• 112 syf.
    http://elestirihaber.com/...kavurmacioglu-yazdi/

    Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

    Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

    Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

    Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

    Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

    Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

    Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

    Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

    Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

    Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

    Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

    Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

    Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

    Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

    Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

    Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

    Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

    Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

    Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”

    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!


    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------


    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...


    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.


    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.


    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...

    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...

    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.

    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.

    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.

    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...

    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.

    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."

    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”

    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”

    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)

    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.

    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...

    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.

    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...

    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...
    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...

    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..

    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M
  • 116.
    “Öznenin” Bilinmeyen Dünyası. — En eski zamanlardan şimdiye değin insanların en zor kavradıkları şey, kendi haklarındaki bilgisizlikleridir! Bu, sadece iyi ile kötüye ilişkin şeylerde değil, çok daha önemli şeylere ilişkin olanlarda da böyledir! Her vaziyette insan davranışının nasıl oluştuğunu insanın bildiği, çok kesin olarak bildiği yolundaki çok eskiden kalma çılgınlık, hala hayatiyetini sürdürüyor. Sadece “kalbi gören tanrı” değil, sadece eylemini hesaplayan eylemci değil.., hayır, bir başkası da bir başkasının eyleminin oluşmasında önemli olan şeyin ne olduğunu anlayıp anlamadığından kuşku duymuyor. “Ne istediğimi biliyorum, ne yaptığımı biliyorum özgürüm ve bunun sorumluluğunu taşıyorum, başkalarını sorumlu tutuyorum, bir eylemden önce var olan bütün ahlaksal olanakların ve iç devinimlerin isimlerini söyleyebilirim; nasıl isterseniz öyle davranırsınız… bu konuda kendimi ve sizleri anlıyorum!” — Eskiden herkes böyle düşünürdü, hemen hemen herkes hala böyle düşünüyor. Ama, bu konuda büyük kuşkucu ve hayran olunacak yenilikçiler olan Sokrates ile Platon “doğru eylemin doğru bilgiyi izlemesi gerekir” biçimindeki vehim önyargıya, en büyük yanılgıya safça inanıyorlardı.., bu temel ilkede bir bilgi, hala bir eylemin özü için vardır, biçimindeki genel çılgınlığın ve karanlığın mirasını taşıyorlardı. “Eğer doğru eylemin özünün kavrayışını doğru eylem izlemeseydi, çok korkunç olurdu”… o büyüklerin bu düşünceyi ispatlamak için gerek gördükleri tek tarzdı bu; bunun tersi onlar için düşünülemez ve delice bir şeydi… oysa aslında bunun