• 264 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

    “Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

    Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

    Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

    “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

    Dinin özü, dindarlığın hülasası

    Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

    Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

    İlim ilim bilmektir.

    İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin

    Ya nice okumaktır?

    İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

    Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

    Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

    Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

    Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

    Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

    Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

    Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

    O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

    Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

    Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

    Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

    Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

    Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

    Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

    Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

    Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

    Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

    Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

    Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

    Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

    Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
  • Öyle suskunum ki, yazmaktan başka çare yok.
  • Tek çözüm okumak başka çare yok
  • Kitle iletişim araçlarından bize ulaşanların kofluğunun nedeni, bu sahnenin boş bırakılmasının imkânsızlığı. Müzik, spotlar, flaş haberler, reklamlar, haberler, filmler, kadın spikerler… Ekranın hep dolu tutulmasından başka çare yok -ya da tümüyle bomboş bir ekrandan başka. Bizans’ın içine düştüğü durumdayız; artık Tanrı da olmadığı için, tapınma imgelerle gizleniyor. Bu yüzden de en küçük bir teknik zayıflık, bir spikerin en küçük dil sürçmesi heyecan yaratıyor; çünkü bütün bunlar, bu küçücük pencerede boşluğun ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seriyor.
  • 204 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Uyarı: Bu kitabı okumaya başlamadan önce yanınıza mendil stoğu yapınız!

    Siteye ilk geldiğim zamanlarda bir çok değerli arkadaş, görüşleri mühim insan vardı. Hala var olmakla birlikte, bir çoğu sitenin zamanla yapısının bozulması, saçma sapan paylaşımlar veya kendilerince sebeplerle gittiler. Onlardan birisi de Taluy Kan adlı bir arkadaşımız idi. Bazıları eminim hatırlayacaktır. Kulakları çınlasın. Dikkate aldığım incelemeleri, paylaşımları ve görüşleri vardı. Bu eseri eğer o inceleyip önermeseydi, belki de hiç okumayacaktım. Listeye atmıştım sayesinde. O nedenle ona (bunu bilmese de) teşekkür etmek istiyorum.

    Fransa’da yaşayan kürt bir aile. Siyasi düşünceleri nedeni ile sıkıntı yaşayıp Türkiye’den Fransa, Paris’e geçiyorlar. 1 yaşında kızamık geçiren Berivan bebek ve ortaokul başlangıcında nükseden rahatsızlıklar. Peki bu rahatsızlıkların bu kızamığın bir neticesi olduğu kimin aklına gelir ki? Hem de beynin önemli kısımlarını büyük hasara uğratacak şekilde.

    Büyüklüğünü size şu cümle ile anlatayım: Tedavisi yok! İşte kırılma noktası. İşte sonsuz acıyı başlatan en önemli cümle. 17 yıl süren bir acıyı göğüsleyerek sonuna kadar savaş veren anne ve baba. Kızlarının yaşaması için önlerine çıkan her fırsatı düşünmeden değerlendiriyorlar. Babanın çalışmak zorunda olması sebebiyle, annenin kızının bakımı için verdiği büyük mücadele takdire şayan. Bıkmadan, usanmadan. Hepimiz insanız, sabrımızın sınırı var. Ne kadar seversek sevelim annemizi, babamızı, evladımızı, kardeşimizi veya herhangi bir yakından gönül bağımız olan birisini; ister istemez gücümüz tükenebiliyor. İsyan edebiliyoruz. Ama Meral Tüzün’ün kızı için yaptıkları o kadar içime dokundu ki.. Herkesin, bilimin bile çare yok dediği noktada, siz çare arıyorsunuz. Ölüm korkusu karşısındaki çaresizliğimiz…

    Bu hayatta en zor şeylerden birisi de sanırım insanın evladıyla sınanmasıdır. Ben bunu bilemem, henüz evli bile değilim. Ama insanız, hissedebiliyoruz. Duygularımız var. Düşündüğümüzde en basit şeyler için bile çektiğimiz derin acılara bakarsak, bu çok daha başka bir şey. Adını koyamıyorum. Acıdan da öte olsa gerek. Kitabı okurken sürekli gözlerim dolu doluydu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.

