• Bir insanın nasıl olup da bir başkasını etkileyebileceği sorusuna bireysel psikolojinin verdiği yanıt, burada da yine birbiriyle ilişkili durumların rol oynadığı yolundadır. Tüm yaşamımız, insanların birbirini karşılıklı etkileyebileceği varsayımına bağlı olarak akıp gitmektedir. Söz konusu etkileşim, bazı koşullarda, örneğin öğretmen ve öğrenci, anne baba ve çocuk, karı ve koca arasında gayet belirgin bir nitelik taşır. Toplumsallık duygusu, insanı belirli ölçüde bir başkasının etkisine açık duruma sokar. Ancak, etkilenebilirlik derecesini belirleyen bir etken de, etkileyen kişinin, etkilenmesi istenilen kişinin hak ve çıkarlarını ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Kendisine haksızlık edilen bir kişiyi sürekli etkileyebilmek olanaksızdır.

    Bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır. Bu, özellikle eğitim açısından önemli bir noktadır. Şimdikinden bir başka eğitim şeklini önermek, hatta uygulamak mümkündür. Böyle bir görüş açısını göz önünde tutan bir eğitim, insandaki toplumsallık duygusundan yola koyulacağı için etkili olacaktır. Böyle bir eğitimin başarısız kalacağı bir tek durum vardır ki, o da eğitilecek kişilerin toplumun etkisinden kendilerini uzak tutmayı amaçlayan kimseler olmasıdır. Toplumun etkisinden kaçmak da, insanların durup dururken başvurduğu bir davranış değildir; önce ilgili kişilerin uzunca bir savaşımı sürdürmesi ve bu arada çevreyle ilişkilerinin giderek kopması, dolayısıyla toplumsallık duygusunun tamamen karşısında yer almaları gerekir. Bu tür kimseleri etkilemek güç ya da olanaksızdır. Her etkileme girişimi böyle kimselerce bir karşıt girişimle yanıtlandırılır, dolayısıyla komik bir durum çıkar ortaya (muhalefet ruhu).

    Kendilerini çevrelerinin baskısı altında hisseden çocukların eğitici kişilerin etkilerini benimseme bakımından pek bir yetenek sahibi olamayacaklarını, bu konuda pek bir eğilim göstermeyeceklerini düşünebiliriz. Dışarıdan gelecek baskının çocuktaki tüm diretmeleri silip götürdüğüne, dolayısıyla görünürde bütün etkilerin çocuk tarafından benimsenip, onların gösterdiği doğrultuda davranıldığına tanık olduğumuz pek çok vaka vardır. Ne var ki, böyle bir uysallığın hiçbir değer taşımayıp, verimli bir sonuç sağlamadığı çok geçmeden kendini açığa vurur. Bazen söz konusu uysallık o kadar tuhaf bir şekil alır ki, yaşama gücünden yoksun bırakır insanı (körü körüne söz dinleme); adeta ortada biri vardır da hangi davranışlarda bulunması, hangi adımları atması gerektiği kendisine emredilsin diye bekler durur hep. Bu tür çocuklar arasından ileride öyle insanlar çıkar ki, kendilerini otoriteleri altına alan herkesin sözünü dinler, hatta emir üzerine suç ve cinayet bile işleyebilirler; tek başına bu durum, aşırı derecede itaatin ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini ortaya koyar. Böyleleri, özellikle haydut çetelerinde son derece önemli bir rol oynar, çetenin başı olaylara karışmayıp bir kenarda kalırken, onlar eylemleri gerçekleştirme görevini üstlenirler. Bir çete tarafından işlenen hemen her suçta söz konusu kişilerden birinin ilgili eylemi gerçekleştirdiği görülür. Söz konusu insanlar inanılmayacak ölçüde büyük bir itaat sergiler, hatta bu yoldan hırslarına bir doyum sağlarlar.