tersi, ezelden beri her gün ve her saat ispatlanan çıplak gerçekti! İnsanın esasen bir eylem hakkında bilebileceğinin onu yapmaya asla yetmediği, şimdiye dek bilgiden eyleme hiçbir durumda köprü kurulmadığı “korkunç” hakikatin ta kendisi değil mi? Eylemler asla bize göründükleri gibi değildirler! Dış dünyadaki şeylerin bize göründüğü gibi olmadıklarını öğrenmek için çok sıkıntı çektik… peki öyleyse! İç dünyadaki durum da bundan farklı değil! Ahlaksal eylemler gerçekte “biraz başkadır…” daha fazla bir şey söyleyemeyiz: Bütün eylemler temelde bilinmemektedir. Bunun tersi genel inançtı ve şimdi de genel inançtır: Karşımızda en eski gerçekçilik var; bugüne kadar insanlık: “Bir eylem bize nasıl görünüyorsa öyledir” diye düşünüyordu. (Bu sözcükleri tekrar okuyunca aklıma, Schopenhauer’de çok vurgulanan bir yeri, onun hem de vicdanı sızlamadan bu ahlaksal gerçekçiliğe bağlandığını ve hala bağlı kaldığını ispatlamak için, aktarmak geliyor: “Gerçekten içimizden her biri iyiyi ve kötüyü tam anlamıyla bilen, iyiyi sevip kötüden tiksinirken kutsal, yeterli ve mükemmel bir ahlak yargıcıdır… eğer kendisinin değil de başkalarının eylemleri araştırılıyorsa ve o sadece onaylayıp onaylamayacak ise ve uygulamanın yükü başkalarının sırtında taşınacak olduğu sürece, içimizden her biri bütün bunlara sahiptir. Buna göre herkes günah çıkarıcı olarak doğrudan doğruya tanrının yerini tutabilir.”)
  • 348 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Spoiler içerebilir! ‘‘Bir devletin tebaası değiliz, devrimle oluşturulmuş bir toplumun üyeleriyiz.’’ diyor Odocu Anarresliler kendileri için. Buna karşılık olarak Urraslılar’da, ‘’Siz Odocular bir çölü seçtiniz; biz arzlılar bir çöl yarattık’’ diyorlar. Odocular yıllar önce Urras’tan taşınarak (tabi toplumun alt sınıfı çoğunlukta olmak üzere) kendi istekleriyle ayrılıp devletsiz bir yaşam kuruyorlar kendilerine. Yönetim yok, herkes kendisinden sorumlu. Yargıya gelince tek yargı toplumsal vicdanınız ve en önemlisi Mülk yok ve bu sebeple hırsızlık da yok. Böyle diyor Ursula bize kitabında bir yerde ‘’Mülkün olduğu yerde hırsızlık da başlar’’ Peki ya fikirler, düşünceler? işler burda bozuluyor gibi bir bakıma aslında. Zeki, idealist aynı zamanda fizik üzerine ileri derecede çalışmaları olan Shevek ve yaşamı boyunca aslında pek de bir şey başaramamış ve bu açığı başkalarının başarılarını üzerine alarak aslında Odocu toplumda bir ‘’Çıkarcı’’ örneği olan Sabul arasında gerçekleşen durumlar göz önüne alındığında. Benim aklıma takılan tek nokta da bu oldu Annares’in kurduğu bu toplum düzeni konusunda aslında. Kitaptaki karakter Sabul Odocuların bahsettiği bir çıkarcı örneği belli ki toplumsal vicdanı onu yargılamamış Shevek’in fikirlerine konarak yalnızca kendisine zarar vermediği de aşikar. Peki Sabul nasıl tespit edilecek ve Shevek’in ya da bir başkasının hakkı nasıl korunacak? Sanırım hikayede burada zaten işler bozuluyor Onun dışında Anarres her halükarda daha adil bir toplum. Açlık varsa herkes aç, kıtlıktan, krizden yalnızca bir sınıf etkilenmiyor, herkes aynı oranda aç kalıyor. Toplumda yapılması gerekli onların deyimiyle pis işleri ( tuvalet temizliği gibi) herkes yapıyor ve belirli aralıklarla işler bir kurum tarafından güncellenip tekrar paylaştırılıyor verimli sonuç alınmasa da adil sonuç doğuran gülerken herkesin güldüğü, ağlarken herkesin ağladığı bir toplum düzeni. Öte yandan, Urras ise benim fikrimce bizim şuan bulunduğumuz durumun bir kaç seviye sonrası. Sınıf farklılıkları hat safhada hizmet sektöründe çalışanlar iyi beslenememekten hayat kaybederken üst sınıf bürokratlar lüks bir hayat yaşıyorlar. Romandaki bu olaylar bu durumları analiz eden amacı toplumu iyileştirmek, ilerleriye taşımak için Anarress’ten Urras’a gidip gelen fizikçi Shevek’in başından geçiyor. Son olarak elinden gelen her şeyi yapan Shevek hikayenin sonunda evine döndüğünde ise
    ‘’ Elleri bomboştu, her zaman olduğu gibi.’’
  • 432 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Şimdi buraya dökmüş olduğum sorular, duygu ve düşünceler Doktor Breuer ve Nietzsche'nin kurmuş olduğu satranç masasında bir seyirci olarak düşündüğüm hamleler. Ne kadar gidebildiyse gidebiliyorsa gidebilecekse bir insan ve ne kadar yüzleşebiliyorsa...

