• zalimliğin kültüründe başka bir seçenek yok; ya ölecek, ya da öldürüleceksin.
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • “ Hayat başkalarının iradesine, ölüm ise kendi irademize bağlıdır. İyi öğütlerin bu bağlamda hiçbir yeri yok, insanın yolunu bunlara göre çizmesi budalalıktan başka bir şey değil. Ölümün hür bir seçenek olması koşuluyla, hayat hizmet etmek anlamına gelir. Ölüm ise yuvaya görkemli bir dönüştür.”
    Stefan Zweig
    Sayfa 7 - Alakarga Yayınevi
  • ERİK DALI GEVREKTİR, YAZIN DÜĞÜN DERNEKTİR

    Aile toplumun temelidir. Aile evlenmekle başlar. Evlilik birbirlerini seven, birbirleri ile bir ömür bir arada yaşamayı göze alan iki insanın birlikteliklerinin toplum gözünde meşrulaşması ve resmileşmesidir. Türk toplumunda evlilik hem töresel hem dini bir vecibedir.

    Evlenmek düğün merasimi ile başlar. Düğün, evlenme nedeniyle yapılan tören, eğlencedir. Ülkemizde yaz mevsimi, peşinden güz mevsimi düğün, dernek mevsimidir.

    Düğünler insanın akrabası ve komşularıyla olur. Halk arasında “Ağaç yapraklarıyla gürler” denir. Yani bu tür sosyal etkinliklerde kişinin çevresinde ne kadar çok kişi bulunursa o kadar iyi anlamına gelir. Yine halkımız, “Harmal yel ile düğün el ile olur” diyerek, düğün eğlencesinin eş dost ile katkısıyla olacağı vurgulamıştır.

    Mevsimin yaz olması nedeniyle dostlardan gelen davet üzerine sık sık düğünlere katılıyoruz. Bu düğünlerde gördüğüm ritüellerle, çocukluğumda gördüğüm düğünlerdeki farklılıklar beni düşündürdü.

    Çocukluğum döneminde Elbistan’da düğünlere kız ve erkek tarafının komşuları ve akrabaları davet edilirdi. Kadınlar kendi arasında, erkekler kendi arasında oyunlar oynar, eğlenirlerdi. Kadın oyunu ile erkek oyunları farklı idi. Erkekler halay çekerdi ve sinsin oynardı. Genelde yaz dönemi olduğu için düğünler açık alanda yapılırdı. Davul, zurna olurdu. Düğünde çalınan oyun havaları belli idi. Düğünde akrabalar ve komşular takı takarlardı. Takılar yüksek sesle belirtilir ve kayıt altına alınırdı. Çünkü bu takılar bir yandan düğün hediyesi diğer taraftan ise imece usulü bir yardımlaşma anlamını taşıyordu. Bir çeşit ödünç verme idi. Böylelikle hem muhabbet artar hem de yardımlaşma olurdu.

    Günümüzdeki düğünlerde lüks, şatafat çok öne çıkmaktadır. Düğünler ciddi masrafları gerektirmektedir. Dikkat edilmesi gereken husus, israf ve gösterişin öne çıkması dini bir vecibe olan evliliğin ruhuna aykırıdır. Beş yıldızlı otel salonlarında yapılan düğünler yüksek meblağlara malolduğundan bu durum düğün sahiplerinin davetli sayısını yüksek tutmasını da zorunlu kılmaktadır. Büyük şehirlerde komşu, dost kavramı küçük yerlerdeki gibi net değildir. Komşudan, dosttan ziyade ağırlıklı olarak tanıdıklar ve yüzeysel ilişkiler vardır. Düğün sahiplerinin çoğu artık kart vizit dağıtır gibi davetiye dağıtıyor, rezervasyonu tutturabilmek için de ise gelecek kişileri teyit etmek maksadıyla kişiler tekrar tekrar aranarak gelmesi manen zorlanmış oluyor.

    Makam ve unvan sahipleri düğünleri tamamen bir zenginleşme aracı olarak kullanabiliyor. Komşuluk ve akrabalık bağı olmaksızın kişiler kurumlardaki konumları nedeniyle gitmek zorunda kalıyor. Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilen “Ahlat Ağacı” filminde düğünlerdeki çeyrek altın konusu da işleniyor. Köyde görev yapan imamın davet nedeniyle şehirdeki müftünün akrabasının düğününe gidip çeyrek altın takmak zorunda kaldığını imamın dilinden aktarıyor.

    Bazı düğünlerde bakıyorsun yüksek volümlü sürekli batı müziği çalıyor. Düğünlerde kulak zarlarını hasarsız atlatabilirseniz ne mutlu size. Yüksek sesten dolayı yanınızda oturan kişiyle sohbet edemiyorsunuz, bağırarak konuşmak zorunda kalıyorsunuz. Düğünün başlama saati belli oluyor ama bitme saati olmuyor. Çoğu zaman nezaketen o gürültülü ortamı 4-5 saat çekmek zorunda kalıyorsunuz. Bazı düğünlerde bakıyorsunuz davul zurna. Davul zurna meydan çalgısıdır kapalı ortamda çok rahatsız edici bir ses şiddetiyle karşılaşıyorsunuz. Batı müziğiyle başlayan ya da Kuran tilavetiyle başlayan düğün “Ankaranın Bağlarıyla” son buluyor.

    Düşünüyorum, bizim Türk töresine uygun düğün havalarımız yok mu, türkülerimiz yok mu? Ya da günümüze uygun Türk sosyolojik yapısına göre bir Türk prototip düğün yeniden inşa edilemez mi? Batı müziği, Kuran tilaveti, Ankara’nın Bağları bir düğünde nasıl bir aşuredir? Türk düğünü konusunda sosyolojik bir çalışma yapıp hem örf adetlerimize uygun hem de eksik ve yanlış kısımlar varsa çağa göre yeniden revize ederek bir Türk düğünü paket programı hazırlanamaz mı? Hazırlanacak bu Türk düğünü programını organizasyoncular bize bir seçenek olarak sunamaz mı? Neden böyle bir şey düşünülmez?

    Damada ve geline altın takmak geleneksel bir ritüeldir. Oysa standart altın fiyatları her zaman durumu karşılamaya elverişli değildir. Damat ve gelin adına bir hesap açılsa, davetliler düğün hediyesi olarak oraya nakit yatırsalar. Durumu elverişli olanlar bizzat düğüne iştirak ederek orada sadece kutlama yapsalar, gelme durumu elverişli olmayanlar, başka programlarıyla çakışanlar, şehir dışında olanlar ise hediyelerini hesaba yatırıp iyi dileklerini de mail ortamında bildirseler daha pratik olmaz mı? Böylelikle hem davetli görevini yerine getirmiş olur hem de zaman sıkıntısı çekenler, uzak yerden gelip istemeden fazla masrafa girecek olanlar rahat ederler. Böylelikle düğün sahipleri bir çok külfetten kurtulmuş olur. Altın alınıp satılırken aradaki boşuna giden fark da gitmemiş, nakit olarak doğrudan yeni evlilerin bütçelerine geçmiş olur. Ama gösteriş olsun “Nam olsun kâr olmasın” diyerek gereksiz adımlar atmanın bedeli düğün sonrası ekonomik sıkıntılarda kendini göstermektedir.

    Lüks yerlerde yapılan düğünlerde takılan takılar ancak düğün salonunun parasını karşılamakta, yeni evlenen çiftlere bir yardım amacı taşımaktan uzaklaşmaktadır. Düğün sahibi ve davetliler düğün salonu işletmecisinin ekonomisine katkıda bulunmaktadır.

    TÜİK verilerine göre “Türkiye’de evlenen çift sayısının geçen yıl (2017) bir önceki yıla göre (2016) yüzde 4,2 azalarak 569 bin 459, boşanan çift sayısının ise bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak 128 bin 411'e yükseldiği belirlendi.” Yani gün geçtikçe evlilik azalıyor ve boşanma sayısı artıyor. Bu durum aile kurumunun dolayısıyla toplumun çökmesi anlamına geliyor.

    Evlenmenin azalması ve boşanmaların çoğalmasının başında ekonomik nedenler geliyor. Eğer siz düğünleri aşırı lükse, şatafata dönüştürürseniz evlilik zorlaşır. Eğer siz israfı bir hayat tarzına dönüştürürseniz evlilikler yürümez.

    Birgün kurumdan biri oğlunun boşanması için benden yardım istemişti. Bir boşanma dilekçesi yazmamı istiyordu. Boşanma gerekçesini sordum: “Oğlum asgari ücretle çalışıyor, ama gelinim sürekli dışarıda yemek yemek istiyor, lüks yerlerden alışveriş yapmak istiyor, sürekli kuaföre gitmek istiyor. Çocuğun maaşı yetmiyor. Boşanmadan başka çözüm üretemedik.” demişti.

    Bir arkadaşım aşırı düğün davetiyelerine maruz kaldığından yakınıyordu. Sosyal zorunluluklara dönen düğünler için şöyle demişti. “Kışın kömüre, yazın da düğüne çalışıyoruz”

    Düğün ritüelleri ve ekonomisi üzerine yeniden düşünmemiz gerek. Artık günümüzde şöyle bir mani oluşmuştur:

    Erik dalı gevrektir
    Yazın düğün dernektir
    Vur patlasın davulcu
    Giden bizim çeyrektir

    #Durdu Güneş#


    Alıntı
  • İntihar edenlere şaşırdım hep. Ama haklılar bence. Yaşamaya değer bişey kalmamış gibi insanı çileden çıkaranların yüzünden başka seçenek yok ki zaten..
  • Yaklaşık 15-20 yıl önceydi, bir ağabeyimin kitaplığında yan yana duran kitapları arasında ismi dikkat çekici olduğu için gözüme çarpmış, zihnime kazınmıştı. “Savaşçı“, Cüceloğlu yazıyordu. Meraklı bir insanımdır ama o kitabı okumak bugünlerde nasip oldu. Yine kitabın sırtından adını okudum sadece “Savaşçı”. Oysa kitabın tam adı “Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı” idi. Şok oldum çünkü yıllardır isminin bu olduğunu bilmiyordum. İkinci ergenlik dönemimi yaşadığım şu günlerde (bir yerlerde okudum veya duydum veya gördüm tam emin değilim ama insan 30’lu yaşların başında, biraz öncesinde veya biraz sonrasında ikinci bir ergenliğe girer demiş birileri) yeniden hayatın anlamını, anlamımı, kimliğimi, benliğimi sorguladığım şu günlerde okuyalım bakalım dediğim bir eser. Gerçi bu sorgulamanın farkında olan eski ve yeni hayat yoldaşlarımın ortak vurguladığı bir cümle var, “Fazla sorgulama motoru yakma ” hem uzaklaşmak istediğim eski çevremin hem de yakınlaşmak istediğim veya çaresizlikten oraya doğru yol aldığım yeni çevrenin ortak mottosunun bu olması aslında çok da fazla uzağa gidemeyeceğimin bir göstergesiydi.

    Yaklaşık 400 sayfalık bir yolculuğa çıkmıştık, Doğan Cüceloğlu, Arif Okurer ve ben. Onlar konuşuyordu İstanbul’un çeşitli parklarında, çay ocaklarında, kültür merkezlerinde, sokaklarında bende anlamlı ve coşkulu bir yaşam için bana ne verecek diye okuyordum. Bu süreç yaklaşık 1 ayı buldu, öyle hemen elime alıp bitirmek istemedim, gördükçe, gereksinim hissettikçe okudum. Bazı yerlerin altını çizdim, baktım çizmeye gerek yok, o kısımlar zaten vurgulanmış Ama yine de çizdiğim yerler de oldu.

