• Öncelikle yazara, imzalı kitabını hediye olarak gönderdiği için teşekkürlerimi sunmakla başlamak isterim.Epey uzun zaman oldu alalı ancak her kitabın bir okunma zamanı vardır,inancıyla kitap sırasını bekledi ve onu bugün okuma şansım oldu.

    Öncelikle belli olduğu üzere kitap temelde, psikolojik çözümle,bilinçaltı ve hayal dünyasının kurgusal gerçekliği/gerçekdışılığı üzerine inşa edilmiş olarak karşımıza çıkıyor.Kullanılan dil yer yer akıcı olmakla birlikte yer yer anlam ve olay bütünlüklerinden kopma noktasına geldiğinden okuru yoran bir hal alıyor.Eminim herkeste durum aynı olmayacaktır.Olayların(bilinçaltı senaryoları) karakterler ekseninde sürekli ve hızla değişimi,okuru Bay Şair’in hayal dünyasında bir kovalamaca içine sokuyor.Kurgusal kopukluklar ve tamamlanmamış cümleler,bitmemiş meseleler varmış gibi hissettirdi pek çok yerde.Bu nedenle bir sonraki olayın içine girdiğimde bir öncekine dair bir bitmemişlik ve bağlantısızlık sorunu olduğunu düşünüyorum.

    Duyguların aktarımı kimi yerlerde çok güçlü kimi yerlerde eksik ve yetersiz.Diyalogların akıcılığı ise kitabı hızla okunabilir kılması açısından başarılı.İtalik ile yazılan kısımlarda duygu aktarımı ve geçişleri sanırım daha güçlüydü.Ve hikayeyi kurtaran ve ona kısmen de olsa anlam derinliği kazandıran bölümler olduğunu düşünüyorum.

    İlişkileri ise Bay Şair’in hayal gücünün sınır tanımazlığı,bilinçaltında biriken ve ruh dünyasına yansıyan sıradışı bir nevrozun yaratımı olan ilişkiler silsilesi olarak tanımlamak gerek sanırım.

    Genel hatlarıyla farklı bir roman.İnsana adeta zihinsel jimnastik yaptıran,kurgusal anlamda bir miktar yetersiz olduğunu düşündüğüm ve daha güçlü bir finalle bitirilse daha çarpıcı bir etki yaratırdı,diye düşünmeden edemediğim bir roman.Bunun da nedeni seçilen konunun zor bir yerden olması ve aktarım konusunda yetersiz kalınması.Hikayenin dinamikleri bilinçaltı,zihinsel devinimler,obsesif durumlar,hayal gücü,psikolojik süreçler vs..Ve hayatın içinde bağlantılı olunan kişilerle bu kurgunun yapılması.Belki de bu nedenle bu alanlara bilimsel olarak fazlasıyla hakim olmak gerek,eğer bir romana aktarım söz konusu olacaksa.Çünkü daha sağlam bir etki yaratması okuru daha derinlemesine sarsması gereken bir hikaye.Fakat amacına yeterince ulaşmamış diye düşünüyorum.Ve elbette aynı zamanda okurun da altyapısal olarak bu bilgilerin ucundan kıyısından geçmiş olması gerek.

    Ama az önce de dediğim gibi tür bakımından pek çok farklılık taşıması nedeniyle herkeste farklı anlamlar,duygular ve bulgular açığa çıkarmaya müsait bir niteliğe sahip.Herkesin hayal gücü,ruhsal dünyası,yaşanmışlıkları ve kişiliğinin katkıları romanın başka boyutlarıyla anlamlandırılmasına olanak tanır.