    Ben bir kadınım ve ne kadar özfarkındalığa sahibim ? Bunu gizlemek için ne kadar bedel ödüyorum, hangi bedelleri ? Kendime ne kadar değer veriyorum ve bunun için ne kadar çabalayıp saygı duyuyorum? Bunu başaramadığım için kendimi yüceltilmiş batıl duygulara mı teslim ediyorum ? Bunu başkalarının çıkarına mı yoksa yine de kendi egom uğruna mı sarfediyorum ? Hayatımın ne kadarı bana ait ? Yaşam mücadelesinde kendimi başkalarına mı adıyorum ? Yoksa kendi mi adamaktan kıvanç mı duyuyorum ? Çevrem gerçekten beni ben olarak görebildi mi ? Varsa eşim çocuğum ve en başta tabi ki bana evrene geliş mucizeme vesile olan annem ve babam... Sahi en çok benliğime şahit olan kimdi ? Sevinçlerime şahit olan nesneler mi, üzüntüme şahit olan bir yıpranmış mendil mi endişelerime şahit olan karşı kaldırımdaki bir çocuk bakışı mı korkuma şahit olan arkamda duran köpek mi huzuruma şahit olan camda raks eden yağmur damlası mı ? , Sahi hangileri ? En yakın bildiklerim mi yoksa en çok hissetiklerim mi ? Peki ne önemliydi en başta hissetmek mi yakın bulmak mı ? Neden duyguların zirvesini gizleme gereği duydum ? Benim dışım bana ne kadar saygı duydu, duyardı? Ya da ben bu saygınlığı onlardan görebilmek için ne yaptım ? Bir sey yapmalı mıydım ? İçim neden yumusacıkken taş gibi sertleşme gereği duydu. Çevreme görüneni göstermemek için mi yoksa aynı döngüye onları da katmak için mi ?Bencil miydim ? Neden bir şeyleri gizleme gereği duydum ?ört pas ettiğim bazı şeyler ya başkasının ışığı idiyse ya da olsaydı ? Neden sert kayaların yerini sakin kumsala bıraktım ? Gün gelip deniz hoyratça sakin kumsalımda tuttuğum şeyleri alıp götürmedi mi ? Oysa sert kayalara çarpsaydı olabilir miydi ? Hayatın ne kadar anında kendimle çarpışmayı denedim.
    Karşıma kaç defa çıktığında özümle bir masaya oturabildim ? Hadi onu o masada öylece bırakıp gittim diyelim içimde bıraktığı sesin yankısından kurtulabildim mi ? O sesin yerini neden bazen mutluluğa bazen aileme bazen işime bazen mala mülke bazen hileye bazen bir dalgaya bazen bir acımaya ve en çokta egoma bıraktım ?
    Su gibi akıp giden zamanda zamana ayak uydurup çıkmaktan ziyade biraz olsun dalgalanmayı denemedim . Her dalgalanışta içimde büyüyen köpüklerden neden gün yüzüne çıkan baloncuklar üflemeyi bilemedim? Ve neden sonrasında o ferahlıkla akıp gidemedim. Sert kayalar zarar görmezdi sadece onlarla yüzleşirdim. Zamanında su gibi ileriye aktığını sanırdım. Fakat zaman geride bir şeyler bırakırsa ben hayata kapıldıkça beni kemirdiğini anladım ve ne zaman bunu anlasam sert kayalarlar yüzleşmenın kıymetini anladım. Benim dışımda her şey ayak uydurmuştu oysa zamana ve suya ve bende bu düzenin bir parçası değil ilk hamlesiydim.

    Ne zaman nereye gizlendim bilmiyorum. Bir bulsam vuracağım kendimi yeniden diriltmek için yaşama. Ne ailem ne malım mülküm ne de dış dünya beni gizlemedi ben onları oluşturup ardına gizlendim. Ama her gizlediğim yerden bir çuval yüklendim hayatıma. Konuşuyorum şimdi içimdeki sesle sırtımdaki çuvalları yere bıraka bıraka yanlız sahip olduğum şeylerden kaçarak değil acıya rağmen değil acıyla birlikte. Gözlerimi kapatıyorum yeniden başlamışcasına her yerde olabileceğimi keşfediyorum. Hayal edebildiğim için değil orada olabildiğim için ve anlıyorum ki içimdeki ses ; Hayat, git gidebildiğin kadar değil kendinle çarpışabildiğin kadar .