    Bunları yazarken bile boğazımda bir düğüm var. Anlatamıyorum, gözlerim doluyor. Herkes kendi acısını en zoru, en kötüsü olarak görür. Başkalarının çektiklerini ne kadar anlayabilir ki.. Zaten empatiden de iyice yoksun kalmış insanlar. Herkes “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözünü kendisine felsefe edinmiş, bir yol tutturmuş gidiyor. Hepimiz hırslarımızın, bencilliğimizin kurbanı olmuşuz. Kafamızı deve kuşu misali toprağa gömmüşüz, varsa yoksa kendimiz. Kendi ailemiz, basit sorunlarımız, hep tamamlamaya çalıştığımız ve bir türlü sonu gelmeyen dünyevi, maddi eksiklerimiz, isteklerimiz.

    Edebi bir kaygı ile yazılmamış, sade ve gayet anlaşılır, akıcı bir dili olan kitap. Edebi kaygı güdülerek yazılan bir çok eserden daha üstün belki de. Yazıldığı dönem sansasyonel tartışmalara sebep olmuş ve ‘ötenazi’ kavramı üzerine Fransa’da çok konuşulmuş.

    Eser Fransa’da bir dönemler en çok satan 100 kitap arasına girmiş ve ‘Comte De Monte –Christo’ edebiyat ödülüne de aday gösterilmiş. Ayrıca kitap gelirleri ‘Emmaüs International’ adlı bir yardım kuruluşuna bağışlanıyormuş. Kızını çok güzel bir yöntemle yaşatıyor annesi..

    Ötenazi kavramı ne kadar etiktir, ne denli doğrudur, olmalı ya da olmamalı. Bunu bilemiyorum. Ama bir annenin evladının iyileşmesi için verdiği savaşın ona daha çok acı verdiğini görmesi, ona bu kararı aldıramaz mı? Bir düşünmek ve sorgulamak gerek. Karşımızda bir hayvan bile derin acılar çekerken onu öyle görmek istemiyorsak, bir insan için ne kadar daha katlanılmaz olur düşünemiyorum. Farkındalık ve Berivan’ın yaşatılması uğruna yazılan bu eseri okuyun, okutun derim. Duygusal eşiğinizi zorlayacak.. Benden söylemesi.
  • 101 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Mini özet- spoiler içerir

    Okyanus kıyısında bir kasaba.

    Bir tarafında derme çatma barakalarda yaşayan yerliler, diğer tarafında işgalci ve müreffeh beyazlar.

    Yerliler açlık ile yokluk arasında bir yerde. Geçim kaynakları inci toplayıcılığı.

    Binlerce yıl dilden dile aktarılan türküleri var. Aile türküsü, aşk türküsü, savaş türküsü, düşman türküsü ve daha niceleri.

    Roman kişimiz Kino. Evli ve küçük bir oğlu ile yaşamaya çalışıyor.

    Kino her sabah en güzel güne uyandığı hissiyle kalkar ve aile türküsü kulaklarında çınlar.

    İlerleyen saatlerde küçük oğlunu barakaya rahatça sızan akrep sokuverir ve çocuğun yüzü anında şişer kocaman olur. Felaket türküsü çalmaya başlamıştır bile.

    Anne doktora gitmek gerektiğini söyler. Kino paraları olmadığı için doktorun ilgilenmeyeceğini söylese de annenin bir bakışı yola koyulmalarına yetmiştir bile.

    Doktorun kapısı çalınır. Uşak doktora haber verir. Doktor “paraları yoksa evde yok de ve gönder” der. Yoksulluk türküsü çalmaya başlar.

    Kino, eşi ve çocuk çaresiz günlük nafakalarını çıkarmak için dede yadigarı teknenin yolunu tutar. Anne sahilde bulduğu ot ve yosunlardan macun yapar ve akrebin soktuğu yere boca eder.

    Tekne ile okyanusa inci avına koyulurlar. Kino kovasıyla suyun altına dalar. İlahi bir ışık görür bir an. Midyenin içinden dışarıya göz kamaştırıcı ışık sızar. Kino hemen midyeyi kovaya kor ve tekneye döner.

