• #29166379 iletisinde yazılan hikayenin dördüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/muhayyelll_ ve mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    10.
    Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

    ***

    Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
    Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
    Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
    Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
    Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
    Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
    Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
    Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

    ***

    Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
    "Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


    ***

    Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
    Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
    Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
    Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

    Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
    Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
    Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
    Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
    Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
    Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

    ***

    Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
    Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
    Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

    "Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
    Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

    Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

    Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
    "Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
    Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

    Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

    Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
    "Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

    Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
    Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


    Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    11. Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059
    Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A
    Belge Türü: Çok Gizli

    Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır.

    Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir.
    Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.)
    “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm.

    (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir)

    Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm.
    (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.)
    “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.”

    (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.)

    Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum.

    “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi)

    “İyiyim.”

    “Eva, yanında benden başka kimse var mı?”

    “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.”

    “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?”

    “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.”

    “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?”

    “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.”

    “Neler dediniz öğretmeninize?”

    “Cama yaklaşmamasını söyledik.”

    “Başka neler söylediniz?”

    “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.”

    “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?”

    Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.”

    Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı.

    ******

    2071
    “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily.

    “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu.

    “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?”

    Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.”

    “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.”

    Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.”

    ******

    3071

    Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü.
    “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti.
    “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.”

    ******

    2071

    “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu.

    Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı.

    Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi.

    ABD NASA
    Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok
    İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda
    İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504
    Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma
    Alt Görev: DDZA (Çok Gizli)

    Çalışma Dereceleri
    Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı.
    Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı).
    İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor.

    Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti.

    Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?”

    ******

    3071

    Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti.

    ******

    2071

    “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?”

    “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?”

    “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.”

    “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?”

    “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.”

    “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.”

    “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.

    “Peki sonra?”

    “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell.

    “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?”

    “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı.

    “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi?

    Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?”

    “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.”

    “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti.

    “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.”

    “Sence bu ne demek oluyor?”

    “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.”

    “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?”

    Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    ******

    3071
    Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti.

    “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.”

    “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?”

    “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.”

    “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.”

    “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.”

    “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.”

    “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo.

    “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?”

    “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.”

    “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti.

    “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?”

    “Evet, iyiyim.”

    “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.”

    “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?”

    “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.”

    ******

    2071

    “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily.
    “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza

    00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001

    böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.”

    “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.”

    “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.”

    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B
    Belge Türü: Çok Gizli
    “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”

    Bölüm 12

    3071
    Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar.

    “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı.

    “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.”

    “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.”

    “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?”

    “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.”

    “Ne gibi?”

    “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.”

    “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.”

    “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti.

    Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti.


    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C
    Belge Türü: Çok Gizli

    “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.”

    ******


    3071

    Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı.

    “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?”

    “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti.

    “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?”

    Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı.


    ******

    2071

    “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.”

    “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu.

    “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.”

    “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı.

    “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?”

    “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.”


    ******
    3071

    “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia.

    “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı.

    Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.”

    “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.”

    Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu.
    “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?”

    “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.”
  • Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
    KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
    Adım Yaşar Berberoğlu
    Eski bir sabıkalı
    Eski bir katil
    Eski bir katliam sanığıyım…
    Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
    Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
    Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
    Oysa…
    Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
    Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
    İster kızın
    İster küfredin
    İster gülün, gerçek bu…
    İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
    Yıl 1983
    20 li yaşlardaydım.
    Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
    Yaka numaram 6641
    Sicil numaram 28700
    Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
    Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
    Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
    Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
    gururum okşandı.
    Tamam; dedim,
    Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
    7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
    hadi; dediler...
    Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
    İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
    Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
    Tetiği düşürdüm.
    Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
    Hayvan geriye doğru bir takla attı.
    Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
    Bir daha sıktım.
    Boynu düştü..
    Beni tebrik ettiler.
    Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
    Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
    çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
    Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
    Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
    Aslında duygusal bir insandım.
    Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
    dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
    işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
    ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
    öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
    bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
    o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
    her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
    genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
    oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
    bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
    heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
    kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
    damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
    sonra..
    sonra titremeye başlarlardı.
    ardından nefes almaları zorlaşırdı.
    boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
    ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
    bazen kan kusarlardı..
    soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
    bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
    bana bir şey mi yaptın..;
    beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
    lütfen bana yaradım et;
    beni neden kandırdın;
    bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
    en çokta çırpınırlardı ölürken.
    vücutlarının bir kısmı felç olur
    bir kısmı kasılır
    bir kısmı titrer..
    çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
    bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
    bazıları hafif iniltilerle
    bazıları da sessizce ölürlerdi..
    nedense hepsi ağlardı can verirken..
    bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
    bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
    kıyma yetsin diye az az atardık..
    az attığımız için daha zor ölürlerdi..
    çırpına çırpına ölürlerdi..
    can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
    şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
    iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
    bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
    düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
    hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
    zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
    ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
    amirleriydim ne de olsa..
    koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
    az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
    öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
    bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
    akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
    çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
    bir cellattım ben.
    dilediğimi öldürtüyordum.
    yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
    gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
    köpeklerin tanrısıydım ben.
    asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
    avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
    ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
    sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
    benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
    çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
    ben bir toplumbilimci adayıydım..
    felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
    bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
    orada çok köpek vardı.
    dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
    ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
    yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
    orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
    onları öldürmemizi istiyordu.
    yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
    ana bizi görünce tedirgin oldu.
    yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
    ancak kıymayı görünce sevindi.
    çocuklarına süt verecekti
    yemeli sütü çoğalmalıydı.
    üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
    mutlulukla ete uzandı.
    kuyruğunu salladı.
    bakışlarıyla teşekkür etti.
    bir tane daha attık.
    onu da bir hamlede yuttu..
    titreme nöbetleri başladı..
    sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
    ihtiyar.
    yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
    kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
    ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
    bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
    bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
    diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
    iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
    ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
    sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
    ihtiyar adam yavruları gösterip.
    memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
    birdenbire bir şeyler oldu bana..
    devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
    sinirlendim.
    ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
    yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
    içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
    sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
    sapık mısın lan; dedim kendi kendime
    yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
    adama daha çok sinirlendim.
    öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
    emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
    uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
    birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
    Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
    mutsuzdum.
    garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
    elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
    o gece sabaha kadar kabus gördüm..
    insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
    sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
    onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
    ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
    ve o ekipten böylece ayrıldım.
    sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
    bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
    orman yangını gibi büyüdü.
    bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
    bu azap boynuma bir kement gibi
    beynimde bir yangın gibi
    alnıma bir leke gibi kaldı hep..
    hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
    otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
    gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
    daha suskun
    daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
    üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
    bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
    temizlik işlerinden de sorumluydum.
    itlaf ekibi bana bağlıydı.
    asla köpek öldürtmedim.
    belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
    onları çağırıp nasihat ettim.
    onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
    her insanın içinde bir katil vardır.
    genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
    insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
    sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
    cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
    karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
    odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
    akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
    ama köpekler
    köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
    onlarla asla göz göze gelemedim.
    onlardan utandım.
    onlardan kaçtım.
    nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
    annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
    bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
    beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
    bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
    bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
    katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
    orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
    orada sessiz bir çığlık
    orada çaresizlik
    orada acı göreceksiniz..
    orada merhametsizliğinize karşı sevgi
    canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
    itlaf ekibindeki arkadaşlar..
    lütfen öldürmeyin..
    öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
    psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
    o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
    o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
    o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
    amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
    inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
    onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
    onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
    küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
    ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
    nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
    her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
    sizde öyle olacaksınız yarın..
    inanın içinizde bir damla insanlık varsa
    her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
    bende müdürlük yaptım sizin gibi
    öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
    hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
    sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
    sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
    ve siz köpekler..
    katiline bile sevgiyle yaklaşan
    katilini bile koruyan müthiş canlılar.
    sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
    siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
    hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
    hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
    hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
    hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
    siz köpekler
    sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
    arkanızdan vurdum sizi
    alçakça vurdum sizi..
    zavallının biriyim ben.
    şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
    acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
    şimdi sadece intihar kokuyorum
    şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
    zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
    sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
    ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
    ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
    biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
    ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”
  • Whuh. Bilim kurgu*.
    Bilim kurgu öyküleri yazmaya başladığımdan beri artık bilim kurgu kitaplarını daha dikkatlice bir şekilde okuyorum çünkü yazma sürecini az çok tahmin edebiliyorum ve Asimov da bu türün en iyilerinden ve bana göre -şimdilik- en iyisi o.
    Kendime yeni bir hedef ve örnek alacak bir akademisyen buldum sonunda: Isaac Asimov.
    Hem yazarlık serüvenimde hem de bilim yönünde... Asimov'un yeri benim içim farklı. Neden?
    Öncelikle, yüksel hayal gücü barındıran, mesela bu kitap gibi, bana hep ilham kaynağı olmuştur ama şurada bir parantez açmak istiyorum; bilim kurgu hiçbir zaman sırf hayal gücü değildir, öyle olsaydı fantastikten farkı kalmazdı zaten, bilim kurgu hayal gücü ile gerçeklik arasında bir ince çizgidir. Mesela robotların olması sadece bir hayal gücü ürünü mü? Yakın gelecekte pekâlâ mümkün. Ya da hiperatomik sürücülerle yıldızlarası sıçramalar, yani güneş sisteminin dışına çıkmak... Bunlar hep pekâlâ mümkün şeyler ama Asimov'un bu öyküleri yazdığı tarihte yani 1939'dan itibaren bunlar hep bir delinin zırvası olarak görülüyordu. Şimdi ise gayet mantıklı fikirler.. . Belki, şimdi bize kaçık gelen fikirler, mesela ışınlanma gibi, yakın gelecekte hayatımızda yer alan gayet sıradan eylemler hâline gelecek... Bilim kurgu bu yüzden kıymetlidir. Geleceğe dair öngörülerde bulunulur, vb. vb...

