• "İÖ 2400'lerde Sami asıllı I. Sargon, Sumer Kralı Urzababa'ya
    başkaldırıp kendisini kral yapıyor 27 Sümer'in şehir beyliklerini birer birer idaresi altına alıyor. Bu arada herhalde yerli halk olan Sumerlilerin dostluğunu kazanmak için kızını Ur'da Ay Tanrısı'nın mabedine başrahibe yapıyor."
  • 304 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İlk kitaptaki olayların üzerinden 12 yıl geçmiş. Paul, prenses İrulan ile evliliği sonucu imparator, kızkardeşi Alia da başrahibe olmuştur. Artık gezegen idari ve ruhani yolla iki kardeşin hükmündedir.

    Paul Çöl İlkbaharım-Sihaya diye hitap ettiği ilk aşkı ve ilk çocuğunun annesi Chani ' ye verdiği sözü tutmuş, prensesle evliliği formaliteden başka bir şeye dönüşmemiştir. Onun herşeyiyle gerçek eşi Chani' dir. Haliyle prenses İrulan bu durum nedeniyle kin besliyor ama aldığı bene gesserit eğitimi sayesinde kendisini zor da olsa kontrol ediyordur. Oysa tek istediği bir varistir.

    İmparator Paul ' ü tanrı- insan olarak tapar derecede sevenlerin, mutlak ve tek gücü nedeniyle onu yok etmek isteyenler de vardır.

    Paul 'ün icraatlarından rahatsız olanların başında Bene Gesserit rahibeleri, Lonca ve Prenses İrulan ve başka güç odağı olmayı arzu eden, Tleilax' lar gibi gruplar vardır. Bu gruplar birleşerek Paul' ü ortadan kaldırarak, evrenin güç odaklarını kendi lehlerine çevirmeyi deneyeceklerdir.

    Paul gördüğü geleceğin gerçekleşmemesi için elinden geleni yapmaktadır. Çeşitli şeyleri farklı yaparak kader şaşırtılabilir mi ? Kaderini yaşarken, hayatla sevdiği arasında seçim yapmadan, en azından bir çıkış şansı bulabilecek midir?

    Bu kitapta istedikleri her insanın görümünü alabilen Sima Dansçıları ile tanışıyoruz. Ayrıca artık bir Gule olan Duncan Idaho da tekrar hikayeye katılıyor.

