• Bu kitapla ilgili ilk söylemek istediğim şu ;
    Yk yayınları nasıl ki Kuyucaklı Yusufu en romantik karakter olarak nitelendirmiş bende bu hevesle kitabı okuyup şaşmıştım hatta şaşırmıştım yüklemi hafif kalır düpedüz bozulmuştum.
    İşte Aragon'un "dünyanın en güzel aşk hikayesi" gibi iddialı bir cümleyi söylemesi üzerine az çok şüpheyle yaklaşsam bile benim dünyaya yeni bir gözle bakmama sebep olacak bu kitabı hevesle okumaya başladım.

    Buradan sonrasını kitabı okumadıysanız okumamanızı tavsiye ederim ;

    Ben önce Daryan ile başlamak istiyorum.
    Daryan, - Cemile hikayesini anlatan- Seyit 'in ailesinin avılına bir zaman gelmiş askerden yaralı olarak dönen öksüz bir delikanlıdır.
    Sessizliği, ciddiyeti, herkesin belirgin bir saygı ya da ciddiyetle yaklaştığı karakteri, gizemli halleri benim karakter olarak çok hoşuma gitti. Çünkü bu tarz karakterleri severim. Onun sessizce içinde yaşadığı aşkı sevdim. İçinde yaşadığı sürece.


    Sadık; benim asla içime sindiremediğim bir karakterdi. Cemile ile evlenmesi ona karşı kaybettiği bir yarış sebebiyle ya da sevmesi sebebiyleydi. Bu iki ihtimalden ben hep ilki üzerinde durdum. Yazdığı mektuplar sonunda sadece bir cümle ile selam gönderdiği karısına tüm gelenekleri bir kenara bırakıp herkesi şok etmesine sebep olsa dahi özel bir mektupla sevgisini anlatsa idi ben onun severek evlendiği fikrine bağlanabilirdim. Hatta bu fikre içim o kadar ısınırdı ki Sadık'a karşı duyacağım sempati yüzünden Aragon'un bahsettiği o en güzel aşk hikayesini Sadık'ın içinde arardım. Fakat değildi, çekip giden karısını değil herhangi bir kadını bile en aşağı erkekten aşağı görecek sığ zihniyette bir adamdı nefret ettim. Fakat bu nefret bile Cemile'ye olan tutumumu değiştirmedi. Günümüz dizilerinin aldatılma hikayelerinde hep bir şeye rastlarım kocası ilgisiz, kocası düşüncesiz, kocası vesaire olan kadınların kendilerine pekala güzel davranan adamlara gönül bağı kurmaları ve bizim aldatmaya sempati duymaya başlamamız...

    Cemile'den devam edeyim, bir türlü bir yere koyamadığım bir karakterdi benim için. Çalışkan, dobra, zeki ve neşeli birde üstüne çok güzel. Ama hikayenin sonunu sezmiş olmamdan sanırım ben Cemile'ye okuduğum süre boyunca hep önyargılı yaklaştım.
    Seyit'in yengesi olduğunu okuduğum andan beri Cemile benim için o kadar "Evliydi" ki birkaç yerde "Cemile evli bir kadınsın sen" kısmı aklıma geldi ve ben bu dürtüyle Daryan ile aralarında geçen o konuşmalarda o romantizmi alamadım.
    Yine de Seyit'in dediği gibi düşünceler içime saplanır saplanmaz söküp atıp okumaya devam ettim.

    Vardığım sonuç şu oldu Sadık bana kalırsa Cemile gibi birisini haketmezdi. Hatta altın saçlı olsa bile aşağı diye tanımlayan bir erkek hiçbir kadını haketmezdi.
    Ama benim kutsalım şudur ki evlilik asla bir ihaneti haketmeyecek kadar derin ve muazzam bir olaydır. Ben ihaneti pek sindiremedim.
    Cemile aşkını kalbine gömüp evinde otursun demem! Ama Sadık döndüğünde ayrılmak istese 'az çok ayrılığın çok çok çok zor olduğunu tahmin etsem bile' ondan ayrılmalı Daryan'a öyle gitmeliydi belki. Konu aşk için savaşmaksa, aşk için her şeyi göze almaksa mevzu, belki Cemile'den bu savaşa girmeyi kabul edecek cesareti beklerdim. Onun o korkusuz hareketlerine dobra karakterine belki bunu yakıştırırdım. Fakat nedense bu fikir bana bir ütopyada bahsetmiştim gibi hissettirdi.