    İlk müjdeli haberi anne verir. Çocuğun yüzündeki şiş inmeye başlamıştır. Şifa türküsü çalmaya başlar.

    Sıra Kino’ya gelmiştir. Kovadan çıkardığı midyeyi açar. Dünyanın en büyük incisi karşılarındadır. Talih onlardan yana dönmüştür. Kulaklarda zenginlik türküsü.

    Eve dönerler. Ahali çoktan haberdar olmuştur. Ev tıka basa mahalleli ile doludur. Tek gerçek dostu kardeşi Kino’ya yaklaşır. İnsanların iyi günde yanındaymış gibi davranacaklarını, kötü bir anında kendisini terk edeceklerini ve inciden dolayı içten içe kendisine düşmanlık beslediklerini hatırından çıkarmaması gerektiği tembih eder.

    Evi ilk ziyaret eden kalburüstü misafir papaz olur. Parası yok diye Kino’nun nikahını kıymayan papaz, Kino’ya tanrının yüzüne güldüğünü, paranın kendisini şımartmamasını, kiliseyi ihmal etmemesini, yardım etmesini, bunların kitapta da yazdığını söyler. Kino okuma yazması olmadığı için okuyamadığı kitapta ne yazdığını bilmediğinden mecburen papaza inanır.

    Kino 50 bin pesos değerindeki incisi ile hayal kurmaya başlar. Kıyafetler, yiyecekler, düzgün bir ev… En önemlisi oğlu okuyabilecektir.

    Hayaller kurmaya devam ederken bu sefer gelen sabah kapıdan çeviren doktor olur. Sabah evde olmadığını, akrep sokmasının çok ciddi risk oluşturduğunu, çocuğu acilen tedavi etmesi gerektiğini söyler. Anne ne kadar çocuk iyileşti dese de doktor kandırır ikisini de. Zorla çocuğa bir hap içirir. Bir saat sonra çocuğu tamamen iyileştireceğini söyler ve evden ayrılır. Doktor gider gitmez çocuğun yüzü yine şişmeye başlar. Düşmanlık türküsü çalmaya başlar.

    Doktor bir saat sonra gelir ve çocuğu kusturur. Parayı sorun etmemelerini söyler.

    Gece barakaya inciyi çalmak için gelenler olur. Kino hırsızları bertaraf eder ve sabaha kadar teyakkuz hali başlar.

    Sabah inci alıcılarının yolu tutulur. Kartel olan alıcılar ağız birliği yapmışçasına inciye en fazla bin beşyüz pesos değer biçer. Kino sinirlenir ve eve döner. Sabah ilk iş inciyi kente satmaya götürmektir.

    O gece yine inci hırsızları iş başındadır. Kino bir kez daha tehlikeyi bertaraf etmiştir.

    Sabah sahile indiklerinde tekneyi her tarafı delik deşik edilmiş halde bulurlar. Ertesi gün yürüyerek şehre gitmek gerekmektedir. Eve dönüş yolunda evlerinin ateşe verdiklerini görürler. Artık sabahı beklemeden yürüyerek şehre inmekten başka çare kalmamıştır.

    Karanlıkta patika yollardan ilerler. Dinlence yerinde arkalarına üç tane silahlı inci avcısı takıldığını görürler. Dağlara doğru kaçmaya başlarlar. Mağarada saklanırlar.

    Kino avcıları aklamak için pusu kurar. Başka yerde ses çıkararak dikkatleri dağıtacak ve avcıları aklayacaktır. Planı başarı ile gerçekleştirecekken çocuk ağlamaya başlar ve silahlar patlar. Kino kargaşada avcıları bertaraf ettikten sonra mağaraya döner. Eşinin kucağında kafası parçalanmış oğlunun ölüsü vardır. Felaket türküsü dağlarda yankılanır.

    Anne başına gelenleri incinin lanetine bağlar ve inciden kurtulmaları gerektiğini söyler. Kino eşiyle okyanus kıyısına gelerek inciyi suyun en derin yerine fırlatır.

    Tanrının güzel bir hayat yaşamaları için verdiği fırsat, insanlar tarafından hem de en kıymetli hazineleri ellerinden alınarak yok edilir.