• Yaşadığımız Yüzyılın, geçmiş Yüzyılların “GERÇEK ve YÜZE SERTÇE” vuran bir eleştirisidir Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam’ı…

    Papalagi, yani biz beyaz adamlar. Dünya’ya ne yaptık böyle? Ne verdik Dünya’ya, ne aldık Dünya’dan. Bizim olmayan evrene BİZİM damgası vurup, yağmaladık değil mi? Her bir köşesine, her bir sınırına, balta girmemiş ormanına girdik, yerli halkı ise kendimize benzetmeye çalıştık. Bunu yaparken de TANRI’nın ışığını kullandık. Samoa Kabilelerinden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii’nin, biz beyazlara nasıl baktığını, Avrupa’yı nasıl gözlemlediğini ve beyaz İnsanın gerçek Tanrı’sının kim olduğunu nasıl anlattığına hep birlikte bir göz atalım.

    Toplum Eleştirisidir, Hepimiz Aynı Gemi’nin Güvertesinde ki, aynı “ŞEY”in Lacivertiyiz….

    İncelemeyi birkaç başlık altında toplamak istiyorum.
    1- Daha Fazla İstemek,
    2- Para, Para, Para,
    3- Daha Fazla Zaman,
    4- Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı,
    5- BİZ.

    “Daha Fazla İstemek”

    Yaşadığımız yüzyılı göz önüne alalım. Hayatımıza bir bakalım ve çok değil, biraz düşünelim. Yazdıklarımı kendi kendinize lütfen cevaplayın. Kaç tane ayakkabımız var? Gece için ayrı, Gündüz için ayrı, İş için ayrı, Ev için ayrı, Keyfi olarak ayrı Kaç tane kıyafetimiz var? İhtiyacımız olmayan ne kadar eşyamız var? Bilinçsizce çok para verdiğimiz ne kadar elektronik eşyamız var? Hayatımızda hiçbir yeri olmamasına rağmen ne kadar çok şeye sahibiz değil mi? Seçenek yerine bolca seçenekler yaratıyoruz kendimize. İşte bu beyaz adamın bizi düşürdüğü tuzaktır. Yani kendimizin. Sürekli alıyoruz, sürekli, sürekli,. Tüketiyoruz, yetinmiyoruz, daha çok istiyoruz, o kadar çok istiyoruz ki, hiç keşfedilmeyen yerler keşfedilip, ormanlar katlediliyor, oralara fabrikalar kuruluyor, ucuz işçilik ile bu talepler karşılanıyor. O kadar çok ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketiyoruz ki, kendi Zengin ve Fakir insanlarımızı kendimiz yaratıyoruz.

    Daha fazla istemekle gerçekten iyi yapıyor muyuz? Tüketim çılgını bizler, Samoa adasında ki bir yerli bize baktığında ne düşünüyordur sizce, işte tam olarak Tuiavii’nin düşündüğünü düşünüyor.

    "Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir." Sy.46

    “Para, Para, Para”

    Dünya da örnek olarak verebileceğimiz en büyük sömürge devletlerinin başında İngiltere vardır sanırım. Keşif niyetine sömürmediği ada, adacık, yerli yaşam alanı kalmamıştır. Her yere girmişlerdir. Girdiklerinde ise ellerinde tabi ki bolca silah ve İNCİL bulunmaktadır. Yerliler her zaman evcilleştirilmeli ve taptığı PUT veya ateş veya herhangi bir şey acilen yasaklanmalı, yerini BEYAZ ADAMIN TANRISI almalıdır. İşte bu Tanrı, sadece dillerinde olan tanrıdır. Beyaz Adamın asıl Tanrısı PARA’dır. Sömürdükleri her yerde, yerli halkı bu uğurda kullanmışlardır. Adaların bütün kaynaklarını sömürmüş ve para uğruna almadıkları can, kesmedikleri ağaç, katletmedikleri doğa alanı kalmamıştır. Kendi ülkelerinde ise örnek teşkil eden yaşam alanları kurmuşlardır.

    Para uğruna yapılamayacak şey yoktur. Para adına, Tanrının buyruklarını kutlanmak sevap niteliğindedir. Fakir olan tarla da çalışır, kentlerde yaşayanları eleştirme haklarına bile sahip olmamalıdır. Zengin zaten bunun için yaratılmış, fakir ise günde saatlerce çalışarak zenginin ekmeğine yağ sürmüştür. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Para her şeyin anahtarıdır. Para uğruna yapılamayacak şey yoktur.

    En ilkel kabilenin, en gelişmiş Avrupa toplumundan daha medeni olduğunu söylemek yanlış mı olur? Kitapta da bu konu üzerinde duruyor zaten. Avrupa’nın medeniyeti sömürü üzerine kurulu değil midir? En yakın örneklerden, İngiltere Hindistan’ı nasıl bir sömürge ile yönetmiştir. Mahatma Gandi sözleri paylaşan insanlar muhtemelen bilmiyordur ama öğrenmeliler. Ve kimden nasıl etkilenerek bir şeylerin değişmesine yürümüştür bilmek lazım. Bu yapılan çoğu şey TANRI ve para adına yapılmıştır. Beyaz Adamın Tanrısı….

    Para uğruna çalışıyoruz, çünkü; Iphone almamız lazım. Para uğruna sömürülüyoruz, çünkü; Nike almamız lazım. Para uğruna bedenimizi takas ediyoruz, çünkü; Mercedes almamız lazım.

    "Avrupa'da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava." Sy.37

    “Daha Fazla Zaman”

    İnsanoğlu en çok neyden şikayet eder? ZAMAN! Günümüz dünyası ve ZAMAN meselesini ele alalım. O kadar hızlı yaşıyoruz ki, kendimiz kendimize yetişemiyoruz. Her şeyimiz hızlı, telefonlarımız, bilgisayarlarımız, trenlerimiz, uçaklarımız, arabalarımız... Her şeyimiz… Acelemiz nedir, nereye yetişiyoruz… Durun, bir sorgulayalım...!

    Daha hızlı üretim, çalışana daha fazla para kazandırıyor mu? HAYIR! Tam tersi, eğer bir makine bir günde 1000 Araba yapacak hıza kavuşmasaydı, bu insan daha az yorulup, yine aynı parayı kazanacaktı. Ama şimdi, daha çok çalışıp, daha fazla üretip, daha az kazanıyor. Kazanan tek kişi işin başındaki Para Babası oluyor.

    İnternet… O kadar hızlandı ki, yetişmek imkânsız. Her gün daha fazla hızlanıyor. Eğer internet daha yavaş olsaydı ve cep telefonlarımıza gelmeseydi kötü mü olurdu? Yanılmıyor musun biraz? Gün içinde o kadar şey sömürüyoruz ki, farkında değiliz. Akıyor, her şey akıyor. İnternet sayfaları, sosyal medya uygulamaları, e-mailler… akıyor, akıyor ve akıyor. 56K Modem ile girilen internetten, Gigabit hızında girilen internete. Hayat aynı kalıyor, insanlar kendi yarattıkları hıza dahi yetişemiyor. Evinde bile iş ile ilgili e-mailleri yanıtlıyor, WhatsAPP gruplarından kafasını kaldıramıyor.

    Peki gün sonunda ne oluyor? TANRIMMMM diyor, daha fazla zaman.. Yetmiyor zaman…! Daha fazla e-mail, daha fazla yazışma, daha fazla paylaşım, daha fazla iş, çok daha fazla.. Tanrım biraz daha ZAMAN….!! Yahu zaman orada, sen zamanın ne kadarını ne için kullanıyorsun, bir dönüp bakar mısın lütfen?

    İnsanlar, para ve çalışmaktan kafayı yemiş durumdalar. Hayatı bundan ibaret sananlar, küçüklükten beri, bunun için yetiştiriliyor, okutuluyor ve sınav kazanıp üniversiteye gitmesi bekleniyor. Çünkü PARA kazanması lazım, niye? Çünkü, büyüyecek ve Tanrım ZAMANNN diyecek. Al işte zaman orada bir yere gitmiyor, sen hayatını çalışmaya adadığın için dışarıda yaşayacağın güzellikleri görmüyorsun, tercihlerini zamanı adil kullanmaya değil, kendi önemli diye adlandırdığın seçeneklere göre seçiyorsun.

    Bir gün 24 değil de 48 saat olsaydı, sanıyor musun ki daha az çalışıp daha çok zaman sana kalacaktı. Yaşadığımız kapitalist düzel seni 24 Saat çalıştırırdı, geri kalan zamanda da bir şey yapmanı sağlar, yine sömürmeyi bilirdi. Önemli olan bir günün kaç saat olduğu değil, o dilime senin ne sıkıştırdığın. Hayat akıyor gidiyor, zamanı tutamaz, satın alamaz ve geri getiremezsin, peki bu yapamayacağın şeye karşılık sen ne yapıyorsun? Önemli olan bu!

    "Molalarla birlikte günümün 9 saati iş yerinde geçiyor. Günde 5-6 Saat uyuyorum. Bana ortalama 8-9 saat kalıyor. Bunun içerisine kitap okumayı, kendime zaman ayırmayı, dizi-film izlemeyi, arkadaşlarımla görüşmeyi ve diğer şeyleri sığdırıyorum. Buna rağmen zaman isyanı yapabiliyorum. Çünkü yetmiyor. Bize zaman hiçbir zaman yetmeyecek bunu söylemek istiyorum... Yetinmiyoruz ki. 24 Saatimiz boş olsa yine yetmeyecek."

    "Zaman hiç yetmiyor!" (...) "Biraz daha zamanım olsa!" Böyle sızlanır durur beyaz adam. Sy.53

    “Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı”

    Gerçek Tanrı derken neyden bahsediyorum? Her insanın inandığı kendi tanrısından bahsediyorum. Kendi isteği ile, kendi düşüncesi ile kabul edip inandığı Tanrı… Bir de Beyaz Adamın dayattığı Tanrı var! Ellerinde İNCİLler, dillerinde KİLİSE, İçlerinde ise paradan başka bir şey olmayan Beyaz İnsanlar… Kim bu beyaz insanlar, bizim topluluğumuz işte.

    Milyarlarca insanın inandığı bir şeyler var, bunların yanında inanmayanlarda var. Konumuz bir inanca karşılık hayır o yanlış, asıl Tanrın bak burada denmesi. İşte Samoa adasına giren beyaz adamlar tam olarak bunu yapıyor. Kendi gönül bağı kuramadıkları Tanrılarını, yerli halkın bağ kurduğu gerçek tanrıları ile yer değiştiriyorlar. Ve verdikleri vaazlar da dillerinden düşmeyen Tanrı, insan öldürmeye gelince, sömürmeye gelince, para işin içine girdiğinde bir anda puff oluyor ve uçuyor. Tanrı yok ki, çünkü Tanrı sana var, çünkü seni onunla korkutup kendisine köle yapıyor, çünkü onun üzerinden para kazanıyor, çünkü onun üzerinden seni hem maddi hem de manevi olarak sömürüyor.

    "...Ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağında." Sy.98

    “Biz”

    Yaşadığımız çağ itibari ile daha fazla tüketiyoruz. Tüketimimizin sınırı yok. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Zamanı etkin kullanamıyoruz, para hiçbir zaman yetmiyor, manevi bir şeyler hissetmek yerine maddi yaklaşıyoruz her şeye, hayatımız markalar üzerinden kurulmaya başlıyor.

    İnsani yaklaşımlarımız azaldı. İnsanlar birbirine inanmıyor ve güvenmiyor. Herkes her şeyi yapabilecek kapasitede. Kimin ne yapacağını kestiremiyoruz. Bilmeden konuşuyor, fikir edinmeden yorumlar yapıyoruz. Bilmediğimiz her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Geçmişe bakıp neler yaşanmış bakmıyor, geçmişin hatalarını tekrarlamamak bir kenara dursun, daha beterlerini yapıyoruz. Doğaya saygı duymuyoruz, her şeyi paradan ibaret sanıyoruz, birbirimizi aldatıyor, günlük hayatlarımıza devam ediyoruz.

    Avrupa, Amerika, Uzak Doğu … nereye giderseniz gidin, hangi tarih kitabını açarsanız açın, ballandıra ballandıra anlatılan keşif tarihleri ve ele geçiriş hikayeleri vardır. İşte o hikâyenin ve Beyaz Adam’ın nasıl gözüktüğünü, çağımızın hastalıklı düşüncesinin eleştirisinin nasıl yapıldığını anlamak ve bilmek istiyorsanız bu kitabı okumanız gerekmektedir.

    Tiavea’lı Tuiavii’ye ve Erich Scheurmann’a teşekkürlerimle.

    Kitabı okumanızı “önemle” öneriyorum…

    Keyifli ve bilinçli okumalar…
  • Kolay olanı mı yapmalıydı,yoksa doğru olanı mı?Fakat üçüncü bir seçenek daha vardı.Babasının yaptığını yapabilirdi.Kahrolası şeyi yok sayardı.Sorunun çözümünü başka birine bırakırdı.
  • Çarptığın karanlık seni un ufak ediyor...Aydınlığa varınca, kendi parçalarını kendin toplayıp utanmadan yaşamaya devam ediyorsun.Birileri buna hayat der.oysa sen dağıldığını biliyorsun...Icınde devrilen kelimelerin ağırlığını en acısıyla hissetmeyi öğretmişler sana. 'Eskiden bir kalbim vardı.' diye başladığın her cümleyi yutkuna yutkuna unutturmaya çalışır zaman.Oksijen var,soluyamıyorsun.Su var,elini yüzünü yıkamaktan utanıyorsun. ağlaya ağlaya içinin derinliklerinde toplanan gözyaşın nerdeyse iliklerine kadar yosun tutmuş.'Hâlâ ayaktayım,hâlâ ayaktayım,hâlâ ayaktayım.' diye kendini avutmaktan başka hiçbir seçenek kalmadığını anladığın zaman,kendini yerden toplamaya başlıyorsun.Buna herkes enkaz der.Sen bilmezsin,farkında değilsindir.Hani nasıl ellerin titrer,hastalık deyip hasar diyemezler ya öyle!

    Bir kalbin yok şimdi.Ama ayaktasındır.öğrenmen mezara kadar sürer...

    Devran
  • BEN

    - IV -

    Tabancam karşımdaydı ve ben hala düşünüyordum. Sonsuz bir sıkıntıydı bu. Suçlu yoksa içini döküp rahatlayamazsın da. Kendine kızarak geçen bir ömrün de bünyeye zararı malum bir gerçekti ki, mide bulantısı bunun kanıtı sayılabilirdi. Bu suçlar dizisinin baş aktörü hep tartışma konusu olmuştur, genelde korkulsa da hep tapılmış hiç şikayet edilmemiştir ona. Yazarın anlattığına göre: Bazıları birden fazla olduğuna inanırlar, her suç için bir tane. Bazıları da katlanamadıkları acılardan dolayı inkar etmişler, olmadıklarını savunmuşlardır. Belki de bu onu ortaya çıkarmak için uygulanmış bir taktiktir... Kendisi ortada olmasa da onun misyonunu yüklenmiş yancıları, adamları, kuklaları hep olmuştur ve hala da olmaktadır. Onlar; otoriteler, yargılayanlar, eleştirenler, cezalandıranlar yani hadsizlerdir... Aslında hadsizlik hayatın ta kendisidir, diğerleri hayatta vücut bulanlardır. Onlar her yerdedir; iş yerinde, dolmuşta, evde, okulda ve hatta sokakta... İnsanlara iki seçenek sunarlar; itaat ya da firar. İtaat onların doğrularını ezberlemeyi ve bu ezberlere göre yaşamayı gerektirir. Firar, ezberleri reddedip düşünmeye başlamanın sonucudur ve en acılısıdır. Otoriteler başından beri firarilerin olabileceğini bildiklerinden, kendilerini sağlama alıp insanların ezberlemesi için kurallar koymuşlardır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, firarileri her seferinde ölümle tehdit etmiş, halkı da onlara karşı kışkırtmışlardır. Halka çoğunluk, firarilere de azınlık denir. Azınlıklar, adı üstünde her zaman az olmak zorundadırlar ki, çoğunluğun huzuru bozulmasın. Azınlıklar sürekli bağırırlar, çünkü onların söyledikleri kitaplarda ya da kanunlarda yazmaz. Yeni bir şey söylüyorlardır ve çoğunluğun bunu duyup öğrenmesi için seslerini yükseltmeleri gerekir. Azınlıkların anlatmaya çalıştığı, onların tüm insanlığı nasıl kandırdıklarıdır. Onlar, koydukları kurallar ile insanların mutluluğu yakalayabileceğini, acılara isyan etmenin sonucunun ise en acımasız cezalar olacağını söylemektedirler. Mutluluk konusunda insani zaafların da yardımıyla büyük ölçüde başarıya ulaşmışlardır. Çünkü insan yalnızlıktan korkan, her an başka birisine ihtiyaç duyan, onaylanmak-ödüllendirilmek ve hatta zaman zaman cezalandırılmak isteyen aciz bir varlıktır! Onların da sonradan keşfettiği bu zayıflık, onları doğru yolda olduklarına inandırmış ve üstelik kendileri de bu doğrulara itaat etmeye başlamışlardır. Onlar, söyledikleri yalana kendileri de inananlardır.
    Onlar, her şeyi bildiklerini, her şeyi ve herkesi bir kalıba sokmayı marifet sanan, genellemelere bayılanlardır. Onlar için birey değil, belli etiketlerle sınıflandırılmış gruplar vardır. Sınıflandırırlar ki, milyarlarca bireyle uğraşmaktansa, on tane grubu oyalasınlar. Kanunları da uzun uzun yazmazlar. Mümkün olduğu kadar kısaltırlar, maksat fazla dallanıp budaklanmamasıdır meselelerin. ''Damlaya damlaya göl olur'' derler, mesela. Ama musluğun genişliğinden, damlaların akış hızından, oluşacak gölün yeterliliğinden bahsetmezler. Bir arıza çıkaran olursa da, '' Yetinmeyi bilmiyorsun!'' ya da ''Yeteri kadar sabretmiyorsun!'' derler. ''İstemek, başarmanın yarısıdır!'' derler, mesela. Ne kadar istesen de olmuyorsa ''Yeteri kadar istememişsin demek ki!'' derler. Hayattaki paradoksların farkındadırlar, çok da güzel kullanırlar ve sen her zaman yetersizlikle suçlanırsın. En kötüsü de çıkmaza düştükleri konular için ''Sorgulanması yasaktır!'' demeleridir. Ağzını bile açamaz, oturur kalırsın. Onlar, her zaman en son sözü söyleyenlerdir. Ellerinde ipleri vardır, bir ucunu insanlara geçirdikleri ve onlara gerekli şekilleri vermektir görevleri.