    Ben Aragon'un bulduğu o en güzel aşkı bulamadım kitapta, çok iyi betimlenmiş karakterler, çarpıcı şekilde işlenmiş bir konu, bir solukta okunacak bir hikaye ve yazara hakkını verecek bir anlatım buldum fakat en güzel aşkı bulamadım. Bende Aragon gibi, daha evvel bildiğim karakterler gözümden düşsün istedim Darcy'i Daryan'la unutmayı derinden istedim. Feride gibi çarpıcı bir karakteri benimsemeyi bekledim. Fakat beceremedim. Bunun yanında okunmaya, vakit ayırmaya, üzerine düşünmeye değer bir kitap olduğunu da söylemeden geçemem.
  • Az önce kapadım kitabımın arka kapağını. Öylece bakakaldım bir süre. Hissettiklerimin etkisi geçmeden incelemesini yapmak istedim. Ama şimdi ekrana öylece bakakaldım, neresinden başlasam NASIL anlatsam diye. ÇÜNKÜ BU RUH HALİYLE KİTABIN ETKİLERİNİ ANLATABİLECEĞİMİ SANMIYORUM. Sanırım başından itibaren başlamak en doğrusu.

    Paris’ten Çiçeklerle kitabı bir önce okuduğum kitaptı ve Nazi döneminde işgal edilen Paris konusu işlenmişti. Konusu aynı olunca bu kitapla devam etmek istedim. Ancak yanılmışım... Aynı dönemi yansıtsalar da Hannah o dönemi daha çarpıcı bir şekilde neredeyse tüm yönleriyle ele almış. Fransız askerlerinden esir kamplarına düşenleri, yurtdışından Fransaya gelen Yahudiler ile Fransa doğumlu Yahudileri, Fransız vatandaşı katolikleri, Fransız işbirlikçileri de işlemişti. Tabi ki işgalci kuvvet Wehrmacht, Gestapo ve SSye de değinmişti. Onların içinde de iyiler ve kötüler olduğunu Viann’in evine el koyan iki Nazi subayı aracılığıyla gayet içten ve detaylı bir anlatımla gördük. Yüzbaşı Beck, en az Viann kadar gördüm içinin derinindeki pamuk kalbi. Rachel ve ailesi için kendini tehlikeye atman takdire şayan. Ahhhh, Rachel gibi nicesine yetebilseydin...

    Bir annenin çocuğundan ayrılması kadar zor bir şey yok dünyada. Rabbim kuzuları analarına, anaları kuzularına bağışlasın. Başlarına gelecek belalardan yavrusunu uzak tutmak için o cennet kokusundan uzak durup ayrı kalmayı göze alabilen tüm annelerin ellerinden öpüyorum. Rabbim o mini bedenlerle hasretinizi ahirette dindirsin inşallah. Kitabın son 50-60 sayfasını okuma halimi
    “Boğazımda bir düğüm
    Gözümde damlalar”
    diyerek tasvir edebilirim. Ariel’in hahama teslim edilme sahnesinden ve üzerimdeki etkisinden kurtulamamışken, yetişkin Ariel’in o konferansta Viann’i bulması beni derinden sarstı. Bugünlerde bu konuda hassas olmam da bu kısımda ağlamama sebep oldu.