    Bu kitabın sonunda gerçekten şaşırdım bir nokta var. Hiç beklemediğim bir final. Ancak okursanız ne demek istediğimi anlarsınız :)
  • Ve Praksiteles, tanrımızın bize verdiği en muhteşem heykeltraş.
    Onun yaptığı heykeli, Romalı Plinius, "dünyanın en güzel heykeli" ilan etmişti. Praksiteles, Atinalı bir hey-keltraştı.
    Bir gün ressam bir arkadaşıyla Datça yakınlarındaki Knidos'ta bir akşam vakti, sahilin kuytu bir yerinde içkisini içip sanattan konuşuyordu.
    Tepedeki manastırdan rahibelerin indiğini gördüler.
    Rahibeler sahile gelip elbiseleriyle denize girdiler, biraz serinlemek için.
    Aralarından yalnızca biri çırılçıplak soyundu.
    Genç kadının vücudunu gören Praksiteles hemen o anda o vücudun heykelini yapmadan yaşayamayacağını hissetti.
    Ertesi gün manastıra gidip başrahibeden genç rahibenin heykelini yapmak için izin istedi. "Biz karışmayız" dedi başrahibe, "Kendisine bir sorun, kabul ederse heykelini yapabilirsiniz."
    Heyecanlı heykeltraş, genç rahibeyi çıplak heykeli için poz vermeye ikna etti.
    Heykeli yaparken kızın hikâyesini de öğrendi.
    Genç kız, bir adamı öldürmüştü.
    Mahkeme genç kızı ölüme mahkûm etmişti.
    Yargıçlar idam kararını okudukları sırada, genç kızın artık yapılacak hiçbir şey kalmadığını gören avukatı birden ortaya fırlamış, genç kızın yanına gidip, üstündeki elbiseleri yırtıp, kızın çıplak bedenini yargıçlara göstermişti.
    "Bu memeleri yok etmeye razı olacak mısınız?"
    Genç kızın memelerini gören yargıçlar yeniden toplantıya çekilmişler ve o güzel memelere kıyamadıkları için idam kararını değiştirip kızı bir manastırda yaşamaya mahkûm etmişlerdi.
    Praksiteles, "hayat kurtaran" o vücudun heykelini yaptı.
    Adını, "Knidos Afroditi" koydu.
    Heykeli daha sonra Bizanslılar İstanbul'a getirip Beyazıt'ta kızlar sarayının önüne diktiler ama büyük bir yangında heykel parçalandı. Allahtan bu heykelin yüzlerce kopyası yapılmıştı ve tanrının yarattığı en güzel memelerden birinin mermere düşen izi günümüze kadar geldi.Eğer o heykeli görmediyseniz, tanrıyı ve onun neler yaratabileceğini çok ciddiye almıyorsunuz demektir ve benim tanrım kendisinin ve yarattıklarının ciddiye alınmamasından hoşlanmaz.
  • Ben bir tanrıya iman edeceksem, kiraz ağaçlarını ve kadın
    memelerini yarattığı için iman ederim.
    Ben bir memleketi seveceksem, generalleriyle dalga geçebildiği
    için severim.
    Kendi yarattığı kadınları örtülere ve evlere hapseden tanrılarla, savaşları çok ciddiye alan memleketlerle pek ilgim yok benim.
    “Bak çocuğum, şu benim yarattığım memelere, bacaklara,
    kalçalara bak, şu salıntılı yürüyüşlere bak evladım” diyen bir
    tanrıyla dostum.
    Arada bir başımı okşamalı benim tanrım, “İşini elinden geldiğince iyi yap sonra da hayatın alabildiğine tadını çıkar” demeli, dostça uyarmalı beni, “İyi yaşa, öbür tarafta neler olacağı hiç belli değil.”
    Böyle bir tanrı var.
    Ben çalışırken başımı okşuyor.
    Ben gezerken, önüme sahiller dolusu bronzlaşmış memeler, biçimli bacaklar, sıcak gülümsemeler çıkartıyor, “Bak” diyor, “Bak neler yaratmaya kadirim.”
    Tapıyorum ben o tanrıya.
    Sonra memleketler var.
    Generalleriyle dalga geçen memleketler.
    Bir karikatür çiziyorlar, üç karelik bir karikatür.
    Kahkahalarla güldürüyorlar beni.
    Birinci karede, siperde yatmış askerler görülüyor, başlarında generalleriyle bekliyorlar.
    İkinci karede komutanları elinde kılıcıyla siperden fırlayıp,
    “Hücum” diye bağırıyor.
    Üçüncü karede, ileri fırlamış komutanlarını siperdeki yerlerinden
    bir milim bile kıpırdamayan askerler “Bravo” diye bağırarak
    alkışlıyorlar.
    Dördüncü karede ben gülüyorum.
    Kiraz ağaçlarının ve kadın memelerinin arasında geziyor ve
    tanrıya tapıyorum.
    Generalleriyle dalga geçen memleketlerde dolaşıyor ve o memleketlerim seviyorum.
    Bir kiraz ağacıyla bir kadın memesine, onların değerini
    bilmeyen her memleketi satmaya hazırım.
    Sat diyor zaten benim tanrım, “Kadın memelerine bakmayan ve
    generallerini çok ciddiye alan memleketleri sat gitsin, ilgilenme
    onlarla, ben sana yalnızca bir memleket değil koca bir dünya
    verdim, onu sev, ben sana senin zevklerini, kahkahanı paylaşan
    yeryüzünün her yanına dağılmış kardeşler verdim, onlarla eğlen.”
    İyi bir tanrı benim tanrım.
    Çok geniş bir memleket benim memleketim.
    Kiraz ağaçları ve kadın memeleri bizim iman ettiğimiz mucizeler.
