• "Peygamberler.. Tarihin en büyük devrimcileri..Dünyanın kesif karanlığını delen kartallar.. İnsanlığa ezelden ve ebedden haberler, müjdeler ve ikazlar getiren kutlu elçiler..Bizden ama bizim gibi olmayanlar..Kanlı canlı, fani varlıklar ama kanları da canları da başka dünyaya bağlanmış sonsuzun kuşları..Dünyamıza bir süreliğine konuyor ve konaklıyor, ardından da göklerden heybelerinde getirdikleri neşidelerle seküler karanlığın semasını şimşeklerle aydınlatıp ve galaksilerini biz fanilere bırakıp gidiyorlar.."
  • Tüketiyoruz, Tükeniyoruz
    Tüketiyoruz, tükettikçe tükeniyoruz.

    Dostluğu, sevgiyi, paylaşmayı, sevmeyi, sevişmeyi, acıyı, hüznü, aşkı ve dahasını... hepsini tüketiyoruz. Tükettikçe yenilerini arıyoruz, aradıkça daha fazla tükeniyoruz, ararken çok yoruluyoruz, bulduğumuzda ise aradığımıza değecek kadar sevinemiyoruz bile. Biliyoruz, onu da tüketeceğiz ve yenilerini arayacağız. Eskilerin yerine yenilerini koyuyoruz. Eskileri umursamıyoruz bile. Yayılmacı politika izliyoruz hisler üzerinde. Aşkımızın ipini kendi ellerimizle çekiyoruz, umursamıyoruz bile karşımızdakini. Yeri geliyor timsah misali ağlıyoruz, sonra mendilimizle gözümüzü silip çöpe atıyoruz. Evet, gözyaşlarımızı da tüketiyoruz.

    İki şişe ucuz şarapla, bir fincan kahveyle veyahut bir içten sarılmayla düzelebilecek şeyleri o kadar çok büyütüyoruz ki, tüketiyoruz arkadaşlıklarımızı. Neye gücendiğimizi bile bilmiyoruz. Birbirimizin ardından türlü oyunlar çeviriyoruz. Yüze gülerken, bir yandan da oluklu hançerimizi zehire batırıyoruz kınından çıkarıp. Kandırıyoruz sevdiklerimizi, onlara karşı ikiyüzlü bile olabiliyoruz. Sahte gülücükler ve sözcükler diziyoruz utanmadan, kızarmadan. Evet, samimiyeti ve sözcükleri de tüketiyoruz. Kendi dalımızı kendimiz kesiyoruz elimizle, hem de ta kökünden; budamak yerine. Suyunu kurutuyoruz sevdaların, sonra susuyoruz, bir damla suya muhtaç kalıyoruz, susuzluktan kuruyoruz, evet, suyumuzu da tüketiyoruz.

    Varlığını unutuyoruz evvela, sonra elini, yüzünü, gözünü, yaşmağını, kokusunu. Özlüyoruz haliyle, en çok da unuttuklarımızı, sesini dahi hatırlayamadıklarımızı. Unutmak bir lütuftur derler, kimine göre lütuf, kimine göre ise azap; belki de günahlarımızın kefaretidir kim bilir? Acaba buna eşdeğer bir günah işlemiş midir insan; unutmaya değecek kadar? Evet, insan sevdiklerini de tüketiyor, anılarını da.

    Saklıyoruz affettiğimiz şeyleri zihnimizin en karanlık ve soğuk dehlizlerine, asla ama asla unutmuyoruz yaptığımız iyilikleri ve bize yapılan kötülükleri. Affettiğimiz hatalarını insanların, yüzlerine çarpmak için en uygun zamanı kolluyoruz. Zamanı gelince nasıl da acımasızca vuruyoruz yüzüne karşımızdakinin. Bir damla mürekkep gibi, suyumuzu bulandırıyor ve saflığına karalar çalıyor öfkemiz, yerle bir ediyor kurduğumuz sevgiyi ve bağı. Asla ama asla öncesini düşünmüyoruz, ilk bakıştaki aşk gibi son bakıştaki nefret peydah oluyor. İçini dolduramıyoruz kazdığımız kuyuların. Nerede kalıyor merhamet, hangi dala takılıyor anlayış? Nasıl da olağan karşılıyoruz aldatmayı, kandırmayı? Sonra neden kimseye güvenemiyoruz? Çünkü onu da tüketiyoruz. Evet güveni de tüketiyoruz, tükeniyoruz.
    Bazı temel şeylerin içi boşalınca, ona bağlı geri kalan şeylerin de pek bir manası kalmıyor. İhanete uğradıkça hatayı kendimizde arıyoruz. Onların adi olabileceğini düşünmek istemiyoruz asla. Sevdiklerimizin her yalanında bir doğru, sevmediklerimizin her doğrusunda bir yalan arıyoruz. İnanamıyoruz ama en beklenmedik şeyler en beklenmedik anlarda en beklemediklerimizden gelmez mi ki?

    İnsanların sürekli kendilerini anlatmasına artık tahammül gösteremiyoruz. Anlaşılmak mı istemiyoruz yoksa anlaşılmaktan mı korkuyoruz? Herkesler her şey hakkında nasıl da herkesten çok her şeyi biliyor be! Kendimize çekiliyoruz, konuşmak artık güç geliyor, nefesimizi yakıyor buhar olup ciğerlerimize inerken alevden dövülen sözcükler.

    Tüm bunlar olup biterken kendimizi dünyanın en değersiz ve suçlu kişisi olarak yargılıyoruz. En ağır mahkemeleri kendi ellerimizle kurup en ağır cezaları kendimize biz, kendi elimizle veriyoruz. Kimseye yakıştıramıyoruz hainliği, alçaklığı. Biz kötü oluyoruz onlarsa iyi. İyi olmak için rol yapıyoruz bazen, maskeler çekiyoruz gözlerimize. İyi görünmek istiyoruz, ama çoğu kez yalan söylüyoruz, evvela kendimize. Kandırıyoruz onları belki; evet ama kanıyoruz en çok da kendimize. Onlar dışarıda ellerini kollarını sallarken, biz bir başımıza kendimizi infaz ediyoruz. Çünkü adaleti de tüketiyoruz, tükeniyoruz.

    Bazen de sorunu etrafımızda arıyoruz, kendimizde olduğunu bile bile. Kandırdığımızı sanıyoruz herkesi, belki kandırıyoruz da ama en çok da kendimizi. İnanmak istiyoruz hala bir şeylere her şeye rağmen; sevmeye ve güvenmeye değer, en çok da kendimize, herkesten önce. Umut etmek istiyoruz, güneşin yeniden istediğimiz gibi doğmasını bekliyoruz.

    Şarkı okuyan kuşları öldürüyoruz. Ava giderken avlanıyoruz aslında. Sırtımızda kürkümüzle, elimizde tavuk dürümle "hayvan hakları" diyoruz. Bunu derken de yüzümüz hiç mi hiç kızarmıyor ha!. Daha da sinirleniyoruz üstelik bunu diyenlere. Ağzından salyalar akan kuduz itleri kıskıslıyoruz doğruyu söyleyenlerin üzerlerine! Kire, boka batmış işaret parmağımız kendimizi gösterecek yerde mazlumu, garibi, haklıyı, hak arayanı gösteriyor. Tüketiyoruz dürüstlüğü, ikiyüzlülük koyuyoruz yerine. Bir zamanlar iğrendiğimiz şeylere dönüşüyoruz, sevmediğimiz fikirler geçiyor aklımızdan. Ve bu giderek olağanlaşıyor. Tüketiyoruz nefesimizi, çoğu zaman beş para etmez insanlara harcıyoruz, havamız bitiyor nefessiz kalıyoruz. Köpürüyor ağzımız, gıcırdıyor dişlerimiz... tüketiyoruz, tükeniyoruz. Kalemimizdeki mürekkep, daktilomuzdaki şerit, lüküsümüzdeki gaz yağı.... anamızın şefkati... hepsi.... tükeniyor, tükeniyoruz.

    Ne büsbütün sıyrılabiliyoruz acılarımızdan, ne de sırtlayıp götürebiliyoruz. Yanından yöresinden dolanıyoruz, bazen ağrısa bile dişimiz, dilimizle yokluyoruz. Ne dişten vazgeçebiliyoruz ne yoklamaktan.

    Onu son görmemde elindeki köpek öldüren diye tabir edilen ucuz şaraptan içiyordu. Sonuna gelince şişenin, bana çevirdi kirlenmiş eski yüzünü. “Acı” dedi, “en güçlüsüdür içlerinde ve de en gizemlisi, hatta en temel duygudur acı. En güçlüsüdür çünkü acının nereye evrileceğini kestirmek zordur. Sevgiye mi, umuda mı, aşka mı, öfkeye mi, özleme mi yoksa başka duygulara veya durumlara mı? Onun gücü buradan geliyor işte; öngörülemezliğinden. En gizemlisidir çünkü acının önünü görmek zordur, gözümüzü bağlar, karartır, fevri yapar bizi. Öte yandan pişirir de. İnsan acısı kadardır, acılarımız kadarız”. Ona göre dipte dururmuş insanın acısı, şarap şişesindeki tortu misali. Şişeye karışınca belli olmazmış ama öylece kalakaldığında insan bir başına, ilk dibe çöken şey acısı olurmuş. Çünkü diğer hepsi zamanlar unutulur gidermiş. Acı da gidermiş gitmeye ama geriye kalırmış biraz biraz, tükenmezmiş sonuna kadar asla. Bekledikçe dipte daha da acırmış tadı, kekre olurmuş. Tortu da öyle ha deyince olmazmış ha, zaman gerekirmiş. Tortulu şarap en kalitelisiymiş ona göre, acılı insan da öyle. Ne kadar tortumuz varsa, aslında o kadarmışız.

    “Öyle yaaa, tortun kadarsın işte” demişti onu son görüşümde, “tortun kadarsın, acını sev, acından sakın”. Sonra ne oldu ona bilmiyorum, belki o da acısı da tükendi gitti, kim bilir? Veda bile edemedim, evet, vedaları bile tüketiyoruz. Doya doya yaşayamıyoruz acımızı, ayrılıklarımızı. Onu bile tüketiyoruz; yenilerini yaşamak üzere. Veda edemiyoruz bile giderken, elimiz çıkmıyor trenin camından dışarı. Vedamız tükeniyor, sözümüz tükeniyor. Söylemek istediklerimiz boğazımızda düğüm haline geliyor, ne yutuluyor ne de tükürülüyor, bu söyleyeceklerimizi söylemek istediğimiz insanları kaybedince; dibe tortular çöküyor. Neden söyleyemiyoruz sevdiğimizi? Kötü bir şey mi yapıyoruz acaba? Pişmanlık mı ağır basar kefelere konulunca yoksa çekince mi?

    Eskiden insanlar misafirleri uzun uzadıya kalınca esnerlermiş, söylenirlermiş şaka yollu. Uyumak isterlermiş haliyle. Bazıları da şu maniyi okurmuş, misafirliği tüketmek için:

    Mangalda bitti köz,
    Dilimizde bitti söz.
    Gideceğseniz gidin siz,
    Uyuyacağız artık biz..

    Evet, misafirlerimizi de tüketiyoruz, bir ömürlük misafirliğimizi de. Askıda yaşıyoruz Kazım Koyuncu’nun dediği gibi. Biz sadece biz olmak istiyoruz. Boynumuza sarıyoruz o yeşil fuları, gece trenlerine biniyoruz kaybolmak için, sokaklarda mızıka çalıyoruz, vuruluyoruz.

    Tüketiyoruz, tükendiğimizi görmeden; kum saatinin akan kısmını görüyoruz sadece, kalan kısmını değil. Son kum tanesi de başımızdan aşağı düştüğünde göreceğiz saatin boyunu, çayın suyunu, kim bilir belki de o zaman gözümüzü açacağız güzel bir bayramda şeker sırasında, belki de Andromeda'da.

    Yine aşınca çayın suyu boyunu
    Belki yeniden karşıma çıkacaksın.

    Göz göze durup bakınca
    Göreceğiz,
    Neyiz ve nerelerdeyiz,
    Bilemiyoruz
    Şimdi...
  • 382 syf.
    ·8 günde·8/10
    O ileride bütün dünyanın "bu Martin Eden kimdir?" diyeceği ünlü bir yazar olacaktı ama bunun öncesinde gemi işçiliğini bırakmalı,günde 3 saat uyumalı,imkansız bir aşka tutulmalı,aç kalmalı,çok aç kalmalı (aslında onu aç iken besleyen yapıtlarıydı ve o bunlara herkesten çok inandı.),hasta olmalı ve herkes tarafından terkedilmeliydi. Hayatının en rahat zamanında ise kendine yapılan tüm yaltaklanmalara "Neden beni beslemediniz" cümlesini beynini kemiren kurtçuklar misali içinde söyleyip durdu ve kimseyi affedemedi en sevdiğini bile.
    Martin Eden bence bir imkansızın kitabı,büyük çabaların,özverinin ve savaşın kitabı. Yalnız duygusal zekam daha mutlu bir son isterdi o başka :) Bu güzel kitabın içerisinde bulunan harika şiirle sizi başbaşa bırakırken acaba Jack London'ın diğer kitapları ile devam mı edeyim yoksa başka bir yazara mı geçeyim sorusunu cebime koyarak uykuya geçiyorum :) Sevgiyle kalın. "bitirdim,
    bir kenara bıraktım lavtayı
    mor yoncalar arasında
    salınıp duran gölgeler de,
    şarkılar da,
    bitecek yakında.
    bitirdim... bir kenara bıraktım lavtayı
    çiy düşmüş çalılar arasında
    seher vakti öten
    ardıç kuşları gibiydim.
    şimdi sesi kısılmış,
    yorgun bir bülbülüm.
    tükettim şarkıları,
    dikkatle söyleyerek.
    bitirdim..."
  • Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya
    sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin
    bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini
    suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan
    diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.

    Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin
    karşısındaki dala kondu.

    Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.

    Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni
    tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek âdettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir
    hal aldı.

    Muhabbeti kaynattılar.

    "Olur ya!" demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört
    tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.

    Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki
    kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere
    antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:

    "Siz hiç çalışmıyorsunuz?

    Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: "Ya siz neden burada oturuyorsunuz?" diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.

    Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.

    Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye'
    dikerek söze başladı:

    "Bakınız şunlara..." Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak
    uçan ve dokuma tezgâhının mekiklerine benzeyen kırlangıçları
    gösterdi. "Bakınız şunlara... Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle
    durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar."

    Dişi:
    "Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur?" dedi. Erkek,
    okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber,
    bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:

    "Adeta utanıyorum..." dedi, "Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz, arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz."

    Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:

    "Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: 'Dünyada neler
    gördünüz?' dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki..."

    Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:
    "Ah" dedi, "tıpkı benim gibi düşünüyorsun."
    Erkek cevap verdi:

    "Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki?
    Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"

    Dişi tasdik eder gibi başını salladı:

    "Etrafımıza göz gezdirince" dedi, "ben de senin gibi, dört
    tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de
    bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba,
    diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada
    oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim."

    Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler... Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.

    Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak âdet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar
    muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
    Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha
    evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
    Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.

    Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir
    korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.

    Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu.
    Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)

    İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir
    şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.


    Mesela:
    "Hiç ayrılmayalım, olmaz mı?" demek vardı, fakat bu pek
    geniş manalı ve müphemdi. Nasıl ayrılmayalım?..
    "Bir yuva kuralım!" deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı.
    Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
    Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan,
    sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken,
    gözleri birbirine hasretle bakar ve: "Birbirimizden nasıl ayrılacağız?" demek isterlerdi.

    Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle
    yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve' bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı.

    Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
    Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü.
    Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar
    böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden
    biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu hal¬de...

    Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.

    Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarında geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
    Erkek bu bakışı göremedi.
    Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.

    Erkek ağzını açtı:
    "Senden hiç ayrılmak istemiyorum..." demek üzereydi ki,
    buvvv diye soğuk bir rüzgâr esti...
    Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
    Fakat her ikisi soğuk rüzgârın sesini duydular.

    Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.

    İkisi de içini çekti.

    Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
    Ayrıldılar... Ve bir daha birbirlerini hiç görmediler.

    Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada
    geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
    Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar...

    (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense hep tepeden bakarlar.)



    Sabahattin Ali - Kırlangıçlar
  • 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    Doğuştan genital bir bozukluğu olan Jane Chisolm zor bir dünyanın ona dayattığı her şeyle bir yolla başa çıkıp, kendini kendince var etmeyi başaran bir kadın. Başka bir dünyaya ait adeta ama bu dünyadaki yerini talep etmekten, bunun için savaşmaktan bir an bile vazgeçmiyor. Kıran kırana, kanlı bir savaş değil onun yürüttüğü. Kabullenişle, sükûnetle, iyi niyet ve azimle yürütülen bir savaş. Öldürmeden ama hayatta kalmayı hep başararak.
  • Yaşlanmadan önce bir kere olsun görüşemezsek çok yazık olacak.