    Rossignol ailesinin asi ve kural tanımaz olarak bilinen dişi aslanı İsabelle, sen ve senin gibiler bu güç gösterisini hep içlerindeki sevgiye duyulan açlığı bastırmak için yaparlar. Bunu yaparken tüm hayatını imkansız gibi görülen zor işlere harcaman ayakta alkışlanır. Belki ailen o dönemde seni anlayamadı senin onları anlayamadığın gibi ama sen hep ailenin bir parçasıydın. Yaptığın fedakarlıklarla ülkende gerçek bir “bülbül” oldun. Şahsında Nene hatunları da gördüm. Onları da andım. Ruhunuz şad olsun ülkesi için anneliğinden, gençliğinden, kadınlığın verdiği narinliğinden vazgeçen hassas ve fedakar kalpler, ruhunuz şad olsun. Sizler kahramanısınız hayatlarımızın.

    Herkes gibi ebeveynler de bocalayabilir, sendeleyebilir. Hayatın dalgalarında boğuşurken çocuklarından ayrı düşüp sorumluluklarını yerine getiremeyebilir. Ama iş başa düşünce bir baba da tıpkı bir anne gibi, yavrusu için canını hiçe sayabilirmiş... Julien Rossignol ve diğerleri ışıklarda uyuyun.

    Vefa öyle bir rüzgardır ki, üzerinden yıllar da geçse arada binlerce kilometre de olsa sizi sürükleyebilir. Bu kitapta vefanın adı Ariel de Champlain idi.

    Kitabı okurken kendi ülkemizin verdiği bağımsızlık savaşını düşündüm sık sık. Bizde de yaşanan benzeri olayları, atılan kocaman adımları, dağ yürekli kahramanlarımızı... İsrail’i de düşündüm. Acaba bu uğursuz dönem yaşanmasaydı, yine böyle vicdansız bir yönetim mi sergilerlerdi? Bu yönetim anlayışları başlarına gelen bu durumun bir sonucu mu? Ve daha bir sürü şey...

    Kristin Hannah kalemini çok beğendiğim bir yazar ve bu kitabıyla farkını bir kez daha kanıtlamış ve sürükleyiciliği ile çarpıcılığını bir tık daha yükseltmiş. Çeviride, yazım ve noktalamada hata olmaması ayrıca artı puan. İçerik zaten 100 puan herkesin okuyup üzerinde derinlemesini tavsiye ettiğim kitaplar arasında yerini aldı. Şimdiden keyifli okumalar.

    Kitapla kalın.
  • ''Abartıyorum çünkü anlaşılmak istiyorum.'' diyen Franz Kafkaya selamlarımı göndererek başlamak istiyorum incelemeye. :)

    Kitabı bitirip diğer incelemelere göz attığımda karakterin genel ruh haline ve yalnızlığına üzülenler olduğunu gördüm. Bu durum benim için aynı değil, hatta tam tersi bundan zevk aldığımı, böyle olması gerektiğini düşünüyorum.
    Çünkü karakterin şikayet ettiği yalnızlığı anlatmaktan derin bir haz aldığını hissettim. Ki bu kitabın Sartre'nin felsefesinin özeti niteliğinde olduğu söylenir. Tutarlı bir felsefeye sahip olduğunu düşünüyorum ve bu kitaptan önce okuduğum ''Edebiyat Nedir?'' eserinde de anlatmanın, yazmanın, aktarmanın derin bir haz olduğunu, insanı özgürleştirdiğini sık sık belirtiyor.
    Yalnızlıktan bahsederken betimlemelere bu kadar sık başvurması ve ayrıntıları didik didik ederek yeni ayrıntılar sunması bence bu yüzden.
    Karakteri özümsemem ve onun ruh halini yaşamam benim için çok zor olmadı açıkçası. O anlatırken ben de benzer duygular içinde buldum kendimi ve sorgulamalar yapmaya başladım. Bir süre sonra karakter Sartre'nin yazıya dökülmüş haline dönüşünce bu kez onun felsefenin derinliğini ve hazzını yaşamaya başladım. Eksiklerini arayarak kitabın bazı sayfalarına notlar aldım, araştırmak için.
    Kurgudan yoksun bir kitap olmasına rağmen içindekini açmak için yazıya, yazarak özgürleşmeye çalışan bir adama şahit oluyoruz kitapta.
    Çok sevdiğim ve altını çizdiğim yerleri zaman zaman tekrar okuyacağım bir kitap oldu.
  • Yirmi sekiz yaşındaydı. Yaklaşık yüz elli adet antidepresan, elli adet uyku ilacı alarak intihara teşebbüs etti. Hastaneye kaldırdılar. İki gün sonra ayağa kalktı. Gece ikide usulca, kimse görmeden hastanenin pis, köhne tuvaletine giderek kendini o pis, köhne tuvaletin kapısına ayakkabı bağcıklarıyla astı. Yirmi sekiz yaşındaydı.

    Nedense içime en çok dokunan ölümlerden biridir Sarah Kane’inki. Kutu kutu ilaç içtikten sonra kaldırıldığı hastanede biraz güç toplar toplamaz kendisini pis bir tuvalette, üstelik bulabildiği tek şey olan ayakkabı bağcıklarıyla öldürmesinden değil sadece, Kane’in yıllar süren yardım çağrısına dünya olarak hepimizin sessiz kalmasından, onu göz göre göre ölüme yollamış olmamızdan dolayı. Gerçek şu ki intihar edeceğini intihar etmeden önce bir şekilde söylemeyen hiç kimse, ama hiç kimse yoktur. Hepimiz oradaydık ama hiçbirimiz Kane’i duymadık.

    Kane, tuttuğu günlüklere intihar etmeden önce müteaddit kere “Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor…” yazmıştı. İşin kötüsü haklıydı da. Muhtemel ki Kane’e rastlamış olsak biz de çok sevmeyecektik onu. Bu yüzden, ne zaman çok sevmediğim biriyle karşılaşsam Sarah Kane gelir aklıma. Birini sevemiyorsam bu, Sarah Kane’i ölüme göndermemizde kendi adıma olan payımdır. Sevmediğimiz her insan potansiyel bir Kane’dir çünkü.

    Sarah Kane’in pek sevilmeyen bir insan olduğu için mi ağır depresyonda olduğu, yoksa ağır depresyonda olduğu için mi pek sevilmeyen bir insan olduğu, tavuk ve yumurta ilişkisi gibi, içinden çıkması zor bir konu. Nitekim, pek de sevimli olmayan kimselerin biz onlara sevgi gösterdikçe kendiliklerinden, sevilecek kişilere dönüşmesi ilginçtir. Birinin sevimsiz davranışını da “Beni sevin! Sevginize çok ihtiyacım var!” yönünde bir yardım çağrısı olarak okumaya meyilliyimdir hep. Sevgiye en çok ihtiyacı olanlar, sevilmesi en zor olanlar.

    Sarah Kane öldüğünde geride beş tiyatro oyunu ile bir film senaryosu bırakmıştı. Ölmeden kısa bir süre önce tamamladığı 4:48 Psychosis oyunu, henüz hiçbir yerde oynanmamıştı. Sarah Kane’in arkadaşı da olan oyun yazarı David Greig, oyun için yazdığı bir önsözde, 4:48 Psychosis‘in, yazarının ölümünden sonra oynanacağı neredeyse kesin şekilde bilinerek yazıldığı açık bir oyun olduğunu söyler. Oyunun konusu klinik depresyon, çok ağır gelen bir acı, kendine zarar verme ve intihara dair düşüncelerdir ki bunlar o sırada yazar Kane’in bizzat yaşamakta olduğu şeylerdir. Bu nedenle oyunu Kane’in kişisel hayatının realitesinden ayırmak güçleşir. Nitekim Michael Billington The Guardian gazetesinde oyunu “75 dakikalık bir intihar notu” olarak nitelemiştir.

