• 368 syf.
    ·5 günde·5/10
    Sinirlerim acayip bozuldu. Hayır ! Bunu kabul etmiyorum abi. Böyle olmamalı. Başlarım yazacağınız kitaba ! Böyle bitmez, bitemez ya ! Şaşırtıcı bir son vereceğim diye her şey bu kadar eksik ve yarım bırakılır mı ?? Bu kitabın bittiği yerde kesinlikle bir kitaba daha ihtiyaç var. Kısa bir bölüm, makale, hikaye her neyse ! Küfür etmek istiyorum şuan neredeyse. Zo' ya ne oldu ? Jude'a ne oldu ? Riley'e ne oldu ? Auden'e ne oldu ? Mekalara ne oldu ? Nerede olum bu soruların cevabı ? Kafayı yedirtecekler bana ya ! Tam aksiyon başladı harika gidiyor. Kitap bitti. Var mı böyle bir şey ?? Son kitap beklentilerimi karşılıyordu, önceki incelemede de söylemiştim zaten. Harika gidiyordu, taa ki kitap bitene kadar !! Eğer bu gerçekten bir son ise hayatımda gördüğüm en gamsız yazar bu olacak. Böyle bir seriyi böyle bir sonla nasıl mahveder ya... Sinirlerimi boşaltmaktan kitabı inceleyemedim...
    Lia Kahn'ın maceraları son sürat devam ediyor arkadaşlar, şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyorsunuz, çok enterasan mevzular dönüyor. İşler tam çözüme kavuşacaktı ki kitap bitti. Orası ayrı bir konu zaten ! Şimdi sıra geldi size bu kitabı tavsiye eder miyim ? Nasıl tavsiye edeyim he ? Söyleyin bana. Sinirlerim zıplamış, seriyi bu sonla katletmiş nasıl tavsiye edeyim ? Siz de mi delirin he ? Bilmiyorum arkadaşlar. Harika bir kurgu, harika bir gidişat var fakat kitabın sonu felaket derecede kötü işte. Bu noktada karar size kalıyor. İster okuyuuunnn ister okumayın, güzel bir hikaye ama sonu adamı delirten cinsten. O yüzden susuyorum. Neyse kendinize iyi bakın dostlar. Sonraki incelemede görüşmek üzere iyi okumalar diliyorum...
  • Bazen bir an geliyor hiçbir şey söyleyemiyor insan, insan olduğunun, güçsüz olduğunun farkına varıyor acımasızca. Dünyadaki her şey dönüyor etrafında, o duruyor ama. Basit birisi olduğunu anlıyor eninde sonunda. Bunların daha güzel günleri olduğunun bile bilincinde artık. Her şeyin her zaman kötüye gittiğinin olduğu gibi. Fibonacci sayıları gibi tüm hayat. Katlanarak büyüyor sorunlarımız, tahmin edilir olsa da oldukça. Biz en başta kalsak da sabah değilmiş gibi, her şey üstümüze çullanıyor belki. Teoride sadece dışarıya dönüşü olan onlarca dünya arasında, unuttuğum birisi - yok unuttuğumu sanmıyorum açıkçası. Başlıyorum demem lazım galiba, herkes yerini aldıysa. Olabildiğince aciz, olabildiğince insan, hala ben ama. O, bir parça tahmin edilebilen, hatırlanan, bazıların sevdiği- yo sadece alıştığı- bazıları için hayal kırıklığı olan, sonu hep aynı biten umutsuz vakanız. Kendine acıyanlar her dönemde popüler olmuş edebiyat camiasında, benim neyim eksik ki. Ecnebilerin mavi dediği tondayım zaten bir kaç günden beri - sebebim yok. Daha dün gece kabul ettim kötü birisi olabileceğimi, herkes kötü cevabını aldım sonrasında. Felsefe ya da değil - kötü müyüz aslında gerçekte? Sizi de yanıma çekerek üste çıkmaya çalışmıyorum. Sadece merak ediyorum. Bir buçuk yıl önce, bir başkası - ne kadar doğru olur insanın öteki kendini başkası gibi göstermesi bilmiyorum- kötü insanlar olmadığımızı söylemişti. Herkes her şeyi söylüyor, iyi bir şey değil bu gerçekten. Ben de söyleyemem iyi olduğumu, baştan beri söylüyorum. İki tür insan var belki, ben hep o şüpheci, içi pislik dolu olanlardan olmayı yeğledim galiba. Ama diğerlerine ihtiyacım oldu hep. Şansıma da hep diğerleri düştü, iyi olanlar- üzdüm, yıktım onları hep şansıma. Şanslılardı galiba, oksimoron gibi görünse de. Kötü insanı bende tanıdılar, en zararsız kotüde belki. Yarın ne olacağımı bilmiyorum. Ölüm filan da bahsetmiyorum, güçsüzlük en başta söylediğim. Çaresizlik, her şeye sahip olduğunu düşünse de kemiriyor insanı. Her şey ne; mutlu, pişman olmayacağın bir hayat? Mümkün mü, ben hiç bir şeyden pişman olmadım diyebilecek misin kendine dürüstçe? Daha iyi ya da daha kötü değil, gerçekten başka bir şey istemiyor muydun kendin için? Burada mı hala herkes- öykü konması gerek buraya bir tane? Ağustos böceği ile karınca gibi belki. Ya da kırmızı başlıklı kızın öyküsü- masal değil ama. Henüz kar yağmamışken başlayan bir öykü bu. Oyuncular, Büyük Kötü Kurt, namı değer Bigby - her ahvalde aşık olunası kız (kırmızı başlık opsiyonel), binlerce figüran- kimi önemli, kimi önemsiz. Kime göre, neye göre bilinmiyor ama. Ormanda saçma sapan gezen bir yapısı var kızımızın. Kurt aslında saf olanı, başına daha önce piyano düşmüş, aptalca dolaşıyor etrafta, saçmalıyor da diyebiliriz tabi- en doğal insan/kurt içgüdüsü Hermann Hesse'den beri saçmalamak. Görecek tabi kızımızı eninde sonunda, başka türlü olmaz hikaye de masal da olsa. Yemesi gerek motor reflekslere göre, öyle başlıyor her şey - Bigsby'liğe yakışan şeyler yapıyor- albenisi çok olan. Uzun bir süreç tabi-uzun olduğu kadar da umutsuz. Stokholm- Antistokholm, ne kadar sendrom varsa yaşanıyor, her aptal kırmızı başlıklı kız uyarlaması gibi aşık oluyor kızımıza kurdumuz. Sonra- sonrası malum. Kız fark ediyor içerideki kötüyü. Öldürtmeden oduncuya ama, olaylar karınca/ağustos böceğine evriliyor. Kızımızı karınca- salak kurdumuzu ağustos olarak düşünün. Yiyemeden, öpmeden kızı- bitiyor her şey- öğütler başlıyor üst üste. Aptal kurt dolaşamıyor ki artık ormanda başıboş. Her yerde kızı görüyor. Ama bir şey yapamıyor, haklı çünkü karınca her zaman. Ağustos böcekleri aşağılanmaya mahkum her zaman. Peki siz kim oluyorsunuz da masallara anlamlar yüklemeye çalışıyorsunuz? Bu gözler neler gördü Kırmızı Başlıklı Kızla ilgili? Hiç kimse böyle bir şey anlatmaya zorlanmamalı. Hiç kimse bunları okumaya zorlanmamalı. Çürük ruhlar, sahte insanlar , aptalca ünvanlar, dönüyor etrafımda. Aralarından uzatmak istiyorum elimi bazen. Geçiyor şans eseri hiç bir şeye değmeden, ama boşta kalıyor her zamanki gibi. Ne olacaktı sanki, diye soran okuyucu, teşekkürler hala burada olduğun için. Sen hiç sevdin mi diye Anadolu masallarına girmeyeceğim tabi ki, kötü bir şey o. Üff, yine gereksiz bir yazı oldu- sömürüyle dolu. Başlarda güzel bir şey olacağa benziyordu halbuki. Anlamalıydım, güçsüz insan her yere çıkabilir elbette. Neyse, mutlu olmak lazım demiş birileri. En güzeli sahte olan- uğraşmak zorunda olmuyorsun hiç bir şeyle- gülümse yeter, olabildiğince içten, bilen biliyordur zaten seni. İyi geceler.
  • Hayallerde kusur arar mıyız?
    Peki sevdiğin birinde, onun hayalini kurarken..
    Hayaller kusursuz mudur..
    Yoksa gerçeklerden bir parça da
    Aralara serpiştirmek
    Pek de görmek isteyeceğimiz manzara değil mi
    Eğer bir gün, kesişirse hayatımız
    Müstakbel beklenen dost,
    Beni hayalindeki mükemmelliğe
    Gerçeklerimden aralara serpiştirilmiş
    Olduğum gibi sev, sev ki beraber
    Yol alalım, anlayalım, gelişelim..
    Birer kaşif olalım..
    Parçalı bulutlu, hayatımızda..
    17/10/18
  • 336 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