    Ama yalnızca normal etkileme durumlarını göz önünde tutarsak diyebiliriz ki, etkilenmeye ve kendileriyle bir anlaşma zemininin kurulmasına en elverişli kimseler, toplumsallık duyguları en az baskı altına alınanlar, en elverişsizleri ise yükselme eğilimleri ve üstünlük özlemleri gayet yüksek bir düzeye ulaşanlardır. Bu durumu, her Allah’ın günü gözlemleyebiliriz. Anne ve babalar körü körüne itaatten ötürü çocuklarından alabildiğine seyrek dert yanar, oysa çocuklarının itaaatsizliğinden sürekli yakınırlar. İlgili çocukları inceledik mi görürüz ki, çevrelerini hep aşma çabası içinde yaşarlar, bu arada küçük yaşamlarının normlarını delip çıkarlar dışarı, çünkü hatalı davranışlara konu edilmelerinin sonucunda her türlü eğitim girişimlerine kapalı duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, bir kişinin eğitilebilirlik derecesi, o kişinin güçlülük için harcayacağı çabayla ters orantılıdır. Durum böyleyken, bizim aile çevresinde çocuklar üzerinde uyguladığımız eğitim, çocuktaki hırs duygusunu özellikle kamçılamaya ve kafasında büyüklük düşünceleri uyandırmaya yönelik bir nitelik taşır. Bu durum, bir düşüncesizliğin eseri değildir; büyüklük eğilimini içinde barındıran uygarlığımız, aileleri söz konusu davranışa iter; dolayısıyla uygarlığımız gibi aile için de önemli olan, bireyin son derece büyük bir görkem içinde hayatta yerini alması ve elden geldiği kadar başkalarının önüne geçmesidir. Hırs ve açgözlülük duygusunu çocuğa aşılamayı amaçlayan böyle bir eğitimin ne denli elverişsiz nitelik taşıyacağını, böyle bir yöntemin uygulanması durumunda ruhsal gelişimin ne gibi güçlüklere çarparak amacına ulaşmadan kalacağını, kibir ve büyüklenme bölümünde yine ele alacağız.

    İçlerindeki mutlak itaat eğilimine uyarak, çevresinden kendilerine yöneltilen istekleri geniş ölçüde karşılayan kimseler ne durumda bulunuyorsa, hiptonize edilen deneğin de durumu ondan farksızdır. Belirli bir süre bir başkasının istediği her şeyi yapmak gibi bir davranışı sergilemek, hipnotize edilen deneğin durumunu anlamak için yeterlidir. Hipnotizmanın temelinde de işte böyle bir olay saklı yatar. Bir kimse hipnotize edilmeye karşı bir eğilim taşıdığını söyleyebilir ya da buna inanabilir, ama o ruhsal itaat eğilimi yine de bulunmayabilir kendisinde. Beri yandan, öyleleri vardır ki, hipnotize olmamak için direnir, gelgelelim ruhunda gizliden gizliye bir itaat eğilimi yaşar. Yani hipnotizmada bütün iş yalnızca deneğin ruhsal tutumuna bağlıdır. Hipnotizmaya inanıp inanmamasıyla ilgili sözleri hiçbir önem taşımaz. Bu gerçeğin göz önünde tutulmayışı büyük karışıklıklara yol açmıştır; çünkü görünürde, hipnotizmada çokluk hipnotize olmaya direnir ama sonunda hipnotizörün isteklerini yapmaya eğilimli insanlar buluruz karşımızda. Söz konusu eğilimin sınırları insandan insana değişir, dolayısıyla hipnotizmadan elde edilecek sonuçlar da her insanda değişik olacaktır. Ama bir kişinin hipnotize edilebilirlik sınırı hiçbir zaman hipnotizörün iradesine bağlı değildir, söz konusu sınırı sadece ve sadece deneğin ruhsal tutumu belirler.

    Hipnotizmanın kendisine gelince, bunu bir uyku durumu olarak gösterebiliriz. Hipnotizmanın bilmecemsi bir yanı varsa, söz konusu uykunun kendiliğinden ortaya çıkmayıp bir başkası tarafından oluşturulması, bir başkasının isteği uyarınca denekte kendini açığa vurmasıdır. Böyle bir isteğin etkisini gösterebilmesi için, onu benimsemeye hazır bir kimseye yöneltilmesi zorunludur. Bu konuda belirleyici rolü oynayan, daha önce belirttiğimiz gibi, deneğin kişilik yapısı ve o zamana değin izlediği gelişim çizgisidir. Ancak bir kimsenin bir başkasının etkisini eleştirisiz benimsemeye eğilim göstermesi durumunda, hipnotizma gibi kendine özgü bir uyku durumu ortaya çıkar; öyle bir uyku ki, kişideki devinim gücünü normal uykudan daha büyük ölçüde saf dışı bırakır ve sonunda hipnotizöre deneğin devinim merkezlerini harekete geçirme olanağı sağlar. Hipnoz uykusundan yalnızca bir alacakaranlık durumu kalır geriye ve bu da, kuşkusuz hipnotizörün istemesi halinde, deneğin hipnoz sırasında olup bitenleri sonradan anımsamasını mümkün kılar. Hipnotizmada en çok saf dışı bırakılan yetenek, ruhsal organın uygarlığımız açısından alabildiğine önemli bir işlevi olan eleştiridir. Eleştirinin tümüyle saf dışı bırakılması, hipnotizörün adeta uzanmış kolu durumuna sokar deneği, onu hipnotizör adına çalışıp iş gören biri yapar.

    Başkalarını etkileme eğilimini içlerinde taşıyan insanların çoğu, etkilemenin her türü gibi hipnotize etme yeteneklerinin de kendilerine özgü bir güçten kaynaklandığını ileri sürer. Bu da telepati ve hipnozla uğraşanlar arasında dehşet verici rezaletlere, soysuz davranışlara, iğrenç taşkınlıklara yol açmıştır. Gerçekte bu gibi kişilerin insan onurunu görülmemiş derecede ayaklar altına aldığını, zararlı etkinliklerinin önüne geçmek için her çareye başvurmanın haklı sayılacağını belirtmek gerekir. Bununla, sergiledikleri olayların bir aldatmacaya dayandığını söylemek istiyor değiliz. İnsanoğlu başkalarının boyunduruğu altına girmek konusunda, içinde öylesine büyük bir eğilimi barındırıyor ki, hipnotizör pozuyla ortaya çıkan bir kişinin kurbanı olabiliyor; bunun da tek nedeni, insanların çoğunun körü körüne itaat etme, otorite karşısında boyun eğme, blöflere kapılma, istenen yöne çekilip götürülme, eleştirisiz teslimiyet gösterme gibi ruh durumlarını şimdiye kadar sık sık yaşamış olmalarıdır. Kuşkusuz yukarıda sayılan özellikler, insanların toplumsal yaşamına hiçbir düzen getiremediği gibi, boyunduruk altına girenlerin sonradan ikide bir ayaklanıp başkaldırmasına yol açmıştır. Telepati ve hipnozla uğraşan hiç kimse yoktur ki, çalışmalarında şansları uzun süre yaver gitmiş olsun. Hepsi de eninde sonunda öyle bir deneğe toslamıştır ki, bu denek tarafından düpedüz bozguna uğratılmışlardır. Etki güçlerini denekler üzerinde denemek isteyen birçok ünlü bilim insanı böyle bir durumla karşılaşmıştır. Bazı karmaşık vakalarda ise denek, dolandırılan dolandırıcı durumunda karşımıza çıkmakta, hipnotizörü kısmen yanılmakta, kısmen onun boyunduruğu altına girmektedir. Ne var ki, hipnotizmada rol oynadığını gördüğümüz güç asla hipnotizörün kendi gücü olmayıp, denekteki hipnotizörün boyunduruğu altına girme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Denek üzerine etki yapan sihirli bir güç yoktur, bütün olup biten hipnotizörün blöf yapma hünerinden başka bir şey değildir. Ama bir kimse her şeyi kendisi düşünüp taşınıyor, alacağı kararları bir başkasının kendisine dikte ettirmesine pek yanaşmıyorsa, kuşkusuz böyle bir kimse asla hipnotize edilemeyeceği gibi, telepati denilen fenomene de asla konu olmayacaktır. Çünkü gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, körü körüne itaatten kaynaklanan olaylardır.

    Sırası gelmişken telkin olayına da değinmek yerinde olacaktır. Telkini anlamanın tek yolu, onu sözcüğün en geniş anlamıyla izlenimler arasına katmaktır. Pek doğal olarak insan dışarıdan yalnızca izlenimler edinmez, bunların etkisinde de kalır. İzlenimlerin dışarıdan alınması pek önemsenmeden geçilecek bir olay değildir, alınan izlenimlerin daha sonra insanda etkilerini sürdürdüğü görülür. Söz konusu izlenimler bir başkasının bir kişiyi belirli bir şeye inandırma, onu bir konuda ikna etme girişimleri ise, bu durumda bir telkinden söz açabiliriz. Söz konusu izlenimler, bir kimsede açık seçik öne çıkan bir görüşü değiştirmeye ya da pekiştirmeye yöneliktir. İşin güç yanı, dışarıdan gelen izlenimlere insanların değişik yanıtlar vermesidir. Telkin yoluyla sağlanacak etkinin büyüklüğü de yine ilgili kişinin özgürlük derecesine bağlıdır. Bu konuda özellikle dikkati çeken iki tip insan vardır. Birinci tiptekiler başkalarının görüşüne gereğinden çok değer verme eğilimi gösterir, yani doğru olsun, yanlış olsun kendi görüşlerini pek önemsemezler. Başkalarının değerini gözlerinde büyütür, dolayısıyla onların görüşlerini kolayca benimserler. Ayık durumda telkin ve hipnoza son derece elverişli insanlardır bunlar. İkinci gruptakiler ise dışarıdan gelen her telkini kendilerine yapılmış bir aşağılama gibi görür, yalnızca kendi görüş ve düşüncelerini doğru bilir, bir başkasının önlerine çıkardıkları görüşleri horlar, bunlara kapılarını kaparlar. Her iki gruptakilerin de ruhlarında bir güçsüzlük duygusu yaşar; ikinci gruptakilerde başkalarından bir şey alıp benimsemeye katlanma güçsüzlüğüdür bu. Bu gruba giren kişiler arasında öylelerine rastlarız ki, başkalarıyla kolay çatışma durumuna girer ve bir başkasının telkinine gayet çabuk kapılabilirlermiş gibi bir görüşe kafalarında yer verirler; ne var ki, içlerinde böyle bir görüşü besleyip onu güçlendirmeye çalışmalarının tek amacı, telkine karşı kendilerini kapalı tutmaktır; dolayısıyla, böylelerinden başka bakımdan da pek hayır çıkacak gibi değildir.
  • Mutluluğa giden iki yol;
    Kendinden çok şey,
    Başkalarından az şey bekle

    Auberon Herbert...
  • Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.
  • Üç ya da dört ay önceydi, öylesine hayattan söz ederken “En çok kendimin hayal kırıklığıyım,” demişti bir arkadaşım. O gün bugündür düşünüyorum bu “kırıklık/kırılmak” kelimelerini. Bazı zamanlarda farklı sözlüklerde kelime kökünü ayrı türemişinin ayrı anlamlarını okurken buldum kendimi. Bir müzik listesi yapıp sözlerinde ya da hissinde “kırılmak, kırgınlık, kırmak” geçen şarkıları bir kenara ayırmaya başladım. Arkadaşımla yaptığımız o sohbetten sonra aklım ne zaman bir kırgınlığa takılıp bir süre yerinde saymaya başlasa ilk ne zaman kırıldığımı düşünürken buldum kendimi.
    TDK içerisinde kırmak kelimesinin on sekiz farklı kullanım yeri var, kırılmanın ise on üç. Benzer/ortak kullanım yerleri ise yedi. Bizim ise kırdıklarımız ve kırıldıklarımız var. Onların da kendi içlerinde ayrımları var; hayata karşı, kendimize karşı, başkalarına karşı. Başkalarına karşı olanlar kendi içinde ayrılır; aileye, eşe-dosta-arkadaşa-tanışa, sevgiliye karşı. Kırıldığımız ve kırdığımız şeylerin sayısı pek çok, söyleyebildiklerimizse pek az. Oysa mütemadiyen konuşuyoruz ama anlatmaktan sakınıyoruz. Söylenmek kolay geliyor ama paylaşmak zor.
    “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz” diye yazıvermiş Şükrü Erbaş. Ne zaman karşıma çıksa, bir şiirden daha çok kendine duyulan bir merhamet misali okuyorum bu dizeleri. Kimi zaman bir nefeste okunabiliyor bu kısa ve net şiir, kimi zaman arasına ah’lar doldurup derin nefeslerle birkaç göz açıp kapama ânında.
    Oysa kırılmak dediğimiz şey bir andan ibaret. Hatta kimi zaman kocaman gürültülerin içerisinde bile duyulabilir bir sesi var. O andan itibaren artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek yaşadığımız ufacıcık bir an. Acısı geçse dahi nasıl acıdığının asla unutulmadığı ufacıcık bir kesik misali. Peki zaman bu kadar bükülerek yaşanılabilir mi? İnsan kendini nasıl korur? Hadi başkalarından koruduk diyelim, kendimizden nasıl saklanabiliriz? Hadi onu da başardık diyelim, elde kalana hayat mı denir? Şükrü Erbaş’ın dizelerini bozuyorum, kimi zaman “Kırılıyoruz çocuk, kırılıyoruz,” diyorum, ardından Cemal Süreya tamamlıyor şiiri: “Biz kırıldık daha da kırılırız / Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü”. Peki katil kim? İlla bir kişi mi? Zaman mı? İnsanın kendisi mi? Belki de bütün bunların tamamı olan hayat, ama hayat zaten halihazırda bir kaza değil mi?
  • Son otuz yıldır yapılan çalışmalara göre, hepimizin kendimizi iş arkadaşlarımızdan daha becerikli, arkadaşlarımızdan daha ahlaklı, sokaktaki insanlardan daha dost canlısı, tanıdıklarımızdan daha zeki, ortalama bir insandan daha çekici, aynı dine mensup olduğumuz insanlardan daha az ön yargılı, aynı yaşta olduğumuz insanlardan daha genç görünümlü, tanıdığımız insanların çoğundan daha iyi şoför, kardeşlerimizden daha iyi evlat olduğumuzu ve ortalama yaşam süresinden daha uzun yaşayacağımızı düşünüyoruz (Belki bu listeyi okurken kendinize ‘Hayır, ben kendimi başkalarından daha iyi görmüyorum) dediniz.

    O halde kendinize karşı ortalama bir insandan daha dürüst olduğunuzu düşünüyorsunuz?

    Görünen o ki, kimse kendisini ortalamayı oluşturan değerlere katkıda bulunan toplumun bir parçası olduğuna inanmıyor.

    Ortalama bir insan olduğunuza inanmıyorsunuz ama başka herkesin ortalama olduğuna inanıyorsunuz.

    Kendine hizmet eden ön yargının yarattığı bu eğilime hayali üstünlük etkisi adı veriliyor.

    Siz de diğer herkes gibi inanılmaz derecede benmerkezcisiniz.