    Oyunun biçimi de, içeriği olan psikozun somut haldeki ifadesidir. Türkçe’ye “4:48 Psikozu” olarak çevirebileceğimiz 4:48 Psychosis, bildiğimiz tiyatro kalıplarının dışına çıkar. Karakter veya karakterlere dair hiçbir bilgi, oyunun ne şekilde sahnelenebileceğine ilişkin hiçbir ipucu yoktur. Zihinsel ve ruhsal karmaşayı, anarşiyi ifade eden “psikoz”, oyunun metninde de biçimsel bir karmaşa ve anarşi üzerinden verilir. Kimliğine ilişkin hiçbir şey bilmediğimiz, boşluktan, karanlıktan gelen bir sestir bizimle konuşan. Rastgele numaraları rastgele serpiştirilmiş halde buluruz sayfalarda. Diyalog ya da konu bütünlüğü, anlam birliği, okuyucunun hazır bir çerçeve içine yerleştirebileceği olay düzeni yoktur. Psikotik bir zihnin karmaşasıdır metinden çıkan. Kocaman bir boşluktan, derin bir karanlıktan çıkıp gelerek dört bir yana dağılırlar, bazen adeta hücum ederler. İçinden çıktıkları boşluk ve karanlığa dair bazı hislerimiz oluşur, nereye gittiklerini ise bilmeyiz. Metinden çıkanların nereye gittiğini sanki Kane’in oyunu yazdıktan hemen sonraki intiharı belirlemiş, oyunu bir anlamda bu ölüm ve şekli bütünlemiştir.

    Başka bir deyişle, 4:48 Psychosis oyununa hayat veren, Sarah Kane’in ölümü biraz da. Çok derin bir yaşama sancısı ve ölüm arzusu dışında her şeyi belirsiz olan bu oyunu, Sarah Kane’in intiharı canlandırıyor, Sarah Kane’in hayatından ziyade ölümü hayat veriyor ona. Oyunun somut, bağımsız metni, bu nedenle ilginç bir ayrımın ortasında durmakta. Yazarı hayattayken, oyunu ölü; yazarının ölümüyle birlikte oyunu değişik bir biçimde hayata kavuşuyor ve Sarah Kane oyunu üzerinden, farklı bir biçimde yaşamaya başlıyor bu sefer de. Sarah Kane acısını, ölüyor olduğunu çok derin bir şekilde haykırıyor oyununun satırlarında. Onun bu acıdan gerçekten de ölmüş olduğunu bilmek, o satırlardaki acıyı ete kemiğe büründürerek çıkarıyor karşımıza. Charles Spencer’ın Telegraph gazetesinde belirtmiş olduğu gibi, oyunu derin şekilde kişisel bir feryat olarak görmemek, ona insan olarak sırt çevirebilmek mümkün değil. 4:48 Psychosis, salt bir edebiyat metni değil artık gözümüzde. Ve yaşarken bize feryadını duyuramamış olan Kane, öldükten sonra ancak bu şekilde duyuracağını bilerek yazıyor bu “intihar notu”nu.

    Bir açıdan bakıldığında, yazılan her kitabın bir çeşit intihar notu olarak görülebileceğini düşünüyorum. Yaşam ve ölüm arasındaki çok sıkı ilişki, eser verme sürecinin da ayrılmaz bir parçası. Bu konuda, özellikle Rosemary Gordon’ın çok önemli bulduğum araştırmasına değinmek isterim.

    Jungçu analist Rosemary Gordon, yaratıcılığı incelediği kitabının adını Ölmek ve Yaratmak: Bir Anlam Arayışı (Dying and Creating: A Search for Meaning) koyar. Yaratmak ve Ölmek başlığı yerine, Ölmek ve Yaratmak‘ı tercih etmiştir; zira, kendi iddiasına göre, bu ikisi birbirleriyle şaşırtıcı derecede iç içe geçmekte, aynı anda tecrübe edilmektedir.