    Jack London'u gerek bu site gerekse dışardan sadece ismini duymuştum. Burada ise daha yakından tanımama ve 'Okuyacağım' adlı bölüme eklememin sebebi ise; Maral 'ın alıntılarını okuyarak oldu. Övgü dolu bir şekilde karşıladım alıntıları. Ve bu şekilde okuma listeme aldım. Aslında bu kitabı bu aralar okumayacaktım. Bana vesile olan arkadaşım Yasee oldu. Daha öncesinde ufak bir atışma neticesinde bana birkaç kitap gönderdi. Bu kurnaz arkadaşım (tabi ben ondan kurnaz... ne demezsin:))) ) okuyacağım listeme bakıp göndermiş. Tabi kitaplar gelmeden önce benim haberim yoktu hangi kitapları göndereceğine dair. Kitapları elime henüz ulaşmamışken ben de onun okuma listesine baktım ve ortak bir okuyacağım listesinde kitaba rastladım. Bunu tahmin etmek hiç de zor değil tabi(Demir Ökçe). Neyse o gönderdiği kitaplar elime ulaşınca kitaplar çift çift oldu bende. Neyse ki bu kitabı almamıştı kendine. Ben de benim aldığım Demir Ökçe'yi ona gönderdim. Böylece hem o bana almış oldu hem de ben ona. Yaz tatili vesilesiyle de okumaya başladım.