    Yine de yazarı, böylesine zorlu bir konuyu cesaretle hikayeleştirmesi ve aktarmaya çalışmasındaki çabası nedeniyle kutluyor,gelecekteki yapıtlarında başarılar diliyorum…
    Keyifli okumalar dilerim.
    Sevgiler...
  • Yazıma Ham kelimesinin anlamından bahsederek başlamak istedim.( Yazar da böyle başlamış kitabına.) Ham; farsçadan dilimize gelen bir sıfat. 5 tane de anlamı var.
    [sıfat] Yenecek kadar olgun olmayan (meyve)
    "Ham elma."
    İşlenmemiş (madde)
    "Ham petrol."
    İdmansız
    "Ham vücutla ancak bu kadar koşabilirim."
    Gerçekleşme kolaylığı veya imkânı olmayan
    "Ham hayal. Ham teklif."
    Kaba, toplum kurallarını bilmeyen, incelmemiş
    "Ne ham adam!"
    Yazar, Ham kelimesinin anlamı ile şiirlerine ve yazılarına derinlik katarak hayatın anlamını okuyucularına aktarmaya çalışmış. Hayata bir kere geliyoruz ama bu hayatı kendi isteklerimiz doğrultusunda değil başkalarının bildiği bize gösterdiği kalıplarla yaşıyoruz. işte Burcu Bakdur bu kalıpların aslında hayatımızı ne kadar etkilediğinden bahseder. Bu kalıplar yüzünden sevgi ile bakamıyoruz dünyaya. Sevgimiz sulanmayan çiçekler gibi soluyor.

    Beni en çok etkileyen deneme yazısı Eli ve Sing'in Cennet İnşası oldu. Burada zamanın ilerlemesini, bir yerlere yetişerek ya da bir yerlerde zamanı düşünerek geçirilen hayata bir eleştiri yapılıyor. Şöyle bir düşündüğünüzde haklı değil mi? Zamana göre yaşamaya çalışıyoruz. Zamanı düşünüyoruz. Peki ya sizce zamanı durdurmak mümkün mü? Bu soruyu hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda düşünülmesi gerekir. Mecaz anlamda bence bir insanın kafasında biten bir durum. Zamanı durdurmak bu kadar zor olmamalı. Zamanın hayatın bütününe eklenerek yaşamaya çalışmasını engelleyebilir miyiz? Denememiz gerekir.

    Kitaptaki denemelerde mutlak bir son yok. Siz kendi sonunuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Sorular sorarak yapıyorsunuz bunu. aslında yazar burada size kendinizi sorgulatmak istiyor. Ne istediğinizi, ne yapacağınızı, ne olduğunu anlamanızı istiyor.

    Şiirler de ise yaşanmışlık kokarak hayatta yer almak istiyor. Bu yeri onlara sizin vermenizi bekliyorlar sanki. Ben de böyle bir his uyandırdılar.