    Ölüm ve hayat arasındaki yakın ilişkiye dair çok şey söylenip yazılmış. Burhan Sönmez’in Masumlar romanında “Ölüm hayatın zıddı değil aynasıdır.” (2012, s. 72) diye bir cümle vardır. Rainer Maria Rilke, ölümü anlayan kişinin aynı zamanda hayatı da anladığını, ölümü doğru şekilde kutsamanın hayatı da kutsamak olduğunu söyler. Romancı Antoine de Saint-Exupery de İnsanların Dünyası romanında benzer şekilde “Yaşama anlam veren şey, ölüme de verir” (1982, s. 186) yazar. Rosemary Gordon az önce sözünü ettiğim kitabında, hayatın anlamını arayışla ölümünü anlamını arayışını, kişinin gerçek benliğini arayışıyla sıkı sıkıya ve kaçınılmaz şekilde ilişkili olduğunu öne sürer (s. 12). Gordon, uzun yıllara yayılan analist tecrübesine dayanarak, yaratıcılığın kişinin ölüm düşüncesiyle kurduğu ilişkiye son derece bağlı olduğundan her geçen gün daha emin olduğunu söyler. Dış dünyada ölüm ve yaşam/yaratım birbirine ne kadar bağlıysa, bireyin hayata verdiği anlam ve yaratma kabiliyeti de, ölüme verdiği anlama o kadar bağlıdır. Gordon, ölümün bütün psikolojik gerçekle çok derinden ilgili olduğunu, kişinin ölüme yaklaşımının, ondan etkilenme yoğunluğunun, ölüm korkusunun, ona verdiği sembolik anlamın, hem bir bireyin hem de bir kültürün kişiliğini ciddi olarak etkilediğini ve şekillendirdiğini iddia etmektedir.

    Yaratıcılık, kuşkusuz, değişime açık olmakla son derece alakalı. Gordon da, değişimi kabul edebilmenin, kaçınılmaz ve son değişim olan ölümü kabul edebilmeyi de kapsadığını anlatır. Değişimi kabul edebilme hayatın bir parçası olduğu gibi, ölümü kabul edebilmek de yaratıcı olabilmenin bir parçasıdır.

    Yaratıcılığın ölüm ve yaşam arasında durduğu gibi, sanat eseri de ölüm ve yaşam arasında bir yerdedir. Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı eserinde “Sanat da hayat ve ölüm arasında salınmaktadır. Sanat eseri de yaşamsal bir enerjiyle dolup taşmaktadır ama neticede sadece cansız bir nesnedir. Sanatın gizemi buradadır.” (2011, s. 66) yazar. Sokrates “Ölme cesareti, var olma cesaretinin testidir” demişti. Henry Miller, Rimbaud’nun “İnsan yaşamak istediği şey için ölür.” gibi bir cümle kurabileceğini yazmıştır (bkz. Miller, 1994, s. 99). Seneca da, “Ölmeyi tercih etmek, yaşama sanatının bir seçeneğidir” diyerek intihar ve yaşam arasındaki ayrılmazlığa dikkat çekmek ister.

    Eser verme güdüsü, ölümün varlığına dair bir farkındalıkla son derece ilişkili. Ölümlü olmasaydık, arkamızda bir eser bırakmaya dair bu denli güçlü bir ihtiyaç duymazdık. Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz ve yaşadığımızın farkına varmamız, aynı zamanda ölüyor olduğumuzun farkına varmamızdan ayrılabilir bir şey değil. Ölümlü olduğumuzun bilincine vardıkça yaşamda ortaya çıkardığımız işlere daha çok sarılıyoruz. Yaşamaya dair yaptığımız anlamlı işler, ölüme verdiğimiz anlamla bu nedenle ilişkili ve aynı nedenden dolayı her kitabın bir çeşit intihar notu olarak okunabileceğini düşünüyorum. Sarah Kane’in oyunu ise, ölümü ve intiharı anlattığı ve bunları psikoza dair bir belirsizlik zemininde anlattığı için, Sarah Kane’in gerçek hayatındaki ölümüyle birlikte konuyu daha da ilginç bir yere getiriyor. Sadece Sarah Kane’in eseri değil, her eser bir yardım çağrısı; Tarkovsky’nin ağzından söylersek, her eser bir dua, bir yakarış. Sarah Kane’nin ölümü ise, bu çağrıya cevap vermediğimiz için aramızda yaşıyor.