    Demir Ökçe (kitabın kapağında da yazdığı gibi) mana olarak Oligarşi manası verilmiştir. 19. ve 20. yy'da Amerika'nın San Francisco eyaletinde geçmektedir. Malumunuz üzerine ezen~ezilen (Proleterya~Burjuvazi) sermayeyi elinde bulunduran~emek sahibi insanlar... bunları uzun uzadıya anlatıp kafanızı karıştırmak istemiyorum yalnız bu az evvelki sade tanımdan bilimsel(sosyolojik) tanıma geçmem gerekiyordu. Kitabın ana konusu buydu. Ernest Everhard ve Avis Everhard anakahramanlarının tanışmaları evlenmeleri ve akabininden gelişen süreçlerde devrim adına yaşadıklarını anlatırlar. Aslında bu ikisi (Ernest~Avis) aynı sınıfın mensupları olmalarına rağmen tanışmalarının ilk safhalarında aynı zihniyetten de değildiler. Çünkü Ernest'in devrimci bir kişiliği vardır. Avis ise kendi halinde avukatlık yapar ve Burjuvazi hayatı sürerdi. Ta ki Ernest'in hayatlarına girip yataklarında yatarlarken(Babası ve bir Psikopos da dahil) tokatlaya tokatlaya uyandırarak gerçeği görmelerine vesile olmuştur. Bu az evvelki tanım bana ait. Sadece onlar tokat yetmemişler kiminle bu konu hakkında konuşmuşsa Ernest, gerçeği herkesin yüzüne vurmuştur.


    İçerikten daha fazla bahsetmeyeceğim. Alıp okumanız ve tadına varmanızdan yanayım. Yani kitabı anlatacak halimiz yok açıkçası. TİŞ KÜLTÜR Yayınları deyip övgü dolu sözlerle şişirmeme gerek yok sanırım. Şunu söylemek istiyorum: Hakikaten muazzam derecede akıyor kitap. Benim için birçok klasiğin önünü dahi geçmiştir. Yani bu kitabın yazıldığı tarihten önce yazılan esas klasikler. Bu kitap K.Y(Kültür Yayınları)'nda zaten Modern Klasikler Dizisi'nde yer alıyor. O manada dedim zaten. İlginç bir yanını daha söyleyeyim. Bazı kitaplar kanser eder ya da tam tersine bazı kitaplar da insanı iyileştirir. Fakat bu kitap ise insanı ortada yetim gibi bırakıyor. Çünkü kitap nokta olmadan sonlanıyor bu da ne demek oluyor: Demek ki bunları yazarken bir yerlerde yakalanmış Avis...

    Avis yaşadığı devrim günlerini elyazmalarına kaydediyor. Artık geldiği yere kadar ne oluyorsa kitap aniden kesiliyor ve sizin zihninizdeki yayın yarıda kalıyor ve koskoca karanlığa giriyorsunuz. Gönül isterdi ki iki~üç bin sayfa anlatsaydı. Daha bir şeyler gelişmemişken yarıda kalıyor. Bu tadı damağında meselesinden ziyade tam tadı alacakken kaçar ya bir şey. İşte tam da böyle bir şey oluyor.

