• #Kitapyorum
    #JeanChristopheGrange
    #LeyleklerinUçuşu

    Grange hayranlığım Siyah Kan ve Kızıl Nehirler'le başladı ve bundan sonrası içinse devam edecek gibi...Ama şunu baştan belirtmeliyim ki;bu yazarı okuyacaklar için önce bu kitabından başlayın derim ilk kitap olduğu için. Çünkü bana göre Siyah Kan bir numaraydı.Bu kitap ona göre biraz daha yavan kalmış diyebilirim.
    Ama Grange yine de gerilim-korku-macera severler için müthiş bir mozaik sunmuş ve okuyucuyu alıp götürmeyi başarmış açıkçası.
    Kitap ,tamamen kurgu olmasına rağmen vahşet, gizemli ölümler, korku,gerilim olaylarıyla sizi içine çekiyor adeta sırlar uçurumundan aşağı itiyor.
    Herşey bir kuşbilimcinin ölümü ve geri dönmeyen leyleklerin akibetinin ne olduğunu öğrenmeye çalışan Louis'in araştırmalarıyla başlar...Bu öyle bir araştırma ve başlangıç olacaktır ki geri dönüşü olmayan ölümlere, entrikalara ve vahşetin çığlıklarına gebe kalacaktır.
    Diğer taraftan Louis'in göğüslediği maceralar, Avrupa-Orta Afrika -Güney Afrika üçgeninde gidip gelen başka esrarengiz olaylarla birleşiyor ve derinleşiyor.
    Bu ne mi?Cevabı kitapta.
    Yazar'ın iyi işlenmiş bir kurguyla anlattığı bu kitabı eminim siz de seveceksiniz.
    Gerilim severlere tavsiyemdir.
    Teşekkür ediyorum...
  • Yazarın okuduğum ikinci kitabı. İlki "Söylemeyeceğine Söz Ver" 'di ve beğendiğim için diğer kitaplarını okumaya karar vermiştim.
    Öncelikle "Söylemeyeceğine Söz Ver" 'den çok daha iyi, şaşırtıcı ve gizemliydi. Ernie'yi kaçıran tavşanın kim olduğunu bilemedim. Özellikle beni şaşırtan bu oldu. İkinci şaşırtan ise 13 yıl önce bir anda ortadan kaybolan Rhonda' nın en yakın arkadaşı Lizzy ve Lizzy'den önce kaybolan Lizzy'nin babası Daniel hakkında çıkan sonuç.(Nasıl bir cümle oldu bende anlamadım) Ufak tefek sırlar da ortaya çıkmıyor değil.
    Kitabın sonunda "Şeytanın El" i kitabından başlangıç kısım eklenmiş. Merak uyandırıcı bir kitaba benziyor. Muhtemelen yazarın okuyacağım sıradaki kitabı olacak.
    Şunuda belirtmeden geçemeyeceğim, yazar hep aynı kurgu üzerinden yazıyor. Geçmişte kaybolan ya da öldürülen bir kız çocuğu ve günümüzde de aynı olayın olayla benzerliği ya da bağlantılı olması. Şu an için beni bu durum sıkmadı. Ama diğer kitaplarında nasıl hissederim bilemem tabi.
    Kitap kapağını ve ciltli olmasını da çok beğendim.
    Eğer Ernie, Lizzy ve Daniel hakkında gerçekleri ve sırları öğrenmek isterseniz mutlaka okumalısınız. Özellikle (okuduğum iki kitaba istinaden) çok daha iyi ve çok daha etkileyiciydi bir kitaptı.
  • Veee Zülfü Livaneli'nin okuduğum 5. kitabını da bitirdim.
    Diğerleri gibi bu kitabından da çok etkilendim.Kitabın sonu "Huzursuzluk"da ki gibi biraz belirsiz bitiyor ama Livaneli'nin orada vermek istediği mesajın,anlatmak istediğinin farkına varıyorsunuz.
    Kitabın ilk satırlarındaki resmi başlangıç da dikkat çekiyor.Sami'nin;yazarın anlattıklarından daha farklı bir öyküsü bulunduğunu,kendi ağzıyla dinliyoruz ondan.
    Hikaye, Stockholm'da geçiyor yani Livaneli'nin bir zamanlar öğrenci yıllarının geçtiği ve buranın kendi yaşamında "dünyalılaşma eğitimi" olduğunu ifade ettiği yerde...
    İsveç'in o şehri; birçok mülteciye de sığınma yeri olmuş ,bunu da kitabında Dünyanın farklı yerlerinden ,birbirine benzer hikayelerle oraya gelenlerin, aynılaştırılmış gibi görünen yaşam öykülerine de kısaca değiniyor.
    Benim en çok merak ettiğim şeylerden birisi Livaneli bu kitabını 29 yılda tamamlamış--içine sinmediğini ifade ediyor--ve yayımlandıktan sonra da kitabın bazı yerlerinde değişiklikler yapmış.İlk yazıldığı zaman kitabın nasıl olduğunu merak ediyorum bu soruyu sormak istiyorum Livaneli'ye.Bilmiyorum sohbet etme imkanım olur mu hiç? Kitap fuarlarına sırf Livaneli için giderim herhalde. :))
    Ve en önemli yer; ülkemizde birçok yaralara sebebiyet veren 12 Eylül gibi olaylar,siyasi nitelikli cinayetler...Hepimizin de yakından bildiği devlet görevlilerinin farkında olarak ya da olmayarak ellerindeki gücü kötüye kullanması ve bunun sonuçlarını ağır şekilde ödeyen insanlar...

    Halen okumadıysanız bir an evvel okumanızı tavsiye ediyorum.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.
  • Öncelikle incelememe başlamadan önce bu yazarla ve kitapla tanışma öykümü anlatmak istiyorum. Yazarı tabii ki tanıyordum ama henüz hiçbir kitabını okumamıştım. Hayatımdaki
    en değerli insanlardan birisi'' ile hangi kitaba başlasam? diye kitaplardan sohbet ederken bana Robert Langdon'u tanıyıp tanımadığımı sordu ve kitaplığındaki Başlangıç kitabından bahsetti. Daha önceki okuduğu eserlerden ne kadar etkilendiğinden, benim de etkileneceğimden ve hoşuma gideceğinden. Güzel telkinlerde bulundu ve bu benim ilgimi çekti. Yazara ve kitaplarına olan ilgimi arttırdı. Araştırmaya başladım ve etrafımdaki kitapsever arkadaşlarımdan önce diğer kitaplarını temin edip okudum. Harika gitti okuma maceram. Her kitabında bir tık arttırdı heyecanımı ve okuma isteğimi. Kitapların içindeki karakterler, karakterlerin hikayeleri, hikayelerin geçtiği yerler, o yapıtların tasvirleri, çeşitli dini semboller, tarihi eserler, müzeler, bazilikalar, heykeller, tablolar sanki bana kitabı öneren kişinin marifetli ellerinden çıkmış, o hayat vermiş gibi güzel geldi bana. Bu yazarın kitaplarını benim okumama vesile olduğun için sana minnettarım BUTTERFREE.. Daha güzel kitaplarda buluşalım seninle.


    Dan Brown'un son kitabı Başlangıç. Ülkemizde 2017 yılının en çok satan kitabı. Üzülerek söylüyorum ki bende istediğim etkiyi bırakmadı ve beklediğim heyecanı uyandırmadı. Öncelikle bilim insanı Edmond Kirsch buluşuyla hem din dünyasını hem de bilim dünyasını derinden sarsacağını söyleyerek merakımızı uyandırıyor. Kitap bu güzel cümlelerle başlıyor ama devamı o kadar durağan ki ilk 120 sayfa betimlemelerden resmen sıkıldım, sonra birkaç ufak hareketlilikle 'hadi şimdi başlıyor herhalde' dedim -kendi kendime ama yine hiçbir şey olmadı. Böyle güzel girişi olan bir kitabın devamının böyle sönük kalması beni çok şaşırttı. Allah'tan ilk sayfalarda Winston ile tanışıyoruz da kitabın biraz akışını değiştirip bizi farklı düşünmeye ve durağan akışından uzaklaştırmaya yarıyor. İyi ki varsın Winston, kitaba çok farklı bir renk katıyorsun. Yoksa bu kitap için söyleyecek pek olumlu şey bulamayabilirdim. Kahramanımızın dünyanın en ünlü müzelerinden birinde başlayan macerasında yine çeşitli yerleri geziyoruz. Dan Brown'un başarı sebeplerinden birisi yeni yerler keşfetmeye sevk etmek. Ben okurken o yerleri keşfediyorum mesela. O müzeyi araştırıyorum ve kahramanımızın yanında yer alıyorum. Ardından yapımı hala devam eden bitmemiş kilise lakaplı Sagrada Familia'yı geziyoruz. Buralar muhteşem. Romanda geçen yerleri bilmesek dahi keşfetme arzusu bizi daha fazla okumaya itiyor bu sayede eserlere tutuluyoruz ve tutunuyoruz bence. Yazar bunu çok iyi yapıyor. Hiç umulmadık bir anda, ummadığımız bir yerde buluyoruz kendimizi. Bu sayede biraz da olsa canlanıyor umudumuz. Ard arda gelen koşturmaca, kovalamaca serüveni baya heyecanlıydı ama artık farklı yolların bulunması gerek. Tahmin edilebilir olunca aynı tadı vermiyor. Son sayfalar için ayrıca yorum yapacağım şu an. İlk sayfalar ve hafif kıpırtıdan sonraki durağanlıktan eser yok. Kitabın sonlarında hiç ummadığımız bağlantılar ve ilişkiler gün yüzüne çıkıyor. Açıklamalar ve bilimsel gerçeklerle süslü şaşırtıcı bir son bekliyor okuyacak olanları. Diğer romanları gibi bu romanın da sonunda her şey gün yüzüne çıkıyor ama hala etkisi altında kalıyorsunuz okuduklarınızın. Gerçekten etkisi oluyor insanda böyle derin düşüncelerin ve üretilen güzel eserlerin. Beklentim çok büyük olduğu için belki biraz hayal kırıklığıyla okudum ama tavsiye ederim.