    Eğer yeni bir kitap arayışındaysanız ve deneme okumaktan hoşlanıyorsanız size önerebilirim.
  • Her şeyin güzel gittiğini, hayatınızın mükemmel olduğunu düşünün. Sonra... Yaşamda daima rastlanılan ama size uğrama ihtimalini dahi aklınızdan geçirmediğiniz olayların başınıza geldiğini... Civamsı duygularınızın hayatınızın bir parçası olduğunu...
    Öncelikle şunu belirtelim ki takıntılı bir yapınız varsa, okuduğunuz her psikolojik vakayı kendinizle özdeşleştirecekseniz, kısacası hastalık hastası olacaksanız okumayın derim:) Ama bu konuda mantıklı düşünebilirim, olayları, olaylarımı objektif değerlendirebilirim diyorsanız da mutlaka okuyun.
    Her şeye rağmen hayatı sevebilmek, hastalığı kabullenip ilaç içme mahkumiyetine bile sevgiyle bakabilmek var bu kitapta. Hayatı kitaplar olan birinin, tüm zorluklara rağmen devam edebilme mücadelesi. Karakterini senin bile çözemediğin yaşamda; her halinle mutlu olabilme yetisini göreceksiniz. Niye, neden diye sorgularken dahi, gene olsa ,ilaç kontrollü olarak, bu hastalığı seçerdim demesi belki de beni en etkileyen yerlerden oldu.
    Bipolar, manik-depresif duygudurumbozukluğu yaşayan Kay Redfield Jamision uluslararsı bir uzman ve Amerikan Üniversitesinde bir tıp profösörüdür. Kendini bu hastalığa adamıştır. 17 yaşından beri yaşamaya başladığı bu duygularla mücadelesi yer alıyor kitapta. Sacede o yaşamış demiyorsunuz okurken, siz de onunla birlikte yaşıyorsunuz. Manik dönemlerinde onunla çoşuyor, yıldızlara çıkıyor, kendinizden geçiyorken; depresyon dönemlerinde onunla birlikte kabunuğunuza çekilip isteksizlik sarmalında gidip geliyorsunuz. En önemlisi de, garip de olsa bu hastalığı seviyorsunuz.
    "Her şey bittiğinde kimler olayları anlatmama nezaketini gösteriyor?" işte en etkilendiğim cümle bu oldu.Delilik... Uçsuz bucaksız, rastgele yaşanan, çılgın duygular... Alınan ilaçlar, tedaviler... Ama sonra her şey eskisi gibi, değişen o aralıkta yalnız sizsiniz. Ve bu sona gelişte ne yapacağını bilememe... Kime ne anlatılır ki? O davranışlar, sinir krizleri, tuhaflıklar, kabına sığmayan haller sonra devamında gelen sinmişlik... Evet bu benim diyorsunuz. Kabulleniyorsunuz. Hayat da devam etmekte. Ama bu devamlılığa her seferinde yeniden başlamak ne kadar kolay olabilir ki?
    Okudukça şaşkınlığımın arttığı bir hastalık: Manik-depresif duygudurumbozukluğu. Çılgın fikirler, kendini uçuyor hissetme, sonsuz enerji, kabına sığmayan hareketler, varlığınla gurur duyup herkesi etkileme isteği... Önce hastalıktan bahsediliyor kitapta, daha sonra ilacı reddetme, ilaca dönme serüveni yer alıyor. Bunlar zor, sıradışı ama acaba bu sıradışılık zevkli mi eş zamanlı? Peki ilaçların iyileştireceği kesin midir? Her şeyi kendi başarması gerektiğine inanan biri için ilaç gurur kırıcıysa ya? Bir de yan etkiler tabi... Ancak tüm bu sıradışı duyguları depresyon izlemektedir. İçine kapanık, üşengeç, ölüm isteğiyle dolu, varlıktan utanma haliyle yaşayan biri intihardan başka ne düşünür ki? Peki tüm bu git gel yaşam mı, ilaçlar mı?
    Okul, iş hayatının yanısıra aşklarına da yer verilir. Aşkını , evliliğini dahi yıkan bir hastalık düşünün... Peki gerçekten seven dayanır mı tüm bunlara? Zor bir soru. Ama kitapta bunlar o kadar güzel sorgulanıyor ki, düşünerek zihninizi yorduğunuzu hissediyorsunuz.
    Hastalığa ilişkin araştırmalar, ismi hakkındaki değerlendirmeler ile son buluyor kitap.
    Kendi tekdüze hayatımıza bakıp, tüm yaşadıklarına rağmen hayat dolu bir kadının varolma mücadelesini okuyunca bir kere daha düşünmek gerekmez mi?
  • PEDRO PARAMO
    Yazar: JUAN RULFO
    Çeviri: SÜLEYMAN DOĞRU
    DOĞAN KİTAP 3. BASKI