    David Greig, 4:48’in Sarah Kane’in her gece uykudan uyandığı saat olduğunu söylüyor. Uzun yıllar boyunca çok ağır depresyonda olan Sarah Kane uyumakta ciddi güçlük çekiyordu ve ilaçlar yardımıyla uykuya dalabildiğinde de geceleri uyanıveriyordu. Bir anlamda, acısı uyandırıyordu Kane’i; bu nedenle de 4:48, tüm o uyuyamama, uyuyup uyanma halinin, Kane’in yaşadığı ruhsal ızdırabın simgesi olmuştu Kane için. Nihayet uykuya dalabilme ile aniden uyanmanın, uyku haline geçip acıyı unutmakla acının yeniden başlamasının ortasında duruyordu 4:48.

    David Greig, oyunun içinde sıkça yer alan ve başlıkta da geçen 4:48’in sabah 4:48’e, İngilizce ifade edecek olursak, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan “a.m.” (after midnight) zaman dilimine işaret ettiğini söyler. Ben ise, oyunda 4:48 saatinin İngilizce’deki genel alışkanlığın aksine hep boş bırakılmasını, “4:48 a.m.” veya “4:48 p.m.” ifadelerinin veya 4:48’in “a.m.” mi “p.m.” mi olduğuna dair hiçbir ipucu olmamasının anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bilindiği gibi, İngilizce’de saatler “a.m.” ve “p.m.” ibareleriyle beraber kullanılıyor; ve “a.m.”, az önce belirttiğim gibi, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan zaman dilimine işaret ederken, “p.m.” (post midday) öğlen 12’den gece 12’ye kadar olan zaman dilimini imliyor.

    4:48, bana göre, Sarah Kane’in uyku ile uyanıklık arasında olduğu ayrım değil sadece. 4:48, sabah 4:48’i mi akşam 4:48’i mi ifade ettiği oyundaki her şey gibi açık bırakıldığı düşünülürse, gecenin gündüze, gündüzün de geceye evrildiği o dönüşüm vaktini, koyu ve kesin değil, alaca karanlığı sembolize ediyor benim zihnimde, tam da oyunun ruhuna uygun olduğu gibi. Hayat, tezatların birbirini içinde barındırdığı bir yer. Yaşam ölümü, ölüm yaşamı, mutluluk mutsuzluğu, mutsuzluk da mutluluğu içinde taşıyor. Geceyi doğuran gündüz olduğu gibi gündüzü doğuran da gece; ve bu, yaşamı doğuranın ölüm olduğu gibi ölümü doğuranın da yaşam, mutluluğu doğuranın mutsuzluk olduğu gibi mutsuzluğu doğuranın da mutluluk olduğu gerçeğinden çok da farklı değil. Hem geceden gündüzün doğduğu sabahı hem de gündüzden gecenin doğduğu akşamı ifade eden şafak vakti, her iki durumda da 4:48’den geçiyor.[1] Genel bir şafak vaktinin, Sarah Kane’e özel dakikası 4:48. Her iyi sanat eserinin özelliği olduğu üzere, aynı anda hem çok özel hem çok genel ve özel olmasının içinde o durumun genelliğini de barındırıyor. Sarah Kane’in özelinde 4:48, yaşama doğru mu gidiyor yoksa ölüme doğru mu, yoruma açık, içinde hiçbir şeyin mutlak olmadığı 4:48 Psychosis oyununun doğasına uygun şekilde. Sarah Kane şimdi başka bir yaşam formu içinde yaşıyor. Bu yaşam formunun, tamamına bir anlamda Kane’in ölümüyle eren 4:48 Psychosis oyununu yazdığı sırada olduğundan daha üstün, mutluluk kavramına daha yakın bir form olup olmadığı edebiyat ve yaşam konseptleri üzerinden tartışılabilir.

