• "Tanrı aşkına acı bana! Bir kadını sevmek! Üstelik papaz olmak! Sonra o kadından nefret görmek! O kadını ruhunun bütün ateşiyle sevmek, onun ufacık bir gülümseyişi uğruna kanını, canını, namusunu, şerefini, dünyasını, ahiretini vermeye hazır olduğunu hissetmek! (...) Sevgilisini gece gündüz hayalinde, zihninde yaşamak; sonra da onun gidip bir subay üniformasına vurulduğunu görmek! (...) Sevdiği kadın budala, sefil bir palavracıya sevgi ve güzellik hazinelerini ardına kadar açarken yüreğinde kıskançlık ve öfkeyle bunu seyretmek, bu tenin bir başkasının öpüşleri altında ürperip kızardığına şahit olmak! Daha ne bileyim, Tanrı'm! O kadının ayağını, kolunu, omzunu sevmek, mavi damarlarını, esmer tenini düşünüp hücrenin taşları üstünde geceleri sabahlara kadar kıvranıp durmak! (...) Bütün bunlar ne demektir, bilemezsin. Cehennem ateşinde kızdırılıp kızarmış kerpetenler, asıl işte bunlardır."
  • ■ Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

    ■ Araştırmacıların üzerinde anlaştığı konular vardır. Uzmanların tam anlaşamadığı konular da vardır. Bütün uzmanlar hemfikir olduklarında bile yanılabilirler.

    ■ Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

    ■ Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

    ■ Birbirinin karşıtı katı inanç sistemleri oluşur; bu sistemlere yalnızca aynı ulusal eğilimi taşıyanların inanmaları, bunların yapay olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak bu inanç sistemlerine mantık uygulamak, vaktiyle dinsel dogmalara mantık uygulamanın günah olduğu kadar günahtır.

    ■ Kendini İngiltere Kralı sanan bir deli ile tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. Bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

    ■ 1919 yılında Old Vic’de oynanan The Trojan Women (Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hector olur korkusuyla Greklerin Astyanax’ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akıl almaz buluyorlardı. Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides’in bile hayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı.

    Kısa bir süre önce, ateşkesten sonra Almanya’ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya’ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete büyük çoğunluğu oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: çocuklar, Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirlerdi. Şair Euripides seyircilerin hayalinde aşık’ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli’nin (çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

    ■ İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.

    Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır.

    ■ İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

    ■ İnsan yaşamının fiziksel olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi’nin toplam ömrünün çok ufak bir bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

    ■ Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri “engin denizler” vardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan Korku’nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.

    ■ Delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar, önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden yaşamlarını sürdürüp giderler.

    ■ Yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler

    ■ İnançlar belirsiz ve karmaşıktır; kesin tek bir olguya değil, birçok ve belirsiz türden olgularla ilintilidirler. Bu nedenle, mantığın sistematik önermelerinden farklı olarak, inançlar doğru veya yanlış gibi iki mutlak karşıt değil, doğru ve yanlışın bir karışımıdır. Hiçbir zaman siyah ya da beyaz değildirler; grinin değişik tonlarını taşırlar.

    ■ İnsanlar “gerçeği” kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir “büyük ideal”in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

    ■ En güçlü tutkularımızdan biri başkalarının takdir ve saygısını kazanma arzusudur. Bugünlerde takdir ve saygı, zengin görünen insanlara karşı duyulmaktadır. İnsanların zengin olmak istemelerinin başlıca nedeni budur. Paraları ile satın aldıkları mallar ikinci dereceden önem taşır. Örneğin, bir resmi ötekinden ayırt edemeyen ve uzmanlar yardımıyla eski ustaların bir galeri dolusu resmini toplamış olan bir milyoneri ele alalım. Aldığı yegane zevk, başkalarının onların kaça mal olduğunu bilmesidir. Halbuki dergilerin Noel sayılarındaki dokunaklı posterlerden daha dolaysız ve daha çok zevk alabilir; ancak o yolla egosu için aynı doyumu elde edemez.

    ■ Psikanalizden öğrendiklerimize göre şu gerçeği kabul edebiliriz ki, insanların hareketlerinde yöneldikleri amaçlar, bilinçli olarak seçtikleri amaçlar değildir; bu bütünüyle irrasyonel birtakım fikirleri de beraberinde getirir ve insanlara neden öyle yaptıklarının farkında olmaksızın, bu amaçların peşinden gitme olanağı verir.

    ■ İnsanların çok büyük bir bölümü, belirli bir partinin iktidarda olması durumunda çektikleri sıkıntıların çözümleneceğine gerçekten inanır. Sarkacın salınımının nedeni budur. Bir kişi bir partiye oy verir, ama mutsuzluğu sürer; bunun üzerine de mutluluk ve refahın süreceğine inanılan ütopik dönemi getirecek olanın öteki parti olduğu sonucuna varır. Bütün partilerin büyüsünden kurtulduğunda ise artık ölümün eşiğinde yaşlı bir kimsedir; gençliğinin inancını oğlu devam ettirir ve tahterevalli hareketi böylece sürüp gider.

    ■ Politikacıların özel becerisi hangi tutkuların en kolay tahrik edilebileceklerini, tahrik olunduklarında da politikacının kendisine ve çevresine vereceği zararın nasıl önleneceğini bilmekten ibarettir.

    ■ Umabileceğimiz en iyi şey şudur: olabildiğince çoğumuzun, zaman zaman önümüze konulan çekici parti programlarına inanmaktan kesinlikle geri durması, politik kuşkucular olmasıdır.

    Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir. Psikanalitik görüş açısından bakıldığında, bu parti programını gerçekten çekici kılan şeyin o arada açtığı kötülükler olduğundan ve sonuçtaki yararın da “rasyonalize etme” türünden bir şey olduğundan kuşku duymakta haksız sayılmayız.

    ■ Kendi kuşkuculuğumuz hakkında bile kuşkucu olmalıyız.

    ■ Akılsızlık ve bilinçsiz ön yargı, çoğu kez, görevi kötüye kullanmaktan daha zararlı olur.

    ■ Dünya çevresinde yapılacak yolculuk tehlikeli bir yolculuktur. Bir Müslüman, bir Tolstoy yanlısı, bir Bolşevik veya bir Hristiyan bir yerde suçlu durumuna düşmeden veya önemli gerçekler saydığı şeyler hakkında dilini tutmadan böyle bir yolculuk yapamaz. Doğaldır ki bu kural yalnızca güverte yolcularına özgüdür; yoksa kamara yolcuları istedikleri şeylere inanabilirler; yeter ki patavatsızca saldırılarda bulunmasınlar.

    ■ Eğer düşünce inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

    ■ William James “inanma arzusu” konusunda öğütler vermiştir. Ben, şahsen “kuşku duyma arzusu”nu öğütlemek isterdim. İnançlarımızın hiçbiri tam olarak doğru sayılmaz; hepsinde en azından bir belirsizlik, bir hata gölgesi mevcuttur.

    ■ Tarih ders kitaplarında her ulus yalnızca kendini yüceltmeyi amaçlar. Bir kimse kendi yaşam öyküsünü yazarsa, ondan biraz alçak gönüllü olması beklenir; ama bir ulus kendi yaşamını yazarken, övüncün ve aşırı kendini beğenmişliğin artık sınırı yoktur. Benim çocukluğumda okul kitapları Fransızların fesat, Almanların erdemli olduğunu öğretirdi; şimdi tam tersini öğretiyorlar.

    ■ Eğitimden sorumlu bürokratların gençlerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırmaksızın, sadece bilgi aktarmaktır. Eğitimin iki amacı olmalıdır: birincisi okuma-yazma, dil bilgisi, matematik gibi alanlarda kesin bilgiler vermek; ikincisi de, kendi başlarına bilgi edinmeye ve sağlıklı değerlendirme yapmaya olanak veren zihinsel alışkanlıklar kazandırmaktır. Bunlardan birincisine bilgi, ikincisine de zeka (intelligence) diyebiliriz.

    ■ Azınlıkların korunmasının yaşamsal önemi vardır. Kurallara en bağlı olanlarımız bile bir gün kendilerini azınlıkta bulabilirler. O nedenle, çoğunluğun zulmünün sınırlanmasında hepimizin yararı vardır. Kamuoyundan başka hiçbir şey bu sorunu çözemez.

    ■ Yönetici sınıfların olağanüstü dindar olma eğilimleri pragmatiktir: Kurbanlarının talihsizliklerini Tanrının takdiri olarak görmek isterler. Bu durum, asgari özgürlüğe müdahaleye gerekçe bulmayı eski günlere göre daha zorlaştırmaktadır.

    ■ Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeter ki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

    ■ Kendi başlarına bırakıldığında çocukların çoğunluğunun okuma yazma öğrenmeyecekleri, yaşamlarının koşullarına daha az uyumlu olarak büyüyecekleri ortadadır. Eğitim kurumlarının var olması ve çocukların bir ölçüde disiplin altında tutulmaları zorunludur. Ancak, hiçbir otoriteye tam güvenilemeyeceğine göre, olabildiğince az otorite kullanmayı amaçlamalı; eğitimde gençlerin doğal arzu ve güdülerinden yararlanma yollarını aramalıyız. Bu, çoğu zaman sanıldığından çok daha olanaklıdır; çünkü, ne de olsa, bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır.

    ■ Latince ve Grekçe öğrenmeye zorlanmıştım. Bunu hiç istemiyordum; artık konuşulmayan dilleri öğrenmenin saçma olduğunu düşünüyordum. Yıllar boyu sürecek bu klasik öğrenimden sağlayacağım biraz yararı büyüdüğüm zaman bir ay içinde elde edebilirdim. En zorunlu olan bilgiler verildikten sonra, eğilimler dikkate alınmalı ve öğrencilere sadece kendilerinin ilgi duyduğu şeyler öğretilmelidir.

    ■ Kötülüklerin kaynağı sistematik bir politik disiplin altına alma uygulamasındadır. Eğitimden sorumlu makamlar çocuklara, dinlerin varsayması gerektiği gibi, ruhları kurtarılacak insanlar olarak bakmıyorlar. Onlar çocukları gösterişli ve heybetli sosyal planlarının hammaddesi olarak görüyorlar; geleceğin fabrika “işçileri”, savaşın “süngüleri”, ya da bunların benzerleri olarak. Her öğrencinin, kendine özgü hakları ve kişiliği olan, başlı başına bir amaç oluşturduğunu göremeyen; onları sadece yapboz bilmecesinin bir parçası, taburunun bir eri, devletin bir vatandaşı sayan kimseler eğiticilik yapmaya elverişli değildir. İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.

    ■ Devlet tarafından eğitilen emekçilere, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir. Devletinkine karşı koyacak ana-baba propagandası olmayınca çocuklara aşılanabilecek yabancı düşmanlığının sınırı da olmayacaktır. Böylece, çocuklar büyüdükleri zaman efendileri için körü körüne savaşacaklardır. Görüşleri iktidar tarafından hoş karşılanmayan kişiler, çocukları ellerinden alınarak devlet kurumlarına gönderilmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Böylece, yurtseverlik ve çocuklara karşı insancıl duygusallığın birlikte uygulanmasıyla, toplumun adım adım iki kasta bölünmesi hiç de olanak dışı değildir; üst tabakadakiler evlilik kurumunu ve aile bağlarını koruyacak, alt tabakadakiler yalnız devlete sadakat besleyeceklerdir.

    ■ Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, uygulanamayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.
  • "Tanrı aşkına acı bana! Bir kadını sevmek! Üstelik papaz olmak! Sonra o kadından nefret görmek! O kadını ruhunun bütün ateşiyle sevmek, onun ufacık bir gülümseyişi uğruna kanını, canını, namusunu, şerefini, dünyasını, ahiretini vermeye hazır olduğunu hissetmek! (...) Sevgilisini gece gündüz hayalinde, zihninde yaşamak; sonra da onun gidip bir subay üniformasına vurulduğunu görmek! (...) Sevdiği kadın budala, sefil bir palavracıya sevgi ve güzellik hazinelerini ardına kadar açarken yüreğinde kıskançlık ve öfkeyle bunu seyretmek, bu tenin bir başkasının öpüşleri altında ürperip kızardığına şahit olmak! Daha ne bileyim, Tanrı'm! O kadının ayağını, kolunu, omzunu sevmek, mavi damarlarını, esmer tenini düşünüp hücrenin taşları üstünde geceleri sabahlara kadar kıvranıp durmak! (...) Bütün bunlar ne demektir, bilemezsin. Cehennem ateşinde kızdırılıp kızarmış kerpetenler, asıl işte bunlardır."
  • Başkasının hayalinde yaşanır mı ?
    Peki tamam!Anlatayım sana,bu düzende benim gördüklerimi?Dinle!Başta sen kendi romanının kahramanımısın?Etrafına bir bak?Zaten başkasının hayalinde yaşamıyormusun?Mesela giydiğin giysiler vazgeçemediğin aksesuarlar... Ağzındaki sigara,elindeki telefon,üzerindeki yarısı naylon ve boya olan elbise…Bu şehir senin hayalin mi?hava kirliliği,boğuculuğu ,dilsiz kalabalığın seni ittiği o kasvetli ruh hali?Almak zorunda hissettiğin yeni mobilyalar yeni eşyalar,sana sürekli;tüket,harca,al diye fısıldayan cebindeki kağıt parçaları ve plastik kart....en pahalı marka gömleği,en akıllı telefonu alıp,yurtdışında en pahalı tatilde bir selfi çekip,en olup,hit olup ama zirvede yalnız kalmak mı senin hayalin? Cebinde son çıkmış telefon varken alo demekten çekindiğin dostların,herkese bu kadar yakınken uzak olmak,iletişim araçları etrafı kaplamışken,iletişimin kendisinin olmadığı bir dünyamıydı hayalin?Şehrin tıkalı trafiğinde bunalarak evine zarzor dönerken,çuvalla para verip aldığın son model arabanla kaza geçirip ölmen senin hayalin olamaz değil mi? Apartman denilen hapishanelerde yaşamakmıydı hayalin?Komşuna iyi akşamlar demeye bile çekinen ama internette ,sanal çevresinde ''Bay aforizma'' kılığıyla dolaşan bir sahte yüzmüydü hayalin?Aradığı cevapları,söylemlerin havada uçuştuğu , eylemlerin kısır kaldığı sosyal paylaşım sitesi adı altındaki network kanüllerinden almaya çalışan içindeki boşluğun maneviyatla alakalı olduğunu anlayamayan,sos mu yoksa sosyal mı olduğunu anlayamamış gençlermiydi hayalin?Tıklar aleminde bir tık mı kalmaktı hayalin?
    Görevleri bir kenara atan arzu ve iştahlarmıydı hayalin?
    Bilinçaltını boş şeylerle dolduran televizyon,internet,filmler,sanal gerçeklikler senin hayalinmiydi?Dizi izlerken ezan sesini duymamakmıydı hayalin?Senin planınmıydı çocuğuna rahman ve rahim olan allahın adıyla demeyi nasihat ederken,televizyondaki gölgelerin gücü adına diye bağıran çizgifilminde açık olması? Göremediğin bulanıklaştırılmış kutsallarmıydı hayalin?
    Senin hayalinmiydi tükettiklerinin seni tüketmesi?Tüm elektronik aletlerin yaydığı radyasyonlar,çocuğunun okulunun hemen yanına dikili bir baz istasyonu olması senin hayalinmiydi?Marketten aldığın raf ömrü bir yıl olan bisküvi,pet şişeden içtiğin su,tüm işlenmiş gıdalar,yemek için evine aldığın genetiği değiştirilmiş pirinç ve tüm bunları bilinçsizce tüketmeyi bırakamayıp sağlığını kaybetmek senin hayalin olamaz heralde?Senin hayalinmiydi bunca zararlı şeylerle insanları hasta edip sağlıkları ile oynamak?Senin hayalinmiydi insanları tedavi etmek yerine ilaçlara bağımlı kılmak?
    Alışkanlıklara teslim olup,boşvermişliğin akışında kaybolmakmıydı hayalin?
    İnsanların boş yere ölmesi senin hayalin miydi? Daha çoğunu almak,daha güçlü olmak, hegomonya,savunmasız insanların üstüne bomba yağdırmak,ırkçılık,paylaşılamayan enerji kaynakları ,göçler,açlık,zulüm savaşlar….cetvelle çizilmiş ülke sınırları,yapay sınırlar,yapay devletler,yapay demokrasiler,yapay seçimler,yapay medya,yapay gazeteciler,yapay örgütler,yapay savaşlar...Ve belki daha fazlası... bunlar sadece benim aklıma gelenler...senin hayalinmiydi böyle bir dünya?Tüm bunlar için,bunlar uğruna dünyanın enerjisini bitirmek.Senin hayalin miydi?
    Demek ki yaşanıyormuş,başkasının hayalinde.Yaşıyormuşuz!Evet!Doğa'yı, doğasını ve inancını kaybeden insan başkasının hayalinde yaşar.''İnandığımız gibi yaşayamassak,yaşadığımız gibi inanmaya başlarız
    Erhan Altunay
    Eklemeler yapılmıştır.
  • "Tanrı aşkına acı bana! Bir kadını sevmek! Üstelik papaz olmak! Sonra o kadından nefret görmek! O kadını ruhunun bütün ateşiyle sevmek, onun ufacık bir gülümseyişi uğruna kanını, canını, namusunu, şerefini, dünyasını, ahiretini vermeye hazır olduğunu hissetmek! (...) Sevgilisini gece gündüz hayalinde, zihninde yaşamak; sonra da onun gidip bir subay üniformasına vurulduğunu görmek! (...) Sevdiği kadın budala, sefil bir palavracıya sevgi ve güzellik hazinelerini ardına kadar açarken yüreğinde kıskançlık ve öfkeyle bunu seyretmek, bu tenin bir başkasının öpüşleri altında ürperip kızardığına şahit olmak! Daha ne bileyim, Tanrı'm! O kadının ayağını, kolunu, omzunu sevmek, mavi damarlarını, esmer tenini düşünüp hücrenin taşları üstünde geceleri sabahlara kadar kıvranıp durmak! (...) Bütün bunlar ne demektir, bilemezsin. Cehennem ateşinde kızdırılıp kızarmış kerpetenler, asıl işte bunlardır."