    Şimdi gelelim 'Ben, Robot'umuza...
    Öncelikle kitabın yazıldığı tarihleri ele alalım: +1939... Yani, elektrikli televizyonların bile olmadığı, teknolojide Dünya'nın pek de ilerlemediği bir dönem... Ve muazzam hayal gücü ile; televizyonların bile olmadığı bir dönemde, bir akademisyenin, bir dâhinin, robotları en ince ayrıntısına kadar hayal etmesi ve yazıya dökmesi... Bunlar hep bana hayal gücünün, gücünü gösterir ve bana hep ilham olur; artık çitam Asimov!
    Robotlar? İnce ayrıntılar? Robotların evrimi?

    Robotların ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur diye düşünüyorum ama Asimov'un gelecek tasarısının, elâlemin kulaktan dolma bilgilerle yok ' yapay zekâ bizi yok edecek!' ithamlarının dışına çıkmasına sevindim. Asimov'un gelecek tasarısında, robotlar kimisi için birer dost ( bknz: Robbie), kimisi için uzay araştırmaları için birer biçilmiş kaftan... Yani gelecekte gayet normal varlıklar...
    Peki, ince ayrıntıları?
    Burada Asimov'un müthiş hayal gücü devreye giriyor... Tâ televizyonların bile olmadigi bir dönemde sen nasıl robotları en ince ayrıntısına kadar oluşturabiliyor, bir de 'robopsikolog' diye bir kavram çıkarabiliyorsun?
    Nasıl hernangi bir bilimsel hata olmadan robotların beynini, vücudunu kelimelerle tasvir edebiliyorsun?

    Robotların beyinleri, bizimki kadar karmaşık olmasa da, karmaşık bir beyine sahipler ve bu beyine pozitronik beyin diyorlar ve âdeta bu pozitronik beyinlere kazınmış 3 kural var:
    1-) Robotlar insanlara zarar veremez ve eylemsiz kalarak onların zarar görmesine göz yumamaz.
    2-) Robotlar, birinci kanunla çakışmadığı sürece, insanlar ne derse yapmak zorundadır.
    3-) Robotlar, birinci ve ikinci kanunla çakışmadığı sürece, kendi varlıklarını korumak zorundadır.

    Kitapta biz bu üç kanunda çıkan sorunları okuyoruz... Asimov da şöyle diyor: "Eğer yarattığım 3 kanun kusursuz olsaydı, bu öykülerin hiçbirini yazamazdım diyor."
    Ve Asimov da işte, hem bu robotları yaratacak kadar hem de bu kanunlar arasında çıkan sorunları anlatmak için muazzam kurguları kuracak kadar zeki bir yazar/akademisyen.

    Beni en çok etkileyen faktörlerden biri şu oldu; Asimov'un uzay bükülmesini ve yıldızlararası sıçramayı muazzam şekilde tasvir ve hayal etmesi... Dehâ...

    Şuna da değinmek istiyorum: robotların evrimi.
    Öyküler kronololjik şuraya göre okuyucunun önüne sunulduğu için, biz aynı zamanda robotların evrimini okuyoruz. Mesela, ilk robotlardan olan Robbie'nin konuşamaması, ilerleyen öykülerde karşımıza çıkan Cutie'nin konuşabilmesi, sonra Herbie adli robotun zihin okuyabilmesi, en sonda bir robotun Bölge'ye ( Burada bir parantez açmak istiyorum, gelecekte Dünya 4 bölgeye ayrılır, ve bu dört bölgenin başında bir başkan bulunur.) başkanlık etmesi şahit oluyoruz... Ve bu evrimi gerçekten Asimov çok iyi anlatmış...
    Yavaş yavaş incelememi sonlandırayım...
    Kitabın konusundan bahsedelim; bir robopsikolog olan Susan Calvin'in anılarını okuyoruz biz bu kitapta ve ben 'Önlenebilir Çatışma' ( herhalde Dünya politikasını içerdiğinden sevmedim.) hariç bütün öyküleri sevdim ve favori öykülerim; Kayıplara Karışan Robot ve Yalancı öyküsü oldu.
    Bu kitaba daha kapsamlı bir inceleme yapmak istiyordum; ama yine olmadı. İmkânlardan dolayı aslında: eğer sessiz bir ortama sahip olsaydım, kapsamlı bir inceleme yazardım, ama naparsın yok işte...
    Sanırım hiçbir zaman bilim kurguya has bir inceleme yapamayacağım ama bu kitap bana tek bir şey kanıtladı: hayal gücünün, gücü.
    Tebrikler, Asimov!
    Senin yolunda ilerleyeceğim... Örnek aldığım kişilere eklendin ve ne zaman kendimi bilim kurguya tam olarak hakim hissettiğim zaman, Vakıf başyapıtını okuyacağım, şimdi daha erken... Seni cok sevdim, Asimov ve Susan!
    Powell ve Donovan ikilisini unutmayacağım...

    Aslında burada inceleme paylaşmam ama paylaşasım geldi. :/

    *Bilim kurgu: Genelde birleşik yazılır, aslında bilmeden önce ben de öyle yazardım, ama kesin bilgi, ayrı yazılır.

    Edit: Aslında birleşik yazılırmış. Bu konuda bilgi sahibi olan biriyle konuştum, birleşik yazılır dedi ve neden TDK ayrı gösterir, anlamıyorum dedi. Aslında, TDK önce birleşik göstermiş, sonra ne hikmetse ayrı olmuş. Ama en iyisi biz birleşik yazalım.
  • Dergâhın bahçesinde güllerin yanında Mevlâna ile hasbıhâl ediyorduk. Mevlâna'yı ziyarete felsefecilerden bir grup geldi. Soruları olduğunu bildirdiler. Mevlâna onlara beni göstererek:

    -Benim sorularımı cevaplayana sorun, diye bana havale etti. Bunun üzerine, gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler.

    -Sorun, dedim. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı:

    -Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.

    Öbür sorunu da sor.

    -Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azap eder mi?" dedi.

    -Peki, öbürünü de sor.

    -Ahirette hekes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın, dedi.

    Bunlar mı sorularınız şimdi benim peşimden gelin size cevapları vereyim. Kalktık, dergâhın bahçe duvarı için kerpiç yapan müritlerin yanına vardık. Yerden kurumuş bir kerpiç aldım ve adamın başına vurdum. Soru sormaya gelen felsefeci yanını dakilerle apar topar Konya kadısına gittiler. Mevlâna ”Şimdi ne olacak" der gibi bakıyordu. Onun aklından geçenleri okudum:

    Meraklanma bekle gör, sorularının cevabını öyle alacaklar ki dergâhına tövbeye hidayete gelecekler. Şimdi mahkeme görevlisi bizi kadıya çağırana kadar namaz kılalım. Aradan yarım saat geçmişti, haber geldi, birlikte kadının huzuruna vardık. Kadının odasında bizim şaşkın filozoflar hazır ol vaziyetinde bekliyorlar, kerpici yiyen kafası sarılı olarak olup biteni bir de bizim yanımızda kadıya anlatmaya başladı:

    -Ben soru sordum, o başıma kerpiç vurdu, dedi.

    -Ben de sadece cevap verdim. Kadı bu işin açıklamasını istedi.

    -Bana Allah’ı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim. Filozof şaşırarak;

    -Ağrıyor ama gösteremem, dedi.

    -İşte Allah da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz, dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın, dedim.
    Sinan Yağmur
    Sayfa 79 - Karatay Akademi — Şems-i Tebrizi
  • «Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel'in anısına adıyorum.»

    Uvertür

    Dünyanın tarihi iki milyar dörtyüz milyon yıllık deniliyor. Benim bitmemiş tarihim, şimdilik elli yıllık. Kelebeğin tarihi bir günlük.

    *

    Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte biçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir ses alma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir
    kafatası duruyordu.
    O kentte buldukları paraları, anıtları, yazıtları, kalıtları ve hayvan derilerine, papirüslere yazılı ve taşlara kazılı yazıları, en modern ofset ve tifdruk makinelerinde basılmış kitapları okuyarak, bilginler bu yitik uygarlığı ortaya çıkardılar. Bu derin araştırmalar ve incelemeler sonunda, belgelerin ışığında o kentte çok önemli bir olayın geçmiş olduğu anlaşıldı. Tabalahura adında bir kişinin başından geçmiş olan bu olay şudur.