    Ben bir adamım. Keşke erkek mi doğmalıydı bir insan ? O zaman daha mı kolay olurdu her şey istediğin ilişki istediğin statü istediğin zaman ve istedigin güç ? Peki benim için kolay mı oldu sahiden ? Ben birini seviyorsam ya da ona karşı bişeyler hissediyorsam kıskançlıkla mı tutabilirim bu hisleri ? Baş ağrısında aldığın ilacın seni uyuşturması gibi, dozunda aldığıma rağmen niye kemiriyor bu duygu içimi niye merek ediyorum her an bu hislerinin sahibini ? Acaba aynı şeyi mi bekliyorum ondan hayır hayır olamaz bunu beklemiş olamam sanki . Bir gün güzel gelir ikinci gün iyi gelir üçüncü gün boğmaz mı bu doz beni? Neden güveni iliklerime kadar hissetiren huzur dolu bir yolu ardımda bırakıp ondan sıkılıp ya da onu görmezden gelip sarpa saran bir yolun peşinden gidiyorum? Gerçekten huzurlu yoldan sıkıldığım için mi cıkıyorum o yoldan yoksa o yolu bana sıkıcı yapan şeylerden mi kaçıyorum ? Bana bir yolda huzuru düşünmem de engel olan şey ne kim ? O yola girmeden o yola girdiğin anda içimin duvarlarla örüleceğini söyleyen kim ? O yola istediğim zaman mı girdim yoksa dinlenmek için mi o yolu seçmiştim ? Yoksa o yola adım attığım güvenin sahibiyle en yüce duyguları paylaşabilmek için mi seçtim ?
    Ben bir babaysam neden gün geçtikçe çocugumun gözündeki ışığı ona geri yansıtamıyorum ? Beni böyle taş duvara çeviren şey ne kim benden bunu bekliyor ya da buna en başta sebep oldu ? Yanlış bir kapıdan mı girdim yoksa yanlış kulaklara mı ses verdim ? Halbuki canını dişine takıp mücade eden tek insan ben değilim . O halde içimden gelen bu kaçıp gitme isteğini bana sunan ne kim ? Acaba bazı şeylere ait olmak yerine sahip olmayı mı seçtim ? Zamanında en güzel şeyin sevgi olduğunu düşünüp sevgime gösterdiğim şefkate ne oldu onu orada öylece bırakıp yoluma mı baktım ? Çevreme kendime olan vicdani motivasyonumu mu düşürdüm?

    Dış dünya öyle ya da böyle her seye ulaşmama yardımcı oldu . Gün geçti aracım amacım oldu. Ama samimiyetim neden azaldı? Çocuğum annesindeki şefkati neden bende bulamaz oldu. Ben zamanın bir yerinde görüneni gördüğümden daha mı önde tuttum. Dış dünya bana bazı şeyleri istediğim için degil de gerekli olduğu için mi peşinden gitme mi öğretti ? Eşim o neden bir gün olsun gözlerinden bıkkınlık sezdirmedi çaresiz bakışlar savururken ben neden duyguları mı gizlercesine gözleri mi ondan kaçırma gereği duydum ? Ona gerçekten sadece kendi dünyamla sarılabilmeyi başarabildim mi ? Yanlış zaman yanlış tercihler yanlış duygularla dolu bir serüvenin yerini doğru zaman doğru yer ve doğru duygularla doldurabilir miyim ?
    Ve şimdi ne isem o olacağım !
    Asıl mücade dışımda değil içimdekiymiş meğer. Ben ne zaman bu sessizliğe gömmüşüm kendimi. Şimdi kendime aileme ve zamana sahip değilim sadece ait.


    Ben bir insanım hakikati arıyorum kendime ve kendimden ötesine... Aradığım şey aynı zamanda beni arıyor geç bulma pahasına da olsa ona gidiyorum bazen geride bir şeyler unutuyorum düşünceler ayaklarıma takılıyor, dönüyorum dolaşıyorum iniyorum çıkıyorum başka bir yola çıkıyorum ve bir bakıyorum gözlerimin göğünde kalbimin derinlerinde derin bir ağırlık buluyorum sevgi sadakat şefkat emek huzur ve umut dolu bir hazine bir gram olsa bile belki ona tutunuyorum..