    Rus şair Sergei Yesenin, 1925 yılında intihar eder. İntihar etmeden önce, Sarah Kane’e benzer şekilde, herkese veda ettiği bir ayrılık şiiri bırakır geride. İsmi de “Ayrılık Şiiri” olan bu “intihar notu”nun son iki dizesi şöyledir:

    Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,

    Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.

    Sergei Yesenin’in çağdaşı olan bir başka Rus şairi, Vladimir Mayakovski, Sergei Yesenin’in şiirine kendi yazdığı bir şiirle karşılık verir. “Sergei Yesenin’e” adlı bu uzunca şiirin tamamını burada paylaşamayacağım, ama Yesenin’in son iki dizesine karşılık gelen sonunu alıntılamak isterim:

    Yarınlardan

    koparıp

    almalıdır mutluluğu

    insan.

    Şu yaşamda

    en kolay iştir ölmek.

    Asıl güç olan

    yepyeni bir yaşama

    başlamak. (çev: Yurdanur Salman)



    Her eserin kendisine ait bir hayatı vardır. Eser tamamlandığı, somut bir biçim aldığı andan itibaren, yazarından ve dünyadan bağımsız bu özel hayatını kendisi yaşar. 4:48 Psychosis, bu açıdan farklı, tartışılır bir yerde duruyor; Sarah Kane’in onun vasıtasıyla geçtiği yeni hayatı gibi. Bir edebiyat metnini okuduktan sonra, o metni okumadan önceki kişi değiliz hiçbirimiz. Sarah Kane sadece kendisi değil, bizi de yeni bir hayata bırakıyor bu aynı zamanda “intihar notu” olma özelliği taşıyan edebiyat metni ile. Artık Sarah Kane’in acısına duyarsız kalmış olduğumuz ve bunu değiştiremeyeceğimiz bir dünyada yeni bir yaşama başlamak durumundayız, Sarah Kane’i onunla aynı dünyada yaşarken hiç tanımamış, okumamış olsak da. Zira 4:48 Psychosis, bizimle aynı dünyada yaşıyor. Sarah Kane’in, oyununda elimizle dokunabileceğimiz hissini verecek bir gerçeklik, çarpıcılıkla anlattığı acı her yerde, bu dünyada, ve aramızda yaşıyor. Kimliklerini bilmediğimiz, ama aramızda yaşadıklarını bildiğimiz Sarah Kaneler gibi. ( http://ayrintidergi.com.tr/...ayakkabi-bagciklari/ )

    Kitabı okumak isteyenleriçin: ( http://nakostrait.blogspot.com/...-448-psikoz.html?m=1 )


    Ek: Kitabı ilk okuduğumda psikolojik olarak çökmüş olduğum bir dönemdeydim. Kendimi mükemmel ötesi yalnız ve yaşamayı istediğim için değil de zorundaymışım gibi tercih ettirildiğimi hissediyordum. Kısacası büyük bir çöküşteydim ve bir silah alıp kafama sıkmak istiyordum. Bunun için dürüst olmayan çevreye sahip arkadaşlarımdan bile yardım istemeyi gecelerce düşündüğüm oldu. Hatta intihar mektubu felan yazacaktım neredeyse. O denli kötü duruma geldim. Sonra bu kitap çıktı karşıma. İntihar etmem için yoktan sebepler uydurdum kendime. Birden Sarah Kane'e aşık oldum (!). Onun yaptığı gibi bileklerimi kesmek istedim. Ancak birinin beni bulup kahramanca (!) kurtarabileceği düşüncesiyle vazgeçtim. En çok da anneme 2. bir evlat acısı yaşatmamk için vazgeçtim. Bundan pişman mıyım? Hayır, ama bu ilerde yapmayacağım anlamına gelmiyor. Bu yüzden bu kitabın bende özel bir yeri var. Ne zaman okusam duygulanırım. Beni hayata bağlar. Kitabı okuyup insanlara bakış açınızı değiştirin derim. Çünkü bir insan bir davranış sergiliyorsa bir nedeni vardır. Ön yargıyla yaklaşmayın!