    Entrodüksiyon:

    Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına «Namus» denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu. Yirmibir dereceden aşağı ısıda Namus gazının rengi açılır ve parlak güneş aydınlığında da bozulurdu. Şişenin tıpası bir saniye açık kalsa Namus gazı hemen uçar, bundan başka da havayla değinir değinmez alev alev parlayarak yanardı. Çok duyarlı bir madde olan Namus'u korumak, anlattığımız bu nedenlerden ötürü çok güçtü.
    En değerli madde Namus'tu. Yeryüzünde Namus'tan daha değerli hiç, ama hiçbişey yoktu. Onun için bütün insanlar Namus'a sahip olmak için çalışır, çabalar, didinirlerdi. Örneğin Namus'un yanında altın, platin, elmas, pırlanta gibi şeyler fışkı ve dışkı kadar değersiz kalırdı.
    O çağda insanlar doğdukları zaman, anababalarından kendilerine miras olarak Namus kalmamışsa, Namus'suz olarak doğmuş olurlardı. Ama çalışıp çabalayarak Namus sahibi olurlardı. Yani insanlar ne denli çalışır kazanırlarsa o denli çok Namus'a sahip olurlardı. Bütün insanların amacı, ellerinden geldiğince çok Namus'a sahip olmak ve Namus'larını gittikçe arttırmaktı.
    Ne var ki yeryüzündeki Namus ancak belli bir miktardaydı; onun değeri de bundan ileri geliyordu. Yoksa durmadan üretilen bir madde olsa, bu denli değeri de kalmazdı. Yeryüzünde belli bir miktarda olan Namus'tan bir parçasına sahip olabilmek için insanlar çok didinip didişiyor, gerekince de birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı. Bu yüzden Namus şişeleri elden ele geçiyor, sürekli sahip değiştiriyordu. Ve bir insanın ne denli çok Namus şişesi olursa, toplumda değeri o denli artıyordu.
    Namus gazı, yarım litrelik, bir litrelik, iki litrelik şişelerde, beş litrelik binliklerde ve onbeş litrelik damacanalarda, yani norm üzerine beş boy kap içinde standardize edilmişti.
    Dediğimiz gibi, çok duyarlı ve korunması pek zor olduğundan, birazcık ışık alıp NamusIarının rengi attığı için üzüntülerinden intihar edenler çok oluyordu. Gazetelerde sık sık «Sahip olduğu iki damacana Namus'unun ışık alarak rengi attığı için bir tüccar intihar etti» gibi haberler çıkmaktaydı. Namus yüzünden cinayetler de oluyordu:
    «Şişenin tıpasını açık bırakarak Namus'unu uçurduğu için bir adam karısını öldürdü.»
    «Tıpasındaki aralıktan şişede sızma sonucu havaya değinerek Namus'u yanan bir genç kız, babasından korkarak, on gün önce ayrıldığı evine bir daha dönmemiştir.»
    Gazetelerde şu türlü ilanlar da sık sık görülüyordu:
    «Sevgili eşim, yirmibir dereceden yüksek ısıya bıraktığı ikibinlik Namus'umuzu bozmuş olduğu için kendisine darılacağım korkusuyla mutlu yuvamızı ve iki yavrumuzu bırakarak gitmiştir. Sevgili eşim! Yavrularım, «Anne, anne!» diye ağlıyorlar. Seni, ben affettim, Tanrı da affetsin! Dön gel
    mutlu yuvamıza. Elbirliğiyle çalışarak, bozulan Namus'u-muzdan daha
    çoğunu kazanırız.»
    Köylerden birinde Tabalahura adında çok yaşlı çok yoksul, çok yoksul olduğu için de hiç Namus'u olmayan bir adam yaşıyordu. Tabalahura bir zorlu kış, tek başına yaşadığı kulübesinde hastalandı. Bakımsızlık yüzünden hastalığı arttı ve bir gece yarısı ateşi kırkbirbuçuk dereceye
    yükseldi. Artık Tabalahura ölüm döşeğine serilmişti. Saatleri sayılıydı.

    Recitante:

    Ateşler içinde cayır cayır yanan Tabalahura'nın yüreğine ölüm pençesini atmıştı. Bir bunalım düşü içinde Tabalahura durmadan sayıklamaktaydı.

    Tirad:

    Tabalahura şöyle sayıklıyordu:
    — Namus!... Namus!... Ah Namus!... Yeşil renkli Namus!... işte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!... O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namus'um olsaydı!... Namus!... Yeşil rengine kurban olduğum Namus!...

    Koro:

    Bay Tabalahura, Bay Tabalahura!...
    Boşuna taban teptin,
    Boşuna gölgeni sürüdün!
    Eşek gibi çalışılmaz,
    Sen eşek misin?
    Eşekler çalışır eşek gibi...
    Katır gibi de çalışılmaz!
    Seri katır mısın?
    Katırlar çalışır, katır gibi!...
    Öküz gibi de çalışılmaz!
    Sen öküz müsün?
    Öküzler çalışır öküz gibi...
    Sen insansın ulan!...
    İnsan gibi...
    Değil.
    Gibi değil...
    İnsanca çalışacaksın,
    İnsan olarak...
    Boşuna boy gösterdin,
    Boşuna gölge gezdirdin.
    Avanak!...
    Eşşek... eşşek, eşş... eş... şek!...
    (Eşşek dansı, çifte balesi ve anırma müziği, anırma sesleri.)

    Düo:

    Tabalahura'nın sönmek üzere olan gözlerinden ak sakalına yaşlar süzülüyordu. Ateşin verdiği bunalım içinde kıvranıyor, sayıklıyor, düşler görüyordu Tabalahura.

    Çene solosu:

    Ölüm döşeğinde can çekişmekte olan Tabalahura, çene atmaya başladı. Çeneleri takır takır birbirine vuruyordu. Canı çekilmekte ve ayakları soğumakta olan Tabalahura'nın çenesi düşmüştü. Çenesi düşen bütün yaşlılar gibi, canı çıkarken bile kakafonik çene solosuna devam ediyordu:
    — Son dakikamda ağzıma bir kaşık su verecek kimsem yok... Oysa beş-on şişe Namus'um olsaydı, miras olarak Namus'umu paylaşacak olanlar şimdi dört bir yanımda pervaneler gibi koşuşurlardı. Ah!.. Bunca yıl boşuna çalıştım. Bir küçücük şişe Namus'um bile olmadı, öbür dünyaya gözlerim açık gidiyorum. Namus istifçileri kına yaksınlar...
    Gittikçe daha sık çene atan Tabalahura'nın sözleri artık anlaşılmaz, anlamsız heceler olmuştu:
    —... di, dıdı di... Dıdıdı di? Dun!... Dıdıd di... Dun!...

    Ölüm Dansı:

    Tabalahura'nın sönmekte olan gözleri önünde renkli, ışıklar pırpır uçuşmaya başladı. Sonra bu pırpırlar büyüye büyüye kocaman birer iskelet oldular. Bu iskeletlerin, sırıtan dişleri arasından buz parçaları gibi soğuk, sivri kahkaha kikirdemeleri dökülüyordu:
    — Kin... Kih... kih... Kikih... Kih!...
    Sırıtkan iskeletler, kemik parmaklarını birbirine vurarak kastanyet sesine benzer sesler çıkarıyor. Tabalahura'nın ölüm döşeği çevresinde zıplayarak oynuyorlardı. Bu ölüm dansı sürerken Tabalahura da titremeye başladı. Her titreyişinde ağzından ve burnundan yaşlı ruhunun bir parçası çıkıyordu. Ruhunu çıkarmak için Tabalahura'nın titreyişleri, biraz göbek atışa benziyordu. Tabalahura'nın sıcak bedeni içinde ancak bir-iki göbek atışlık daha ruhu kalmıştı ki, cılız ten kafesindeki bu bir-iki atımlık ruhunun gücüyle son aryasını söylemeye başladı.

    Kuyruğu titreme aryası:

    — Bir şişecik Namus'um olmadan ölmek istemiyoruuum... Namuuuus! muuuus!... MusssL. muuuusss... Naaa! Naaaa!... Naaaaaa!... Muus!...

    Tabalahura'nın zaten yarım aryalık ruhu kalmıştı. Arya için zorlayıp da geri kalan ruhunu da bedeninden çıkarırken, ancak operalarda görülebilecek bir mucize oldu. (Operada hayalet) dedikleri işte bu mucizedir. Tabalahura'nın eski karyolasının altından bir adam çıktı,
    — Ne bağırıp duruyorsun? Neden inek gibi boğuluyorsun? dedi.
    Tabalahura,
    — Boğdurmuyorum... dedi.
    — Ya ne yapıyorsun?
    — Arya söylüyorum.
    — Ulan bu ne biçim arya?
    — Ben ne yapayım, operanın bestecisi böyle bestelemiş. Bu benim son aryam. Artık ölüyorum...
    Tabalahura büyük şaşkınlık içindeydi. Çünkü karyolasının altından çıkıp da karşısında duran adam kendisiydi. Kendisi kendisinin karşısına geçmişti. Tabalahura iki tane olmuştu. Biri, ölüm döşeğinde can çekişirken ruhunun son soluklarıyla konuşmaya çalışıyor; öbürü de ayakta dikilmiş ölmekte olan kendisini seyrediyordu. Evet, ikisi de aynı Tabalahura'ydı. Yüzleri tıpatıp birdi. Ama giyinişleri ve davranışları hiç de birbirine benzemiyordu. Yataktaki Tabalahura bitkindi, solgundu, çullar çaputlar
    içindeydi. Ayaktaki Tabalahura ise çok dinç bir yaşlıydı. Çok iyi ve güzel giyimliydi. Alımlı çalımlı bir adamdı. Kolalı gömleği, papyonu, temiz ceketi, ütülü pantalonu, rugan iskarpini, elinde bastonu, parmaklarında yüzükleri...