    Hayatım, benden başka herkesin elindeydi bugüne kadar. Ellerinizde birer ip, gerekli şekilleri vermekle meşguldünüz bana. Attığım her kendi adımım, birinizin ipiyle geri alındı ve beni bu ani yalnızlığa ittiniz. Bütün ipleri kesmeye başladım sonunda ve firar ettim. Bir firari gibi sürekli diken üstünde olmamın sebebi de sizlersiniz şu an. Tek başıma düşünmenin, hayatıma yön vermeye çalışmanın, her an bir ip beni çekebilir kaygısıyla, Pavlov’un köpekleri gibi ürpermemin sebebi sizlersiniz..



    Namluyla kesişirken hala düşünüyor ve bekliyordum, bir şey olmayacağını bildiğim halde... Bu bekleme hali tam bir çaresizlik ve acizlikti, tam da insana özgü. Onlara kızıyordum, hayata sövüyordum ama kendime hala toz kondurmuyordum. Kendimi bir halt sandığımdan değildi tabi ki bu, sadece çok acı çekiyordum ve sebebi de kendime yükleyemeyecek kadar güçsüzdüm. Az önce yine bir bulantı nöbeti geçirdim, ağzıma gelen acımsı salgıları zorla mideme geri gönderdim ve kabul etmedim kusmayı, hazır değildim galiba o ani şok haline. Şimdi kahvemi içiyorum, düşünürken tabancamın verdiği ilhamla. Hala düşünüyor ve bekliyordum, beklemenin ölüm olduğunu bildiğim halde...
    ''Hayal kırıklıkları, olması gerekenden fazla beklemekten kaynaklanır. Oysaki insanın hayal kırıklığına da tahammülü yoktur. Beklentiler ve hayal kırıklıkları arasında doğru orantılı bir ilişki vardır, tabi ki eşiği geçtikten sonra. Her insanın değişken bir eşiği vardır. Bu eşiği, yaşananlar ve yaşan(a)mayanlar belirler. Mutluluk fiziksel, ruhsal, maddi, manevi şartlarınıza göre değil, beklentilerinizin, bu eşiğin neresinde kaldığıyla ilgilidir. Mutlu olmak için 'eşiğinize' itaat etmek şarttır!''.

    Daha lise yıllarımda çok büyük bir keşif gibi herkese anlatıp durduğum bu eşik hipotezi, adı üzerinde teoride ne kadar mantıklıysa, uygulamada da bir o kadar zor tabi. Bir kere bir insanın eşiğini belirleyebiliyor olması zaten başlı başına tanrısal bir iştir ki, kendinin tanrısı olabilen insanda da ne üzüntü ne de keder kalır. Neyse, bu teori yıllar sonra ben de şöyle bir özete dönüştü diyebilirim; ''Beklemek, en boktan iştir!''. Bir çok sebep de sayabilirim bunun için. Beklemek demek, geleceği yaşamak demektir öncelikle ve o anı, yaşaman gereken anı kaçırman anlamına gelir. Geleceği yaşamak demek de ölmek demektir ki, şu anki durumuma denk geliyor zaten bu. Beklemek veya ümit etmek ölmektir desem, çok mu düz mantıkçı olmuş olurum acaba? Diğer sebeplerden birisi de durduk yere hayal kırıklığı kredisi çekmiş olmaktır gelecekten. Beklentilerin hiç birisi, hiçbir zaman istediğimiz gibi gerçekleşmez. Kesinlikle bir eksik kalır ki bu az ya da çok sonuçta bir hayal kırıklığı yaratır. Neden istediğimiz gibi gerçeklemeyeceğine gelecek olursak, çünkü biz tek kişi, tek bir beyin olarak umut ederken; beklentinin gerçekleşmesi bizim dışımızda birçok insana ve duruma bağlıdır. Buna kader de diyenler var ama ben ihtimaller demeyi tercih ediyorum. Hayatımız bizden başka bir çok kişiye bağlıdır ve istesek de istemesek de başarılarımız, başarısızlıklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, hepsi ama hepsi daha çok bizim dışımızda gerçekleşen durumların sonucudur. Herkes birbirinin sırtındadır bu hayatta ama kimse de başarılarını altındakine ya da üstündekine mal etmez, sadece o sahiplenir. Ama başarısızlıklarımızın sebebi ya altımızdaki ya da üstümüzdekidir, onda şüphe yok. Bu ayrı bir konu tabi ki, asıl konumuza dönecek olursak, ''Beklemek, en boktan iştir!''.
  • Töre ve tecavüz gibi iki ağır konunun işlendiği ama sayfaların boş aktığı bir kitaptı diyebilirim,Fırat önemli bir aşiret ağasının oğlu, sözlüsü başka bir adama aşık olup onunla kaçınca ortalık karışıyor, ailesi ve aşiretin ileri gelenleri Fırat'a iki seçenek sunuyor, ya sözlüsünün kaçtığı adamın kız kardeşi Elif'in kanlı çarşafı gelecek ve namus temizlenecek yada sözlüsü ve o adamın cenazesi gelecek....

    Fırat'ın aslında seçme şansı yok,yere eğilen başını bir şekilde kaldırmak zorunda, bu nedenle Elif'in peşine düşüyor, onu kaçırıyor ve tecavüz ediyor, sonrasında Elif'in hamile kalması yüzünden ailesinin onu başkasıyla evlendirmesi devreye giriyor ki Fırat buna izin vermiyor ve onu alıp Diyarbakır'a getiriyor, gerçi bunu isteyen Elif zira başka şansı yok çünkü, ailesi kıza sırtını dönmüş durumda hiç bir suçu olmadığı halde.....

    Fırat zamanla kıza aşık oluyor ve ailesi kıza kendi kızlarından daha fazla ilgi gösteriyor, adeta sevgi yumağına boğuyorlar kızı, bir ilgi bir alaka meğer aile melekmiş , hatta okuması için izin veriyorlar tabi Diyarbakır sınırları içerisinde, bunun üstüne kızın kaynanasını sürekli öpücüklere boğması da ıyy dedirtti, kendi ailesi kızı silince bu ailenin gösterdiği ve hiç beklemediği bu sevgiye minnet duydu belki ama yahu bu halde olmanın sebebi onlar , sürekli töre deyip, Fırat'a baskı yapan onlar,ya çarşaf ya kaçanların cesetleri diyende onlar,özellikle kanlı çarşafının Diyarbakır'a gönderildiğini ne çabuk unuttun,Fırat'ın çektiği tüm vicdan azabına , pişmanlığına gözlerini kapadı,adamın onu köpek gibi sevdiği gerçeğini elinin tersiyle itti, bir adamı affedemedi zaten, maşallah bütün aileyle bal kaymak ve bu bana iki yüzlülük gibi geldi.....

