• Sait Faik’in ardından.

    Dönüş yolu çok cevvaldi, adalar vapuru dalgalarda bir kağıttan gemi misali sallanıyordu. Bazılarımızın midesi ağızlarına geldi. Kamp ekibimiz dönüş yolunda biraz buruk gibiydi. Çok güzel geçen 3 günün ardından yine hayatımıza kaldığımız yerden devam etme telaşesi, yani biz buna “MEDARI MAİŞET” diyoruz, yakamıza yapışmıştı. Kamp ile ilgili anı notları yazıldı.

    https://i.hizliresim.com/NnrrnO.jpg

    Sohbetler edildi, mideler alaşağı oldu derken iskeleye adım attık. O da nesi! İnsanlar üzerimize üzerimize geliyor, yürüyemiyoruz yahu. Kendimizi bir an Matrix filmindeki kalabalığa karşı yürümeye çalışan NEO gibi hissettik. Eğer kalabalığın bir parçası olursan, yürürsün yoksa takılır kalırsın, hatta düşer ezilirsin. O anda anladık Sait Faik’i. Asıl onu yaşadık dersek daha doğru.
    Sen onca öyküyü bu güruhun içinde nasıl fark ettin be! Aşk olsun sana Sait Faik.
    Kalabalığa alışmakta zorlandık. Hele ada havasından sonra? Hee doğru, adayı anlatmadık demi! Du başa alalım, evvela şu Rumca parçayı iliştireyim de bunun eşliğinde devam edelim.

    https://youtu.be/QaxaxFGqJRU


    İlk gün
    09:20 Kadıköy

    Vapur geldi dumanlı dumanlı. Çantalarımız ile bindik öncü ekip olarak. Ev sahibi edasıyla gelecek dostlarımız karşılamak için ilk giden biz olmalıydık. Elif ve ben vapurda cam kenarı bir yere gömüldük. Bir ara çay almaya gittim, o ara denize karşı düşündüm çaylar elimdeyken: “Çay mı içsem yoksa kendimi denize mi atsam?” Sonra üşüdüm vazgeçtim, daha kampımız var nereye?

    https://drive.google.com/...VvhHw9nG7ueUI9OX18B8

    Kınalı adadan sonra Burgazada’ya gelince Sait Faik karşıladı bizi kafasında alacalı bir kedi ile.

    https://i.hizliresim.com/zjrrGj.jpg

    Hemen varıp selam çaktık, eli çenesinde Sait’in. Belli yine bir yerlerden öykü çıkarma peşinde. Kamp için ayarladığımız ŞATO’ya eşyalarımızı ve atlarımızı uşaklarımıza emanet edip adayı keşfe çıktık.

    https://drive.google.com/...W5nYD6n02zDbI79SwM6L

    Gidip sokakları arşınladık. Herkes o kadar güleç yüzlü o kadar sevecen ve cana yakın ki, nereye geldik ulan dedik. Kesin ip var bir yerlerde. Şimdi birisi gelip ipi çekecek ve tüm dekor başımıza çökecek! Bakındık, sadece köpekler ve kediler var. Buranın hayvanları da insanları gibi. Kedi, köpek, martı, karga, serçe aynı yerde volta atıyorlar. hiçbiri de diğerinin voltasını kesmiyor ha! Yoksa kan çıkar. Hala ses yok ipin ucundaki VARLIKTAN! Demek gerçekmiş!

    Koşup denizin yanındaki balıkçıların arasındaki kahveye oturduk. Tavla çay derken yandaki adamlara kulak kesildik. Rumca bir şeyler konuşuyorlar, Rum Türkçesi ile gülüyor eğleniyor! Balıktan dönen balıkçılar kayıklarının baş iplerini bağlayıp karaya zıplıyor. Ulan, her şey o kadar Sait Faik ki, bir yerlerden “hişt hişt” sesi bekliyor insan!

    Sonra ilk kafilemizi karşıladık. Biz kahvaltı yaparuk diye beklerken bizim koçmarlar Kadıköy’de yemişler de gelmişler! Saol karşim dediler. Açız yahu!

    https://i.hizliresim.com/v6nnXR.jpg
    https://drive.google.com/...0_Trqb-OIH2e3E7weBay

    İlk grubumuzu şatomuzun uygun bir odasına yerleştirdik. Sonra ikinci kafile de geldi. Onları da aldık. Her karşıladığımız kafile ile resimler çekindik. Herkesi Sait Faik ile beraber karşıladık yannış olmasın!

    https://i.hizliresim.com/k9nnE7.jpg

    Günü son misafiri henüz yoldayken, hep berbaer ilkin adayı turladık, Kalpazankaya’ya gidip resimler çekindik. Yanımızda bize yoldaşlık yapan, Fırat’ın “Yoldaş” adını verdiği ihtiyar köpek bizimle yürüdü. O mahallenin köpeklerine kafa tuttu. Biz varız ya yanında, hey gidim hey! Bu ekibi kim yanında bulsa dünyaya kafa atar be!

    https://i.hizliresim.com/oXrr6k.jpg
    https://drive.google.com/...2bMgCsYvzIHTPyWp0fbl

    Dönüş yolunda atlara selam verdik, son misafirimizin geldiğini öğrendik.

    https://drive.google.com/...6itltXEC9Q7_Uxfc-5s0

    Onu da karşıladık ve ekip tamamlandı. Posterimizi meyhane tadındaki restoranın duvarına astık.

    https://i.hizliresim.com/dvkkZQ.jpg

    Akşam yemekleri yendi. Mahir bize kısa bir saz resitali verdi. Yemeğin peşine meşhur TANIŞMA OYUNUMUZU oynadık.

    https://i.hizliresim.com/qdPPJD.jpg

    Herkes isimlerimiz akılda kalıcı olsun diye adımızın ilk harfi ile başlayan bir sıfat ekledi. Misal

    Yoblomov Yasin
    Sevgili Saltanat
    Ayçanna Ayça (Polyannadan)
    Eğlenceli Elif
    Tulum Tamer
    Farkında Olmayan Fırat
    Mavi Mahir
    Egeli Esra
    Neşeli Nevin
    Canavar Canan
    Erdemli Erdal
    Zıpır Zeynep

    Sonra geldik en civcivli yerlere. HEHEHHEEE.. Davullar çalınsın, martiniler patlasın, yarışmalar başlasın!