    *** İYİLİĞİN KARŞITININ HİÇBİR GERÇEKLİĞİ YOKTUR.

    ÖKLİD

    130 Sayfalık bir kitap Pedro Paramo. Kitabı okunmaya bitirdiğimde aklıma ilk gelen şu oldu: iç içe olan 3 öyküyü içeren 130 sayfalık dev bir roman ve acaba kaç yazar bu kadar kısa sayfaya bu kadar olay kurgusunu bu kadar anlatıcı ve zamana sığdırabilirdi. Kitabı elime alıp okumaya devam ettikçe karşıma zamanın, anlatıcıların ve mekanların değiştiğini gördüm ve ister istemez notlar alıp okumaya devam etmek zorunda kaldım. Kitaba olan hayranlığım her sayfasını çevirdikce artarak devam etti. Juan Rulfo ya hayranlığım kitabı 2. kez okuduğumda bir kat daha arttı. Çünkü farklı anlatıcılar farklı zamanlar ve iç içe geçen 3 öyküde ( yaklaşık 8 sayfa fax kağıdı not tutmama rağmen) ve bunların birleşmelerinde kurgularında ben tek hata bulamadım.
    Juan Rulfo Pedro Paramo kitabında bazı cümleler varki anlattığı mekanın fotoğrafını öyle bir çekmişki anlatısında tek bir toplu iğne başı kadar ışık dışarı sızmıyor bana göre.
    Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazarı Gabriel Garcia Marquez, yoksulluk içinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazılış sürecini daha sonraları anlatırken, edebiyat çevrelerinden bir dostunun bir gece evine geldiğini ve “Sen yazı yazdığını sanıyorsun. Al da bunu oku.” diyerek Marquez’in önüne bir kitap attığını anlatır. Arkadaşı gittikten sonra Marquez kitabı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla okur. Bitirir ve yeniden bir kez daha okur. Kitabı bıraktığında tanyeri ağarmaktadır. Kitap Juan Rulfo’nun “Pedro Paramo” sudur. Marquez kitaptan o denli etkilenmiştir ki Yüzyıllık Yalnızlık eserinde Pedro Paramo’dan bir cümle alarak Rulfo’ya bir selâm gönderir. Susan Sontag’a göre Marquez, Pedro Paramo’yu ezbere bilir. Pedro Paramo’nun hayaletlerle dolu kasabası Comala, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki Macondo kasabası için bir esin kaynağı olmuştur. (ALINTIDIR.)
    Juan Rulfo Pedra Paramo; umarım ki romanın roman tadında nasıl olabileceğini, roman kurgusu, romanın anlatıcıları, mekan ve zaman geçişlerini daha iyi anlamak ve hissetmek adına 130 sayfaya bunları sığdırabilmenin muhteşemliği gözden kaçırmadan okunması gerektiğine inancımı bu kitap perçinlemiştir.

    *** Kitabı okumayanların bu noktada sonra okuyup okumaları kendi tercihleridir.

    *** Bu noktada sonra yazacaklarım tamamen 3 kurgu ve öyküyü sayfa sayıları ile anlatmaktadır.

    Bana göre kitap muhteşem bir girişle başlıyor.

    Comala’ya geldim, çünkü bana babamın burada yaşadığı söylendi, Pedro Paramo adında biriymiş. Bunu bana söyleyen annemdi. Ben de o öldükten sonra babamı görmeye geleceğime söz verdim. Bunu yapacağımın bir kanıtı olarak da ellerini sımsıkı tuttum, zira o sırada annem ölmek üzereydi ve ben de her türlü sözü verebilecek durumdaydım. ‘’ Onu ziyaret etmeyi sakın ihmal etme – diye nasihat etti bana-. Bu isimle ve başka isimlerle tanınıyor. Seni görmekten mutluluk duyacağına eminim. ‘’ O anda bunu yapaçağımı söylemekten başka bir şey gelmezdi elimden ve bunu o kadar çok tekrarladım ki, ellerimi onun ölü ellerinden uzun uğraşlar sonucu kurtardıktan sonra bile aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyordum. Sayfa:7
    Bana göre roman adına muhteşem bir giriş paragrafı ile başlıyor roman. Şimdiki zaman ve geçmiş zaman dilimini içeren bir anlatıcı ve bu anlatıcı Pedro Paramo isminde bir babanın oğlu ve annesi ölmek üzere iken ona söz vermiş hiç tanımadığı babasını bulmak adına Comala’ya geldiğini söylüyor bize.
    Juan Rulfo romanını öyle incelikle dokumuş ki; Pedro Paramo isminde hiç tanımadığı bir babayı Comala’ya aramaya giden anlatıcının ismini karşımıza Sayfa:63 Sayfa:65 ve Sayfa:81 de aşağıdaki şu paragraflar da hem ismi hemde ölmüş olarak çıkarmaktadır. ))
    *** Seni öldürenin havasızlıktan boğulma olduğuna mı inandırmak istiyorsun beni, Juan Preciado? Seni köyün meydanında, Donis’in evinden çok uzakta buldum; o sırada yanımda o da vardı ve senin ölü numarası yaptığı söylüyordu. İkimiz birlikte seni gölgelik bir yere sürüklediğimizde, korkudan ölenlerin öldüğü gibi kasılmış ve kaskatı kesilmiştin. O bahsettiğin gece soluyacak hava olmadığı için, seni taşıyacak ve sonra da gömecek gücü kendimizde bulamamıştık. Ve gördüğün gibi, şimdi seni gömüyoruz. Sayfa 63
    *** Bunu sana da aha ilk başt söylemiştim. Babam olduğu söylenen Pedro Paramo’yu bulmaya geldim. Beni buraya bir hayal getirdi.
    ***Burada sırtüstü yatmış, yalnızlığımı unutmak için o günleri düşünüyorum, çünkü buraya sadece bir süre için yatmış değilim. Ayrıca yattığım yer annemin yatağının üzeri değil, ölüleri gömmek için kullandıkları türden siyah bir tabutun içi. Çünkü ben ölüyüm. Sayfa 81

    Pedro Paramo’nun hikayesi ile başlamak istiyorum ve kitap da şu cümleyi paylaşmadan başlamak istemedim.

    ***Bana kalırsa, o kötülüğün ta kendisi. Pedro Paramo işte bu.
    Pedro Paramo kesinlikle kurnaz bir adam ve kendi çıkarları adına her yolu tercih eden her yol kendince kullanan bir adam. Borçlarından kurtulmak adına toprak ağasının ölmesiyle birlikte her şeyin tek sahibi olan Dona Dolares’ e evlenme teklifi etmiş ve evlenmiştir. (Dona Dolares Juan Preciado annesidir.) Bunun ile birlikte tüm mirasın tek başına Pedro Paramo’nun hakimiyetine geçmiştir.
    *** Dolares’i ikna etmek çok kolay oldu. Hatta teklifi duyunca gözleri parladı ve suratı allak bullak oldu. Sayfa:43
    Bir yıl sonrasında Pedro Paramo’dan nefret etmeye başlayan Dona Dolares oğlu Juan Preciado’yuda yanına alarak bir daha geri dönmemek üzere kızkardeşi Gertrudis’in yanına gider. Sayfa:22-23
    Yıllar sonra ölmek üzere iken oğlu Juan Preciado ( giriş paragrafdaki anlatıcı) vasiyet etmiştir.
    *** Gidip ondan bir şey isteme sakın. Bizim olanı talep et. Bana vermek zorunda olduğu ama asla vermediği şeyi… Bizi unutmuş olmasını ona pahalıya ödet, oğlum. Sayfa:7
    Pedro Paramo için her şey kendi çıkarları içindir.
    1926-1929 yılları arasında ki iç savaş sırasında devrimcilere vaade bulunmuş hiç birini yerine getirmemiş kendi adamlarını göndermiş avukatı bile gitmek istediğinde hiçbir ödemesini yapmamış parasının tamamını bile yatırımlarda olduğunu söyleyecek kadar utanmaz bir kurnazlık sergilemiştir. Sayfa 103-110

    Tüm Media Luna Pedro Paramo’nun hakimiyetinde acımasızca hüküm sürmektedir.

    ***Şu tarafa bakın dedi katırcı birden durarak bana. Domuz mesanesini andıran şu tümseği görüyor musunuz? Media Luna işte onun hemen arkasında. Şimdi şu tarafa dönün. Şu tepenin doruğunu görüyor musunuz? Oraya bakın. Ve şimdi de şu tarafa dönün. Şu çok uzakta olduğu için zar zor seçilen doruğu görüyor musunuz, peki? Güzel, işte bir uçtan diğer uca tamamı Media Luna. Bir başka deyişle, göz alabildiğine uzanan arazinin tümü. Ve bütün bu topraklar ona ait. Gerçek şu ki, biz Pedro Parama'nun çocukları olmamıza rağmen analarımız bizi bir hasırın üzerinde doğurmuşlar. Ve işin en gülünç yani bizi vaftiz olmaya o götürmüş. Siz de bunun aynısı yaşamış olmalısınız değil mi? Sayfa 10-11
    Bu arada başka karakterlerde var devam eden Pedro Paramo’nu Hikayesinde. Ölen oglu Migael Paramo.
    *** Hepsi Miguel Paramo’yla başladı. Öldüğü gece ( Tüm roman kahramları ölüdür aslında ) Sayfa:25
    *** Eduviges Dyada & Kardeşi Maria Dyada& Daminia Cisneas& Peder Renteria& Pederin Yeğeni Ana….


    Pedro Paramo’nun çocukluk aşkı Susana

    *** Seni düşünüyordum, Susana. Yemyeşil tepelerin üzerinde rüzgar çıkınca kağıttan uçurtmaları uçurduğumuz o günleri. Tepenin üzerindeyken aşağından gelen köyün sesini işittik; derken birden rüzgar şiddetlenir, kınnap elimizden kaçacak gibi olurdu. Susana, bana yardım et. Ve yumuşacık eller bizim ellerimizi sıkıca tutardı. Sayfa 17

    Çocukluk aşkı Susana Babasına mektuplar yazar Babasına çiftliğin kahyalığını teklif eder sırf onu görmek yanında olmak için Susana ‘nın babası Bartolome ise bırakın okumayı mektupları alır almaz yırtıp atar. Safya:82 Madenci olan babası Bartolome den tek istediği en değerli en güzel yaptığınız şey kızınız der.

    *** Bartolome San Juan , ölü bir madenci. Susana San Juan, La Andromeda madenlerinde ölmş bir madencinin kızı. Her şey apaçıktı. ‘’ oraya ölmeye gidiyorum ‘’ diye düşündü. Sayfa:90

    Juan Preciado ise Pedro Paramo ile Dona Dolares’in Oğlu. Romanın ilk anlatıcısı; Juan Rulfo Pedro Paramo kitabında değerli cümleleri ve Comala köyündeki anlatılarını yazmadım tasvirlerini okumak anlatılarında ki değerli cümlelerini de Romanı okumak isteyenlerin zevkine bırakarak yazmıyorum. Perspektifin düzleme indirgendiğinde mükemmellik insanüstü bana göre...

    *** Hayali kötülük denen şey romantik ve çeşitlidir. Gerçek kötülük kasvetli, monoton, boş ve sıkıcıdır. Hayali iyilik sıkıcıdır. Gerçek iyilik ise daima yeni, muhteşem ve baş döndürücüdür. Dolayısıyla ‘’ hayali edebiyat’’ ya sıkıcıdır ya ölümsüz, ya da ikisinin bir karışımı
    SIMONE WEIL

    *** Ad perpetuam memoriam
  • Tutunamayanlar benim için özel bir kitap. Özel bir yazar vesilesiyle tanıştığım, özel bir yazarın kitabı. İlk okumaya başladığım zamanlar beni biraz zorlamıştı. Yarım bırakıp bir süre sonra baştan başlamak zorunda kalmıştım. Ama bu daha iyi oldu. Tutunamayanlar anlaşılması biraz zor bir kitap. Oğuz Atay' ın yazım tarzı zaten zor. Ama bir yandan kitaba güzellik katan, onu özelleştiren de bu farklı, anlaşılması zor yazım tarzı. Günday sayesinde Oğuz Atay' la aramda duygusal bir bağ oluştuğu için bu yazım tarzı zorlamamaya, kitap akıp gitmeye başladı. Biraz küçüktüm okuduğumda. Ama bu her sayfasında altını çizecek cümleler bulamayacağım anlamına gelmiyor. Hatta biraz abartmış olabilirim ki, Günday'ın imza gününde yanımda götürmüştüm ve kitabı görür görmez ne hale getirdin güzelim kitabı demişti.. Çok utanmıştım her sayfasından post-it çıkıyordu ve eminimki ikinciye okuduğumda o post-itlerin sayısı artacak. Deli deli oğuz atay okuduğum söylenemez ama Tutunamayanların yeri benim için ayrıdır. Atay' ın yazım şekli, ya da kitabın kalınlığı sizi korkutmamalı. Hatta bence yavaş yavaş okunması gereken bir kitap. Ama lütfen bir şans verin. Seviliyorsunuz
  • Yabana Doğru ...Chris McCandelss'in ve onun gibi yaşamlarında paralellik gösteren maceraperestlerin cesur yaşamlarını konu edinen belgelere ve araştırmalara dayalı biyografi tarzında yazılmış bir eser.Namı değer Alexander Superberdus isimli şahsın Alaska'daki kaybolusunu ve bu kaybolusunun izlerini birlikte süreceksiniz.