    Ayrıca kitap boyunca Elif'in dillere destan güzelliğinden nazından tızından fenalık geldi, hep bir şey olacak diye bekliyoruz ama yok sayfalar ev muhabbetleriyle akıyor , aşk derseniz bir Fırat'ın kara sevdasını okuyoruz , Elif bildiğin duvar,affetme var mı derseniz var ama 10 yıl kadar beklemeniz gerekiyor :) Anlayacağınız Fırat kovalar Elif kaçar 500 sayfa bu şekilde geçti, sürekli ezik başı yerden kalkmayan bir kız, Fırat efendi kıskançlıkları yüzünden sürekli esip gürlüyor, bari ona ağzının payını ver hadi aşirete sesin çıkmıyor, ama nerdee :).....

    Hele bir finali var evlere şenlik, uzun zaman atlamaları sayesinde,sağ kalan kalmadı valla, biz alışmışız kitabın sonunda gökten düşen üç elmayı oturup yemeye bu kitapta mezarlıklar ağır geldi :)
  • Delirmek…
    Yaşanılan tüm olaylara gösterilen bir tepki belki de .. Yaşanılan acıların, kederlerin, hüzünlerin insanda bıraktığı etkiye tepki olarak doğan bir seçenek belki.

    Bu kitap delirmenin kitabı.. Bu kitap insanın kabuğundan sıyrılıp karşısına asıp izlemenin yazıya, acıya dökülmüş hali… Öyle garip bir etki bıraktı ki bende, tarifi yok..

    Kitabı bitirdikten sonra pencereyi açtım.. Sabahın yedi buçuğu ve gece dökülmüş yağmurun bıraktığı ürpertici bir soğuk hava… Bir süre karşısında durdum ki kendime geleyim. Kendime gelemezsem ben de delirmeyi seçebilirim, biliyorum…
    Kitap okumaya başladığım günden beri, her ne okuduysam, o kitabı okuduğum dönemde, kitapta yaşanan veya benzer bir şey geçer hayatımdan… Her seferinde yaşadığım bu ilginç şeyi de paylaşırım dostlarımla. Bu kitapta da yaşadım aynı şeyi ama ilk önce kitabın konusundan bahsetmeliyim.

    *Romanda üç nesil var… Anne, kızı ve onun kızı. İlk başta anlamakta oldukça sıkıntı çektim çünkü anlatılan kişilerin daha doğrusu anlatan kişilerin (üç kadın da kendi dilinden anlatıyor yaşadıklarını) aynı aileden olduğunu anlamadım. Yani bu kişilerin birbirleriyle bağlantısı olduğunu fark ettim tabii ama bu sefer de kim kimin nesi onu çözemedim.
    Başlıklar halinde her kadın kendi yaşamını anlatıyor ama anlayamıyorsunuz bu kadın kim, bir sonraki hayatını anlatan kadının nesi oluyor… Bu yüzden bir kağıt alıp yazdım tek tek ve ilk elli sayfadan sonra çözdüm aile ağacını:) Anlayamıyorum diye aman deyim kitabı yarım bırakmayın, çözülecektir zihninizde meraklanmayın…

    *Bu üç kadın kendi dillerinde, samimi, iç konuşmaları gerçeğin en güzel yansımasıyla kitaba yerleştirilmiş. Duygularını hiçbir hediye paketine sarmadan olduğu gibi öyle güzel yansıtmış ki Zeynep Kaçar, kitabı okurken dedim ki bu kadın ne yazsa okurum… Aldatılmışlık, hor görülmüşlük, dışlanmışlık, toplumun bir kadını görüş şekli, bir ailenin yok oluşu, küllerinden doğuşu, delirişi...öyle gerçek, öyle “biz” ki bu kitap okurken kapkaranlık gri hayatların içine soktu beni.. Gerçeği yansıtan her romanın yaptığı gibi.. en azından benim için…

    Çok kasvetli bir roman onu söylemeliyim. Okurken gerçekten içiniz kararıyor ama ilginç ki okumaktan da geri duramıyorsunuz..İnsanların yaşadıkları zamanla delirmeyi seçmeleri size normal geliyor… O normalliğe çekiyor sizi…

