oldu. Bir öyküsünde kendi yazdıklarını nasıl yazdığına, genç yazarların nasıl ve ne şartlar altında olursa olsun, yazabileceğine dair, çok güzel ve ümitvari söylemleri vardı.

    Kendisinin de söylediği gibi, öykülerinde tek bir şeyi anlatır Saroyan; insanı.
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında gören bir yazar." olarak ele alır. Hatta kazandığı ödüllerden biri olan 'Pulitzer ödülünü', ticaretin sanata yön vermeyeceğini söyleyerek geri çevirir. Maddiyata hiç önem vermemiş bir geçmişe sahiptir.

    Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra 4 yılını yetimhanede geçirir. Yetimhane... Dokuz harf dört hece... Bir cami avlusunda ya da bir baba sorumsuzluğu vb... nedenler ile başlayan; anne çaresizliği, anne kokusu hasretleriyle, gerçekleşmeyecek dileklerle, dile gelmez acılarla, kayan yıldızlar eşliğinde geçen; geceleri ile meşhur yetimhaneler...
    Şimdi bunları yazarken, bir kez daha şu hisse kapıldım; babasını yitirmiş bir çocuğu, babasını yitirmiş bir çocuk olmayana dek, hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamacağız. Acısını hissedemeyecek, neler düşünüp, neler yaşadığına, sadece dillendirdiği kadarını bilip, iç alemine asla tam anlamıyla vakıf olamayacağız. Henüz 3 yaşındayken kaybetmiş olduğu babasının yokluğunu tasvir ederken, içim hayli burkulmuştu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, bazı şeyleri düşünmekten alıkoyamadım kendimi...
    Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda; eğitim sistemiyle yıldızı bir türlü barışamaz ve onbeş yaşında eğitimine son verir. Kendi kendini geliştirmeye koyulur.
    Geldiği konumlar ona değil, o geldiği konumlara sahip olur. Ve gerçek galibiyeti elde eder; insan olur.!

    Bu kitabı, tanıdığı Süryaniler ve geldikleri coğrafyayı anlatan bölümlerden oluşuyor. 19 öyküsünün bir arada toplandığı bir kitap.
    Bir arka kapak yazısı var ki mükemmel:

    "Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?"

    Berber ve Süryani olan 'Theodore Badal'dan bahsettiği öyküsünün, ayrı bir havası vardı. Bir çok kez dönüp tekrar okunası gelen bir öyküydü. Saroyan'ın berber Badal'a yönelttiği 'Ermeni misin?' sorusuna, sükunetini muhafaza edip cevap almak yerine, Saroyan şöyle devam eder;
    "Ben Ermeniyim. Bunu daha evvel de söylemiştim. İnsanlar bana bakarlar ve merak etmeye başlarlar, ben de çıkar onlara söylerim. "Ben Ermeniyim," derim. Bu anlamsız bir söz, ama söylememi bekliyorlar, ben de söylüyorum. Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim yok, ya da İngiliz veya Japon veya başka bir şey. Sadece yaşamanın ne olduğuna dair küçük bir fikrim var." Tabi Badal'ın, Süryani'yim demesi; ve çekilen acıların muazzam tasvirleri dökülür dudaklarından. Çok fazla alıntısını yapmak istemiyorum. Çok güzel ve beni en etkileyen öykülerin başında gelir; Theodore Badal'dan bahsettikleri. İki halkın da yeni coğrafyalarında, yeni kültürlerini nasıl biçimlendirdikleri, ne zorluklar çektiklerini, bizlere hissetirebilmeyi çok iyi başarıyor.

    Esas itibariyle, öykülerinin çok güzel bir tadı var. Hatırında bırakıyor insanın. Dili oldukça sade ve okuyan herkesin anlayabileceği bir doğallıkla sunmuş. Herkesin okuması gerektiği kanaatindeyim. Gerek toplumsal mesaj ve ilişkileri baz almış olduğu öyküleri için, gerekse bu topraklardan göçmüş -göçmek zorunda kalmış- büyük bir yazardan, buralara ve dünyaya olan bakışının farkındalığı için. Bir makaleden okuduğum, Saroyan'ın "Yaşayanlar ve Ölüler" kitabının bir kıssası çok hoşuma gitmişti. Saroyan'dan onu da okuyacağımı belirterek, incelemeye onunla son vereyim;
    "Anneannem, ‘Kürtçe kalbin dilidir’ derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var."