    Öncelikle okumak için genelde hayatın en sessiz anlarını tercih ettiğim bir vakitte karşıma çıkan alıntılarla öne alıp bir an önce baslamak istediğim bu kitapla tanıştırdığı için çok kıymetli Hercaiokumalar /Ayşe Hanım'a çok teşekkür ederim.Esasen gerek misafir yoğunluğu vs.inceleme yazacak modda değilim.Su an yine kendimi demlendirdigim en kuytu saatlerde bu incelemeyi kaleme alıyorum.Bu incelemeyi kaleme almamda dün sabah sayfamı açar açmaz karşıma çıkan mesajın gönlüme sürur olması da apayrı bir etken.Boylesi geri dönüşler mutlu ediyor beni.Eger okuyorsa şayet kendisine de ayrıca teşekkür ederim.Sitede kendime bictigim bir değer vardı 'yaşama ve gönüllere dokunabilmek',hatırlamak ve hatırlatmak en başta ihmal ettiğim nefsime ama.Cunku nefsimin bu islaha herkesten çok daha fazla ihtiyacı var.

    Cok uzattım farkındayım.
    Gelelim esere.Evet çok fazla edebi doygunluklu bir eser beklemeyin okurken yer yer sıkılacaksınız da yasamdan alınmış gerçek bir hikaye olması hasebiyle ziyadesiyle doyuruyor aç kalmış ruhları ve dolduruyor boşlukları.Chris gönlüme portresini asmayi başardı ama hayattaki yapmış olduğu zorlu seçimiyle.Secim evet seçim bize ait değil mi şu hani gidiciligimizin ömrümüze çivi çaktığı kactigimiz gercekligimizde ? Sorgulatiyor işte tam da bu eser hayattaki gayemizi.Silkeliyor yakalarimizdan tutup ,lapa lapa yagdiriyor dünyevi kirleri üzerimizden,monoton yasamlarimiza hareket ,savurdugumuz değerlerimize bereket solukluyor.

    Dünya bir oyun ya bizi oyalayan ama oyun olduğu gerçeğini unuttuğumuz veya unutmak istediğimiz elimize oyuncak olarak verilen para ,makam,şöhret vs.yerine kendi gerçekliğini arayanların hikayesini okuyorsunuz Chris'in yaşamında.Gercek evet dünyayı bir dinlenme,bir gölgelik olarak görüp,arı duru,sırtındaki çantasına tüm dünyasını sigdirabilenlerin ,gönlünde yük etmeyenlerin,sessiz yaşayanların gerçekliği.

    Yakasını medeniyetin azgın dişlerinden kurtarmak isteyenlerin,kalabaliklar içerisinde kendisini kaybetmeyenlerin,paraya menfaate kurban edilen uzaktikca uzaklastigimiz ,aç kaldığımız sersefil dünyamızda ictenlikten,samimiyetten yoksun soğuk soframizda lezzete,zengin ve yoğun bir yaşama hasret kalıp yola koyulanlarin,kimildayanlarin,
    harekete geçenlerin,yosun tutmayanlarin ,gönlünü dünya kargaşasına kaptirmayanlarin gerçekliği (!)..

    Sadece bir kereligine bize verilen yasamlarimizi ne de kolay harcıyoruz değil mi ? Hazlarimizla yaristiriyoruz,egolarimizla ve kiramadigimiz gururumuzla kiriliyoruz,
    paramparça savruluyoruz,
    dagiliyoruz,toparlanamiyoruz sonra da maalesef hedonistligimizin pencesinden...Aliskanliklarla örülü yaşamimizin inadını kırıp bizi değiştirecek ,dönüştürecek yenilmeden yenileyecek cehdimiz ne yazik ki yok.Oylesine mutluyuz ki yaban (!) hayatımızda.Kimseyi yaklastirmiyor,el degmiyor ,göz değmiyor,gönül değmiyoruz.İliskilerimizi vahsiligimize feda ettik.Betonlar bakislarimizin manzarasını keser oldu.Goremez olduk,duyamaz olduk,hal hatır soramaz olduk.Gonullere dokunamadik kirli matematiğe dayalı hesaplarımızla.Sahte benliklerimizle sahte temelsiz dostuklar bina ettik griyi seven tarzimizla.Tarzimiza bile isteye tercih ettik farzlarimizi,
    yakinlarimizi,sevdiklerimizi...

    Yesilin gidisine ağıtlar,fatihalar okuduk soğuk,kaskatı,gri musalla taşında.Oysaki Chris gibi bilinçli bir tercihle medeniyetten,yapayliktan yakamizi kurtarıp yaban hayatın,doğanın saflığına ruhlarimizi emanet edip aşmak da vardı koyduğumuz mesafeleri.Hareketleri,sesleri silen dingin ve huzur dolu iklimde kaybolabilirdik bizler de.Kainat kitabının en kıymetli meyvesi olarak adledilen bizler de tefekkür edip kâinatı satır satır okuyup gönlümüze mürekkep çalarak,hayatın sırrini çözmeye calisabilirdik ince bir dokunuşla an'larin içinde çocuklar gibi şen yaşamın tadını cikararak.

    Chris gibi tamamen dünyayla bagimizi keselim demiyorum elbette. Bu şekilde yaşamak elbette ki zor.Ancak dünyayı ve dunyaliklari o kadar çok yükledik ki cılız bedenlerimize,
    omuzlarimizda kocaman bir kamburumuzla bir 'dünyali' olarak eziyet ediyoruz kendimize.Civatalarla cakildigimiz yasamlarimizdan bir kalkmayi,
    dogrulmayi,guzelliklere elimizi uzatip uzanmayi deneyebiliriz değil mi ?

    Chris'in yolculuğunun son demlerinde "Mutluluk ancak paylasildiginda gerçektir " sözünü yasamlarimiza cerceveletip asabilir,yolculuklarimizi bu adrese sabitleyip yollari asabiliriz.Almak için değil vermek için yaşayabiliriz.Yasamak için değil yaşatmak için de çabalayabilir;sevgiyi,şefkati,
    cömertliği,sahip olduklarimizi bölüşebiliriz.Belki o zaman insan olmayi sevebiliriz işte .

    Son olarak Chris'in bizlere emanet ettiği eserlerinde gerek cileciligi ve gerekse modern hayatla kolay kolay uyusmayacak idealizmiyle Tolstoy'un,Dr.Jivago'nun,hayranı olduğu Jack London'un,'az eşya çok huzur ' felsefesiyle kendini keşfetme yolculuguna cikan,dogayla ic ice Henry David Thoreaue'nun altı çizili satırlarında kaybolacak,satirlara siginarak kacmak isteyeceksiniz kendinizi hapsettiginiz zindaninizda.Alti çizili satırlar gerçekten düşündürücü ve çok anlamlıydı.Alintilayacak hayata serh düşecek önemli noktalar soz konusuydu.Bazen de edebiyatta karakter karmaşasası yasayip kimi zaman Savaş ve Barış'taki Piyer ile,kimi zaman kendisini yollara vurmuş elini eteğini dünyadan çekmiş avarece,yükte hafif dolaşan Knulp ile,kimi zaman Marlo Morgan'in aborjinleri konu alan yasamiyla karsilacaksiniz gibi gelecek,yollariniz kesisecek yabanin vahşi kalbinde adımlarini takip ettiginiz Chris'in yaşamının özünde.Filmi de varmış henüz izlemedim ama kitabın bana sorgulattiklari özetle bu şekilde.

    Keyifli okumalar ...