    İşte bu şekilde kitabın yarıda kalması insana birnevi ağır geliyor. Ammaaan. Boşverin. Her şeyi öğreniyor muyuz... Hayır tabiki de. Bu da eksik kalsın yani. Belki de ben teselli ediyorum kendimi. Ne bileyim kitap gerçekten harikaydı. En ağır konuları bile sizi içerisine alıp yaşatarak öğretiyordu. Böyle öğretmeye can kurban. Uzun uzun bilimsel metinleri okuyup da kafası allak bullak olan ne demek istediğimi anlar. Yeri gelmişken söyleyeyim: Kitap 25 başlık altında işliyor konusunu. Böyle edebî tertibi çok güzel. Ayrıca bazı kavramlarına aşık oldum günlük hayatta da kesinlikle kullanacağım. İlk defa duydum ve çok hoşuma gitti. Mesela: Gündüz Feneri. Çevremde ayaktakımı olan, bir şeye yaramayan ve yaradığını sanan ve hatta bir şey bilmeyip de bildiğini sanan insanlara söyleyeceğim bir kavram daha eklendi.

    Kitabı aslında sonra okuyacaktım yukarıda anlattığım vesilelerle öne alındı okuma zamanım. Hiç pişman değilim. Bilâkis alıp okumak bana edebî zevk verdi. Hâlâ aklım kitaptaki olaylarda. Acaba ne olmuştu sonrasında. Fesuphanallah insan
  • 320 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Sosyoloji kitabında George Ritzer ismine rastlayınca biraz araştırmıştım ve bu kitabı isminden dolayı dikkatimi çekmişti. Yazar; kitabı elinize aldığınızdaki beklentilerinizi fazlasıyla karşılıyor. Bölümlere ayrılmış olması akıcılığı hiç etkilememiş tam tersine konuyu daha derinlemesine düşünmeye sevkediyor insanı.
    İlk bölümde McDonaldlaştırmaya giriş şeklinde (şunu belirtmek gerek: özel olarak McDonald'sı hedef alan bir kitap değil günümüz tüketim kültürünü temsil eden en bilinen markalardan biri oluşu nedeniyle böyle adlandırılıyor.)
    2. Bölümde McDonaldlaştırma süreci ve öncesine yer verilmiş, AVM' lerin yaygınlaşması vb.
    3. ‎Verimlilik
    4. ‎Hesaplanabilirlik
    5. ‎Öngörülebilirlik
    6. ‎Denetim
    7. ‎Akılcılığın akıldışılığı
    8. ‎McDonaldlaştırma demir kafes mi?
    9. ‎McDonaldlaştırmanın sınırları
    10. ‎McDonaldlaştırılmış toplumda yaşamak için öneriler
    Ve hemen her bir başlık fast-food sanayisi, yükseköğretim, sağlık hizmeti, işyeri ve konuya dahil edebileceğiniz diğer alt başlıklarla inceleniyor.
    McDonaldlaşmanın hayatın her alanına yayıldığını ve gün geçtikçe de yayılmaya devam ettiğini farketmemi sağlayan bir kitap oldu.
    Önceleri avcılık-toplayıcılık ile beslenen insanoğlunun zamanla daha kısa sürede besinlere ulaşmayı sağlayan marketleri açması, her seferinde aynı ve beklenen sonuçlara ulaşmak için tarifleri standartlaştırıp yemek kitaplarına hapsetmesi, zamanla yemek yapmak yerine restaurantlara gitmeyi seçmesi, daha da kısa sürede yemek yiyip bu süreci hızlandırmak için fast-food a başvurması ve son olarak dondurulmuş yiyeceklerle mikrodalga fırınla besin ihtiyacına çözüm bulması ; bir süreç olarak bizlere durumumuzu izah ediyor. (Belki bu sürecin sonuna internetten verilen yemek siparişlerini de ekleyebiliriz)
    İnsanoğlunun artık hayatında beklenmedik gelişmelere tahammülünün azaldığını görüyoruz. Bir işe başlarken , bir yiyecek sipariş ederken, bir yere giderken bizi neyin beklediğini bilmek istiyoruz.(Hatta aksiyon dizi-filmlerinin popüleritesinin artışında kişilerin hayatlarında her şeyi öngörülebilirlikle yaşaması sonucu eksik kalan heyecan olabilir.) Günlük hayatımızın yanısıra doğum ve ölümün de artık "tasarlanabilir" oluşu insanı ürkütüyor. Yaşantımızı kontrol altına alma çabası bizi doğal varlığımızdan, yaradılışımızdan uzaklaştırmamalı.
    Kitabın son cümlesi ile bitiyorum: "O güzel geceye uysalca girme...Öfkelen, öfkelen ışığın sönüşüne." Dylan Thomas
    #kitap ilk olarak 1993'te yayınlanmış. Bu nedenle internet ve sosyal medya eksik kalıyor, yazarın bu konudaki görüşlerini de merak ediyorum. Ve tabi aradan geçen 24 yılda hızla artmış olan fast-food başta olmak üzere tüketim endüstrisini nasıl değerlendirdiğini de.
  • 291 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı hazırlayan Alpay Kabacalı'nın bu titiz çalışmasını okuduktan sonra,naçizane bir inceleme metni yazmadan geçmek olmazdı.
    Oturdum yazdım Ben de...

    "Insanın yozlaşma belirtisi,insanın sevgisizliği ile başlar."cümlesi,yazarın toplumcu gerçekçiliğinin en çarpıcı örneklerindendir benim için.Tabii ki sevgili Yaşar Kemâl'i tek bir kalıba yerleştirmek haksızlık olur.Yazın hayatının kalfalık yıllarında şiirsel(lirik) anlatımıyla,dolunay gibi parlayan romantizmini de unutmamak gerek.(bknz:İnce Memed)
    Anadolu'nun kalbinde büyümüş üretken yazarımız suya sabuna dokunduğu için "meyve veren ağaç taşlanır"misali,,etik olmayan eleştiri ve ithamlara maruz kalmış.
    Edebiyat gericilerinin ayak oyunlarına en güzel cevabı,yine toplumcu gerçekçi romanlar yazmaya devam ederek vermiş.
    "Köylü romancısı" "masalcı"gibi sıfatlarla küçümsenmeye çalışılmış.Edebiyatının ve okurun gereksiz polimiklerle vakit kaybetmemesi gerektiğini bilen sorumlu duruşu ve üretkenliği takdir edilesi.

    Sevgili okurlar,bu tespitlerimi yapmamdaki sebep şudur ki;bir yazarın yazarlık serüvenini incelemeden,kitaplarına yoğunlaşmayın.Salt kitabı okuyup bitirnek sizi eksik kılar.Işte tam da bu kitap,yazarın,yazarlık serüvenine ayna tutan güzel bir eser meraklısına.

    Kitap,adından da anlaşılacağı üzere,toplumumuzdaki yozlaşmanın,çürümenin boyutlarını,emekçilerin kapitalist düzen içinde sömürülmeden,insanlık onuru ile yaşama mücadelesi vermesi gerektiğini savunan metinler içeriyor.Yazarın 1959—1978 yılları aralığını kapsayan,Metin,söyleşi,röportaj ve yurt içi,yurt dışı konuşmalarının en çarpıcı örnekleri seçilmiş.50 başlık altında derlenmiş kitabın ilk baskısı 1980'de milliyet yayıncılıktan çıkmış.ilk baskıdan okumayı sevenlere duyurulur.Zira bu baskı oldukça fazla imlâ hatalarıyla doluydu.Yine de pek çok alıntı paylaştım sizlerle.

    Bu kitapta yazar'a dair pek çok detay bulacaksınız.Yeşilçam filmlerini aratmayan hayatı,edebi kişiliği,etkilendiği yazarlar,yol arkadaşları,ideolojisi,feodal sistemden kapitalist düzene geçişte Türkiye'nin imtihanı geniş yer buluyor.

    Kim ne derse desin,Yaşar kemâl her devrin yazarı olarak evrenselliğini koruyacak.
    Nobel almış,almamış ne fark eder ki bir romanı 40 dilden fazla çevirisi yapılmış bir yazar için.?
    Türk ve Dünya halklarının içinde hak ettiği saygınlığın,nobel sahibi olmaktan daha onurlu bir yeri olduğuna inanıyorum ben.

    Kaleminin ve yüreğinin gücüyle insanlık onuru için yazmış bu destansı yazarımızı eserleriyle yaşatmanız,okumanız ve okutmanız dileklerimle.Teşekkürler.

    Not : Deneme derleme türünde,Zulmün artsın,Baldaki tuz adında kitapları da var.
    Yine inceleme yazarımız Fethi Naci'nin "Yaşar Kemâl'in romancılığı"adlı eseri mevcut.Kitabın akademik yeterliliği olup olmadığı sizin araştırmalarınıza kalıyor.

    Son olarak bir Yunan atasözü ile bitiriyorum :
    "Halk yenir ama hazmedilmez."