    Hakikat onunla yüzleşmek belki bir nefes kadar uzak belki bir ölüm kadar yakın... Keşfet, anla , bul, yaşa ve sonra özgürlüğün serin sularında gün ışığının, gece gökyüzünde yıldızları seyredebilmenin ihtişamını ve yaşamın tadını çıkar....

    Her ne kadar bir incelemeden uzak olsada bazen kitaplar sadece hissettirir. Keyifli okumalar dilerim.
  • 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir tarafta bir çocuğun penceresinden seyredilen masum bir dünya... Beyaz gemisi ve Maral Ana'sından, yani hayallerinden başka kimsesi olmayan bir çocuk...

    "İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenemez, gelişemez." diyor yazar kitabın son kalp atışlarında. Bir yerde o özün olmadığı ve o tohumun filizlenemediği ruhlar, insanlar; Orozkul ve diğerleri. Diğer yanda içindeki özü koruyan, vicdanının kökü kopmamış bir çocuk... Ve dedesinin kökleri zayıf, pasif vicdanı. 'Cehalet' diye adlandırdıkları hayal dünyası ve inançları, Maral Ana'ya karşı duydukları sadakat, zihin için cehalet olabilir lâkin kalp için bilgeliktir. Öyle saf, öyle temiz bir kalbin ürünüdür ki bu inanç, o özden öylesine büyük bir kalp filizlenmiştir ki, Maral Ana'nın cansız bedeni önüne serilse dahi ona olan inancı yitmemiş, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddetmiştir. Hayatı boyunca Maral Ana'nın o şefkatli yüreğini yüreğinde hissedip adetâ Maral Ana'nın insan vücudu olan dede, onu kendi elleriyle katlettiğinde kendini de katletmiştir. İçindeki o çocuk kalbi yavaş yavaş yitirmiş, Orozkul'un, yani kötülüğün kuklası olmuştur.

    Romanın sonlarında bir çocuğu hayallerine bu kadar bağlayıp onu kendi elleriyle sökmüş olduğu düşüncesinin vicdan azabını yaşamaktadır zirâ kalbindeki o özü, o çocuk vicdanını, kendi elleriyle söküp atmak zorunda kalmıştır. Aslında çocuğun hayalleri sökülmemiştir, aksine daha çok güçlenmiştir ve içindeki o iyilik tohumu öylesine büyümüştür ki, ebediyete kadar uzanmıştır... Etrafındaki bütün kargaşaya, dünyevi bütün sorunların içinde kaybolan insanlara karşın, çocuk her zaman kendi zihninde, kendi dünyasında yaşamaktadır. İyilik ve kötülük aslında iç içedir ve bir savaş içindedir; görünüşte Orozkul'un, yani kötülüğün hâkimiyeti sürerken, bu güç kılıfına bürünmüş güçsüzlük otoritesine karşı iyilik içten içe hep savaşmaktadır ve bu savaşı, dedesi yenemese de çocuk yenmiştir. İyiliğin köklerinin sağlamlaşması için de bir güç gereklidir, tek başına bir zafer elde edilemez; savaşılacak bir düşman olmalıdır ki gerçekten zaferi tadıp güçlü olduğunu söyleyebilesin. Dedesi, içinde kışkırtımayan bir nefs canavarı olmadığı için iyilik tohumlarını yeşertebilmiştir lâkin gün gelip de o nefs canavarı çaresizliğinin sırtından güçlenince, o gün o ormanda tetiğe basmış ve savaşı kötülük yenmiştir. Eşinin söylediği o cümleler, para kazanmayana 'adam' denilmeyeceğini söyleyen zihni ve ardından acizlik duygusu, o tetiğe basmasına sebep olmuştur. Kitabın başında da söylediği gibi: "Onun tek üstünlüğü bundan ibaretti. Başkalarının gözünde küçük düşmekten korkmamasıydı." Ve bu üstünlüğü giderek yitirince başkasının gözünde küçük düşmekten korkması, çaresizliği, onu kendi içinde küçültmüştü... Lâkin hâkikî iyilik, içindeki o nefs canavarını yenince ortaya çıkar. Hayatı boyunca inandığı bir hayali, içinde bulunduğu çaresiz durumun korkusuyla kaybetmiş ve hikâyede o çocuk vicdanı, o özden filizlenen iyilik çiçeği, yavaş yavaş solmuştur. Bu benim fikrimce, romanda iyiliğin kötülüğe yenilişinin sembolüdür.