    Ne kaldı bana.
    İnsan hayatı birey olma ile ait olma arasında süren bir kavga. Savaşçı bu kavgada dengeyi tutturan birey. Kolay mı? Çok zor. İmkansız mı? Zaman alır Jandarma / Komando marşına döndü yazı

    Kitap 1999 yılında çıkmış, zaten 1999 depremine atıfla bitiyor kitap. Ben Şubat 2004’te Remzi Kitabevi tarafından basılmış olan 16.basımı okudum. Yıl 2017 kaçıncı basımı çıktı, bilmiyorum. Araştırdım, 2016-10-10 tarihinde, 49. Baskısı çıkmış.

    Kitap; Arayış, Uyanış, Niyet, Geleceği Yaratmak, Güç, Sorumluluk, Ölüm Bilinci, Değişim, Bitmemiş İşler, Savaşçı Olmak için, Devam Edelim başlıklarıyla 11 bölümde konuyu incelemiş.

    “Her bir insanın öyküsünü bilebilmeyi isterdim” demiş, bende de bu düşünce çok uzun süredir var. Hatta cennete gidersem ve böyle bir istek hakkım olursa, bütün insanların hayatlarını braştan sona film gibi izlemek istiyorum diyeceğim. Nasıl olsa zaman bol, umarım gerçekleşir.

    “Siz ne kadar değişirseniz, çevreniz o şiddette size direnecektir” demiş, yukarıda kısmen bahsettik. Etkiye tepki galiba.

    “Özle ilişkili yaptığınız herşey anlamlı, heyecan verici gelir. Özden kopuk yaptığınız şeyler ise anlamsız ve sıkıcı gelir” demiş bazı yapmam gerektiği belirtilen şeyleri yapamamam bununla alakalı gibime geldi. Birde bir dönem anlamlı ve heyecanlı olan şeylerin bir dönem anlamsız ve sıkıcı olmasının sebebinin özümün değişmesiyle alakalı olduğunu belgelemiş oluyor.

    “İnsanların yapılan önerilere eleştirel bakmadan uydukları her yerde trans vardır. Bu anlamda hipnotik ve uyanık durumlar arasında fark yoktur. Eğer bir kişi, başka birinin dediğini süreçlemeden, eleştirmeden olduğu gibi kabul edip yapıyorsa, orada trans vardır. Birinin dediğinden yeteri kadar etkilenerek onun dediğini yapmak hipnozun etkisi altında olmakla aynı şeydir.” (André Muller Weitzenhoffer) diyerek Savaşçı’nın trans halinde olmadığını yaptığı her hareketi bilinçli olarak yaptığını belirtmektedir.

    Gerçek dindarın çıkar bilinci ile hareket etmediği belirtilerek Yunus Emre’nin

    “Ne varlığa sevinirim
    Ne yokluğa yerinirim
    Aşkın ile avunurum
    Bana seni gerek seni”

    dörtlüğü verilmiştir. Bu durum aslında muttakinin yani gerçek takva sahibinin durumunu belirtmektedir. “Muttaki gelene sevinmez, gidene üzülmez.” bunu ilk okuduğumdam beri hala anlayabilmiş değilim, insan nasıl gelene sevinmez, nasıl gidene üzülmez. İşte bunu anlayamadığım için gerçek manada bir muttaki, kitaptaki tarifle bir savaşçı olamıyorum.

    “Savaşçı içten değilse hiçbir zaman savaşçı olamaz” diyerek ihlasla amele vurgu yapılmaktadır. Savaşçının egosuyla/nesnel beniyle yani nefsiyle savaştığını belirtilmiştir. En büyük cihadın nefisle cihad olduğu hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Peygamber Efendimiz(sav)’in hadislerinde bize ulaşmıştır. Bundan önce okuduğum bazı kitaplardaki nefisle mücadele süreci, savaşçının değişim/dönüşüm süreciyle büyük benzerlik göstermektedir. Burada farklı olan savaşçının bunu ilahi bir emir olduğundan değil de kendi kendine gözleye gözleye bilinçli bir şekilde yapmasıdır. Zaten müslüman bir bireyde sırf emredildiği için ben nefsimle mücadele ediyorum ve ilerleme katediyorum diyemez zira bu iş bilinçle olur.

    “Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içinde kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa, ‘mış gibi’ ilgilenmez. Dürüsttür.” demiş kıvırmak yok, sorumluluk alır, Evet demesi de anlamlıdır, Hayır demesi de anlamlıdır. Kendisi olmayan insanın etkileme gücü de yoktur.

    “Ölümün avcılık yaptığı bir dünyada, kuşku ve pişmanlık için zaman yok. Ancak kararlar için zaman var.” (don Juan) Don Juan kitaptaki öğretilen esas sahibi, bir Kızılderili bilge kişi. Carlos Castaneda, Don Juan’ın öğretileriyle ilgili 8 kitap yazmış. Doğan Cüceloğlu bu kitaplardan edindiği tecrübeyi Savaşçı’da anlatmış, ben de buraya yazıyorum. Yani bu yazı suyunun suyunun suyu

    Ölüm Bilinci, ölümün her an yanıbaşımızda olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Söylemesi pek tatlı da insan çabuk unutuyor bunu.

    “Ne kadar seçeneğim varsa, o kadar özgürlüğüm var demektir” demiş seçenek yoksa özgürlük te yoktur. Şiirlerle ölüm bilincinin anlatıldığı kısımda Yahya Kemal BEYATLI’nın Sessiz Gemi şiiri hoşuma gitti. O heyecanla eşime okudum, sonra bir anda bir şiir okuma coşkusu doldu içime, “Divan Şiirinden Seçmeler” kitabını aldım, karıştırdım, sadece Fuzuli’den bir iki şiir okumaya çalıştım, anlamayınca bırakmak zorunda kaldım

    Kitapta beni en ilgilendiren diğer kısımlar aşağıdaki satırlar:

    “Hayatını anlamlı bulan veya bulmayan kişinin kendisidir. Anlamsız bulduğu zaman arayışa geçen de kendisidir. Savaşçı kendi değişiminin peşindedir. Başkalarını değiştirmek onun amacı içerisine girmez. Savaşçı, başkaları değişmek istiyorsa, ama gerçekten istiyorsa, onların değişimine katkıda bulunur. Bu kadar. Savaşçı yaşamının kendi seçtiği anlamı içinde, olabileceğinin en iyisi olmaya kendini adamıştır.Savaşçı bitmemiş işler taşımaz, sürekli işlerini bitirerek yaşamına devam eder. Savaşçı ait olmaya önem verir, ama ait olma tarafından kullanılmaya izin vermez.”

    Ve her insanın kendi yaşamı içinde bir bütün olduğu, olduğu gibi kabul etmek gerektiği ile ilgili paragraf:

    “”Her bir insan kendi yaşamı içinde nasıl bir anlam bütünü oluşturuyor” diye düşündüm. Karmaşık, çok boyutlu, girift, sürekli değişen bir anlam; ama olayı yaşayan kişi için “gerçek olan” o anlam. “Hayır, senin verdiğin anlam yanlış, benim anladığım şekilde anlayacaksın” demek “yerçekimi diye bir şey yok” demek kadar doğaya aykırı”

    Bunun üstüne kelam edilmez. Vesselam.
  • ''Başka seçenek yok! Öyle ya da böyle, bizler birlikte yaşama görevine mahkûm olmuş ya da başka bir deyişle bu sorumlulukla kutsanmış toplumsal hayvanlarız.''

    Kelimeler Şehri, Alberto Manguel