    İlk günü yarışması Sait Faik Bilgi Yarışması
    Öncesinde herkese özene bezene hazırladığımız rozetleri dağıttık. Yakamıza taktık. Artık hazırdık.

    https://i.hizliresim.com/4jbb00.jpg
    Grup üyelerini ise kura usulü kumar eşliğinde belirledik. Fesat falan olmadı ama, 1 ler 1 ile 2 ler 2 ler ile vs vs :D Her bir gruptan kendini tanıtan bir isim belirlemesini istedik. Niye mi istedik :) Ortaklık oluşsun tek yurek olsunlar. Tek yürek tek ruh tek emel!
    Ödülü kazanmak! :)

    Yarışmamızdaki grupların isimleri şöyle;
    Mavi Canavar (Mahir - Canan)
    Sevgi Erdemdir ( Erdal - Saltanat)
    Beyaz Martı ( Ayça - Esra)
    Neşeli Hayatlar (Zeynep - Mustafa)
    Neşeli Farkında Olmayanlar (Fırat - Nevin)

    https://i.hizliresim.com/grZZq2.jpg
    https://i.hizliresim.com/jgVV8J.jpg

    Bu oyunda gruplar ter attılar ama finalde herkes çok mutluydu ve bilgiler edinmişti. Bu yarışmanın kazananları:

    “Mavi Canavar”
    düşünceli adam
    Primadonna

    https://i.hizliresim.com/zjrraD.jpg

    Gece saat ilerleyince, kasada uyuklayan görevlinin horlama sesi ile bu geceyi bitirmemiz gerektiğini anladık ve herkes 1000 odalı sarayımızdaki odalarına çekildi.


    2. Gün - Cumartesi

    Adımıza düzenlenen şaşalı ve bir o kadar da cikcikli kahvaltı seramonisinden sonra Sait Faik’in evine gittik.

    https://i.hizliresim.com/V9vvBZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/BaDDzg.jpg

    Evvela müzeye çevrilen evini gezdik. Eşyalar, anılar, resimler, kitaplar aman Allahım! Ne kadar çok anı. Her birini inceledik fotoğraflar çektik. Elif resimler ve eşyalar hakkında bilgilendirmeler yaptı, magazinin de dibine vurduk (ZALIMIN GIZI LEYLA da vardı o evde -_-)

    https://i.hizliresim.com/oXrrOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/7aMMBY.jpg

    Öykülerin çıktığı masa
    https://i.hizliresim.com/Ll11Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZX77Xa.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVLLDN.jpg
    https://drive.google.com/...GbdVO05ezKWnVih7VEVF

    Neyse sonracığıma bahçedeki banklara oturup “Şimdi Sevişme Vakti” kitabından şiirler okuduk, yandaki evin kapısında asılı olan rüzgar çanları bize melodi sağladı sağolsun. Kediler de dinlemeye geldi bizi. Sonra Sait’in de en sevdiği “Kamelyalı Mezar” öyküsünü okuyup üzerine kısa bir konuşma yaptık. Öyküyü okuyan Elif’in eşsiz yorumuyla öykü daha farklı bir hal aldı. Sesli duyunca başka oluyormuş yahu!

    https://i.hizliresim.com/Ll11bj.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJ68.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjrrMY.jpg
    https://i.hizliresim.com/pbBBn0.jpg

    https://drive.google.com/...4WsRtqVS2rgBjYymrT9H


    Neyse oradan voltamızı alınca soluğu sahildeki balıkçı kahvehanelerinin olduğu yerde aldık. Bize bir masa Yanakimu ama çay kahve olsun dedik. Zira demlenmenin sırası değil. Neden mi? Genel kültür bilgi yarışmamız var ayol! Ayık olmamız lazım ayıküyün mü Yanakimu!

    Yine aynı gruplar vardı, eleman değişikliğine gitmedi kimse. Yaşayın pilavdan dönenin kaşığı kırısasıcalar cemiyetine gönül veren ve gönül verenleri koruyanlar DERNEĞİ!

    Bu turda sorularımız daha zorlayıcıydı. Her şeyi sorduk yahu! Bilinen ilk kadın şair kim dedik messsseeeelaaa!
    Sappho idi. Bilenler oldu ne habeeer !
    Daha nice nice sorular vardı. Yine kafa kafaya verildi, pilanlar pirojeler yapıldı, kopyalar çekildi, kardeşlik ve dayanışma örnekleri sergilendi, ortadoğuda haritalar yeniden çizildi ve kartlar yeniden dağıtıldı. Türevler ve eş yönlü parçacık hüzmeleri fizik hesaplamarı derken çok harıl harıl bir yarışma oldu. Yine bilgilendik, öğrendik eğlendik hamdolsun.

    Ve kazananlar;

    Neşeli Hayatlar
    mustafa tamer akder
    Zeynep timur


    Sonra yuvamıza döndük saz söz zamanı!

    https://i.hizliresim.com/NnrrpP.jpg

    https://drive.google.com/...IEvLh4jvMnnAmxPZzC2Q


    Türküler çığırdık. Gelen diğer konuklar garip garip baktılar, hatta bir çift vardı, kızcağız rahatsız oldu ellaaam kalktılar gittiler. PEH! Neyse Mahir çaldı söyledik bir ara halay ve lambada yöresel oyunları oynandı. Derken çaylar geldi bir ara sazı elime alıp “İNCE MEMED” çaldım :D peşine bir iki türkü derken Bitirdik ve “Medarı Maişet Motoru” adı altında Sait’in tüm kitaplarının atölyesine başladık.

    Önce müziğimizi dinledik, buyrun:

    https://youtu.be/-86eFjjr0AM

    Gözler kapandı kepenkler indirildi, herkes okuduklarını, gezdiklerini, gördüklerini, müzedeki anıları düşünerek kendini müziğin kollarına bıraktı.
    Dap dap dap daba daba dap daba daba dap…...

    https://i.hizliresim.com/oXrrRQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Ov77pP.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY44vl.jpg
    https://i.hizliresim.com/V9vvMr.jpg


    Müzik bitti ve ortadaki duygu kartlarından seçtik keyfimize göre. Can bizim düş bizim ellere nesi?
    Herkes seçtiği kartlara dair hislerini anlattı, kitaba bağladı. Konuştuk Medarı Maişet motorunu irdeledik, oradan Sait’in kişiliği, hayatındaki insanlar, annesi, manitaları meyhaneleri neler neler. Sonunda Sait’in aslında yapayalnız olduğuna biz de karar kıldık. Anlattığı öykülerde kendinde eksik olan sevilme duygusunu işlediğini düşündük. Adam o kadar sevgi dolu bakıyor dünyaya, insanlara ve canlılara ama gel gelelim, bu sevginin zerre kadarını kimseden göremiyor, annesi dahil :(

    Ne sevdiği kadınlar onu seviyor ne de gönlünce bir mutluluk yaşayabiliyor. Kendi dünyasında kendi çalıp kendi oynuyor neticede. Zaten daha sonra hayatına bolca alkolün etkisi bodoslama çarpıyor. Nitekim Nazım’ın şu sözleri olayı çok acı şekilde özetliyor:

    “1955’te Budapeşte Radyosu’nda yaptığı “Edebiyat Konuşmaları”nın on yedincisinde ise şöyle dedi : “Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan… Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.” Nâzım Hikmet 1961’de yazdığı ünlü “Saman Sarısı” adlı şiirinde Sait Faik’le arkadaşlık ettiği günleri şöyle anar :
    Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’ne girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi. [A’dan Z’ye Nâzım Hikmet]

    “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz.”

    Ahan da şiir, buyrun okuyun :/

    https://www.siir.gen.tr/...met/saman_sarisi.htm

    Neyse hüzün bulutlarını kovalayalım.

    Atölyemizin ikinci kısmında, Sait’in “tüm kitapları”ndan seçtiğimiz alıntılar arasından paşa gönlümüze göre istediklerimizi seçtik. Bir diğer kart grubumuzdaki kartlardan ( bu kartlarda abidik kubidik tivist kıvamında manalı ve civcivli ve beyin çalıştıran cinsten resimler var) seçtik, alıntılarımız ile iliştirdik ve konuştuk anam konuştuk. Çenemizin yayı gevşedi çaylar kahveyle balla sütle yağladık.

    Bizdeki Sait Faik kitaplarını umuma açtık alın üleyyyyn dedik okuyun okutun :)))

    Medarı Maişet’in masaya yatmış canlı bedeni üzerindeki kesi, biçki, dikiş, nakış işlemlerinin bitmesinin ardından, şimdiki istikameeeeeet BARBA YANİ MEYHANESİ! Yani Sait’in takıldığı meyhane. Gittik Sait’in içtiği “Klüp Rakı”sından sipariş ettik:

    Bize bir masa ayır Yanakimu
    Kamp ekibimiz için!
    Bir masa.
    Üstü çiçeksiz
    Örtüsü mavi kareli bezlerden
    Rakısı Klüpten
    Hem hülyadan.
    Mahir bağlama çalsın
    Siyaha çalar parmaklarıyla
    Güftesi telli türküler ve havalar
    Adi havalar.
    Meyhane acı zeytinyağı koksun
    Sen hoşnut ol Yanakimu.
    (Şiire iğfal ederek bir kuple sundum af ola :S )

    Neyse masalar donatıldı, kadehler dolduuuuu Sait Faik’e kadeh kaldırdık.

    https://i.hizliresim.com/MVLL81.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6LLJk.jpg
    https://i.hizliresim.com/8aDD5n.jpg
    https://drive.google.com/...oUMO6usTb3Lcik4MrAO-


    Genizden akıtılsın rakılar, kadehlere gömülsün elemler, kollar kalksın Angara’nın Bağları çalsın, tayyare pilotları piste dalsın. Bebeleri alın dostlar, bizim pilotlar dümensiz!
    Mekanda sadece biz kaldık. Verdik müziğin halayın misketin rakının gözüne gözüne.

    https://drive.google.com/...hHTKHvbVvlsFmLNoafyA

    https://drive.google.com/...SFX9UtTBvyAnLwvQIyug

    https://drive.google.com/...mpGnDJfTLETquDxu-ADA

    https://drive.google.com/...qX6N1KJykhUkQH5FtiWQ

    https://drive.google.com/...rA-8gAwx_YnYM2vdKVjw

    https://drive.google.com/...hXkCPhYhXMpRTttSJqMw

    https://drive.google.com/...W_Ymwv8g0xYNCnYikrmg


    Şiirler okuduk sıra sıra, türküler söyledik. Hele Fırat’ın okuduğu bir şiir var kiiiiii buraya koymazsam iki gözüm önüme aksın, yüreğim kurusun!

    https://www.antoloji.com/avanak-ii-siiri/

    Nazımdan, Can babadan, Sabodan, Sait Faik’ten… kimleeeeerden kimlerden, hey gidim!
    Teyyarelerimize son mazutları çektikten sonra şatomuza doğru kanat açtık, yoldaki kedilere köpeklere selamlar vererek bulduk yolumuzu. Kafalar güzel ve biz çok güselis! Sait gibi aylak aylak dolandık, Rum meyhanesine takıldık, balıkçıları izledik….

    https://drive.google.com/...6LL0lrIVGSftjqyLKCuM
    bir kaç ipsiz sapsızzerhojjjjjj

    https://drive.google.com/...H-WKq4KRWlRzwwFVo-MQ

    Herkes yattı ama biz 3 kişiydik. Erdal, Mahir, Ben(Yoblomov). Acı eşiği daha yüksek dozdaki türküler okuduk, çaldık. Benim pilot zamanlarda hep yaptığım gibi “Şarkışla”yı çaldım, hüzünlendim gene. Neyse geç oldu daaaaa, hadi yatış kampanaları çalsın! Atlarımız ahıra bağlayıp yüksek şatodaki odalara dağıldık! Yarın güzel pırıl pırıl bir sabaha uyanacaktık ve bir sürprizimiz vardı! Ne mi? Görelim.

    3. Gün Pazar

    Bugün büyük sürpriz vardı. Sait Faik’in duygusal dünyasını kendi süzgecinde harmanlayan ve “Benden Hikayesi” adlı belgesele imza atan genç ve dinamik yönetmen Onur Barış ve yoldaşı-eşi Merve Barış’ı misafir ettik.

    Onları da Sait ile birlikte karşıladık ve şatomuza, film gösterimi yapacağımız büyük salona geldik. Evet, bu çekilen film için biz kampçılara ve Sait Faik severlere özel bir gösterim için geldi bu dostlar! Teşkılatı sinemayiyeyi kurduk ( apollür, bilgisayar vs vs) ve yönetmen bastı motor’a. Perdeler kapandı çaylar dağıtıldı, çokokremler püsküütler ve bilimum kraker çerez masalara neşredildi. Hep beraber filmi izledik. 3 gün boyunca kafamızda şekillenen Sait ile filmdeki Sait’i karşılaştırdık.

    https://i.hizliresim.com/bVJJrV.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rroop7.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJGd.jpg
    https://i.hizliresim.com/k9nnnv.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aMMaR.jpg

    Film ile ilgili linkler buyrunuz:
    Takip ediniz ki geride kalmayınız :D
    https://www.instagram.com/bendenhikayesifilm/
    https://www.babasahne.com/...benden-hikayesi.html
    https://youtu.be/gDYSY0VuvIM
    https://youtu.be/kPGdE7IoIKA
    https://youtu.be/uOIJOG2x_14
    https://youtu.be/onlVmTwnaEk

    Film bitti alkışlar gözyaşları salyalar sümükler… Onur ve Merve bu güzel emeklerinin neticesinde duygularına hakim olamadı, hangimiz olduk allaaasen! Birer sigara arası istedik, gözyaşlarımızı Burgaz’ın bulutlarına akıttık da gerisin geri içeri girdik. Sonra film üzerine konuştuk tartıştık, laf. Onur çekim sürecini, maceralarını, anılarını ve Ara Güler’i anlattı bize. Laf lafı açtı derken özene bezene hazırladığımız “Edebiyat Tabusu” adlı süper oyunumuzu oynadık hep beraber. Kendimiz hazırladık haaaa öyle çakçikilerden almadık! Yüzde 10’un üzerinde efor göstererek hazırladığımız tabu kartlarını anlatırken çok ama çok eğlendik. Neyse, zaman ilerledi, atlarımızı yemini suyunu verdik. Artık adadan ayrılma vakti geldi. Herkeste bir tatlı hüzün vardı. İlk gün bizi karşılayan kediler, cırtlak çeneli martılar, kargalar köpekler uğurladı. Vapurumuz geldi bindik.

    Yol boyunca sallandı vapur. Sait mi yapıyordu bu piçliği bilmem ki? Kesin geldiğimize sevinmiştir. Belki aramızda olsaydı o 3 gün boyunca, çok iyi anlaşabilir, içebilir, gezebilir, martı yumurtası çalabilir, kamelyalı mezarda rakı tokuşturabilirdik ve bize öykü anlatabilirdi. Erik dalına halaya bile katılırdı kim bilir? Bizden ala aylak mı var ayol!


    Dönüş- pazar öğle sonu

    https://i.hizliresim.com/dvkkND.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM1112.jpg

    Demiştim ya, Kadıköy’e ayak basar basmaz, sudan çıkmış balıklar gibi emcükledik havayı. Nefes alamadık, zira zordu buranın havası. İnsanları, hayvanları bile bir sonsuz telaşe içindeydi. Martılar birer sırtlan gibi! O zaman anladık işte yapayalnız bir insan nasıl yaşar burada? Yaşayabilir mi ya da? Hele de adada yaşadıktan sonra? Sait, işte o adam Sait. Kalabalıkta parlayan bir balıkgöz, çingene bacaklı.

    Yalnızlar içinde bir yalnız, hatta yapayalnız.
    Sonra herkesle sarıldık kucaklaştık güzel dostluklar bağlar kurduk ve köylerimize dağıldık.
    Yine bir kamp sonrası iletisinde hüzünlendik iyi mi! Neyse gidiyorsak şayet, gelmek içindir bilader.
    Bu kamp süresince bizden dostluklarını ve samimiyetlerini esirgemeyen, angaranın bağlarını ve erik dalının gevrek olanını bizlerle paylaşan dostlara sonsuz teşekkürler ediyoruz. Yarışmaların kazananlarına hediyeleri postalandı. Gözünüz postacıları kollasın!

    Ne diyelim ki daha başka. Ayrıca son kampımızda kadın sayısının fazlalığından ötürü ekstra kıvanç içindeyiz efenim.
    Esen kalınız can evinizden öperiz. Qüsel insanlar eqlesin :D

    https://drive.google.com/...8S3QaeMGbUPorvYQwF-l

    Bizi takip edebileceğiniz adres:
    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/

    Bu da kardeş sayfamız;
    https://www.instagram.com/birdusunardindan/
  • Asiye Güldoğan