    Bir yandan da romanda hâlis kötülüğün sembolü Orozkul vardır. Orozkul, kendi zayıflığını örtmek için içinde bulunduğu konumu kullanan; içindeki ayıbı örtmek için başkalarının yüzüne kara çalan, bir insanın karakterden yoksunluğunun yansımasıdır. Paranın hüküm sürdüğü bir yerde, güzel sözün ve güzelliğin yitirilmiş hâlidir. Zayıf insanların içsel hesaplaşmaları yok denecek kadar azdır, içlerindeki vicdan mahkemesinde asla kendilerini cezalandırmazlar; zaten o mahkemeden yoksunluğu, çevresindeki herkesi suçlu ve kendini yargıç yapar. Orozkul'un çevresindeki herkese karşı duyduğu öfkesi, suçlayıcı tavrı, kendi içindeki zayıflığın dışavurumudur; sürekli içki içip zihnini sarhoş ederek içindeki o kirli öfkeyi ve kini dışarı salmasa, kendi içindeki kirle yaşayamayacak duruma gelecektir... Öyle kirli bir dünyaya sahiptir ki, kendi bile kendisine dayanamayıp kaçış yolunu sarhoşlukta bulur; bir insana kendinden kaçışları mutluluk veriyorsa, o insanın içinde içsel hesaplaşmaları yığılıdır. Ve vicdanından uzaklaşan insan, kötülüğe yaklaşır. Orozkul, romanın sonunda dahi görünüşte gücünü koruyup Maral Ana'yı katlettirse de, o boynuzunu parçalarkenki hayvanî öfkesi, aslında asıl yenilginin gösterimidir. "Bundan da büyük kafaları kıracağım! Bundan da büyük boynuzları parçalayacağım!" diyerek baltayı boynuza vurması, insanın nefsine köle olarak gelebileceği en alçak andır... Hakikâtte yenilen Orozkul'dan başkası değildir. Çünkü o, asla bir balık olamayaktır... Çünkü iyilik çiçeğinin çürümüş, kokmuş hâli kalbinde serilidir.

    Ve çocuk... İyiliğin mûnis sembolü. Her şeye rağmen yürekten istediği beyaz gemisine doğru yüzen balık... Mısır koçanı boyunda bir çocuk, büyük bir karakterin ardında... Orozkul gibi insanların hiç acımayacağı, boğazından tutup parçaladığını zannederken son anlarında bile Maral Ana'yı ve beyaz gemisini düşünüp boğazındaki o elleri hissetmeyecek kadar güçlü bir tohum. Bir şimşek gibi çakmaktan vazgeçmeyen, ebediyete kanat açarak dallarını gökyüzüne uzatan iyilik ağacı. Çocuk vicdanını her şeye rağmen korudukça filizlenip açtı, ebediyete uzandı. O çocuk, insanlığın özü; insanın en muazzam noktası. İnsan ahlâkının en saf hâli. Onun kalbindeki özü koruması gibi insan vicdanını korudukça, o tohumda filizlendikçe insan ahlâkı, insan, insan olma bilincini hatırlayacaktır, demeye çalışıyor benim fikrimce yazar son cümlelerinde. Ve çocuk bir balık olup beyaz gemisine yüzerken, içimizde onu hissedebildiğimiz kadar güçlenecek iyilik, çocuk. Yazarın, "Çocuk okuyucunun yüreğinde kendine bir sığınak bulursa, bu çocuğun gücü olacaktır," dediği gibi... Bu roman, kötülüğün iyiliği devirmesi gibi görülebilir perdenin görünenen yüzünde, lâkin siyah taş beyaz şahı devirmemiştir, beyaz piyon devrilirken siyah şahı kaybıyla yenilgiye uğratmıştır. Zirâ o, içindeki hırsın mağlubu olmuştur.

    Kitabın son cümlelerinde de söylediği gibi:

    "Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur.Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır."