• Tıpkı Romanlardaki gibi İşçiler ekmeklerini biraz daha büyütebilmek için sendikalaşıyor ve "klasik " şerefsiz patron " tavrı işten atılıyor ama işçiler yılmıyor pes etmiyor tıpkı okudugumuz romanlardaki gibi yazı-röportaj biraz uzun ama ...


    Röportaj | TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri Direnişlerini sürdürüyor
    in Featured, GÜNCEL / on 7 Eylül 2018 at 11:28 /


    Muğla, Marmaris, Fethiye, Bodrum, Milas ve mobil istasyonlarında çalışan işçiler çalışma koşulları kötülüğü ve ekonomik sıkıntılarının bir türlü çözümlenmemesi sonucu Nakliyat-İş Sendikası’na üye olur. Sendikanın üye yaptığının ve çoğunluğu sağladığını öğrenen sendika düşmanı işveren, önce işçileri tehdit ve rüşvet ile istifaya zorlar. İşçiler geri adım atmayınca çoğunluğu Muğla İstasyonu’ndan olmak üzere içlerinde çalışma süreleri bir ay ile on yılı bulan on sekiz işçiyi çıkarır.

    İşçiler sendikanın öncülüğünde istasyon önünde direnişe başlarlar. Halkın Kurtuluşu Yolu Gazetesi olarak TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri ve Nakliyat-İş Eskişehir-Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik ile görüştük.

    Anıl Yetimoğlu: Ben yirmi sekiz yaşındayım. On yıldır araç muayene istasyonunda çalışıyorum. TÜVTÜRK isim hakkını satarak bu işi taşerona havale etmiştir.

    Bu bölgede önceleri Mehmet Ağar’ın şirketi vardı. Sonra onlar gitti, başka işverenler geldi, gitti. Biz hep çalıştık. Bu şirket Muğla bölgesi dışında Kırıkkale, Maraş, Urfa bölgelerinin de araç muayene işini almış durumda. Muğla merkez, Marmaris, Fethiye, Milas ve mobil olmak üzere beş şubeyiz.

    İş her zaman yoğun olmakla beraber personel sayımız hep yetersizdir. Günde on, on iki saat çalışmak durumundayız. Fazla mesai ücretini hiç görmedim. Benim 45 günlük senelik iznim duruyor. Kullanamadım. Burası Muğla’ya 10 kilometrelik yol. Yol paramız yok. Yemek çıkmıyor. Sodexo şirketinin kartını veriyorlar. Burası şehir dışı yiyecek, kullanacak yer yok. Mecbur bakkala markete zararına kırdırıyoruz. Sıkıntılarımızı dile getirdiğimizde; idare edin, zor durumdayız, gibi sözler duyarken, ısrarlarımız artınca; dışarısı işsiz dolu, isteyen çalışır, gibi cevaplarla karşılaşır olduk.

    Bunun böyle gitmeyeceğini gören bazı arkadaşlar işi bırakıp gitti. Bizler bu sıkıntıları ancak sendikalı olursak çözebileceğimizi aramızda zaten konuşuyorduk. Sonunda medyadan, diğer şubelerden soruşturarak Nakliyat-İş Sendikası’nda örgütlenmeye karar verdik.

    Üyelik safhasında patronun kulağına gidiyor. Birkaç kere bizimle toplantı yaptı. Sendikaya karşı olduğunu, sendikaya üye olanı atacağını açıkça ifade etti. Şimdi sendika bizim anayasal hakkımız. Böyle konuşamaması dahi gerekiyor. Biz sendikayla irtibatlı olarak üyelik işlemlerimizi tamamladık. Bakanlıktan yazı geliyor. Sendika yetkiyi almış. Patron önce biz üç arkadaşı çağırdı. Sendikalı olup olmadığımızı sordu. Biz de; bu yasal hakkımız. Olup olmadığımızı sorma hakkınız yok, deyince e-devlet şifrelerimizi istedi, oradan üye olup olmadığımızı görmek istedi. İstifa etmemizi istedi. Vaatlerde bulundu. Artık biz sendikalı olmuşuz, tabiî reddettik. Çıkışımızı yaptılar. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da çıkışları yapıldı. Hatta üç arkadaşımızın çıkışı bayram öncesine denk geliyor. Bu kadar insafsızlar.

    Ali Rıza Başkan, Ali Başkan geldiler. Avukatlar geldiler. Karar verdik Direnişe başladık. On beş gün önce burada bir basın açıklaması yaptık. Siyasi partilere gittik, diğer sendikalara gittik. Muğla vekillerimiz ilgi gösterdiler. Tabiî hiç ilgilenmeyenler de var. İşçi, emekçi dostu olan herkesin, her kurumun desteğini bekliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi 3 Eylül günü de Muğla’da bir basın açıklaması yapacağız.

    Burcu Karaova: 28 yaşında, üç çocuk annesiyim. Buranın on yıllık çalışanıyım. Arkadaşım sorunların büyük kısmını anlattı. Ben bir anne olarak mesela iş yoğunluğundan doğum iznine vaktinde çıkamadım. Kullanamadığım dört yıllık yani 70 günlük senelik iznim var (15-15-20-20). Örneğin yemeğe oturuyoruz. Yarısında kalkıyorsunuz veya on-on beş dakikada yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani iş çok para az…

    Sendikalı olduk. Patron öğrenince burası hep yetkililerle doldu. Avukatı, muhasebecisi bir sürü insan. Odaya çağırdılar. Baktım masanın üstünde bir tabanca, bana sendikalı olup olmadığımı soruyorlar. Benden e-devletimi açmamı istediler. Sendikadan istifa etmem istendi. Tehdit edildim. Açmayınca şifremi bu sefer çıkışımı verdiler. Hakkımı kimseye yedirmem. Direnişe başladık. Kazanana kadar buradayız.

    Sultan Türk: Ben 43 yaşındayım. On yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hizmetli olarak buradayım. Benden iş isteniyor, iyi güzel de iş aletle olur. Malzeme yok. Personelle araç sahipleri aynı lavaboları kullanıyorlar. Malzeme olmayınca hijyen de olmuyor. Af edersiniz tuvalet kâğıdı yok. Patron yaprak kullansınlar bile dedi. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Sendikalı oldum çünkü artık bizim de sözümüz dinlensin istiyorum. İnsanca yaşamak, bunun için de uygun ücreti almak istiyorum. Sendika gelince patron benden de e-devlet şifremi istedi. Vermedim. İşten çıkardı. Hakkımızı almak için direnişe başladık. Kazanana kadar da buradayım.

    Yalçın Acar: Ben 38 yaşındayım. On yıllık çalışanım. Bu iş için evimi taşıdım. Başlangıçta şartlar daha iyiydi. Şirket değişince şartlar kötüleşti. Kullanılan ekipmandan iş kıyafetlerine kadar bozulma içinde. Kışın ortasında kış kıyafetleri, yazın ortasında yazlıklar geliyor. O vakte kadar kâh donuyoruz, kâh yanıyoruz. İş için ayakkabıyı kaç kere kendi cebimden aldım.

    Arkadaşlarımın da belirttiği gibi şartlarımızı düzeltmek için anayasal hakkımızı kullandık. Patron yasa tanımıyor. Sendika için bakanlık yazısı gelince rüşvet teklifi yaptı. Para teklif etti. Kimlerin sendikalı olduklarını sordu. İstediği cevabı alamayınca işten çıkardı. Şu anda eksik elemanla çalışıyorlar. Hatta il dışındaki istasyonlardan takviye getirdiler. Yine yetemiyorlar. Hatta işten çıkardıktan sonra iki gün yine çalışmaya devam ettim. İşten çıkarılmışım, çalışıyorum. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Çalışma şartlarından, sorunlardan bunalmıştık. Şimdi biz rahatız. Artık onlar düşünecek. Yanımızda sendikamız var, avukatlarımız var. Adaletsizlik bitecek. Sendikamızla beraber işimize geri döneceğiz. Haklıyız, kazanacağımıza inancım tam. Biz buradayız, tehditler bize sökmez.

    Zeki Çerçi: Ben de buranın on yıllık çalışanıyım. Buraya öyle sokaktan adam toplayıp çalıştıramazsınız. Ben yüksek okul mezunuyum. Teknikerlerin en az meslek lisesi çıkışlı olması gerekiyor. Ayrıca bir de sınav var. İstanbul yapıyor sınavı, geçerseniz kursa görüp başlıyorsunuz.

    Şimdi nitelikli işçiye, bir de on yıllık kıdemi varsa verdiğiniz 1800 lira para. Ayıptır.

    Bazı arkadaşlar mobil istasyonda çalışıyoruz. Sabah sekizde çalışma bölgesinde olmanız lazım. Sabah dört-beş gibi yola çıktığımız oluyor. Geri dönüşü de var. Çalıştığımız yer yazın yanıyor, kışın yağmur çamur. Verdikleri fazladan otuz lira bunun yarısı yemek parası. Gecenin bir vakti eve dönüyorsun. Yorgunluk, açlık bir yandan…

    Sendikalı olduk, işten çıkardılar. Biz de işe iade davamızı açtık. Patron bu yükün altına giremez. İşimize döneceğiz. Sendikamız yanımızda. Eşimiz dostumuz hep bizi destekliyor. Muğlalı hemşerilerimiz de olaydan haberdar. Duymayanlara da duyuracağız. Görüyorsunuz kuyruğu. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Dışarıdan getirme adamlarla bu iş ona göre olur. Biz burada her gün en az yüz elli araç muayene ediyorduk. Biz direneceğiz ve kazanacağız.

    Nakliyat-İş Eskişehir Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik: DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası olarak, en başından beri İşçi Sınıfı mücadelesini gerçekten hakkıyla veriyoruz. DİSK’in adını, tarihini, mücadele geleneğini yaşatıyoruz. İşkolu ayrımı olmadan, üyelik ayrımı yapmadan, nerede haklı bir sınıf mücadelesi varsa orada varız. Sendikalaşmanın gerilediği, işçi haklarının törpülendiği bu dönemde başta Parababaları olmak üzere sarı sendikacılığa karşı da devrimci sınıf sendikacılığının bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.

    TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu 15 numaralı taşımacılık işkolunda. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Muğla Taşıt Muayene İstasyonunda da örgütlenme çalışması başlattık. Yaptıkları iş bakımından can ve yol güvenliğini sağlayan teknik personeller bu kadar önemli bir iş yaptıkları halde, bunun karşılığını sosyal ve ekonomik anlamda alamamaktaydılar. İnsanca çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücrete sahip olabilmek için bu örgütlenmeye karar verdiler. İşçi arkadaşların bu kararı almasında sendikamızın ülke çapındaki TÜVTÜRK örgütlenmeleri, mücadeleleri, toplusözleşmelerle birlikte şu an yürütülmekte olan Real Market/Uyum Market/Migros Direnişleri de etkili oldu. Nakliyat-İş Sendikası’nın sarı sendikacılığa karşı verdiği mücadele de önemli etkenlerden biridir.

    Çok kısa sürede gerekli yasal çoğunluk sağlanarak bakanlık tespitini aldık. Bunun karşısında işveren silah tehdidi ve baskı ile üyeleri sendikadan istifaya zorladı. Buna karşı direnerek istifa etmeyen on sekiz üyemizi işten atarak sendikadan kurtulabileceğini düşünen işveren bir kez daha yanıldığını gördü.

    Sendika olarak işçilerle beraber gerekli kanuni işlemlerin yanı sıra işyeri önünde Direniş başlattık. Direnişin on beşinci günündeyiz. İşveren bir-iki günlük süreyle Kırıkkale, Maraş ve Urfa’dan adam taşıyarak kamu hizmeti vermeye çalışmaktadır. Halkımızın bununla ilgili güzel bir sözü vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez”. Şu an kamu hizmeti yarım yamalak ve sağlıksız olarak verilmektedir. Haklı olduğumuz davadan kazanıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

    İşçiyiz Haklıyız, Kazanacağız!
  • İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu. Meyhaneci ön tarafta bir masada oturmuş kestiriyordu. Bir kayık, suyun üstünde taşıyorlarmış gibi yavaşça, küçük limana giriyordu. Mavi giysili bir adam karaya çıktı ve halatları halkalara geçirdi. Gümüş düğmeli siyah elbise giymiş öteki iki adam da, kayıkçının arkasında bir sedye taşıyordu; sedyede, iri çiçek örnekleriyle süslü, kenarları püsküllü ipek bir örtünün altında bir insanın yattığı anlaşılıyordu.
    Rıhtımda hiç kimse bu yeni gelen kişilerle ilgilenmedi; henüz halatlarla uğraşan sandal kaptanını beklemek için sedyeyi yere koyduklarında bile hiç kimse onlara yaklaşmadı, bir soru yöneltmedi, dikkatle bakmadı.
    Kaptan, kucağında bir çocukla ve saçları dağınık halde sandalda beliren bir kadın yüzünden biraz daha oyalandı. Sonra bu yana geldi, sol tarafta suyun yakınında, yukarı dosdoğru yükselen sarımsı, iki katlı bir binayı gösterdi, taşıyıcılar sedyeyi kaldırdılar ve alçak, ama ince sütunlardan oluşan bir kapıdan içeri götürdüler. Küçük bir oğlan pencerenin birini açtı, taşıyıcıların evde gözden kaybolduğunu görünce çabucak pencereyi gene kapattı. Ardından kapı da kapandı; kapı siyah meşe ağacından özenle yapılmıştı. O ana kadar çan kulesinin etrafında uçuşan bir güvercin sürüsü evin önüne kondu. Güvercinler yemleri bu evde saklanıyormuş gibi, kapının önüne toplandılar. Bir tanesi birinci kata kadar uçtu ve pencerenin camını gagaladı. Bunlar açık renkli, bakımlı, canlı hayvanlardı. Sandaldaki kadın engin bir hareketle güvercinlere yem attı, onlar da yem tanelerini topladılar ve sonra kadına doğru uçtular.
    Silindir şapkasında siyah matem bandı bulunan bir adam, limana giden dar ve dik sokaklardan birinden indi. Dikkatle etrafına bakındı, buradaki her şey canını sıktı, bir köşede bulunan çöplerin görünümü karşısında yüzünü buruşturdu. Heykelin basamakları üstünde meyve kabukları vardı, geçerken bastonu ile bunları aşağı doğru itti. Odanın kapısını vurdu, aynı zamanda da silindir şapkayı siyah eldivenli sağ eline aldı. Kapı hemen açıldı, sayıları elliyi bulan küçük oğlan uzun koridorda bir halka oluşturdular ve eğilerek selamladılar.
    Sandalın kaptanı evin merdiveninden aşağı indi, adamı selamladı, yukarı çıkardı, birinci katta onunla birlikte ince yapılı, süslü localarla çevrili avluyu dolaştı ve ikisi de, oğlanlar saygı işareti anlamına gelen bir uzaklık bırakarak arkalarından gelirken, evin arka tarafındaki serin ve büyük bir odaya girdiler; bunun karşısında başka ev yoktu, yalnız çıplak, gri siyah bir kaya duvarı göze çarpıyordu. Sedyeciler, sedyenin baş tarafına birkaç uzun mumu dikmek ve yakmak işiyle uğraşıyorlardı, ama bunun sonucu aydınlık meydana gelmedi, yalnızca biçimsel olarak önceden var olan gölgeler kıpırdadı ve duvarlarda oynaştı. Sedyenin üstünden örtüyü kaldırdılar, içinde saçı sakalı yabansı biçimde birbirine karışmış, teni güneşte yanmış, galiba avcıya benzeyen bir adam yatıyordu. Hareketsiz yatıyordu, görüldüğü kadarı ile soluk almıyordu, gözleri kapalıydı, gene de onun bir ölü olabileceğini yalnızca çevresi sezdiriyordu.
    Adam sedyeye yaklaştı, elini orada yatanın alnına koydu, sonra diz çöküp dua etti. Kayıkçı odayı terk etmeleri için taşıyıcılara işaret verdi, çıktılar, dışarda toplanmış olan çocukları dağıttılar ve kapıyı kapadılar. Ancak bu kadar sessizlik adama hâlâ daha yeterli görünmüyordu, kayıkçıya baktı, kayıkçı anladı ve yan kapıdan bitişik odaya geçti.
    Sedyedeki adam derhal gözlerini açtı, yüzünü adama çevirdi ve sordu:Sen kimsin; - Adam şaşkınlık belirtisi göstermeden yukarı doğruldu ve yanıtladı: Riva Belediye Başkanı.Sedyedeki adam başını salladı, bitkin bir halde kolunu uzatarak, bir koltuğu gösterdi ve Belediye isteğini yerine getirdikten sonra konuştu:Biliyordum, sayın Başkan, ama ilk anda hepsini unuttum, çevrede her şey benimle ilgili ve hepsini biliyorsam da, sorsam daha iyi olacak. Belki siz de biliyorsunuz, ben avcı Gracchusum.
    Kuşkusuz”, dedi Belediye Başkanı. “Bu gece sizi bana haber verdiler. Çoktan uyumuştuk. Gece yarısına doğru karım seslendi: “Salvatora”, -bu benim adım- “penceredeki güvercine bak!” Gerçekten de bir güvercindi, ama horoz kadar büyüktü. Kulağıma doğru uçtu ve şunu dedi: ‘Ölü avcı Gracchus yarın geliyor, kent adına onu karşıla.‘“
    Avcı başını salladı ve dilinin ucunu dudaklarının arasına koydu: “Evet, güvercinler benim önümden gidiyor. Peki, sayın Başkan, Riva’da kalacağıma inanıyor musunuz?”“
    Bunu henüz söyleyemem”, diye yanıtladı Belediye Başkanı. “Siz ölü değil misiniz?”“
    Ölüyüm”, dedi avcı, “görüyorsunuz. Yıllar önce, aradan çok yıllar geçmiş olması gerekir, Kara Ormanda -bu yer Almanya’da-bir Alp keçisini kovalarken kayalardan aşağı düştüm. Ondan bu yana ölüyüm.”“
    Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz”, dedi Belediye Başkanı.”
    Bir bakıma öyle”, dedi avcı, “bir bakıma da yaşıyorum. Beni taşıyan sandal yolunu şaşırdı, dümencinin yanlış dönüşü, kaptanın bir anlık dikkatsizliği, yurdumun güzelliği yüzünden dikkatin dağılması; hangisidir bilmiyorum, yalnız şunu biliyorum ki, yeryüzünde kaldım ve ondan bu yana kayığım dünyanın sularında dolaşıyor. Ben de, yalnız dağlarda yaşamak isteyen bir kişi, ölümümden sonra dünyanın bütün ülkelerini geziyorum.”“
    Öte tarafta sizden hiçbir parça da yok mu?” diye sordu Belediye Başkanı, alnını buruşturmuştu.”
    Ben”, diye yanıtladı avcı, “sürekli olarak, yukarı doğru çıkan merdivenin üstündeyim. Açıkta duran bu sonsuz uzunluktaki merdivende bir aşağı, bir yukarı, bir sağa, bir sola dolaşıp duruyorum, sürekli hareket halindeyim. Bu avcı bir kelebek oldu. Gülmeyin.”“
    Gülmüyorum”, diye itiraz etti Başkan.”
    Çok anlayışlısınız”, dedi avcı. “Hep hareket halindeyim. Ama çok neşelenirsem ve yukardaki kapı karşımda parıldarsa, dünyadaki suların bir yerinde tek başına duran eski kayığımda uyanıyorum. Vaktiyle ölüşümün temel yanlışlığı, kamaramda beni çepçevre sarıyor. Kaptanın karısı Julia, kapıya vuruyor, kıyılardan geçmekte olduğumuz ülkenin sabah içkisini sedyeme getiriyor. Ağaç bir kerevet üstünde yatıyorum, üstümde -beni seyretmek hiç de hoş bir şey değil- kirli bir ölü gömleği var, saç ve sakal, gri ve siyah, ayrışmayacak gibi birbirine karışıyor, bacaklarım çiçeklerle süslü, uzun püsküllü kocaman bir ipek kadın şah ile örtülü. Baş tarafımda bir kilise mumu dikili, bana ışık veriyor. Karşımdaki duvarda küçük bir resim var, herhalde ilkel bir Afrikalı, kargısıyla bana nişan alıyor ve çok güzel boyanmış bir kalkanın ardında olabildiğince saklanıyor. Gemilerde bazı ahmakça resimlere rastlanır ya, bu onların en ahmakçası. Bunun dışında ağaç kafesimde bir şey yok. Yan duvarın bir deliğinden güney gecelerinin sıcak havası geliyor, eski sandala suyun vuruşunu duyuyorum.
    Canlı bir avcı olarak yaşadığım Kara Orman’da, Alp keçisini kovalarken kayadan düştüğüm günden beri burada yatıyorum. Her şey bir sıraya göre oluştu. Kovaladım, düştüm, uçurumda kan kaybettim, öldüm ve sandal beni öte tarafa götürecekti. Bu kerevete ilk kez nasıl neşeyle uzandığımı anımsıyorum. Dağlar hiçbir zaman benden, o zamanki bu yarı karanlık duvarların duyduğu şarkıyı duymadı.
    Severek yaşadım ve severek öldüm, kayığa binmeden önce silâh, çanta, her zaman gururla taşıdığım av tüfeği gibi berbat şeyleri mutlulukla fırlatıp attım ve genç bir kızın gelinlik giyişi gibi ölü gömleğini sırtıma geçirdim. Buraya yattım ve bekledim. Felâket o zaman geldi.”“
    Kötü bir yazgı”, dedi Belediye Başkanı, elini havada kendinden uzağa doğru itti.”
    Peki, sizin bunda hiç suçunuz yok mu?”“
    Hayır”, dedi avcı, “avcıydım, avcı olmak suç mu? Vaktiyle henüz kurtlarla dolu olan Kara Orman’da avcı olarak bulunuyordum. Pusuya yatıyor, ateş ediyor, vuruyor, deriyi yüzüyordum, bu suç mu? İşim beğeniliyordu. ‘Kara Orman’ın büyük avcısı’ diyorlardı bana. Bu suç mu?”“
    Bu konuda yargıda bulunmaya yetkili değilim”, dedi Belediye Başkanı, “ama bence ortada bir suç konusu yok. Peki suçlu kim?”“
    Kayıkçı”, dedi avcı. “Şuraya ne yazdığımı hiç kimse okumayacak, bana yardım etmeye kimse gelmeyecek; bana yardım etmek bir görev olsaydı, bütün evlerin bütün kapıları, bütün pencereleri kapalı kalırdı, hiç kimse yatağından kıpırdamazdı, hiç kimse başını yorganın dışına çıkarmazdı, tüm dünya bir gece barınağı olurdu. Bunun da bir anlamı var, çünkü hiç kimsenin benden haberi yok ve eğer olsaydı bile, kaldığım yeri bilmeyecekti, kaldığım yeri bilseydi, beni orda alıkoymasını bilmeyecekti, bana nasıl yardım edeceğini bilmeyecekti. Bana yardım etme düşüncesi bir hastalıktır ve yalnız yatakta iyileşebilir.
    Bunu bildiğim için, üzerinde çok durduğum -örneğin tam şimdiki gibi kendimi tutamadığım- anlarda bile yardım gelsin diye haykırmıyorum. Ama etrafıma bakınınca ve nerede olduğumu, yüzyıllardır -bunu rahatlıkla ileri sürebilirim- oturduğum yeri göz önüne alınca böyle düşünceleri kafamdan atmak yeterli oluyor.”“
    Olağanüstü”, dedi Belediye Başkanı “olağanüstü bir şey. -Peki Riva’da bizim yanımızda kalmayı düşünüyor musunuz?”“
    Düşünmüyorum”, dedi avcı gülümseyerek, alaycılığını hoş göstermek için elini Başkanın dizinin üstüne koydu.”
    Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez. Sandalımın dümeni yok, ölümün en aşağı bölgelerinde esen rüzgâr onu taşıyor.”
  • "bu köprü işi öyle bir yılan hikayesidir ki, bitemez! Geçen yıl ne oldu biliyor musunuz? Deprem dolayısıyla Demirel Erzincan'a gelmişti ya, bizim Şerafettin kalabalığın arasından sıyrılıp yaklaşıverdi yanına 'sayın büyüğüm' dedi, ' yirmi beş yıl önce Başpınar köprüsü için size başvuran heyette ben de vardım. Siz o zaman da Başbakan'dınız. Bize sabırlı olun, bekleyin buyurmuştunuz. Biz o gün bu gündür beklemekteyiz. Ne var ki, o gün benim saçlarım arslan yelesi gibiydi. Köprüyü beklerken saçlarım döküldü, kel kaldım.' Bir de kasketini çıkartıp uzatıvermez mi kafasını Demirel'in burnuna."
    "yapma yahu! ne yaptı Demirel?" diye sordu başkan.
    " çoban Sülü o, bozulduysa da hiç belli etmedi, Şerafettin'in kulağına eğilip bir şeyler söyledi."
    "ne demiş?"
    "kelliğin de çeşitli faydaları vardır. Sen beklemeye devam et, demiş!"
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin dördüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/muhayyelll_ ve mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    10.
    Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

    ***

    Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
    Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
    Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
    Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
    Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
    Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
    Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
    Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

    ***

    Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
    "Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


    ***

    Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
    Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
    Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
    Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

    Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
    Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
    Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
    Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
    Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
    Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

    ***

    Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
    Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
    Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

    "Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
    Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

    Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

    Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
    "Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
    Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

    Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

    Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
    "Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

    Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
    Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


    Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    11. Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059
    Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A
    Belge Türü: Çok Gizli

    Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır.

    Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir.
    Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.)
    “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm.

    (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir)

    Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm.
    (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.)
    “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.”

    (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.)

    Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum.

    “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi)

    “İyiyim.”

    “Eva, yanında benden başka kimse var mı?”

    “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.”

    “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?”

    “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.”

    “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?”

    “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.”

    “Neler dediniz öğretmeninize?”

    “Cama yaklaşmamasını söyledik.”

    “Başka neler söylediniz?”

    “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.”

    “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?”

    Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.”

    Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı.

    ******

    2071
    “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily.

    “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu.

    “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?”

    Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.”

    “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.”

    Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.”

    ******

    3071

    Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü.
    “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti.
    “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.”

    ******

    2071

    “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu.

    Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı.

    Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi.

    ABD NASA
    Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok
    İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda
    İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504
    Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma
    Alt Görev: DDZA (Çok Gizli)

    Çalışma Dereceleri
    Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı.
    Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı).
    İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor.

    Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti.

    Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?”

    ******

    3071

    Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti.

    ******

    2071

    “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?”

    “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?”

    “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.”

    “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?”

    “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.”

    “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.”

    “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.

    “Peki sonra?”

    “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell.

    “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?”

    “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı.

    “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi?

    Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?”

    “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.”

    “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti.

    “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.”

    “Sence bu ne demek oluyor?”

    “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.”

    “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?”

    Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    ******

    3071
    Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti.

    “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.”

    “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?”

    “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.”

    “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.”

    “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.”

    “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.”

    “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo.

    “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?”

    “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.”

    “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti.

    “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?”

    “Evet, iyiyim.”

    “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.”

    “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?”

    “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.”

    ******

    2071

    “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily.
    “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza

    00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001

    böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.”

    “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.”

    “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.”

    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B
    Belge Türü: Çok Gizli
    “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”

    Bölüm 12

    3071
    Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar.

    “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı.

    “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.”

    “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.”

    “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?”

    “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.”

    “Ne gibi?”

    “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.”

    “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.”

    “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti.

    Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti.


    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C
    Belge Türü: Çok Gizli

    “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.”

    ******


    3071

    Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı.

    “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?”

    “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti.

    “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?”

    Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı.


    ******

    2071

    “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.”

    “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu.

    “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.”

    “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı.

    “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?”

    “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.”


    ******
    3071

    “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia.

    “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı.

    Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.”

    “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.”

    Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu.
    “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?”

    “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.”
  • Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
    KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
    Adım Yaşar Berberoğlu
    Eski bir sabıkalı
    Eski bir katil
    Eski bir katliam sanığıyım…
    Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
    Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
    Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
    Oysa…
    Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
    Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
    İster kızın
    İster küfredin
    İster gülün, gerçek bu…
    İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
    Yıl 1983
    20 li yaşlardaydım.
    Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
    Yaka numaram 6641
    Sicil numaram 28700
    Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
    Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
    Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
    Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
    gururum okşandı.
    Tamam; dedim,
    Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
    7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
    hadi; dediler...
    Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
    İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
    Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
    Tetiği düşürdüm.
    Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
    Hayvan geriye doğru bir takla attı.
    Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
    Bir daha sıktım.
    Boynu düştü..
    Beni tebrik ettiler.
    Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
    Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
    çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
    Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
    Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
    Aslında duygusal bir insandım.
    Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
    dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
    işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
    ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
    öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
    bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
    o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
    her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
    genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
    oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
    bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
    heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
    kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
    damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
    sonra..
    sonra titremeye başlarlardı.
    ardından nefes almaları zorlaşırdı.
    boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
    ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
    bazen kan kusarlardı..
    soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
    bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
    bana bir şey mi yaptın..;
    beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
    lütfen bana yaradım et;
    beni neden kandırdın;
    bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
    en çokta çırpınırlardı ölürken.
    vücutlarının bir kısmı felç olur
    bir kısmı kasılır
    bir kısmı titrer..
    çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
    bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
    bazıları hafif iniltilerle
    bazıları da sessizce ölürlerdi..
    nedense hepsi ağlardı can verirken..
    bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
    bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
    kıyma yetsin diye az az atardık..
    az attığımız için daha zor ölürlerdi..
    çırpına çırpına ölürlerdi..
    can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
    şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
    iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
    bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
    düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
    hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
    zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
    ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
    amirleriydim ne de olsa..
    koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
    az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
    öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
    bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
    akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
    çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
    bir cellattım ben.
    dilediğimi öldürtüyordum.
    yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
    gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
    köpeklerin tanrısıydım ben.
    asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
    avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
    ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
    sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
    benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
    çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
    ben bir toplumbilimci adayıydım..
    felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
    bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
    orada çok köpek vardı.
    dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
    ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
    yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
    orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
    onları öldürmemizi istiyordu.
    yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
    ana bizi görünce tedirgin oldu.
    yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
    ancak kıymayı görünce sevindi.
    çocuklarına süt verecekti
    yemeli sütü çoğalmalıydı.
    üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
    mutlulukla ete uzandı.
    kuyruğunu salladı.
    bakışlarıyla teşekkür etti.
    bir tane daha attık.
    onu da bir hamlede yuttu..
    titreme nöbetleri başladı..
    sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
    ihtiyar.
    yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
    kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
    ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
    bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
    bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
    diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
    iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
    ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
    sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
    ihtiyar adam yavruları gösterip.
    memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
    birdenbire bir şeyler oldu bana..
    devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
    sinirlendim.
    ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
    yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
    içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
    sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
    sapık mısın lan; dedim kendi kendime
    yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
    adama daha çok sinirlendim.
    öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
    emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
    uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
    birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
    Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
    mutsuzdum.
    garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
    elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
    o gece sabaha kadar kabus gördüm..
    insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
    sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
    onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
    ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
    ve o ekipten böylece ayrıldım.
    sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
    bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
    orman yangını gibi büyüdü.
    bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
    bu azap boynuma bir kement gibi
    beynimde bir yangın gibi
    alnıma bir leke gibi kaldı hep..
    hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
    otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
    gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
    daha suskun
    daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
    üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
    bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
    temizlik işlerinden de sorumluydum.
    itlaf ekibi bana bağlıydı.
    asla köpek öldürtmedim.
    belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
    onları çağırıp nasihat ettim.
    onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
    her insanın içinde bir katil vardır.
    genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
    insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
    sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
    cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
    karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
    odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
    akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
    ama köpekler
    köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
    onlarla asla göz göze gelemedim.
    onlardan utandım.
    onlardan kaçtım.
    nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
    annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
    bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
    beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
    bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
    bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
    katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
    orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
    orada sessiz bir çığlık
    orada çaresizlik
    orada acı göreceksiniz..
    orada merhametsizliğinize karşı sevgi
    canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
    itlaf ekibindeki arkadaşlar..
    lütfen öldürmeyin..
    öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
    psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
    o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
    o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
    o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
    amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
    inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
    onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
    onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
    küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
    ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
    nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
    her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
    sizde öyle olacaksınız yarın..
    inanın içinizde bir damla insanlık varsa
    her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
    bende müdürlük yaptım sizin gibi
    öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
    hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
    sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
    sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
    ve siz köpekler..
    katiline bile sevgiyle yaklaşan
    katilini bile koruyan müthiş canlılar.
    sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
    siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
    hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
    hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
    hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
    hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
    siz köpekler
    sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
    arkanızdan vurdum sizi
    alçakça vurdum sizi..
    zavallının biriyim ben.
    şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
    acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
    şimdi sadece intihar kokuyorum
    şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
    zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
    sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
    ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
    ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
    biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
    ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”
  • SPOİLER İÇERİR!!

    Whuh. Bilimkurgu*.
    Bilim kurgu öyküleri yazmaya başladığımdan beri artık bilim kurgu kitaplarını daha dikkatlice bir şekilde okuyorum çünkü yazma sürecini az çok tahmin edebiliyorum ve Asimov da bu türün en iyilerinden ve bana göre -şimdilik- en iyisi o.
    Kendime yeni bir hedef ve örnek alacak bir akademisyen buldum sonunda: Isaac Asimov.
    Hem yazarlık serüvenimde hem de bilim yönünde... Asimov'un yeri benim içim farklı. Neden?
    Öncelikle, yüksel hayal gücü barındıran, mesela bu kitap gibi, bana hep ilham kaynağı olmuştur ama şurada bir parantez açmak istiyorum; bilim kurgu hiçbir zaman sırf hayal gücü değildir, öyle olsaydı fantastikten farkı kalmazdı zaten, bilim kurgu hayal gücü ile gerçeklik arasında bir ince çizgidir. Mesela robotların olması sadece bir hayal gücü ürünü mü? Yakın gelecekte pekâlâ mümkün. Ya da hiperatomik sürücülerle yıldızlarası sıçramalar, yani güneş sisteminin dışına çıkmak... Bunlar hep pekâlâ mümkün şeyler ama Asimov'un bu öyküleri yazdığı tarihte yani 1939'dan itibaren bunlar hep bir delinin zırvası olarak görülüyordu. Şimdi ise gayet mantıklı fikirler.. . Belki, şimdi bize kaçık gelen fikirler, mesela ışınlanma gibi, yakın gelecekte hayatımızda yer alan gayet sıradan eylemler hâline gelecek... Bilim kurgu bu yüzden kıymetlidir. Geleceğe dair öngörülerde bulunulur, vb. vb...

    Şimdi gelelim 'Ben, Robot'umuza...
    Öncelikle kitabın yazıldığı tarihleri ele alalım: +1939... Yani, elektrikli televizyonların bile olmadığı, teknolojide Dünya'nın pek de ilerlemediği bir dönem... Ve muazzam hayal gücü ile; televizyonların bile olmadığı bir dönemde, bir akademisyenin, bir dâhinin, robotları en ince ayrıntısına kadar hayal etmesi ve yazıya dökmesi... Bunlar hep bana hayal gücünün, gücünü gösterir ve bana hep ilham olur; artık çitam Asimov!
    Robotlar? İnce ayrıntılar? Robotların evrimi?

    Robotların ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur diye düşünüyorum ama Asimov'un gelecek tasarısının, elâlemin kulaktan dolma bilgilerle yok ' yapay zekâ bizi yok edecek!' ithamlarının dışına çıkmasına sevindim. Asimov'un gelecek tasarısında, robotlar kimisi için birer dost ( bknz: Robbie), kimisi için uzay araştırmaları için birer biçilmiş kaftan... Yani gelecekte gayet normal varlıklar...
    Peki, ince ayrıntıları?
    Burada Asimov'un müthiş hayal gücü devreye giriyor... Tâ televizyonların bile olmadigi bir dönemde sen nasıl robotları en ince ayrıntısına kadar oluşturabiliyor, bir de 'robopsikolog' diye bir kavram çıkarabiliyorsun?
    Nasıl hernangi bir bilimsel hata olmadan robotların beynini, vücudunu kelimelerle tasvir edebiliyorsun?

    Robotların beyinleri, bizimki kadar karmaşık olmasa da, karmaşık bir beyine sahipler ve bu beyine pozitronik beyin diyorlar ve âdeta bu pozitronik beyinlere kazınmış 3 kural var:
    1-) Robotlar insanlara zarar veremez ve eylemsiz kalarak onların zarar görmesine göz yumamaz.
    2-) Robotlar, birinci kanunla çakışmadığı sürece, insanlar ne derse yapmak zorundadır.
    3-) Robotlar, birinci ve ikinci kanunla çakışmadığı sürece, kendi varlıklarını korumak zorundadır.

    Kitapta biz bu üç kanunda çıkan sorunları okuyoruz... Asimov da şöyle diyor: "Eğer yarattığım 3 kanun kusursuz olsaydı, bu öykülerin hiçbirini yazamazdım diyor."
    Ve Asimov da işte, hem bu robotları yaratacak kadar hem de bu kanunlar arasında çıkan sorunları anlatmak için muazzam kurguları kuracak kadar zeki bir yazar/akademisyen.

    Beni en çok etkileyen faktörlerden biri şu oldu; Asimov'un uzay bükülmesini ve yıldızlararası sıçramayı muazzam şekilde tasvir ve hayal etmesi... Dehâ...

    Şuna da değinmek istiyorum: robotların evrimi.
    Öyküler kronololjik şuraya göre okuyucunun önüne sunulduğu için, biz aynı zamanda robotların evrimini okuyoruz. Mesela, ilk robotlardan olan Robbie'nin konuşamaması, ilerleyen öykülerde karşımıza çıkan Cutie'nin konuşabilmesi, sonra Herbie adli robotun zihin okuyabilmesi, en sonda bir robotun Bölge'ye ( Burada bir parantez açmak istiyorum, gelecekte Dünya 4 bölgeye ayrılır, ve bu dört bölgenin başında bir başkan bulunur.) başkanlık etmesi şahit oluyoruz... Ve bu evrimi gerçekten Asimov çok iyi anlatmış...
    Yavaş yavaş incelememi sonlandırayım...
    Kitabın konusundan bahsedelim; bir robopsikolog olan Susan Calvin'in anılarını okuyoruz biz bu kitapta ve ben 'Önlenebilir Çatışma' ( herhalde Dünya politikasını içerdiğinden sevmedim.) hariç bütün öyküleri sevdim ve favori öykülerim; Kayıplara Karışan Robot ve Yalancı öyküsü oldu.
    Bu kitaba daha kapsamlı bir inceleme yapmak istiyordum; ama yine olmadı. İmkânlardan dolayı aslında: eğer sessiz bir ortama sahip olsaydım, kapsamlı bir inceleme yazardım, ama naparsın yok işte...
    Sanırım hiçbir zaman bilim kurguya has bir inceleme yapamayacağım ama bu kitap bana tek bir şey kanıtladı: hayal gücünün, gücü.
    Tebrikler, Asimov!
    Senin yolunda ilerleyeceğim... Örnek aldığım kişilere eklendin ve ne zaman kendimi bilim kurguya tam olarak hakim hissettiğim zaman, Vakıf başyapıtını okuyacağım, şimdi daha erken... Seni cok sevdim, Asimov ve Susan!
    Powell ve Donovan ikilisini unutmayacağım...

    Aslında burada inceleme paylaşmam ama paylaşasım geldi. :/

    *Bilim kurgu: Genelde birleşik yazılır, aslında bilmeden önce ben de öyle yazardım, ama kesin bilgi, ayrı yazılır.

    Edit: Aslında birleşik yazılırmış. Bu konuda bilgi sahibi olan biriyle konuştum, birleşik yazılır dedi ve neden TDK ayrı gösterir, anlamıyorum dedi. Aslında, TDK önce birleşik göstermiş, sonra ne hikmetse ayrı olmuş. Ama en iyisi biz birleşik yazalım.
  • Dergâhın bahçesinde güllerin yanında Mevlâna ile hasbıhâl ediyorduk. Mevlâna'yı ziyarete felsefecilerden bir grup geldi. Soruları olduğunu bildirdiler. Mevlâna onlara beni göstererek:

    -Benim sorularımı cevaplayana sorun, diye bana havale etti. Bunun üzerine, gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler.

    -Sorun, dedim. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı:

    -Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.

    Öbür sorunu da sor.

    -Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azap eder mi?" dedi.

    -Peki, öbürünü de sor.

    -Ahirette hekes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın, dedi.

    Bunlar mı sorularınız şimdi benim peşimden gelin size cevapları vereyim. Kalktık, dergâhın bahçe duvarı için kerpiç yapan müritlerin yanına vardık. Yerden kurumuş bir kerpiç aldım ve adamın başına vurdum. Soru sormaya gelen felsefeci yanını dakilerle apar topar Konya kadısına gittiler. Mevlâna ”Şimdi ne olacak" der gibi bakıyordu. Onun aklından geçenleri okudum:

    Meraklanma bekle gör, sorularının cevabını öyle alacaklar ki dergâhına tövbeye hidayete gelecekler. Şimdi mahkeme görevlisi bizi kadıya çağırana kadar namaz kılalım. Aradan yarım saat geçmişti, haber geldi, birlikte kadının huzuruna vardık. Kadının odasında bizim şaşkın filozoflar hazır ol vaziyetinde bekliyorlar, kerpici yiyen kafası sarılı olarak olup biteni bir de bizim yanımızda kadıya anlatmaya başladı:

    -Ben soru sordum, o başıma kerpiç vurdu, dedi.

    -Ben de sadece cevap verdim. Kadı bu işin açıklamasını istedi.

    -Bana Allah’ı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim. Filozof şaşırarak;

    -Ağrıyor ama gösteremem, dedi.

    -İşte Allah da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz, dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın, dedim.
    Sinan Yağmur
    Sayfa 79 - Karatay Akademi — Şems-i Tebrizi