    Türkan Şoray'ı Şule Yüksel Şenler'den neden uzak tuttular

    Şule Yüksel Şenler, bir süredir yoğun bakımdaydı. Kimseyle görüştürülmüyor ve durumu kritikti. Bu durumdayken, üç yaş küçük kız kardeşi Gonca Gülsel Şenler, 28 Şubat’ta vefat etti. Hastanede bilinci kapalı yatan Şule Yüksel Şenler’in, kardeşi Gonca’nın vefatından haberi olmadı. Şubat ayından beri Bağcılar Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nde yoğun bakımda olan Şule Yüksel Şenler 28 Ağustos 2019’da vefat etti.
    Şule hanımla, kardeşi Gonca hanımın hayatları oldukça hareketli ve mücadeleli geçti. Dedeleri Mehmet Ali Aycan, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet ilkelerini benimsemiş, anneanne İkbal hanım da “kıyafet devrimine uyum sağlayarak çarşafı çıkarıp modern kıyafet giyen” bir “Cumhuriyet kadını” olmuştu. Çocuklarını “çağdaş, modern ve Atatürkçü” yetiştirmişlerdi. Böyle yetişen kızları Umran hanımı, “Atatürkçü, laik” Hasan Tahsin adlı akraba gençle evlendirdiler. Cumhuriyetin ilkelerini bütün benliğiyle yaşayan Umran-Tahsin çifti, doğan çocuklarına Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet vs. değil, Özer, Göksel, Yüksel, Gülsel, Tuncer, Çiğdem isimlerini koydu.
    Çocuklarının her birinin modern, çağdaş, cumhuriyetçi, laik yetişmesi ailenin “en hassas olduğu” konuydu. Ancak Özer, Ortaokul ikinci sınıftayken Tarih öğretmeni Necati Bey’den etkilenerek dine ilgi duymaya başlamıştı. Tarih kitabında İslam tarihi 8-10 sayfalık bir bölümken Necati Hoca, sene boyunca çocuklara İslam tarihini anlatıyordu. Özer öğretmenin etkisiyle dine yöneldi, lise döneminde nurcularla tanıştı ve Said Nursi’nin bizzat yanına gelip gitmeye başladı. Said Nursi, Özer’in adını Üzeyir yaptı.
    Özer’in evde ilk namaz kılması aileyi şok etmişti. Umran Hanım çok kızdı, sinirlendi, oğlunu “abdest alıp namaz kılmasın” diye odaya kilitledi. O zaman on beş yaşında olan Yüksel de, odasına hapsedilen ve “kapıyı aç” diye yalvaran Özer’le dalga geçti, alay etti, kapıyı açmadı. Ama Özer sabah ezanı okunurken, Haseki’deki ahşap evin üçüncü katının penceresinden aşağıya indi, camiye gitti. Namazdan sonra aynı şekilde tırmanarak odasına geri döndü. Aile bu durumu bir süre fark edemedi.
    ATATÜRKÇÜ AİLENİN “HACILARA HOCALARA  KARIŞAN” OĞLU
    “Hacılara hocalara karışan” Özer ile “rakı içen musiki hocasının nezaretinde ud, keman, mandolin çalarak fasıl yapan” ve “plajlara giden” aile arasında büyük çatışmalar yaşandı. Üzeyir adını alan Özer, eve pek uğramıyor, ancak onları “hidayete erdirmek” için çaba gösteriyordu. Özellikle kız kardeşleri Yüksel ile Gülsel’in üstüne çok düşüyor, ancak iki kız da ağabeylerinin vaazlarından sıkılıyor, hele Gülsel ağabeyini görünce dinlememek için kaçıyordu.
    Bu arada yazma yeteneği olan kızlar, ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in hala kızı İffet Halim Oruz’un sahibi olduğu Kadın dergisine yazı yazmaya başladılar. İffet Hanım, “sizin isimleriniz erkek ismi gibi, önlerine Ayşe, Fatma gibi isimler koyun” demişti. Bunun üzerine Yüksel, Şule Yüksel Şenler olurken, Gülsel de Gonca Gülsel Şenler oldu.
    Bir ara sarılık olan ve öldü ölecek gözüyle bakılan Üzeyir, vasiyet eder gibi “Sen bir örtünsen bütün kadınlar örtünecek” dedi Şule Yüksel’e ama o yine kabul edemedi. “Ben örtünemem, namaz kılamam, bunu benden isteme abi,” dedi. “Hiç olmazsa hatırım için bir kere derse git” isteğini ise geri çevirmedi. “Bir kereden bir şey olmaz,” diyerek kabul etti. Yaşlı bir hanım, “makyajlı, asri” Şule’yi, “Üzeyir efendinin kardeşi böyle biriymiymiş?” diye şaşırarak derse götürdü. “Bir kereliğine,” diye giden Şule, Risale derslerinden etkilendi, defalarca gitti ve hidayete erdi. Annesi Umran Hanıma göre, “kız da elden gitmiş”, o da hacılara hocalara karışmıştı.
    ÇAĞDAŞ ANNEANNE, DEĞİŞEN AİLEYE KIZIYOR
    Ancak Şule hidayete ermesine rağmen kapanmakta hayli zorlanmıştı. Aynanın karşısına geçiyor, başını örtüyor, “besleme kızlar gibi oldum,” diyerek beğenmiyor yarım örtüye dönüyordu. Bir süre bu mücadelesi sürdü. O günlerde eve gelen anneannesi İkbal hanım, “İlerlemek, yükselmek” anlamını taşıyan Yüksel’in “çağdaş kız olacakken, gerici gibi örtünmesine” kızdı. “Ne bu halin, kürt kadınlarına dönmüşsün!” diye çıkıştı. Kendi kızı Umran’a ve damadı Hasan Tahsin’e de, “Ne biçim çocuklar yetiştiriyorsunuz, biz sizi böyle mi yetiştirdik?” serzenişinde bulundu.
    Şule de anneannesine kızıyordu. “Sen niye annemleri öyle yetiştirdin. Onlar dini bilmediği için, bize de anlatmadılar. Sizin yüzünüzden ömürlerimiz boşa geçti. Neden bize Allah’tan, kitaptan, peygamberden bahsetmediniz. Vebal altındasınız!”
    Ailenin en moderni olmasına rağmen, o zamana kadar ailede tek namaz kılan İkbal hanım, “Hadi ordan, ben İslam’ı sizden daha iyi bilirim. Önemli olan dürüst, namuslu olmak, yüreği temiz olmak. Gerici, yobaz olmak, başına bez bağlamak değil.” diyordu.
    Nadir eve uğrayan İkbal hanımla, torunu Şule arasında çekişme İkbal hanım evde olduğu sürece devam etti. Ancak Şule oldukça inatçıydı, ağabeyi Üzeyir’den de hızlı çıkmıştı. Annesini ikna etti ve derslere götürmeye başladı. Bir süre sonra hepsi namaza başladı. Onların değişiminden eve pek gelmediği için haberi olmayan Üzeyir, bir gün salonda yatarken, bir ara uyku arasında Şule, Gonca ve Çiğdem’in namaz kıldığını görünce afalladı, kolunu çimdikledi rüya gördüğünü düşünerek. Çimdikten canı yanıp ses çıkarınca kızlar namazlarını bozdular.
    “Siz niye böyle yapıyorsunuz, benimle dalga geçmek için namazla alay edilir mi?” diye ağlamaya başladı. Onların namaza gerçekten başladıklarını öğrenince bu sefer sevinçten ağladı. Annesinin de kapandığını, namaz kıldığını görünce çok mutlu oldu.
    Şule, örtünmekle, kapanmakla yetinmiyor, başkalarının da kurtulmasını istiyordu. Çevresindeki “açık kadınları kızları” kapatmak, “dinden habersiz” gençleri İslamla tanıştırmak için faaliyete geçmişti. Kendisi çok zor dönmüştü, gençlerin bunalımlarını hissiyatlarını anlıyordu. Terziliği de çok iyi bildiği için “modern örtünme şekli” türbanı ve pardösüyü tasarlamış, bu modern örtünme ve “Şulebaş” diye anılan örtü, dönüş yapan kadınlarca benimsenmişti.
    Bu arada İslam Kadınına Hitap diye bir yazı yazdı. Üzeyir çok beğenince Mehmet Şevket Eygi’ye götürdü. Yorgunluktan baş yazı yazmaya fırsat bulamayan Eygi, yeni dönüş yapan Şule’ye jest olsun diye, başyazı yerine Yeni İstiklal gazetesinin ilk sayfasında yayınladı.
    ŞULE HANIM KONFERANS VERİRKEN KAPANAN KIZLAR
    Bu yazı fırtınalar kopardı ve Şule Yüksel Şenler’in tanınmasını sağladı. Yazı hakkında dava açılınca gazetelerde resmi yayınlanan “türbanlı yazar” bütün ülkede tanındı. Mehmet Şevket Eygi, bir anda şöhret olan Şule Yüksel Şenler’i Bugün gazetesinin yazarı yaptı. Yazılar hayli ilgi görüyordu ve konferans teklifleri gelmeye başladı.
    Samsun’dan İmam Hatip öğretmeni Ali Acar’ın talebiyle başlayan konferanslar, büyük izdihamlara yol açtı. (Ali Acar daha sonra MSP’den milletvekili seçildi, kızını Hekimoğlu İsmail’in oğluna vererek dünür oldu.) Şule Yüksel’in her gittiği yerde sadece salon değil, sokaklar ve caddeler dolup taşıyor, hopörlerle ses dışarıya veriliyordu. Şule Yüksel Şenler’i “salonda dinlerken başını örten kadınlar” vardı. Şule Yüksel Şenler yaklaşık üç yıl, Türkiye’nin neredeyse tamamını birkaç defa dolaşarak konferans verdi, her birinde üç-dört saat konuştu ve her yerde modern türbanlı kadınlar gözle görülecek kadar çoğalmaya başladı. Çocuklarına Şule ismini verenler vardı.
    Ankara Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinde verdiği konferans çok ses getirdi. Onbini aşkın dinleyen arasında milletvekili, bakan eşleri de vardı. Bu konferansın ardından büyük tartışmalar birbirini takip etti. Gazeteler, köşe yazarları, sol örgütler ayağa kalktı. Çetin Altan, Falih Rıfkı, İlhan Selçuk, Nizamettin Tepedelenlioğlu bu konferansı eleştirdiler.
    Falih Rıfkı Atay çok sert bir yazı yazdı.
    “Atatürk, ‘Dil-Tarih’ adı altında o fakülteyi ne umutlarla kurmuştu. Atatürkçülüğün dayanağı olacaktı o fakülte! Rahmetli liderin hâtırası ile alay eder gibi medreseye çevrilmiştir. Bahanesi de komünistlikle, sol akımla savaş! Böyle sağcılık, solun ekmeğine yağ sürer. Sağ akıma katılan aydınlar, aydınlar arasında ancak ahmak olanlardır. 20’nci asırda 7’nci asır yürümez. 20’nci asırda kaba ve kara ve kalın milliyetçilik gitmez. Bir konferans salonunun kürsüsünü Şule’ye, Kısakürek’e düşürmek! Olur şey değil. 29 Ekim devrimciliğinin nerede ise 45’inci yılında, Başkent’de bir üniversite fakültesinin “Osmanlı Medresesi”ne soysuzlaştığını görmek!” Falih Rıfkı, yazısının bir yerinde “akıl hastası” diyordu Şule için.
    HATİCE BABACAN OLAYI
    Konferansın etkisi bununla kalmadı, konferansı dinleyenlerden İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan İslam Tarihi dersine başörtüsü ile girince Prof. Dr. Neşet Çağatay ona, “Hey sen... Sen... Başörtülü kız...” diye seslendi. “Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun?.. Ya başındakini çıkar, ya da dışarı çık...”
    Fakülte dekanı Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurtaydın Hatice Babacan’ı odasına çağırarak:
    “Ya başörtüsünü çıkartırsın, ya da bu okuldan gidersin!” dedi. Doç. Dr. Bahriye Üçok, Neda Armaner ve bazı öğretim üyeleri benzer sözlerle üzerine gidince Hatice Babacan bayıldı.
    Hatice Babacan’ın okuldan atıldığı duyulunca muhafazakar kesim ayağa kalktı. Yurdun her yanından olayı protesto eden telgraflar, mektuplar, telefonlar yağmur gibi yağdı. İkinci sınıf öğrencisi Mustafa Demirsöz ölüm orucuna başladı. Komaya girerek hastaneye kaldırıldı. Fakülte yönetim kurulu bu sefer onu okuldan kovdu. Bunun üzerine yurdun her yerinden öğrenciler Ankara’ya yürüyüş yaparak protesto ettiler. Kitlesel protestolar sonucu fakülte bir ay kapandı, dekanı istifa etmek zorunda kaldı. Hatice Babacan olayı “Türkiye’nin ilk başörtüsü eylemi” olarak tarihe geçti.
    Şule Yüksel Şenler’in unutulmaz konferanslarından biri de MTTB konferansıydı. Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği en güçlü gençlik örgütü olarak binlerce öğrenciyi temsil ediyordu. Ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin faaliyet gösterdiği MTTB’de önemli şahıslar, yazarlar, siyasetçiler zaman zaman konferans veriyordu.
    MTTB bünyesinde bulunan İsmail Kahraman, Şule Yüksel’in dostlarından Tenzile Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi gençler bu konferansa büyük önem veriyorlardı.
    Bir yakalanma kararı nedeniyle Bursa’da, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ve İzmir’de yaşadığı kaçaklık döneminden ve daha sonra aldığı takipsizlik kararından sonra Şule Yüksel konferansları, dinleyicileri de onu özlemişti. Akın akın gelen kadınlar ve genç kızlar, MTTB’nin salonlarını, koridorlarını tıklım tıklım doldurmuşlardı. Dışarıdaki cadde ise neredeyse Valilik binasına kadar kadınlı erkekli dinleyicilere mekan olmuştu.
    Konferansa gelen Münevver Ayaşlı’yı sahneye çağırdıktan ve yan tarafına oturttuktan sonra saatler süren konuşması coşkuyla karşılanmış, dinleyenlerin bir kısmı göz yaşlarına boğulurken, bazı açık kadınlar konuşmanın tesiriyle kapanıyordu.
    TÜRKAN ŞORAY DA HİDAYETE ERECEKTİ
    Bir süre sonra sonra Huzur Sokağı romanını yazdı ve gazetede tefrika edilen roman çok büyük ilgi gördü. Çocuklarına romanın kahramanı Feyza’nın adını verenler oldu. Bazı okurlar “Biz de o sokakta yaşamak istiyoruz, Huzur Sokağı nerede?” diye soruyordu. Roman, “Birleşen Yollar” adıyla film yapıldı, kabul etmez diye düşünülen Türkan Şoray başroldeydi. Çekimlerde zaman zaman bir araya geldiler, ancak Türkan Şoray etkilenmesin, “hidayete ermesin” diye daha sonra Şule Yüksel Şenler’i uzak tuttular. Çünkü Şule hanımın daha sonra ifade ettiğine göre, on gün kadar daha beraber olsalar, Türkan Şoray namaza başlayacaktı.
    Namaz sahnesinde ellerini açmış dua ederken kendisini öyle kaptırdı ki çekim bitmesine rağmen Türkan Şoray hala devam ediyordu. Yalnız bırakılmasını istedikten sonra, “Anam, anam! Mahşer günü ellerim yakandadır anaaaam!” diyerek hıçkırıklarla ağlıyordu. Onun bağıra çağıra ağlamasını ve söylediklerini duyan gazeteciler bu konuda bir tek satır yazmadılar, onun nasıl etkilendiğini gizlediler. (Şule Yüksel Şenler, Bugün kazanılan özgürlüklerde onun mücadelesi var, Demet Tezcan, Profil Yayınları.)
    Aynı günlerde Şule Yüksel, Hz. Ömer’in Adaleti oyununu oynayan bir tiyatrocuyla evlendi. (Şule Yüksel Şenler, konuşmalarında, röportajlarında ve hakkında yazılanlarda “eşlerinin adlarının anılmasını istemediği için”, ben de saygı duyarak isim vermiyorum.) Ancak ailesi ve çevresi buna şiddetle karşı çıktı. Kızlarının peşinden şehir şehir, ilçe ilçe koşturan kalp hastası Umran Hanım ile işlerinin başında olamadığı için iflasın eşiğine gelen Tahsin bey, kardeşi Gonca, Ankara’ya gidip yerleşen Şule Yüksel’e küstüler. Oysa ailesine daha fazla yük olmamak için evlenmişti, fakat Hz. Ömer rolünü oynayan tiyatrocu “eşine şiddet uygulayan” biri çıkmıştı.
    Evliliğin dördüncü ayında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaretten açılan davası kesinleşti. Dört aylık tehirden sonra Bursa’da hapishaneye girerken ailesinden ağabeyi Üzeyir’den başka kimse yoktu yanında. Hastalıklarla boğuşarak, hastaneye gidip gelerek geçiyordu hapis hayatı. Üçüncü ayda Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay onu affetti ancak kabul etmedi ve 13 ay 9 gün sonra cezasını tamamladığında yanında yine ailesinden kimse yoktu. Kardeşi Gonca ise, o hapisteyken evlenmiş, eşiyle Danimarka’ya gitmişti.
    Şule Yüksel Şenler hapisten çıkmıştı ama “Allah’ım tekrar hapishaneye geri döneyim” diyeceği günler başlamıştı. 12 Mart muhtırasından sonra Bugün gazetesi kapatıldığı için yazı yazacak gazetesi yoktu, konferanslar artık yapılmıyordu. Ailesinden, okurlarından, dinleyicilerinden mahrum, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime; titrerim mücrîm gibi baktıkça istikbâlime.”  diyeceği ızdırab dolu bir hayat, Ankara’da onu bekliyordu.
    Gelecek yazı: Şule Yüksel Şenler, Tayyip ve Emine Erdoğan’ı nasıl tanıştırdı?
    Asiye Güldoğan
    Odatv.com
  • 111 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    kitaptan sürprizbozan içerir...