    Düo:

    Yataktaki Birinci Tabalahura,
    — Sen kimsin? diye sordu. Ayaktaki,
    — Tabalahura'yım... dedi.
    — Nasıl olur... Tabalahura benim... Üstelik bu köyde benden başka da Tabalahura yok...
    — Sen de Tabalahura'sın, ben de... Sen enayi Tabalahura'sın, ben açıkgöz Tabalahura... O kadar bağırdın, böğürdün ki, kulaklarım tırmalandı, bet sesinden rahatsız oldum, bu herifin derdi nedir diye kalkıp geldim. Nedir istediğin de öyle yırtınıyorsun?
    — Aaah!... Benim derdim çok büyük... Bütün hayatımda istediğim tek şey, çok değil, bir şişecik Namus sahibi olmaktı. Namus'lu bir adam olarak ölmek istiyordum. O mübarek Namus gazının kutsal yeşil rengiyle gözlerimin ışıklanmasını istiyordum. O kutsal Namus şişesini avcumun içine alıp pörsük derimin ısınmasını istiyordum. Bütün hayatımda bunun için çalıştım. Her sabah gün doğarken işe koyulur, gün batana kadar çalışırdım.
    Geceleri de evimde çıra aydınlığında, geceyarılarına kadar çalışmamı sürdürürdüm. Bütün bunları benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Herkese elimden geldiğince iyilik etmeye çalıştım. Kimsenin malında gözüm olmadı. Kimsenin karısına, kızına kötü gözle bakmadım. Bütün hayatımda harama uçkur çözmedim. Kimseyi kıskanmadım.
    «Başkalarında çok, bende yok!» demedim. Kimsenin bişeyini çalmadım. Çok zaman aç kaldım, ama bir kez bile hırsızlık etmedim. Hiç kimseye haksızlık etmedim. Bütün hayatımda ağzımdan yalan bir tek söz bile çıkmadı. Doğruluktan ayrılmadım. Herkesin yardımına koştum. Çok çalıştım. Emanete hıyanet etmedim. Üstelik ibadetlerimi hiç aksatmadım, imanım bütündü. Duadan eksik kalmadım. Topal karıncayı bile incitmedim, kimsenin gönlünü kırmadım. Bütün bunları Namus'lu bir adam olayım, benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım.
    Aaaah! Vaaah! Oooof!... Amaaaan!... Aaaay!... Vaaayyy!... işte ölüyorum. Yazık! Artık herşey bitti. İki solukluk ruhum kaldı içimde, o da çıkmak üzere...
    ikinci Tabalahura,
    — Beni tanımadın mı? dedi.
    — Gözlerim artık hiçbir şeyi seçmiyor. İkinci Tabalahura yatağa eğilip yüzünü ona iyice yaklaştırarak,
    — İyice bak! dedi.
    — Evet... evet... Tanır gibi oluyorum seni. Ama nerden, ne zaman? Hatırlayamadım.
    İkinci Tabalahura,
    — Ben senin yanına çok geldim... dedi.
    Birinci Tabalahura,
    — Hızlı söyle... diye inledi, kulaklarım artık duyarlığını yitirdi. Sesini duyamıyorum.
    İkinci Tabalahura,
    — Hatırlar mısın, dedi, sen yirmi yaşında...
    — Bağır, bağır!... Dediklerini anlayamıyorum...
    İkinci Tabalahura, birincinin kulağına eğilip bağıra bağıra konuştu:
    — Sen yirmi yaşındaydın. O zaman bu köyün en yakışıklı delikanlısıydın. Köyün güzel kızları arkandaydı. Güçlüydün, çalışkandın, elinden her iş gelirdi, becerikliydin, başarılıydın. Bunun için de köyün zenginleri seni kendilerine damat edinmek için arkandan koşuyorlardı. Ben o zaman da yanına gelmiştim...
    Birinci Tabalahura ölgün bir sesle,
    — Evet, evet... Şöyle böyle hatırlıyorum... Gelmiştin, diye inledi...
    — Gelmiştim ya... Sana o zaman, «Köy ağasının kızını al,» demiştim. «Çünkü köy ağasının üç damacana dolusu Namus'u var. Hem de adamın Namus'u hiç güneş yüzü görmemiş, solmamış, halim Namus» demiştim. «Köy ağasının bitek kızından başka da kimsesi yak. Üstelik herif çok yaşlı, bir ayağı çukurda. Yakında ölecek. Herifin bütün Namus'u sana kalacak.» demiştim. İnatçı eşek. Beni dinlemedin. Kızı başkası alıp üç damacana Namus'a kondu. Budala!
    Birinci Tabalahura,
    — Of, aman... ölüyorum! diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Geber! diye bağırdı.
    — Hiçbişeye yanmıyorum, Namus 'suz olarak öleceğime yanıyorum.
    — Daha beter ol! Sana bu az bile... Hatırlar mısın, yirmibeş yaşındaydın. Bir küçük şişe Namus sahibi olmak için çırpınıp duruyordun. Haline acıdım da sana akıl vermeye geldim. Sen o zaman köy tapınağının gece bekçisiydin. Gündüzleri tapmağın tarlasında ölesiye çalışır, geceleri de tapınağı beklerdin. Bir şişecik Namus sahibi olmak için didinirdin...
    — Hatırlamaz olur muyum hiç...
    — Sen bir gece Rahip Efendi'nin ambarındaydın. Aman eksilmesin, kimse çalmasın diye Rahip Efendi'nin ambarındaki Namus şişelerini sayıyordun. O şişeleri hayranlıkla elleyerek, «Benim de böyle bir şişecik Namusum olsa!» diyordun. O zaman yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, daha pek çok Namus'un olabilir,» demiştim sana.
    «Nasıl?» diye sormuştun.
    Ben de sana, «Rahip Efendi'nin Namus şişeleri günden güne artıyor. Artık ambarında şişe koyacak yer kalmadı, yem bir ambar yaptıracak. Sana güveni sonsuz. Rahip Efendi'nin o kadar çok Namus şişesi var ki, sayısını bile bilmiyor. İki üç gecede bir şurdan bir şişe Namus al götür. Rahip Efendi'nin ruhu bile duymaz. Anlasa bile senden şüphelenmez. Hırsız almış der. Al götür surdan bikaç şişe Namus...» demiştim.
    Sen de, «Ben öyle şey yapamam. Defol!» diye beni kovmuştun. Hatırladın mı?
    Birinci Tabalahura,
    — Hiç hatırlamaz olur muyum! Ooof... Amaaan... Aaayy!.. ölüyorum... diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Gebeer! diye bağırdı.
    — Ölsem de kurtulsam. Gözlerim açık gidiyorum.
    — Sen otuz yaşındaydın. Devlet Namus Ofisi'nde çalışıyordun. Depo ağzına kadar, tıklım tıklım Namus şişeleriyle doluydu. Bir gece kendi kendine, «Bi şişecik Namus'üm olsa başka bişey istemem!» diyordun. Sana yardım etmek için yanına geldim.
    Beni görünce, «Sakın bana Namus şişesi çalmamı söyleme. Şişeler sayılı ve sayılan resmi defterde yazılı» dedin.
    Ben de sana, «Budala, sana şişe al diyen var mı... Şişeler sayılı ama, içlerinden birer parça Namus'u boş bir şişeye doldurup alabilirsin... Resmi şişelerin sayısı bellidir, ama içindeki Namus'un miktarı bilinmez. Şurdan boş şişelere birer parça Namus doldur da al götür,» demiştim.
    Sen yine, «Olmaz! Ben öyle şey yapamam!» demiştin.
    Ben de sana, «Yakalanırım diye korkma. Yakalansan bile, aldıklarından bikaç şişe Namus'u rüşvet olarak verir, kurtulursun. Geri kalan Namus şişeleri de senin olur. Üstelik sen Namus'u özel şişelere dolduracağından, evinde arama yapılırsa resmi damgalı Namus şişesi bulunmaz!» demiştim.
    Sen de beni, «...'tir ordan!» diye kovalamıştın...
    — Aaaah... Amaaan... Ooof... Ölüyorum...
    — Gebeeer!...
    İkinci Tabalahura,
    — Sen, dedi, gümrükçülük yapıyordun. O zaman otuzbeş yaşındaydın. En büyük üzüntün, dargelirli aylığından birazcık arttırıp da bir küçük şişe Namus alamamış olmandı. Bir gece sınırdan bu yana geçen Namus kaçakçılarını yakalamıştın. İkiyüz şişe, yirmi tane binlik, onbeş damacana kaçak Namus tutulmuştu. Sen kaçakçıları zincire vurup zindana artırmıştın. Yakaladığın kaçak Namus şişelerini, için titreyerek, seviyor, okşuyor, «Bunlardan bir tanesi benim olsa, ah, ne olur!» diyordun, işte tam o
    sırada yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, beş damacana Namus senin olabilir. Enayilik edip bu fırsatı da kaçırma!» dedim.
    Coşkuyla, «Nasıl?» diye sordun.
    Ben de sana, «Yakaladığın Namus kaçakçılarını hükümete teslim etme. Salıver! Onlar sana en az beş damacana Namus verirler. Hükümete teslim edeceksin de eline ne geçecek sanki,» dedim. «Hükümetin ruhu bile duymaz,» dedim. «Sen bu Namus kaçakçılarıyla işbirliği bile yapabilirsin.» dedim. «Çok değil, ayda bir kaçakçıları görmezden gelsen de karşılığında bikaç damacana Namus alsan, iki üç yıla varmaz, memleketin en Namuslu adamı sen olursun. Burada önceki gümrükçü de böyle yaptı. Şimdi mağaza açtı, Namus alışverişi yapıyor,» dedim. Sen ne yaptın? «Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!» diye beni kovdun.
    Birinci Tabalahura,
    — Of... Amaaan... ölüyorum! diye inledi.
    İkincisi devam etti sözlerine:
    — Bir namus ticarethanesinde çalışıyordun. O zaman kırk yaşında olgun bir erkektin. Yanında çalıştığın yaşlı Namus tüccarının genç karısının sende gözü vardı. Sen, şişeler içindeki Namus'un parlak yeşiline bakıp gözlerin kamaşarak, «Artık yaşlanıyorum, bir şişecik de Namus'um olmayacak mı?» diye bağırıyordun. Yardımına koştum.
    «Sen şu Namus tüccarının karısını ayart. Kadın, birlikte olacağınız her gece için sana bir
    Şişe Namus vermeye hazır,» dedim. «Üstelik, herifin haberi olmaz, çünkü kadın, kocasının Namus'undan vermeyecek, kendi Namus'undan verecek,» dedim. Eline sopayı alıp beni kovaladın...
    — Oof... Amaan!..
    — Kırkbeş yaşındaydın. Yine geldim sana. «Muhtar seçimine katıl. Muhtarlığa adaylığını koy,» dedim. «Köylü beni muhtar seçmez.» dedin. «Beni muhtar seçerseniz her köylüye bir şişe Namus vereceğim diye propaganda yap!» dedim. «Kendi Namusum yokken, her köylüye bir şişe Namus'u nerden bulup da vereyim?» dedin. «Avanaklık etme. Propaganda sözü tutulmaz!» dedim. O zaman beni dinleyip muhtarlık etseydin, sen de beşon şişe Namus sahibi olurdun...
    Elli yaşına gelince, artık umutların kırılmaya başlamıştı. Sana yine yol gösterdim. «Kasabadaki Belediye Başkanı, rüşvet almak için bir aracı arıyor. Rüşvet olarak alman her on şişe Namus'tan birini aracıya verecek... Aman aracı ol, bu fırsatı da kaçırma. Hem Başkan, hem de sen şişe şişe Namus sahibi olacaksınız!» dedim..Suratıma tükürüp beni kovdun...
    — Ooof... Aman... Aaayyy!...
    — Ellibeşine gelmiştin. Yine sana yardım elimi uzattım. «Acele evlen. Hemen çocuk yap, bikaç kızın olsun. Onları büyüt. Namus sahibi olmak için başka çaren kalmadı. Kızlarını isteyen erkeklerden hangisi sana daha fazla Namus verirse, kızları onlarla evlendirirsin. Başlık olarak,kızlarının güzelliğine göre, üç şişe, beş şişe Namus almadan onları kocaya vermezsin. Hele kızlarından birini zengin bir eve gelin edersen, yaşadın, belki de iki damacana Namus bile alırsın...» dedim. Dedim, ama kime dedim? Sende laf anlayacak kafa nerde?
    Altmışına gelmiştin. Artık evlenemezdin de... Hem yaşlısın, hem de Namus'un yok; senin gibisine hangi kadın varır? Gece gündüz, «Namus, ah Namus!» diye ağlıyordun. Acıdım haline... «Köyün Namus defteri senin elinde... Gel şu defterde biraz kalem oynat, hile yap!» dedim.
    «Yapamam, » dedin, «öyleyse, şişelerin tapaları aralanmış, biraz Namus sızmış dersin, ya da bazı Namus şişeleri ışık aldı, Namusların rengi attı, bozuldu dersin... Bikaç şişe Namus hava aldı, yandı dersin... Böylece sen de aradan Namus sahibi olursun,» dedim. Kızıp söverek beni kovdun.
    Altmışbeş yaşındayken beli bükük bir ihtiyardın artık... Yine geldim sana... «Enayiliği bırak, fırsatlar azalıyor,» dedim. «Namus üzerine kumar oynayan bir kulüp aç. Her kumar masasından mano olarak, yarım kiloluk bir şişe Namus alsan sen de Namuslu insanlar arasına girersin!» dedim. Arkamdan taş atarak beni kovaladın.
    Yaşın oldu yetmiş, yine gözyaşlarına dayanamadım, haline acıdım, sana yol göstermeye geldim. «Bana bak» dedim, «bu son fırsattır, bunu da kaçırırsan bundan sonra artık Namuslu olamazsın,» dedim. «Ev işlet, bir şişe Namus karşılığında kiralık kız, kadın ver!» dedim. «Yapamam,» dedin. Ben de sana, «Bütün ömrünce yapacak değilsin ki... Bir süre yapar, yeterince Namus'un oldu mu, bu kez faizle Namus verir, elindeki Namus'u arttırırsın... Daha sonra da bütün bu işlerden elini eteğini çeker, herkesten saygı gören Namuslu bir adam olarak yangelir yaşarsın!» dedim.
    Seni dediklerime inandırmak için de, ellerinde büyük Namus stoku bulunduranların başlangıçta böyle yaptıklarını söyledim. Büyük Namus sahibi olmanın yolları bunlardır, dedim. Filan kişi, filan, filan kişilerin nasıl büyük miktarda Namus sahibi olduklarım anlattım. «Bir kez durumunu düzelt, başlangıçta girdiğin karışık işlere bir daha tenezzül etmeyeceksin, saygı gören Namuslu bir adam olarak yaşayacaksın,» dedim.
    Sen bu son fırsatı kaçırdın. Yetmişbeş yaşma kadar bir parçacık Namus sahibi olmadan süründün durdun, işte şimdi de son soluğunu tüketmek üzeresin.
    Birinci Tabalahura,
    — Son nefesimi verirken bütün bunları niçin söylüyorsun? dedi. Niçin enayiliğimi, budalalığımı yüzüme vuruyorsun? Senin verdiğin öğütleri tutmadığım için çok pişmanım. Dediklerini dinleseydim benim de enaz beş on damacana Namus'um olurdu. Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ama, çok geç... Bundan sonra neye yarar!... İş işten geçti.
    İkinci Tabalahura,
    — Hiç de iş işten geçmedi, dedi. Aklını başına toplarsan bundan sonra da Namuslu bir adam olabilirsin...
    Birincisi,
    — Sen ne diyorsun yahu?... Ben can çekişiyorum, sen Namus'tan söz ediyorsun!... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Senin Namus'suz bir adam olarak ölmene razı değilim, dedi, istersen yaşayabilirsin...
    Birincisi, heyecandan ölmekte olduğunu unutup,
    — Nassıl?... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Bilim ve yeni buluşlar ne işe yarıyor? İşte senin gibi iskeleti çıkmış, tirit olmuş bunakların ömrünü uzatmaya yarıyor... Dinle şu sesi!, dedi.

    Bilginler Korosu:

    Beyaz gömlekli, gözlüklü, kimisi sakallı, uzun saçlı, kimisinin elinde dürbün, kimisinde mikroskop, kimisinde teleskop, enjektör, koltuklarında çok kalın kitaplar bulunan adamlar, Birinci Tabalahura'nın çevresinde dönerek bilimsel şarkı söylemeye başladılar:
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Canlıyı öldürür
    Ölüyü canlandırırız
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapştrırız
    Tıp kaşınırız

    KORO BAŞI— İnsanoğlunun en verimli, en güçlü çağı, yirmibeş, otuz yaş arasıdır. İnsanoğlunun en verimsiz, en güçsüz, en işe yaramaz çağı altmışbeşten sonraki yaşıdır. Biz bilimciler, biz bilginler altmışbeşten, yetmişbeşteri, seksenbeşten, doksanbeşten sonra da yaşlıları yaşatmak için
    uğraşırız. Biz bilimciler, biz bilginler, «Doğum kontrolü» ile, aralarında dehaların da çıkacağı çocukların dünyaya gelmesini önleriz. Vücutlarında, yaban bitkilerine gübre bile olmayacak yalnız kireç kalmış morukların ömürlerini uzatırız. İşe yaramayanların dünyada sereserpe ve mutlu yaşayabilmeleri için, geleceğin işe yarayacak insan yavrularının dünyaya gelmelerini önleriz.

    Bilginler Korosu:

    «Hani ya, moruklara hap var, şurup var, vitamin var, aşı var, kuvvet macunu var, iktidar ilacı var, şırınga var, masaj var, radyoaktivite var, iks ışınları var!»

    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz…Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapşırırız
    Tıp kaşınırız
    Matematik...

    «Onbinlercemiz laboratuvarlarda, kitaplıklarda, kürsülerde, atölyelerde, her yerde, yaşayanların yaşayabilenlerin daha çok, daha çok yaşamaları için, yaşamayanların da hiç yaşamamaları için yaşıyoruz»

    Düo:

    İkinci Tabalahura, birincisine dedi ki:
    — İşte görüyorsun: Bütün bilimciler, bilginler seni daha çok yaşatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar, çalışıyorlar. İstersen yaşayabilirsin...
    Birinci Tabalahura,
    — Artık iş işten geçti, dedi, hayatta bütün fırsatları kaçırdım. Ben bundan sonra Namus sahibi olamam ki... Namus olmayınca yaşamak neye yarar!
    İkinci Tabalahura,
    — İş işten geçmiş değil, dedi, benim sana verdiğim öğütleri tutarsan, çok Namuslu bir adam olabilirsin. Henüz fırsatlar kaçmış değildir. Bundan sonra evlenip çok Namus'lu bir adama damat olamazsın ama, kızlarla oğlanlar arasında aracılık edip Namuslu adamlara damat, Namuslu damatlara gelin olabilirsin. Artık evlenip kız babası olamazsın ama, köyün bütün kızları senin de kızın sayılır. Sen öyle bir yaştasın ki, herkesten saygı görür, sevgi görürsün. Sana zamanında söyledim, ama senin yapmadığın her işi, şimdi daha kolaylıkla yapar, en kısa zamanda çok Namuslu bir adam
    olursun. Birinci Tabalahura'nın aklı yattı.
    — Ama ölüyorum, dedi, yaşayabilir miyim?
    — Bilim seni yaşatır.
    Bilimciler, bilginler birden, ölüm döşeğindeki Tabalahura'nın üstüne üşüştüler. Kimisi hemen orada sidiğini muayene etti, kimisi kan yuvarlarını saydı, kimisi kan verdi, hap yutturdu; şurup içirdi, iğne yaptı...
    Tabalahura, tatlı bir uykudan uyanır gibi gerine gerine doğruldu. Çevresine bakındı; ne o tıpkı kendine benzeyen ikinci Tabalahura, ne ölüm dansı yapan iskeletler, ne de bilginler korosu vardı. Kış uykusundan kalkan yaratık gibi doğrulan Tabalahura, yoksul kulübesinden çıktı. Yalnız tirit olmuş bedeni değil, ruhu da, beyni de uyanmıştı. O yaşına kadar kaçırdığı fırsatları yeniden yaratmaya çalıştı. Başardı da... Eskiden yapmak istemediği herşeyi artık yapıyordu. Üç gün içinde bir şişe Namus elde etti. Kısa zamanda Tabalahura'nın Namus şişelerinin, binliklerinin damacanalarının sayısı arttı. Bir zaman geldi ki köyün en Namus'lu adamı Tabalahura oldu. Köyün bütün Namus'unu toplamış ve bütün köyü Namus'suz bırakmıştı. Köyde hiç kimsenin elinde bir küçük şişecik Namus bile yoktu. Ama yaşlı azgınlığıyla açgözlü Tabalahura'nın gözü doymuyordu bitürlü.
    Köyden bucağa taşındı. Dolaylardaki köylülerin sahip olduğu Namus'ları ele geçirdi. Bir zaman geldi ki, o bucakta Tabalahura'dan başka Namus'lu kimse kalmadı.
    Bitürlü tutkuları dinmek bilmeyen Tabalahura, bucaktan ilçeye göç etti. Kısa zamanda o ilçedeki bütün Namusları topladı, deposuna yığdı. Gözü doymayan Tabalahura ilçeden ile taşındı. O ildeki bütün Namus şişelerini, binliklerini, damacanalarını deposuna doldurdu. Namus deposu tıklım
    tıklımdı artık. O ilde Tabalahura'dan başka Namus'lu kalmamıştı!
    Tutkuyla titreyen Tabalahura başkente gitti, yerleşti. Çok geçmeden de o ülkede ne kadar Namus varsa hepsi onun oldu. Ülkenin tek Namus'lu adamı Tabalahura, komşu ülkelere de el attı. Oralardaki Namus'ları da topladı. Bundan sonra, yalnız ülkelerin, kıtaların değil, bütün dünyanın Namus'u onun oldu ve Tabalahura'dan başka Namus'lu kişi ve onunkinden başka hiç kimsenin ambarında bir damla
    Namus kalmadı. Tabalahura, dünyanın bütün Namus'una sahip olduktan sonra, depolarındaki bütün Namusları, adamlarına çok geniş bir alana taşıttı. O geniş alanda dünyanın bütün Namus şişeleri, binlikleri, damacanaları toplanmıştı. Bunların orta yerine büyük bir kürsü getirtti. Ondan sonra dünyanın her yerindeki bütün ileri gelen devlet adamlarını, politikacıları, yönetmenleri, bilginleri, bilimleri, ünlü kişileri, sanatçıları, o alana çağırttı.
    Hepsi geldikten sonra, alanda dağ gibi yığılmış Namus şişelerinin ortasındaki kürsüye çıktı. Dünyanın en yüce, en seçkin, en ulu kişilerine, ordan şöyle seslendi:
    -Sayın konuklarım! Yüksek huzurunuzla, şimdi burada tarihin en korkunç ve en büyük olayı geçecek. Sizler de buna tanık olacaksınız...
    Sonra Tabalahura oradakilere, hayatının yetmişbeş yıllık döneminde, ölesiye çalıştığı, didindiği halde, bir damla bile Namüs'a sahip olmadığını yana yakıla anlattı. Dinleyenlerin gözleri yaşardı. Bundan sonra Tabalahura, hangi yollardan ve yöntemlerden dünyanın en Namus'lu insanı olduğunu ve bütün dünyayı nasıl Namus'suz bıraktığını açıkladı:
    — Dünyanın bütün Namus'una sahip olup, dünyayı da Namus'suz bırakmakla, Namus'suzluk içinde geçen yetmişbeş yıllık hayatımın intikamını aldım. Şimdi dünyada benden başka hiçbirinizin Namus'u yok. Ama benim tutkularım dinmedi. Bütün insanlara ve bundan sonra da geleceklere büyük bir iyilik yaparak tutkularımı dindirmek istiyorum. Hiç kimsenin Namus'suzluk acısını çekmemesi için, dünyanın bütün Namus'unu yok edecegim.
    Bunu söylemesiyle, Namus damacanalarından birinin tapasını açınca, yeşil renkli Namus gazı havayla değinip birden parladı. Yeşil yeşil alevler göz açıp kapayasıya öbür şişelere geçti. Kimse ne olduğunu birden anlayamadığı için Tabalahura'nın bu korkunç deliliğine engel olamadı. Havayla değinince yeşil renkli Namus gazı o kadar çabuk tutuşurdu ki, Tabalahura da göklere yükselen Namus alevlerinin ortasında kaldı. İstese kaçabilirdi alevlerden. Ama o dünyadaki bütün Namus'la birlikte yok olmak istemişti.
    Dünyanın bütün Namus'unun yanıp yokolması bir dakika bile sürmemişti. Bu korkunç yangını görenler, donup kalmışlardı. Yalnızca can korkusuyla geri sıçrayıp alevlerden korundular. Alevler söndüğü zaman, ortada ne Namus, ne Namus şişesi, ne de Tabalahura kalmıştı!
    Bu durum, çok korkunçtu. Bu, olur şey değildi. Böyle bir Namus'suz dünyada insanlar ne yapacaklardı. Çünkü, Namus'a sahip olmak isteği olmayınca hiç kimse çalışmak istemiyordu. Eskiden insanlar bir şişe Namus'a sahip olmak için bir ömür boyu çalışırlardı. Ama şimdi niçin çalışacaklardı? Çalışmanın amacı kalmamıştı. Namus yoktu ki, onu elde etmek için insanlar çalışsınlar. İnsanlar, aylak, tembel, avare olmuşlardı. Bu böyle süremezdi. Buna bir çare bulunmalıydı. Bütün ülkelerin politikacıları bu konuda bir çözüm yolu bulmak için uluslararası bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk toplantısında, Birleşmiş Ülkeler Başkanı, delegelere şöyle dedi:
    — Sayın arkadaşlar! Üyeler! Dünyamız yakın zamana kadar, Namuslu bir dünya idi. Ama hepimizin bildiği o tarihin en büyük faciasından sonra, Namus'suz bir dünyada yaşamaktayız. Kendini bilen insanlar için bu durum, ölümden çok daha acıdır. Çünkü insanlık ilerlemez oldu. Çünkü uygarlık gelişmez oldu. Çünkü teknik ilerlemeler durdu. Çünkü Namus olmadığı ve insanların Namus'a sahip olmak ihtimalleri kalmadığı için hiç kimse çalışmıyor. Şimdi burada, sevgili dünyamızı yine eskisi gibi Namus'lu bir dünya yapmanın çarelerini araştırıp bulmak için toplanmış bulunuyoruz.
    Uzun konuşma ve tartışmalardan sonra Birleşmiş Ülkeler politikacıları şuna karar verdiler:
    Politikacıların işi, dünyanın Namus'lu dönmesini istemekti. Onların işi burda biterdi. Ama onlar, giden Namus'un yerine ne konulacağını bilemezlerdi. Bu, politikacıların değil, bilimcilerin ve bilginlerin işiydi.
    Bilimcilerle bilginler de politikacıların buyruğu altındaydılar, öyleyse, en ünlü bilginler, dünyanın yeniden Namus'a kavuşturulmasıyla görevlendirilmeliydiler.

    Tarih Dersi:

    Namus şişelerinin yanmasından bin yıl sonra, bir üniversitenin anfisindeyiz. Beyaz saçlı, altın çerçeve gözlüklü tarih profesörü, öğrencilere Namus'un tarihini anlatıyor:
    — Bin yıl önce dünyamızın Namus'suz olarak dönmesine dayanamayan bilginler yıllarca süren çalışmalardan sonra, o tarihi faciada yanan tabii Namus gazı yerine, suni olarak Namus gazı elde etmeyi başardılar. Böylece insanlık yeniden Namus'una kavuşmuş oldu. Suni Namus gazının yapılması, tarihin yeni çağının başlangıcıdır. İnsanlık bundan sonsuz mutluluk duymuştur.

    Kimya Dersi:

    Üniversitenin Fen Fakültesinin kimyahanesinde profesör, suni Namus gazı üzerine öğrencilere bilgi veriyor:
    — Suni Namus gazı her ne kadar, tabii Namus gazı yerine kullanılmaktaysa da, hiçbir zaman suni Namus, tabii Namus'un yerini tutamamıştır. Çünkü Tanrı yapısı başka, kul yapısı başkadır. Fabrikalarda imal edilmekte olan suni Namus gazının rengi, hiçbir zaman tabii Namus gazının o güzelim yeşil rengini bulamamıştır. Ya açık yeşil, ya koyu yeşil oluyor. Teknik bu kadar ilerlediği halde, o has yeşil renk bitürlü tutturulamıyor. Sonra suni Namus gazının havada yanma hassası da tabii Namus'a göre azdır. Buna karşılık, şişe tapalarından daha kolaylıkla sızmaktadır. Şimdi suni Namus gazının nasıl çıkarıldığını görelim.

    İktisat Dersi:

    iktisat Fakültesinde profesör Namus iktisadı üzerine ders veriyordu:
    — İnsanlar, Tabii Namus çağında Namus'suz olarak dünyaya gelirlerdi. Sonradan çalışarak Namus sahibi olurlardı. Ne kadar çok çalışır kazanırlarsa, gayet tabii olarak o kadar çok Namusları olurdu. Fakat dünyada mevcut bütün tabii Namus gazı yanıp yok olduktan sonra, bildiğiniz gibi suni Namus gazı yapıldı. Fabrikasyon yoluyla Namus gazı çıkarmak yeni bir durum getirdi ortaya. Namus gazı üretimi endüstri haline gelince, Namus gazı fabrikasına sahip olan ülkeler, Namus gazı üretimini gittikçe artırdılar. Bunun sonunda Namus enflasyonu baş gösterdi. Rekabet sonunda Namus fiyatı çok düştü, iş o hale geldi ki, dünyada herkesin Namuslu olması, herkesin Namus'suz olması kadar tehlikelidir, iktisat ilminin gayesi, bazı insanların çok bazı insanların az Namuslu olması, geri kalanların da hiç Namuslu olmamasıdır. Namus endüstrisinin gelişmesi, Namus fabrikalarının gittikçe çoğalması. Namus ticaretinin de artması sonucunda, Namus o kadar çoğaldı ki, itibardan düştü! Geçen yüzyılın başlarında büyük iktisatçılar toplanarak şu kararı aldılar:
    1 — Yanmış olan tabii Namus gazı miktarı belli olduğuna göre, bu miktardan fazla Namus imal edilmeyecek.
    2 — Şişeler içindeki Namus'un taşınması ve satışı zor olduğundan, Namus şişesi stoklarının devletlerin hazinelerinde korunması ve hazinedeki Namus stoku miktarınca piyasaya Namus senetleri çıkarılması ve bu kâğıtların elden ele dolaşması.
    3 — Tabii gaz çağında insanlar Namus'suz doğup sonradan çalışarak Namus sahibi oldukları halde, suni Namus çağında her yeni doğan çocuğa sosyal adalete uygun olarak eşit miktarda Namus tahvilleri verilmesi ve bu kimseler, hayatta her yaptıkları kanunsuz davranışlarına ceza olarak, ellerindeki Namus tahvillerinin geri alınması.

    Hukuk Dersi:

    Üniversite Namus Hukuku kürsüsü profesörü şu dersi veriyordu:
    — «Namus Hukuku» ikiye ayrılır:
    1 —Devletlerarası Namus Hukuku,
    2 — Sokaklararası Namus Hukuku.
    Her ülkenin suni Namus gazının niteliği ayrıdır. Namus gazının rengi, kokusu, sızma ve yanma niteliği, fabrikasına göre değişir. Bazı ülkelerde Namus fabrikaları yoksa da, Namus Hukuku vardır. Çünkü
    Namus gazı fabrikası olmayan ülkeler başka ülkelerden Namus ithal ettiklerinden, o ülkelerde Namus hukuku, Namus gazının kendisinden çok daha fazla inkişaf etmiştir. Tabii Namus gazı kokusuz olduğu halde, sunisi kokuludur. Bu koku sayesinde hakiki Namus gazı ile sahte Namus gazı birbirinden ayırt edilir. Kokusunu duymak için, Namus gazı şişesini dibinden koklamak gereklidir!...
  • Kitabı bitirdim de inceleme bile yazdım. Bunu ne zaman kutluyoruz?

    Kapak arkasını okuduktan sonra kendime "ben bu kitabı okumalıyım" dedim ve o gün başıma bela aldım. Başladım okumaya ama bir türlü anlayamıyordum. Ben de tekrar tekrar okuyup olayları kişileri not almaya başladım, bu da kitaptan kopmama, hevesimin kaçmasına sebep oldu. Bıraktım bu not alma işlerini, artık Allah ne verdiyse dedim dümdüz okumaya devam ettim. E ilerledikçe bir baktım, anlamaya da başlamışım. Başta kitabın art arda gelen üç cümlesi arasında bağlantı kuramayan ben, sonlara yaklaştığımda öyle bir kaptırmışım ki kendimi bir çırpıda okumak bitirmek istedim. Öyle de oldu bu gece.

    Kitabın bana ağır gelmesinin sebepleri şöyle; konuşma çizgilerinin olmaması, bir cümlenin "en az" bir sayfa sürmesi, bir kelime bambaşka iken bir kelime sonra sözün başka birine geçmesi fakat benim sözün kimde olduğunu anlayamamam...
    Tamamen benimle alakalı da olabilir bütün bunlar yarın bir gün hiç de zorlanmadan okuyan biri de çıkabilir. Ben de kıskanırım ne yapayım. =/
    Biraz şımardım ve tembellik yaptım okurken kabul etmem gerekiyor. Bunca şey saydım ama yok ya okunmuyor bu denecek değil aksine çatır çutur okunacak bir kitap. Ağır mağır, zorlandım ama çok da iyi ettim okuyarak.

    ***

    Burada bir başkandan bahsediliyor, bir generalden. Yavaş yavaş ölüm gününe doğru çocukluğundan, gençliğinden ve en çok yönetiminden bahsediliyor. Her şeyi, günleri, saatleri ben ne diyorsam odur havasıyla değiştirten hatta astrolojik olayları bile kendi keyfi mevzuları için değiştirmeye çalışan bir yönetici. Sağlık problemleri içine sıkışıp kalmış ama asla aman vermiyor, tabutuna bakınca gözleri bile dolmayacak halkın her zaman onu desteklediğini sanıyor. Türlü cinsel sapkınlıkları olan bu başkanın herkes ne olduğunun farkındayken, herkes ondan nefret ederken, ülkede bu kadar karışıklık çıkarken, askerler ve halk ayaklanırken nasıl oluyor da bu adam bir türlü yerinden edilemiyordu ? Ben mi kitabın bir bölümünü kaçırdım acaba düşünmeden edemiyorum. Öldürdüğü, tecavüz ettiği, işkence yaptığı insanların sayısı tutulmayacak kadar fazla. Tam bir bela. Bir de trajikomik bir nokta var, onu öldüğü güne kadar gazete dışında hiçbir yerde görmeyen ve daha önce de ölüp dirildiğine inanan halk; adam öldü mü ölmedi mi bu ölen kesin o mu diye diye bir süre tereddütte kaldılar.


    Kendinizi hazırlayın ve bu kitabı okuyun. Çarpıcı, zor bir kitap. Eminim okurken hafızanızdakilerle bağdaşabilecek birçok olayla karşılaşacaksınız.
    Bu kitap hakkında çok inceleme okumak istiyorum. Bir etkinlik yapılsa da herkes yazsa.

    ----bu kısım kitap hakkında baya baya detay içerir----

    Bir de en etkilendiğim bölümden bahsetmek istiyorum. 122. sayfa.  Kendisine -en basit tabiriyle- karşı çıktığını düşündüğü bir adamı, -kim olduğunu söylemeyim de heyecanı kaçmasın- yine bu adamın işbirlikçileri olarak düşündüğü muhafızlara gümüş bir tepside yemek masasında sunup, tabaklara servis ettikten sonra "afiyet olsun beyler, yarasın" dedi. Nasıl bölüm ama? Dehşet dehşet!!
  • #27543469 Ali öğretmen kapıdan giderken yalvardım: ''Öğretmenim nooolur gitmeyin. Biz hiç şımarmayacağız. Sizi hiç üzmeyeceğiz.'' Benimle birlikte ağlayan koca bir sınıf var tabi arkada. Hepimiz cıvıltılarla oturacağımız sıralarda zırıl zırıl ağlıyoruz. Hoca baktı. Ve ''Hoşçakalın'' dedi, çantası elinde, hıphızlı çıktı gitti sınıftan. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini, biliyorum... Yani bugün de yazarken ağlayacağımı tahmin etmemiştim, sulu göz hastalığı diye bir şey var herhalde, Sueda Abla? Ben 3 sene tek damla gözyaşı akıtamamış insandım. Neyse. Öyle ağladım ki ardından sıraya kapanıp, biri ölmüş gibi... Ama gitmişti. Gidenler dönmezdi...

    Hepimiz küçücük yüreklerimizi serçe gibi taşırken göğsümüzde, o serçe göğüs kafesimizi tırmalamaya başladı minik ayaklarıyla. Kim gelecekti ardından? Nasıl biriydi? Onu da sevebilecek miydik?