    *Kitaptaki kadınların ilki kocasının onu aldatışıyla deliriyor… İkincisi çocuğunun ölümüyle… Üçüncüsü ilk ikisini de etkileyen etmenlerle… İşte tüm bu acıları okurken uzun süredir görmediğimiz yakınımız geliyor. Anneme yıllardır evli olduğu kocasının altı yıldır başka bir kadınla imam nikahlı olduğunu ve onu aldattığını söylüyor. Öylesine sakin öylesine normalcesine… Delirmek diyorum, bile isteye.. Bu olsa gerek acımasızca her yerde üçer beşer örneğiyle.

    Bir erkek neden delirsin ki duyguları, suyun üzerinde kalmış bir zeytinyağı gibiyken? Tüm gerçeğine sıkı sıkıya sarılmış bir ruha sahipken.. Oysa kadın ruhu duyguyla baştan başa doluyken bu dünyada hassas yapılarıyla nasıl akıllı kalmayı başarabilecek? Nasıl cazip gelmeyecek delilik?

    Ömrümün çeyreğini tamamladım, belki yarısını bilemem… İçim bir gün olsun ayrılmadı umuttan. Bir gün olsun her şey güzel olacak demekten vazgeçmedim, yarım saatlik gelen git gellerim hariç… İki kez büyük yara aldım hayatımda güveneceğim ilk erkek olan adamdan. Küçük küçük de olsa hala yontuyor kalbimi. Ömür boyu da devam edecek biliyorum, şüphem dahi yok. Ama kimse görmüyor bu yontulmuş, oyulmuş yüreği. Her sabah gece canım yana yana çıkardığım sabah yeniden giydiğim bu kabuk sayesinde* … Sabaha kadar kanadığım, acıdığım tüm acılarımı tek tek izlediğim gece, hıçkırıklarımı karanlığına hapsediyor ve duyulmuyor tek bir iç çekiş…


    Ve ben daha ömrümün yirminci yıllarının başlangıcında böyleysem… başka nasıl hayatlar var kapıların ardında? Kaç kadın deliriyor saçlarını yola yola? Kaç yastık emiyor göz yaşlarını ve çığlıkları...Kaç mendil nelere şahit? Bu halılar, perdeler, koltuklar… mutlulukla alınmış düzülmüş bu evler, kaç delirişi ve cinnet anını doğuruyor ?


    On yıl sonra… bu yazımı okuduğumda ne diyeceğim kendime acaba, çok merak ediyorum…
    “Daha hiçbir şey yaşamamışken yazdığın şeylere bak!” mı diyeceğim
    yoksa
    “Tüm o günler geride kaldı küçüğüm, güzel bir hayatın, eğitiminle büyüttüğün yüzlerce öğrencin, sana aşkla bakan bir kocan bir de sevimli bir kızın oldu…” mu diyeceğim?

    Aslında tek istediğim bu dünyadan delirmeden ayrılmak…

    Uzun zamandır beni bu denli etkileyen bir kitap olmamıştı. Sarsıldım, yıprandım, eskidim…

    https://youtu.be/2mlTrtLkEEI
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimâl ve NigRa yazmıştır.

    1.

    Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

    Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

    Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

    Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

    Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

    Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

    Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

    Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

    Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

    Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

    "Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

    Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

    Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

    "Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

    Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

    2.

    Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

    Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

    - Evet ne düşünüyorsunuz?

    Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

    - Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

    İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

    - Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

    İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

    Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

    - Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

    Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
    ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
    kelimelerinden sonra..

    Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

    - Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
    - Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
    - Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
    - Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
    - Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
    diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
    İşte bu kesindi..

    Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
    ‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

    2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
    ‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
    diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
    kısacası herşey ...
    çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
    bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
    ... ve ona verilecek olan emaneti..
    O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
    Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
    - Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
    - Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

    İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

    3.

    “Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

    Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

    Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

    “O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

    Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

    Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

    http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

    “Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

    2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

    Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

    Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

    Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

    İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

    Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

    “Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

    O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

    Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

    Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

    Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

    Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

    “İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

    “O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

    Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

    “Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

    Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

    Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

    İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

    Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

    Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

    “Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

    Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

    En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

    Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

    Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

    “Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

    Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

    Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

    “Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

    Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

    Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

    Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

    Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

    Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

    “Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

    “Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

    Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

    2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”