    David McRaney.
  • İnsanın yazgısında her zaman acı çekmek vardır. Hayatta kalması için gösterdiği özen bile acıya bağlıdır. Çocukluğunda yalnızca daha az acımasız, başkalarından daha az acı veren, çok daha ender olarak da bizi yaşamaktan vazgeçiren fiziksel hastalıklara yakalanmış olanlara ne mutlu! İnsan hiç de gut hastalığının verdiği acılar yüzünden kendini öldürmez; insanı umutsuzluğa düşüren yalnızca ruh acılarıdır.
  • Tarifini yapmaya çalıştığınız her duygunun içinde bulunan his onu anlatılmaz kılar.
    Belkide anlatmayı en çok imkansız kılan duygunun adı AŞK 'dır.
    Aşkı anlatmak için eline her kalemi alanın söylediği tek söz "Biz anlatmaya başladıktan sonra Kalem bitti sözler bitmedi."peki anlatmakla anlaşılacak bir duygumudur bu aşk?
    Yaşamadan söze gelip tarifi verilecek bir duygumudur aşk.
    Hocanın biri camide Sevgi ve İlahi aşk ile ilgili vaaz verirken,cemaatten biri kalkar ayağa kalkar ve hocam der ben eşeğimi kaybettim burada bu kadar insan toplanmışken illaki biri görmüştür sen bi söylesende gören varsa yerini söylese. Hoca sohbetinin bu gereksiz konu için kesildiğine bozulur ama çok da belli etmez. Tamam der sen geç şurada otur. Sohbetten sonra bakarız.
    Hoca sohbetine devam eder. Sohbeti bitirir ve cemaate sorar. Ey cemaat der. Hayatında hiç aşk yaşamamış varmıdır. Soru karşısında şaşıran cematten bir süre sonra 3 parmak havaya kalkar. Ben hiç aşk yaşamadım der hiçde ne olduğunu bilmem. Bunun üzerine eşeği kaybolmuş kişiye dönen Hoca. Sen birtane eşeğini kaybettin bak Allah sana 3 eşek gönderdi. Ve Sözlerine şöyle açıklık getirir Hoca: Sevmek ve sevilmek için dünyaya gönderilen insanoğlu hala aşkı tatmamışsa ot için yaşayan eşekten ne farkı kalır...

    Kalbini onun kalbine bir saatin tiktakları gibi uygun düşecek şekilde ayarlamadıkça yaa bir enstrümanın ses akordu gibi kalbini onun kalbine akort edip aynı sesi verir hale gelmedikçe "Muradım odur,onun muradı muradımdır" demek ne kadar doğrudur.
    Zor olduğu kadar yaşamasıda bir o kadar Mutluluk veren duygununun adıdır. Aşk dillerden dillere nesillerden nesillere aktarıldı hep. Padişahlar gibi savaş kazanmadılar, kanda akıtmadılar ama aşk adına dillerden de düşmediler çünkü onların savaşları kalplerine ezelden verilmişti. Galibi olmayan bu savaşın mağlubuda olmayacaktı.
    Aşk, ne kazanan aradı ne kaybeden, sorsalar şimdi dünyada leylasına kavuşamayan mecnuna en çok kendi kazanmıştır. Çünkü ona leylaya aşkı yüzünden mecnun denildiğinin sevinciyle bile sevinmiştir. Aşk nedir diye sorduklarına feda etmektir derler. Canından geçip canını benlikten geçip varlığını feda edebilmenin adıdır aşk.

    Gelelim kitabın içeriğine. Kitabın ismi Aşktandır bu sadece kitapa isim vermek için değil de Dünyanın aşktan nasıl geçtiğini anlatan en güzel sözlerin en özenle seçilmiş hali diyebiliriz. Eğer bu dünyada birşeyden bahsediyorsanız başına AŞKTANDIR koyarsanız işte ozaman o his duygu sizden bir parça haline gelir. Leyla ile Mecnunun,Yavuz Sultan Selimine cariyenin aşkı ve hayatta Mem ile zin en az Leyla ve mecnun kadar dillenmiş aşklarını anlatan kitap. Bu kitabı en güzel kılan tarafı Divan edebiyatı ile süslenmiş olması kitaba daha ayrı bir hava katmış. Son darbeyi yapmak sözcüğünü iyi değerlendiren yazar son sayfalarında Aşkın en büyüklerinden tabir edeceğimiz Mevlana ve Şemsin aşklarından bahsetmesi, aşkın en güzel halini de gözler önüne koymuş oldu...

    Adam dedi: Sevmek nedir?
    Gölge : Emektir, Vazgeçmektir.
    Adam dedi: en çok sevdiğim kimdir ?
    Gölge dedi: En çok çaba sarf ettiğin, onun için başkalarından ve başka şeylerden vazgeçtiğindir.
    Adam dedi: Sevdiğimii nasıl anlarım?
    Gölge Dedi: Toprağında tırnak izin, yolunda ayak iziin olur.Hava gibi istemeden içine çeker,nefes gibi bilmeden verirsin ?
    Adam dedi: Ya Aşk nedir?
    Oda kitabın içinde...
    İyi okumalar.