    İlgimi çeken güzel alıntıları ve sayfalarını incelememe eklemek istiyorum.

    Dünyanın mütevazı kişilere miras kalması gerekirdi ama tam aksine gençlere kaldı. Kendi ruhlarına bakmak yerine bilgisayar ekranlarına bakan teknoloji bağımlılarına...
    Sayfa 11

    Bilim ile din rakip değildir. Onlar aynı hikâyeyi anlatmaya çalışan farklı dillerdir. Bu dünyada ikisine de yer var.
    Sayfa 20

    Kurallarla yaşayanlara herkes saygı duyar.
    Sayfa 25

    Tanrı'yı kalplerimizin içinde aramalıyız!
    Atomların içinde değil!
    Sayfa 115

    Cehalete izin vermek, ona güç vermektir.
    Sayfa 343

    En sevdiğim alıntısı..
    ***En tehlikeli teröristler aslında bombaları yapanlar değil, çaresiz topluluklara nefret aşılayan ve emrindekileri şiddet içerikli eylemlerde bulunmaya teşvik eden nüfuz sahibi liderlerdir. Kolay etki altında kalan insanlara hoşgörüsüzlük, milliyetçilik veya kin aşılayarak dünyayı altüst etmek, tek bir güçlü ve kötü insana bakar!!!***
    Sayfa 392

    İncelememi okuyan herkese teşekkür ederim.
  • Merhaba Değerli Okurlar

    Bugün sizlerle Haruki Murakami ile tanışma kitabım olan Karanlıktan Sonra yorumuyla beraberim.
    Haruki Murakami ismi hakkında sıkça övgü cümleleri okuyordum. Bir gün alışveriş yaptığım bir sitede Karanlıktan Sonra kitabının %50 indirimli olduğunu gördüm ve tanışmak için iyi bir fırsat olduğunu düşündüm. Güzel bir tanışmamız oldu. Bu kitabından sonra bir kaç kitabını daha alıp okudum. Şuan nerdeyse tüm kitaplarını edindim. Sevdiğim bir yazar oldu kendisi. Kitaba dönecek olursak. "Şehir, kuşbakışıyla, devasa bir canlıya benziyor. Ya da birçok canlı organizma birleşip tek bir varlığa dönüşmüş gibi görünüyor. Sayısız atardamarın bedenin en uç noktalarına kadar taşıdığı kanla, hiç durmadan hücreler yenileniyor. Damarlar yeni şifreleri verip eskileri topluyor. Tüketilecekleri gönderip eskileri alıyor. Yeni çelişkileri gönderip eski çelişkileri topluyor. Şehrin bedeninin her yerinde, nabız atışının ritmine uyarak ışık titremeleri, parlamalar ve kıpırdanmalar oluyor." Cümlesiyle başlayan kitabımızda farklı karakterlerin gün batımından gün doğumuna kadar yaşadıklarını okuyoruz. Karakterlerimizden bahsedecek olursak;
    Geceleri dışarıda dolaşan Eri adında bir kız, onun sürekli uyuyan ablası Mari, caz grubunda saksafon çalan Takahaşi adında öksüz bir genç ve bir aşk otelinde Çinli bir eskort kızı öldüresiye döven Şirakava adlı şirket çalışanı öne çıkan karakterlerimiz. Alışık olmadığım bir dille karşılaştım ve yazarın anlatım tarzına, bakış açılarına, tasvir yeteneğine hayran kaldığımı söyleyebilirim. Benim için çok güzel bir başlangıç kitabı oldu. Murakami hiç okumamış arkadaşların gönül rahatlığıyla başlangıç kitabı olabileceğini söylemek istiyorum. Kitabı ve yazarı çok sevdiğimi belirterek tüm siz değerli kitap dostlarına tavsiye ediyorum.
    Yeni gönderilerde görüşmek dileğiyle. Esen kalın