    benim adım zebercet.
    gözümü bu otelde açtım, anayurt otelinde. anamın rahminden erken ayrılmışım 7 aylıkken, tıpkı anamdan da erken ayrıldığım gibi. erkekliğe ilk adım attığım gün de, sünnetim de 10 yaşında anam koyup gitti beni.
    yıllar geçti peşi sıra babamdan bana kaldı otelin idaresi, sonra kadın geldi, o kadın. anama da nasıl benziyor, adı ne acaba? neyse nasıl olsa geri gelecek, adım gibi eminim. ha adım mı? dedim ya zebercet. böyle isim mi olur allah aşkına, herkes duyunca gülüyor.

    pztesi, salı, ... cuma kadın gelmeyecek herhalde, emekli subayda evlat katili çıktı.

    bu otel boğuyor beni, dış dünya nasıl acaba? başka bir berbere gideyim bu sefer. sahi bıyığım var mıydı benim? o kadar da önemsiz miyim insanlar için? berber bile çok şakacısınız dedi bıyığımı kesin dediğimde.

    sinemaya gideyim film izleyeyim. dedim. filme bak insanlar birbirini vuruyor kırıyor. kestaneci çok saygısız ona esaslı bir yumruk atmalıydım ama neyse.

    insanlar eğlence olsun diye horoz dövüştürüyor. bir duruşmaya katıldım sırf meraktan. zanlı karısını öldürmüş, sebebini ısrarla anlatmıyor, belki de sebepsizdir.

    ben anama döneyim, anayurduma. tek hakikata ve kesinliğe. ölüme, yatağa, tabureye ve ipe.
    canlar da cehenneme...
  • 475 syf.
    ·22 günde·10/10
    Sevgili okurlar, öncelikle merhaba. Uzun zamandır okumaya devam etmeme karşın bir inceleme yazmadım. Bu sadece inceleme konusunda olmadı ne yazık ki. Bir öykü ve deneme de yazamadım. Yazın tembelliği yüzüme vurdu. Ne var ki hiç değilse arada bir yazı yazdığımı hatırlamak amacıyla bu kitabı incelemek istedim. Öyle ahım şahım bir inceleme olmayacağı kesin. Fakat yine de konuma dönüp hasbihalime son vermek niyetindeyim.

    Bundan önceki incelemelerimde bir Oğuz Atay veya postmodernizm garezi bende mevcuttu. Lakin şimdi bakıyorum da bu tip durumlardan eser kalmamış! Edebi fikirlerimi değiştirdim demek yerine bu cümleyi kurduğum için sizden özür dileyeceğim. Ama postmodernizmi anlamak için uzaktan atıp tutmak yerine metnin içine girmenin daha doğru olacağını artık anladım.
    Bendeki bu dönüşün baş sorumlusu işte şu kitaptır. Kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde fikirlerim değişmeye başlamıştı zaten. İtiraf edeyim ki böyle mükemmel bir eser beklemezdim. Şimdi incelememin bu şekilde pembe laflarla ya da methiyelerle süreceğini zannediyorsanız, hele ki esere değinmeyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu daha başlangıç(sanırım üslubumu da değiştirdim, görün işte ne kadar etkilendim. SPOİLER VARDIR)

    Konuya girmeden evvel Oğuz Atay'ın üslubunu mercek altına almak istiyorum. Şaşırtıcı seviyelerde ve oldukça incelikli mizah unsurları görülmüştür. Ayrıca sonradan tutulan tutanaklarda üstkurmaca bulunmuştur. Kahramanın kişiliğinin ayrıca devamlı çatışması, dünyayı bir ''oyun sahnesi''ne benzetmesi ve kendini de içine katması buna örnek olarak verilebilir. Kitabın başından sonuna kadar üstkurmaca unsuru olarak oyun sahneleri yer almıştır. Ayrıca şu tanıma bakınız: http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5 MEKANİK İNCELEME BURADA SONA ERMİŞTİR.

    Zannediyorum Oğuz Atay kadar olmasa bile bu işi ben de bir ölçüde kıvırıyorum. Şimdi ben bu metin üzerinden geleneksel anlatıyla postmodernizmin bir kıyaslamasını yapmak istiyorum.
    Öncelikle geleneksel anlatı, yani ''sıradan'' roman; olay örgüsü, kişi, yer, zaman gibi unsurları karman çorman düzenlemenin okuyucunun kafasını bulandıracağını düşündüğünden hiç bu topa girmez. Her şey baştan sona anlatılır. Eser, okuyucunun gözünde ''gerçekten yaşanmış'' izlenimi bırakmalıdır. Öyle ki zaman bile bazılarında 1,2,3 diye gider. Önemli olan anlatılan kişinin iç dünyası değil, bunun gerçekten olduğudur. Gerçekten oldu işte! Ne var ki bu takıntı, gerçeğin bir kısmını sonradan da anlatacağım üzere karartmıştır.
    ''Ayşe sabah 5'te uyandı. Kollarıyla gerinirken gökyüzüne bakındı. Mavi mavi parıldayan gökyüzü ona gülücük atıyordu. Artık kahvaltısını edebilir, okuluna gidebilirdi.''
    Böylelikle zannediyorum sadece Ayşe'nin iç dünyasını değil, kitabın edebi yönünü de kurban eder yazar. Çünkü edebiyat yalnızca birkaç betimlemeye hapsedilmiştir.
    Oysa gelin bilinç akışı tekniğinin görüldüğü şu pasajı okuyun da bireyin iç dünyasını birazcık anlayıverin!
    ''Burada doğdum. Çok büyümedim. Bir ay önce annem öldü. Onu severdim. Bana benzerdi. Bazı haksızlıklar oldu. Onsekiz yaşındayım. Daha liseyi bitirmedim. İyi bir öğrenci değilim. Annemi burada bırakıyoruz. Yalnız kaldım. Uzun yazmayı sevmiyorum. Kadınca bazı dertlerim var. Utanıyorum. Annem gibi ölmüş olmayı isterdim. Fakat, annem gibi genç yaşta ölmekten de korkuyorum. Beni anlayacak biri çıkar mı acaba? Bugün salı. Özetin altına, bulunduğu şehrin adını yazdı ve o günkü tarihi attı.''(s.211)
    Görüldüğü üzere bu pasaj, kitaptaki Sevgi karakterinin iç dünyasını aslında yoğun bir şekilde ima ettiği gibi(zaten kitapta bu tarz anlatılar daima imadır. Altındaki anlamı bizim bulmamızı ister yazar.) bize Camus'un Yabancı kitabının etkilerini düşündürür: ''Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: 'Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.' Bundan bir şey anlatılmıyor. Belki de dündü.''(Yabancı, s.1)

    Artık klasik metin ile modern metnin farkını zannediyorum anladık. Modern metinde, pasajlarda farkettiğiniz ya da kitabı okuyunca anlayacağınız üzere odaklanılan şey karakterin iç dünyası olduğu için bilinç akışı vardır. Olaylar, zaman, kişi ve yerler tamamen odaklanılan kahramanın hizmetine verilmiştir. Bundan dolayı ne sıralı bir olay, ne de durmadan akan bir zaman vardır. Aslında bu durum kitabın bir kurmaca modeli olduğunu da bize hatırlatır. Böylelikle yazar, yazdığı kitabın üstüne eğilmeyi okuyucusuna vazife bilir: ''Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?''(Korkuyu Beklerken, s.196)
    Modern anlatın bir başka özelliğine daha değinmem gerekiyor. O da geleneksel anlatımın darmadağın edilmesi. Bunu sadece üslup bazında yapmıyor yazar, noktalama işaretleri ve yazım kuralları bile meydan okunanlar arasında:
    ''...Gene de herkes tarih okuyor; bütün belgeler bir bir, gün ışığına çıkarılıyor. Bu belgeler de tarihimize ışık tutuyor. Bir millet, tarihine düşkün olmalı deniliyor. Bitmez tükenmez yazışmalar, hürmetlerimi arzederimler içinde küfürleşmeler, ilkolarakpaşahazretlerinibenikazetmiştimler, eyhakikatasusamışmilletimöğren'ler, nasihatler, musahabeler, harbiumumi hatıraları, edirne hatıraları, hatıra fotoğrafları, ok işaretli paşalar, çarpı işaretli mülazımıevveller, damatpaşayaakılöğreten aklıevveller, vakayıvakvakiyeler, vakanüvisler,...''(s.69) Bu şekilde yazar tarihle ince bir alay peşinde olduğunu bize sezdiriyor. Çünkü tarih de gelenekseller arasında! Ayrıca Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk eserine bir gönderme bile yapıyor yazar: ''...Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum. Evet, ben geldim Bilge. Here I come. Come come come. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.''(s.159) Burada her şeyden önce bir bilinç akışı var ama bilmeyenler için söyleyeyim: ''Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lügat tekellüm ettim.'' beyti Hüsn ü Aşk mesnevisinin sonunda yer alan bir beyit. Tıpkı ''Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir.'' diye Türkçe açıklaması verilen ve mesnevinin son kısmında yer alan ''Ey hame eser senin değildir/Ey şeb bu seher senin değildir'' beyti gibi. Yazar sadece mevlevi şaire değil, pek çok yazara da gönderme yapmış. İlginçtir ki büyük bir kısmı Tanzimat yazarları olup bunların arasında da en dikkat çekeni kitapta Hüsamettin Tambay kişisinin devamlı okuduğu bir isim olan Mütercim Arif oluyor. Yazar belli ki Tanzimat yazarlarının düştüğü çelişkili fikirlerden ve onların çatışan kişiliklerinden etkilenmiş ve bununla ilgili uzun bir bölüm bile koymuş kitabına. Ama onu inceleme gereksiz yere uzamasın diye buraya almak istemiyorum.

    Kitabın konusunu henüz anlatmadım, çünkü bunca yenilikten sonra kitapta dikkate alınacak en son şey olabilir. Ama yine de kitabın tuttuğu mercek bizim için artık üslup ve yeniliklerden konusuna kaymıştır.

    Hikmet Benol isimli bir kişi Sevgi ile yaptığı evlilikten mutlu olmamış ve ayrılmıştır. Evliyken aşık olduğu, karısının arkadaşı Bilge ise bize evlilik platformunun insanı kısıtlayan koşullarını ve yarattığı bunalımları düşündürtür. Zaten kitap iyi anlaşılırsa ikili ilişkilerde aile baskısı ve toplum gibi koşullar, meydan okurcasına eleştirilmektedir. Hikmet, boşandıktan sonra yalnız başına yaşadığı 3 katlı ahşap evi gecekondu olarak görmektedir. Belki de bu, onun bilinçaltıdır. Hikmet'in merkezinde dönen kişiler sırayla eski eşi Sevgi, aşığı Bilge ve ahşap evdeki komşusu Hüsamettin Bey'dir(en belirgin olanları). Ayrıca Hikmet'in hayalinde bu kişilerle kurduğu münasebet bizim kurmaca ile gerçeklik sınırlarımızı zorlar. Çünkü iç dünyasını olduğu gibi görebildiğimiz Hikmet, yer yer annesini-babasını, Sevgi'yi, Bilge'yi ziyaret etmekte, onlarla konuşmakta veyahut onları bir oyun sahnesi şeklinde(üstkurmaca) karşılıklı konuşturmaktadır. Böylece gerçekle hayal arasında bir sınır kalmaz ve okuyucu işte bu kısımlarda zorlanır. Esasında kitapta kayda değer bir olay yoktur. Baştan sona Hikmet'in başından geçenler ve onun izlenimleridir. Bunlar devamlı bir anı şeklindedir. Fakat netice itibariyle bir roman olduğu için olayların ilerlemesi de gerekir. İşte sıradan kitap okuyucusu bu yerlerde de zorlanır. Aslında ben modern ve modern sonrası metinlerin öykü tarzında daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü öyküde olayı devam ettirmek mecburiyetinden yazar kurtulur. Burada ise mevzusu anılarda bile geçse bir sıralama olmak zorundadır. Hiç değilse okuyucuya ipucu verecek kadar. Hikmet-Bilge-Sevgi üçgeninde biz Hikmet'in bölünen kişiliğine de şahit oluruz. O aynı zamanda iradesizdir. İşte tüm bu unsurlar bizi Hikmet'in intihar etmesinin sebeplerini aramaya çağırır.

    Okuyucu kitabı okuyunca sakın Hikmet'in bizden biri olmadığı ya da anormal olduğu, gerçekdışı, akıl hastası bir kişilik olduğu yanılgısına düşmesin. Zira Oğuz Atay gayet gerçekçi bir yazardır. Onun tek derdi ''bizden birinin'' iç dünyasını olduğu gibi teşhir etmekti. Nitekim kitabın bazı bölümlerini babama okuduğum zaman ''Oğlum gerçekten bu kitapta bizden biri var.'' demiştir.
    Modern olmayan ama kendine gerçekçi diyen metinlerde yukarıda bahsettiğimiz gibi üstü karalanmış bir gerçeklik vardır. O ''karalanmış gerçeklik'' bir insanın sürekli değişen fikirleri, duyguları(belki saniyede) ifade edilerek, yazıya dökülerek, yani maskenin ardındaki iç yüz gösterilerek giderilmiştir bu tarz modern eserde. Ayın görünmeyen yüzü de diyebiliriz. Dediklerim herkes için geçerlidir.

    Tamam kızmayın, artık incelemenin sonuna geldik. Şöyle bir bakınca konu olarak oldukça itibari bıraktığım ama edebiyatımıza getirdiği yenilikleri anlatırken uzun alıntılarla aktarmaya çalıştığım bir eser oldu. Yaptığım alıntılar anlamlandırılma açısından okuyucunun gözünü korkutabilir. İyi de olur. Kendi birikiminden emin olmayan okuyucuya bu kitabı tavsiye etmem. Okuyan da üzerinde uzun uzun düşünerek, sindire sindire okumalıdır. Herkese iyi akşamlar diliyorum. Yazmayı özlemişim.