    Generaller bizim güldüğümüz karikatürler.
    Ve Praksiteles, tanrımızın bize verdiği en muhteşem heykeltraş.
    Onun yaptığı heykeli, Romalı Plinius "dünyanın en güzel heykeli” ilan etmişti. Praksiteles, Atinalı bir heykeltraşdı.
    Bir gün ressam bir arkadaşıyla Datça yakınlarındaki Knidos'da
    bir akşam vakti sahilin kuytu bir yerinde içkisini içip sanattan
    konuşuyordu.
    Tepedeki manastırdan rahibelerin indiğini gördüler.
    Rahibeler sahile gelip, elbiseleriyle denize girdiler biraz
    serinlemek için. Aralarından yalnızca biri çırılçıplak soyundu.
    Genç kadının vücudunu gören Praksiteles hemen o anda o vücudun heykelini yapmadan yaşayamayacağını hissetti.
    Ertesi gün manastıra gidip, başrahibeden genç rahibenin heykelini yapmak için izin istedi. “Biz karışmayız,” dedi başrahibe, “Kendisine bir sorun, kabul ederse heykelini yapabilirsiniz.”
    Heyecanlı heykeltraş, genç rahibeyi çıplak heykeli için poz vermeye ikna etti.
    Heykeli yaparken, kızın hikayesini de öğrendi.
    Genç kız, bir adamı öldürmüştü.
    Mahkeme genç kızı ölüme mahkum etmişti.
    Yargıçlar idam kararını okudukları sırada, genç kızın artık yapılacak hiçbir şey kalmadığını gören avukatı birden ortaya fırlamış, genç kızın yanına gidip, üstündeki elbiseleri yırtıp, kızın çıplak bedenini yargıçlara göstermişti.
    "Bu memeleri yok etmeye razı olacak mısınız?”
    Genç kızın memelerini gören yargıçlar yeniden toplantıya çekilmişler ve o güzel memelere kıyamadıkları için idam kararını değiştirip, kızı bir manastırda yaşamaya mahkum etmişlerdi.
    Praksiteles, “hayat kurtaran” o vücudun heykelini yaptı.
    Adını “Knidos afroditi” koydu.
    Heykeli daha sonra Bizanslılar İstanbul'a getirip Beyazıt'da
    kızlar sarayının önüne diktiler ama büyük bir yangında heykel
    parçalandı. Allah’tan bu heykelin yüzlerce kopyası yapılmıştı ve tanrının yarattığı en güzel memelerden birinin mermere düşen izi günümüze kadar geldi.
    Eğer o heykeli görmediyseniz, tanrıyı ve onun neler yaratabileceğini çok ciddiye almıyorsunuz demektir ve benim
    tanrım kendisinin ve yarattıklarının ciddiye alınmamasından hoşlanmaz.
    Bilir ki, kendisini ve yarattıklarını önemsemeyenler generalleri çok ciddiye alırlar ve onun yarattığı memelere değil generallerin sözlerine bakarlar.
    Ben onlardan değilim.
    Ben, “Hücum” diye bağıran generallerini yerlerinden
    kıpırdamadan alkışlayan askerlere güler, kiraz ağaçlarıyla kadın
    memelerini yaratan tanrıya tapar, Praksiteles'in heykelini uzun uzun seyrederim.
    Eğlenirim ben, hayattan ve çalışmaktan zevk alırım.
    Sizin ciddiye aldıklarınıza güler, sizin sakladıklarınıza hiç
    doymayan bir açgözlülükle bakarım.
    Bana ve benim gibi olanlara hoşgörülü davranan iyi bir tanrım,
    adına dünya dedikleri büyük bir memleketim, kahkahalarım ve
    eğlencelerim var.
    Bizim memleketimizde Praksitelesler, Knidoslu Afroditler, güzel memeli kadınları affeden yargıçlar, “Hücum” diye bağıran generalleri alkışlayan askerler yaşar.
    Kiraz ağaçlarını ve kadın memelerini yaratan tanrı, çalışırken bizim başımızı okşar.
    Ve, biz ona iman edip “hücum” diye bağıran kumandanlara güleriz.
  • Misyonerler 1850’lili yıllardan beri Sıvas ve Divriğİ’de görev yapıyorlardı. Ama yaşanılan bir olay misyonerlerle yerel halk arasında büyük bir dostluk kurdu. Yıl 1891. Yer Sıvas. Orta Anadolu’nun bu büyük şehrinin insanları kolera salgınıyla kırılıyor. Nüfusu 40 000. Salgın bin beş yüz insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Beş bin kişi de hasta. Salgına karşı en büyük mücadeleyi Cizvit misyonerleri yürüttü. Çünkü: Misyonerler, Hz. İsa’nın Tanrısal gücünün bir kısmını hastaları iyileştirmekte kullandığına inandıkları için tıbbi yardımları başlıca faaliyetleri arasına almışlardı. Bu nedenle kolera tedavisi konusunda uzman misyoner Peder Rougier ile Saint Joseph rahibeleri aylarca Sıvas’ta çalıştılar. Sonunda kolerayı yendiler. Bu arada bu salgın hastalık Tokat ve Kayseri misyonerleri arasında da birer can aldı. Çalışmaları nedeniyle Başrahibe Marie Therese’e Fransız hükümeti tarafından şeref madalyası verildi. Rahibe Marie Therese yıllarca Sıvas’ta sağlık hizmetleri çalışmaları yaptı. Vefat ettiğinde binlerce Müslüman Sıvaslı rahibenin cenazesine katıldı. Gözyaşı döktü...
  • Bazı deneyimler vardır hani etkisi günlerce sürer... İşte dün gerçekleştirdiğimiz Oblomov buluşması böyle bir deneyimdi. :) Pazartesi sabahına bomba gibi enerji depoladık!

    Bu kadar eylemsiz bir karakteri çok eylemli , bol çekişmeli tartışabileceğimize hiç ihtimal vermezdim. 😁

    29.kez gerçekleştirdiğimiz etkinliği Oblomov kitabının şarkısı olan Casta Diva ile açtık.

    https://www.youtube.com/...amp;index=3&t=0s

    Katılan herkesten gözlerini kapatmalarını rica ettik ve şarkı boyunca Oblomov'la ilk karşılaştığımız anı, Ştoltz'a bu aryadan bahsedişini,

    ("-...artık çayır ıslaktır; hava kararmıştır; tarlalar üstüne sis bir deniz gibi çökmüştür; atlar tepinmeye başlar;
    dönme vakti gelmiştir. evin pencerelerinde ışıklar yanmış; beş uşak mutfakta çalışıyor: mantar kızartması
    dolu bir tava, köfteler, çilekler... o sırada müzik de başlar... casta diva... casta diva...")

    Oblomov ve Olga'nın karşılaşması...
    AŞK.... Oblomov'un değişimi ve AYRILIK.... Hepsini bir bir gözlerinin önünden geçirmelerini, kitabı zihinlerinde oynatmalarını istedik.

    Biraz da bu hüzünlü aryanın hikayesinden bahsetmeyi de ihmal etmedik.

    Vincenzo Bellini'nin Norma operasında yer alan bu aryanın hikayesi şöyledir : Kelt'lerin başrahibi Orosevo ve Druid rahipler tapınak yeri olan kutsal koruluk icinde toplanmışlar ve ülkelerini istila eden Romalılara karşı kendilerine yol göstermesi için tanrılarına dua etmektedirler. Başrahibe Norma'ya savaş ilanı ve zafere dua için başvururlar. Ama norma'nın en son istediği şey savaştır. Çünkü Romalı prokonsul olan Pollione'ye aşıktır. Onun aşkı uğruna bakir kalma yemini bozmuş ve Pollione'den iki çocuğu olmuştur. Romalılar ayrıldıktan sonra yine Kelt Druidler toplanarak Oroveso'nun kızı Norma'nın ay tanrıçasına dua etme ayinine refakat ederler. Norma ay tanrıçasına barış için yakarır adeta. İşte o yakarış bu Casta Diva aryasıdır.

    Devamında olaylar olaylar ama artık orasını da merak eden arasın bulsun. :)

    Sonrasında döndük kitaba. Dönmez olaydık. 😂 Yine Oblomovcular ve Oblomov karşıtı olanlar olarak ayrıldık. Tabiki Oblomovcuların başında NigRa ve merih Bozdemir öne çıkan isimler olarak, karşı cephede Semra Beynel ve Ersin Ertürk yer aldı.

    Oblomov deyince akla gelen miskin, elinden bir iş gelmeyen adam profilini Oblomovcular kabul etmediler. Aslında başarılı, zeki bir adamken hayata karşı hüsran içine düşüp, hayattan elini eteğini çekmeyi tercih etmiş. Memuriyetteki ve sosyal hayattaki riyakarlığı görüp onlara benzeyemeyeceğini fark edip mutsuz olmuş ve kendi kabuğuna çekilmiş.

    Karşı cephe ise olumsuz duygulardan kaçınma durumu olduğunu ve bunun ağır bir psikolojik sorun olduğunu savundu. Hareket edip, sosyal hayata karışmasıydı normal olan. Olumsuz duygularla baş edemediğinde kaçış eğilimi gösteriyordu.

    İyi ama kime göre neye göre normal normaldi? Adam bu şekilde mutluydu ve hayata karışmak için bir motivasyon kaynağı göremiyordu. Olga hayatına girdiğinde çabalamıştı. Olga da zaten Oblomov'u değil üzerindeki hakimiyetini sevmişti, Oblomov'u değiştirmeye çalışmıştı.

    Eee ne yapsaydı, yağ tulumu olarak yatıp durmasına müsaade mi edecekti? Yönlendirecekti tabi! Kız gezmek tozmak sosyalleşmek istiyordu, sosyalleşmeyelim evde kalalım yatalım bir şey yapmadan mı demesi gerekiyordu. Hayır Oblomov'u sevdi, bağlanma stili öyle, annesiz büyüdü... Psikanalitik teoriye tamamen uygun ve mantıklı. Ama psikolojik olarak doğru olanı yaptı aşık olduğu ile evlenmedi, bağlanma stili güvenli değil çünkü.

    Zaten bırakmakta geç bile kaldı da... Neyse Oblomov bütün o olumsuzluklara katlanmak mecburiyetinde değildi.Hayatını idame ettirecek kadar parası var, temel ihtiyaçları görülüyor neden gidip bürodaki amirini çeksin ki. Adamın parası var! Parasını geçtim uşağı var uşağı!! 😂😂 Mesela Zahar da Oblomov dedik ama Oblomov olmadığında Oblomovluk yapma lüksü yok. Zaten Oblomov, Oblomovşka'daki gibi bir hayat istiyordu, pjorik kokularının arasında mutluydu. Zaten sorun Oblomov'un yetiştirilme tarzında, Ştoltz gibi yetiştirilse böyle olmayabilirdi. Ştoltz da anormal, tatil anlayışı bile iş.

    Ştoltz'un da psikolojik olarak sorunlu zaten davranışları ki..

    Oblomov olmak daha zor, Ştoltz olmaktan. Her babayiğidin harcı değil gibi uzuuunn uzuunn tartıştıktan sonra beyaz bayrak çekildi.

    Ama aşırı keyifli bir tartışma oldu. 😍 Böyle çekişmeli toplantıları özlemişiz.

    Kitap hakkında biraz daha konuştuktan sonra NigRa bizlere Gonçarov ve Oblomov üzerine sürprizli ve bir o kadar da kazık, saçma sapan sorular hazırlamış. 🤣

    Sorulardan örnek vermek istiyorum. 😃

    *Zahar'ın saçları ne renkti?
    *Sonunda Anisya hangi hastalıktan öldü?
    *Yazarın Oblomov romanının büyük kısmını yazdığı, 1857 yazında tatil için gittiği yerin adı? 🙈

    Kazananı direk belirleyen soru ise şu oldu :

    *Romanın 1980 yılında Rusya'da yapılmış olan, Nikita Milhallov'un yönettiği, ABD'den 2 ödül almış, NBR tarafından "En İyi Yabancı Filmler" ve "En İyi Yabancı Dildeki Film"ödüllerine layık görülen sinema uyarlamasının adı nedir? (Türkçesi de kabulümüz...)

    Soruyu tam bilemese bile filmi izlemiş olduğu için kazanan Kitaplara tutkun muallime arkadaşımız oldu.😁 Tebrikler ✌ Bizden bir sonraki kitap seçiminde önerdiğiniz kitap için +3 hak kazandınız. 😁😁😁

    Filmin Adı : Neskelko Dney İz Zhizni Oblomova (Oblomov'un Yaşamından Birkaç Gün)

    Linki de bırakıyorum : https://youtu.be/sgmy6Ke_xQY

    Hepsinin sonunda NigRa bize gofret dağıttı. Gofretlerimizi yedik, fotoğrafımızı çekindik ve bir sonraki buluşmada görüşmek üzere ayrıldık.

    Toplu fotoğrafımız : https://eksiup.com/p/7q162603p9m2

    Bir Sonraki Buluşma : 17 EKİM 2019 -PERŞEMBE - SAAT : 19:00
    Tartışılacak Kitap : Toplum Sözleşmesi

    Katılımcı Listesi :
    Ahmed Yasir Orman
    NigRa
    Şeyda
    merih Bozdemir
    Semra Beynel
    Fatih Yıldırım
    Özlem Yılmazoğlu
    Aysun Yanık
    emine¿bibliosmia
    Merdümgiriz
    Kitaplara tutkun muallime
    Ersin Ertürk
    endymion
    Bilal Günaydın
    Serhat Günaydın
    Gökhan Tura

    Oblomovluk yapmayıp katılım gösteren herkese teşekkürler. 🙌

    Bu da bonus olsun : https://youtu.be/GN75XDDm_DI