    İçeri giren hoca, uzun boylu, kalıplı, gür sesli ve kaşlı -kaş önemli,- oldukça da sert bir erkek öğretmendi. Gözleri fer fecir okuyor derler ya öyle bir tip. Evliydi, çocuğu da vardı, ama gözel arvatları görünce şöööyle bir süzerdi. Gürül gürül sesiyle, derdi bizi altımıza mı kaçırtmaktı bilmem güzelce korkuttu. O da sözleşmeliydi. Gidişi olsun da dönüşü olmasındı. Ben tamamen dağıttım. Ne ders ne okuma ne sınıf ne oyun. Dünya yansa, ''Dayı bir cüğara uzat da yakam'' moduna girdim. Acaba babamın gizli gizli purosunu bulup yakıp az kalsın gökyüzüne uçtuğum tarih o zaman mı?... Kalp krizi geçiriyorum sanmıştım. İğrenç bir şey. Her neyse. Önüme geleni dövüyordum. Aslında sadece erkekleri. Ama genelde durduk yere değil, biri birinin canını mı sıktı. Ben orda mıyım? Eyvah. Saçlarından tutar, Mesnevi'den ders aldım gibisinden döndürür döndürür, bağırtır, yalvartır, duvara fırlatırdım. Sonra bir gün E. Zey örtmen bizimle konuştu. Birkaç öğrenci tahtada ve tahmin edin biri kim? Sınıfa: ''Arkadaşlar birbirinizden bir şikayetiniz var mı?'' dedi. Herkes perişan çünkü :) Bendeki özgüven o zamandan geliyor. Hayallerim yıkık ama başım dik her zaman. Kimse bir şey demez diyorum kendi kendime. Sınıfın yarısı el kadırmasın mı? Hepsi de dayak yiyen sıpalar. Siz görürsünüz bakışı fırlattıktan sonra öğretmene döndüm. Benimle konuştu. Güzel konuştuğu için değil, disipline veririm seni, sınıfta bırakırım dediği için. Bir daha da kimseyi dövmedim. Ama derslerim epey bozuldu.

    O sene E. Zey gittikten sonra 4. ve 5. sınıfı okutacak sayko hocamız geldi. Allah çarpmasın kadın zaten suratsız ve bakınca eüzü besmele çektirecek bir surata sahipti. Bu ne ciddiyet. Biraz tebessüm kimi öldürmüş? Artık delilik etmiyor, kendi çapımda evde halıda bir o yana bir bu yana yatarak kitap okuyor, arada Ali öğretmeni düşünüp özlüyor, derin bir iç geçiriyor, mahalledeki dut, elma, incir, ayva ve kayısı ağaçlarını çetemle birlikte silkeliyordum. O zamanlar mahallenin yarısı bina yarısı da eski müstakil zengin evleriydi. Kalmadı onlar azizim :) Çok şık evlerdi. Mahalle benden ağaçlarını kuruttuğum için yaka silkiyordu. Ama ben asla kendim için ağaca daldığımı bilmem. Liderlik ruhumda var :)) Toplardım bebeleri: ''Şimdi incire dalıcam, siz de aşağıda çıt çıkarmadan ben size attıkça alacaksınız, herkes bir tane aldıktan sonra buradan tüyeceğiz'' derdim. Bir gün herkes aldı ben de aldım ağaçtan tam ineceğim orada daha evvel beni korkutarak uyaran psikopat teyze çıktı, bizimkiler vın ben ağaçtayım hala. Dua ediyorum, inşallah görmez diye kadının gözleri dönmüş yani, yakalarsa ağzıma inciri bütün sokacak. Elinde de merdane. Kadın çocukların arkasından epey bağırdı, sakinledi arkasını döndü eve girecek. Ben ağaçta adeta bir put, nefes dahi almıyorum. Kadın beni fark etti. Unutmayın bir filmde ortaya silah çıkmışsa o silah illa ki patlar. Anam ben aşağı bir atladım, kadın koşuyor ben koşuyorum. Tavşan kaç, tazı tut oynuyoruz mübarek. Beni o kadar uzun süre kovaladı ki. Ben de deli gibi koşarım ha. Olimpiyatlara katılsam madalya garanti :) Yakalayamadı ama hani çok koştuğunuzda ağzınıza kan tadı gibi bir tat gelir ya, aynen oldu. Az kalsın gebertiyordu beni. Hayır zaten okulda mutsuzum ne var bizim aldığımız incirin 100 katı ağaçta var zaten. Üstelik ev sahibi de değil yani. Neyse.

    Okuldaki hocanın adı Kezban Ş. Hoca sizi pek hayırla yad etmiyorum. Anneme beni her ne kadar övse de okulda ne kadar gömdüğünü Allah biliyor. Bizim sınıfta hani azgın çocuk derler ya, şımarıklıkta artık gözü dönmüş zaptedilemez birkaç arkadaş vardı. Ben artık normal bir kızım, aralarda Ökkeş Serisini okuyorum falan. Kimseyle daklaşmıyorum :) [Ay bende de ne gün görmedik tabirler var:)] Bunların adını tahtaya yazardı başkan, kadın hepimizi sıra dayağına çekerdi. Haram zıkkım olsun hakkım. Allah da sana çektirsin, hiç hayır dua falan etmeyeceğim. O kadar da değil yani. Bakın parmaklarımızı bir tutam deriz ya o haraketi yapardık, dik bir şekilde tutardık. Bazen tahta cetveli, bu şekilde dik vururdu. Bazen elimizi normal açardık, cetveli enlemesine normal vururdu. Bazen de iki kulağımızı aynı anda büker, aynı anda iki yanağımıza Allah yarattı demez yapıştırırdı. Kulağım çınlardı ya kulağım. Allah seni bildiği gibi yapsın. Seviye tespit sınavı yapıldı. Ben tembel tenekenin tekiyim. Ali hoca gitti Kübra diplerde hala. Çıkamıyor. Sınıf birincisi, okul altıncısı oldum. Kadın beni yanına çağırdı. Ben de salak salak heyecanla gidiyorum. ''Hoca beni takdir edicek'' falan. Kadın bana bir bağırdı! Sonuç kağıdımı eline aldı ama ne bağırıyor sınıfa, ''Sınıfın 1. bile 73,33 yapmış. Çeyrek dilime bile girememişsin!'' Tam puan da 100. Allah seni alsın deme için çok geç biliyorum. İki de tokat çakmadığına şükredip yerime geçtim. Derslerim daha da kötü oldu. Hayatımın ilk sıfırını aldım. Matematik yazılısı yaptı. Ben kağıda kağıt bana bakıyor. Ben görüp görebileceğiniz en değişik insanlardan biriyim. Bir okudu sonucu: 10/ on/ ON/ oN/On... 100 üzerinden. İdrak etmesi hayli zordu. Silkelendim. Çalışmaya başladım, seviye tespit sınavları il genelinde hep oldu hep derece yaptım ama sınıf başarım orta yani. Öyle çok iyi diyemem. Sonra bu kadın daha bir sürü kalp kırıklığına ve bezginliğe yol açarak bizi mezun etti. Kocası da bunu aldatmış, ayrıldı kocadan. O da sürekli sigara içerdi. Örnek öğretmen bunlar. Müdür yardımcısıydı adam. Herhalde ondan aldığı güçle bizi epey dövdü...

    6. sınıfa geldim. Bir öğretmen, merdivenlerin yukarısında. Kalbim hop etti.. O... Ali Hoca... O mu... O... Değil sanki... Değil evet, müthiş benzeri bir başka hoca. Rıza hocamız, edebiyatçımız. O da iyiydi ama Ali Hocadan sonra o kadar yer eden olmadı. Bir matematikçi geldi dersimize. Allahına kurban, onu da çok ama çok sevdim. Nereliydi hatırlamıyorum ama bazen bizi güldürmek için k'leri g söylerdi. Bize bir matematik öğretti. Yani Allah ondan bin kere razı olsun, matematik bu kadar kolaydı da bize niye böyle göstermiş diğer cadı dedim. Derslerim nirvanaya çıktı. Çekilin uleyn Battal Gazi geliyor modundayım. Bize lise soruları falan çözdürtüyordu. Düşünün. Yapabiliyorduk. Bir gün ÖSS'de çıkan bir soru sordu. Her sınıfa sormuşlar bu soruyu. Bizim sınıfta da bir kız vardı çok çalışkan. Her gün okula gelmeden 10 matematik sorusu çözermiş. Herkes saygı duyardı buna. Ama çok fesattı. Bir tek kendi iyi olsun isterdi. Neyse öğretmen soruyu sordu, biraz sonra zil çaldı. Herkes tenefüse çıktı. Sınıfta 3 kişiyiz. O, benim en yakın arkadaşım ve ben. Arkadaşım konuştukça benim aklım neden bilmiyorum daha iyi çalışırdı :) Konuş konuş dedim, nasıl uğraşıyorum soruyla. Bu kız da ben de bir cevap yazdık. Ben dedim 63 o dedi başka bir sayı. İlk ben söylemiştim, onun cevabını duyunca hemen süngüm düştü demek cevap o diyerek yerime gidiyordum ki öğretmen ''Dur'' dedi. ''Senin cevabın doğru.'' Kızın rengi aldan mora dönerken yaşadığım şaşkınlık ve sevinç yüreğimde kaç kuşu havalandırdı bilmiyorum. Hoca bana döndü, sınıf başkanıydım: ''Başgaan başgaaan zehir gibi kafa var sende'' dedi. Ben onunla matemetiği sevdim. Onunla matematiğin aşılmaz dağ değil aksine bulmaca çözmek gibi zevkli bir şey olduğunu anladım. Kurs verdi gitti. Pür dikkat dinledim. En arka sırada otururken spor salonuna sıralar koymuşlardı kurs için, Başgaaan naber diye seslenir beni mahcup ve mutlu ederdi. Hocam isminizi hatırlamıyorum ama sizden de Allah razı olsun. Siz de şu hayatta karşıma çıkan en güzel insanlardan biriydiniz. Liseden sonra ben çok kötü zamanlar geçirdim. Bir daha böyle güzel günlerim olmadı benim. O yüzden ellemeyin çocukların henüz acımamış yüreğine. Kim bilir güzel anıları bir tek orada var olacaktır...

    Çok uzun yazdım. Biliyorum. Ama içliyim böyle dünden beri... Okuyan ve değer veren herkese çok teşekkürler. Her daim iyi insan olmanız ve iyilerle karşılaşmanız ümidiyle..