• ‘Görmek zaman ister.’
    .
    Eva Meijer bir adanmışlık hikayesi sunuyor bize.Gwendolen (Len) Howard’ın hayatını..Varlıklı bir ailede doğup ona çizilen hayatın dışında,kendi tercihlerini seçerek,yeni bir hayat kuran kadını..
    .
    Len Howard önce kemanıyla Londra’da buluyor kendini.Ailesinden uzak ama özgür.Kalabalığın peşinden gitmiyor.Çok sevdiği müziği de yanına katıp; başka bir dünyanın kapılarını açıyor: Kuşlar.
    .
    Kuşları hayatına uydurmuyor,o kuşların dünyasına misafir olmayı tercih ediyor.Onların ne kadar bireysel olduğunu gözlemliyor,ne kadar zeki hatta duygusal olduklarını..Ve bunları yaparken bizlere şu iki kavramın önemini gösteriyor: emek ve saygı.
    .
    Meijer,bu hayatı romanlaştırırken;sıkmıyor-zorlamıyor kelimeleri.Howard’ın baştankara kuşu Yıldız ile deneyimlerini Howard’ın yazılarından alıyor,sağlam ve hareketli bir kurgu oluşturuyor.Sonsöz ile de bilgilendiriyor.İlgi çekici bir hayatı,daha da parlatıyor..
  • Kimin suçlu olduğunun tanrının gözünde bir önemi var mıydı gerçekten?
  • Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.
    Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin karşısındaki dala kondu.

    Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.

    Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek adettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.

    Muhabbeti kaynattılar.

    -Olur ya! - demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.

    Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:

    -Siz hiç çalışmıyorsunuz? -

    Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: -Ya siz neden burada oturuyorsunuz? - diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.

    Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.

    Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye dikerek söze başladı:

    -Bakınız şunlara…- Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak uçan ve dokuma tezgahının mekiklerine benzeyen kırlangıçları gösterdi. -Bakınız şunlara… Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar.-

    Dişi:

    -Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur? - dedi. Erkek okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber, bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:

    -Adeta utanıyorum…- dedi, -Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz, arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz.

    Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:

    -Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz? ’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…-

    Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:

    -Ah- dedi, -tıpkı benim gibi düşünüyorsun.-

    Erkek cevap verdi:

    -Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz? -

    Dişi tasdik eder gibi başını salladı:

    -Etrafımıza göz gezdirince- dedi, -ben de senin gibi, dört tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba, diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim.-

    Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler… Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.

    Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı! .. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.

    Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.

    Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.

    Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.

    Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)

    İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.

    Mesela:

    -Hiç ayrılmayalım, olmaz mı? - demek vardı, fakat bu pek geniş manalı ve müphemdi. Nasıl ayrılmayalım? .

    -Bir yuva kuralım! - deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.

    Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirine hasretle bakar ve: -Birbirimizden nasıl ayrılacağız? - demek isterlerdi.

    Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı. Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.

    Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü. Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu halde… Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.

    Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.

    Erkek bu bakışı göremedi.

    Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.

    Erkek ağzını açtı:

    -Senden hiç ayrılmak istemiyorum…- demek üzereydi ki, buvvv diye soğuk bir rüzgar esti…

    Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.

    Fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.

    Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.

    İkisi de içini çekti.

    Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.

    Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.

    Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.

    Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar… (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)
  • Mayıs,2018

    Didem Madak'ın hayatı hakkında bir şeyler okumadan kitaplarının sayfalarını çevirmeye elim gitmedi bir türlü. İnternet ortamında çok şiirine denk gelmiştim ama yaşamına dair çok şey bilmiyordum. Bu yüzden röportajlarını okudum,videolar izledim.

    İzlediğim bir videoda "Kibritle oynayan bir çocuğun muzipliğini hissettim hep şiir yazarken ve genelde de yangın çıktı. Birileri hep kaçmamı söyledi, (yangın) yanan yeri bırakıp kaçmamı söyledi ama ben hep o yanan yeri grapon kağıtlarıyla süslemeye çalıştım." diyor ve böylece benim kararsızlığıma son noktayı koyuyor ,ilk hangi kitabını okuyacağıma karar veriyorum: "Grapon Kağıtları".
    Bu kitabını şiirlerinde de hep var olan kardeşi Işıl'a ithaf ediyor Didem Madak.

    Arka kapağında "Bu kitapta yer alan şahıs ve mekânların gerçekle alâkaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları... hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazzetmeyenler, Grapon Kâğıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler." diyor Didem Madak.

    Şiirlerinde annesi Füsun'a, kardeşine, dostu Müjde Bilir'e, kadınlara, kedilere, kuşlara ve daha nice şeye sesleniyor.
    Sayfalardan bize gösterdiği, hissettirdiği sevgisini, hüznünü, özlemlerini bir kaç alıntıyla hep birlikte tekrar okuyalım.
    Kardeşine olan sevgisini, düşkünlüğünü cümleleriyle hissettiriyor.

    "Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda
    Ben Işıl'ın yelkenini üflememiştim
    Bensiz uzaklara gitmesin diye"(sayfa 14)

    "Işıl. Uzun siyah saçlı kız
    Bu rutubetli mektup selamlarla doludur."
    (sayfa 32)

    Annesinin kaybının onda yarattığı yıkımı, annesine duyduğu özlemi şiirlerinin her dizesinde hissediyoruz.

    "Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Muc'un ucuz evinde
    Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    Dili geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
    Durmadan soluyormuş gibi."(sayfa 16)

    "Vişne bahçeleriyle dolu
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi."(sayfa 17)

    Şiirinde Maviş anne diyor Müjde Bilir'e
    "İki kendim varmış maviş anne
    Biri benmişim biri mutsuz
    Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
    Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

    Ben ölürsem mutsuza iyi bak!"(sayfa23)

    Okurken o kadar çok dizenin altını çizmişim ki yazsam neredeyse tüm kitabı buraya eklemiş olurum. Kitaptaki her şiir çok özel.

    "Güneşi özledim, sonra seni/ Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım." (sayfa 44) diyor. Ben penceremin önündeki fesleğene her su verdiğimde aklımdasın güzel anne.

    Hayat bir Füsun aldı Didem'den bir Füsun verdi ama onunla da doya doya yaşayamadı. Çok erken ayrıldı aramızdan, çok erken ayrıldı kızından. Didem 13 yaşında kaybetti annesi Füsun'u, Füsun 3 yaşında kaybetti annesi Didem'i.

    Didem Madak ölmeden önce kızına şu satırları bıraktı:
    “Canım Kızım Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis! Canım kızım, cehaletimden şair oldum…
    Annesizlikten.
    Sen sakın şair olma!”

    "Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda
    Ve çok ağır ilerliyor." demiş Didem Madak. Füsun'un geçen hafta ilkokul mezuniyet töreni oldu. Zaman geçiyor, zaman acımasız bir çabuklukla geçiyor artık. Annenin yaşayamadığı tüm yıllar senin olsun Füsun. Sen sakın şair olma!

    Burcu'dan
  • Hazreti Süleyman a.s.’ın mührü bir yüzüktü ki dört köşeli bir kaşı vardı. Bu yüzüğü Cebrail a.s. Cennetten çıkarıp Allah cc.’nin emri ile Davut a.s’a getirdi. Bir köşesinde “El mülkü lillah” (Mülk Allahındır) yazıyordu. Cebrail a.s bu yüzüğü Davut a.s’a verip dedi ki :
    -“Ey Davut! Hak Tealadan sana bir yüzük ve on soru getirdim. Allahu Tealanın buyruğu odur ki: Evlatlarını toplayıp bu on soruyu onlara sor. Kim doğru cevap verirse senin yerine o geçsin. Devleri, Perileri, Ademoğullarını, yelleri, kuşları, canavarları, dünyada ne ki varsa hepsini buyruğuna başeğdirsin, itaatli kılsın. Ve bütün dünyaya padişah olsun” dedi.
    Hz. Davut a.s Ekabirlerden, yüce insanlardan oluşan bir meclis kurup evlatlarını çağırdı ve bu meclis huzurunda tek-tek hepsine bu on soruyu sordu. Hiç biri cevap veremedi.
    En son Hz. Süleyman a.s. ayağa kalktı:

    -“Eğer izin verirseniz bu sorulara ben cevap vereyim!” Dedi. Davut a.s.’ın gönlü hoş oldu Ve:
    -“Ya Süleyman söyle bana” dedi:
    1-Dünyanın en kem kötü şeyi nedir ki ondan daha kötüsü yoktur?
    2-En güzel, en üstün şey nedir ki ondan daha güzeli, daha üstünü yoktur?
    3-Dünyada en acı şey nedir?
    4-Dünyada en tatlı şey nedir?
    5-O nedir ki ondan daha çirkini yoktur?
    6-Nedir o ki ondan daha kabası yoktur?
    7-Yine o şey nedir ki ondan daha yakını olmasın?
    8-Nedir o şey ki ondan daha ırağı yoktur?
    9-Yine nedir o şey ki onda daha gussalı, daha kaygı verici şey olmasın?
    10-Nedir o şey ki ondan daha sevinçli şey yoktur?
    Süleyman a.s. dedi ki:
    –“Ey baba bu sorduğun sorular çok kolay şeylerdir?”
    1-Dünyada en kötü şey insanoğlunun nefsidir ki ondan daha kötüsü yoktur.
    2-Ondan daha güzel daha üstünü olmayan şey akıldır.
    3-En acı şey yoksulluktur
    4- Çok tatlı olan şey varlıklı, zengin olmaktır.
    5-İnsanoğlu’nda süğmekten, küfürden daha çirkin şey yoktur.
    6-Kaba (katı yürekli) kadından daha kabası yoktur.
    7-İnsanoğlu’na ahiret’ten yakın şey yoktur. Ve bütün kişiler ona gitmektedir.
    8-Sonra dünyadan ırak başka bir şey yoktur ki, insanoğullarından ıraklaşmaktadır.
    9-Gayet gussalı, kaygılı şey; ruhun bedenden ayrılmasıdır.
    10-Gayet şad, sevinçli olan şey yine ruhtur ki, insanoğlunda bulununca bu sevinci duyar!
    Diye cevap verdi. Yalnız her soruya cevap vermeden önce gülümsedi sona cevap verdi
    O zaman Davut a.s. oğlu Süleyman a.s.’a:
    -“Gerçek söyledin, öyledir! Ama Bu yüce insanların huzurunda neden her soruya adaba aykırı olarak gülerek cevap verdin”: Süleyman a.s:
    -“Bu soruların cevabını bende bilmiyordum ama siz her soruyu sordukça cevabı bir karınca bana söylüyordu bende size cevap veriyordum” dedi.
    O zaman Davut a.s. dedi ki: Amaç Allah’a (cc) ulaşmak olduktan sonra vasıta isterse bir karınca olsun, önemli değil.

    (Kaynak:Tarih-Taberi cilt 1 sayfa 70-71)
  • "Bir solukta okunacak kitap" deyiminin hakkını veren bir kitap. Kitabı okurken gözlerim doldu gerçekten. Bir insanın başka bir insana bunları nasıl yaptığını gerçekten aklım almıyor. Savaşta (buna savaş demek ne kadar doğru onuda bilmiyorum) Müslüman Boşnaklara yapılan zulüm karşısında dünyanın her zaman ki gibi söz konusunusu Müslümanlar olduğunda üç maymunu oynadığını tekrar bizlere gösteren bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim.