• ‘’Küf kokan bir yazı bu ‘’

    "İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu." (Homo non intelligendo fit omnia.)
    Gianbattista Vico


    Yaşadığımız evrende ne kadar sınırlı bir irademiz olduğunu biz insanlara göstermesi açısından yukarıdaki sözü çok değerli buluyorum. Var olmak, doğmak, doğduğumuz toplum ve coğrafya, anne babalarımız, dış görüntümüz, olanaklarımız gibi kim olduğumuzu/kim olacağımızı belirleyen belki sayfalarca miktarda çoğaltılabilecek koşulların hiçbiri bizim irademizle belirlenmedi. Herhangi bir eğitim, herhangi bir bilgi olmadan insan olmanın ağır yükü bindi omuzlarımıza. İnsan olmak!


    Hemen bütün dinler, doktrinler, ekollerin idealize ettiği bir insan tipi vardır. Bizim dini terminolojimizde ‘’ eşref-i mahluk ‘’ olarak geçer bu insan tipi . Tin suresi dördüncü ayette Allah; ‘’ Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.( Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). ‘’ buyurur. Peki sadece insan olmak ahseni takvim, eşrefi mahluk, ideal insan ve kitabın deyimiyle ‘’ hz. İnsan ‘’ olmak için yeterli mi? Dünyamızdaki trajedilere baktığımızda bahsedilen durumun her insanda açığa çıkabilecek bir potansiyel olduğunu ama bu potansiyel açığa çıkmadığı sürece insan olmanın ‘’insan olmak’’ için yeterli olmadığını rahatlıkla dile getirebiliriz. İnsan idrakiyle tefekkürü, kalbi ile tevekkülü başarabildiği sürece eşref-i mahluktur. İnsan vicdan lügatinden; ahde vefayı, fedakarlığı, muhabbeti, merhameti, letafeti, diğergamlığı, basireti eksik etmedikçe ve bütün bunları; erdemle, ahlakla, zarafetle birleştirip kendi dünyasına bunlarla muamele edebildiği sürece Ahsen-i takvimdir.

    Peki ülkemiz özelinde düşünecek olursak bu ideal insan nerede? Neden etrafımıza baktığımızda kendi dinlerinin en küçük ayrıntısına kadar anlattığı bu insanın tam tersi profilde bir tavır sergileyen insanlarla dolu etrafımız. Her din, her ideoloji, her düşünce ve doktrin eninde sonunda ya ölmeye, ya da ölüp çağının gereklerine göre yeniden doğmaya mahkumdur. Şimdi özellikle burada gelecek itirazları duyabiliyorum. Dinde yeniden doğma olur mu; olur hem de zorunlu olarak olur. Eğer biz Kur’an evrensel ve tüm zamanlara hitap eden bir kitap diye bir iddiada bulunuyorsak bu değişim ve yenilenme bizim dinimiz için de olmak zorunda. Bu şuna benzer genel rölativite kanunu insanlığın ilk var olmasında nasıl geçerliyse şuan da öyle geçerli. Ama ilk insanların bu kanundan yararlanma biçimleri ile zamanımız insanının yararlanma biçimi arasında dağlar kadar fark var malumunuz. Oluşan bu fark, kanun aynı olsa da kanundan yararlanma niteliğimizin değişmesi ve zamana göre yorumlanmasından ibaret, kanunun değiştirilmesinden değil.(keza değiştirilemeyeceği de herkesin malumu)

    Bugün çevremizde gördüğümüz- özellikle Müslüman alemindeki – hemen her sorun; geçmişine hapsolmuş, yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerle karıştırılmış bir dini yaşamaya çalışan, ama aynı zamanda çağın getirdiği olanaklardan da yararlanmak isteyen ve bu ikisi arasında sıkışıp kalmış, kısaca ne uhrevi ne de dünyalı olmayı becerememiş ‘’ hz. Hezeyan ‘’ arketipli insanlardan kaynaklanıyor. İnsan, toplumsal hayatı şekillendiren ona can veren zamanının çocuğu olmayı bağnaz bir şekilde reddettiği sürece, onun manevi dinamiklerine ruh ilka eden zeminini de yitirmeye başlıyor. Bugün yaşadığımız en temel sorun bu zeminsizlik sorunu.

    Müslüman düşünce dünyası ve reel hayatı kendi rönesansını yapmaya muhtaç. Ama batı dünyasından farklı olarak bu rönesansa öncülük edip onu domine edebilecek, Müslüman dünyasının batıya oranla çok daha sabit olan fikirlerini değiştirebilecek, toplumdan kopmadan topluma rağmen radikal tedaviler üretebilecek, hurafelere, mistik söylemlere, kitle şuursuzluğunun ürettiği sadece kulak romantizmine hizmet eden lakırdılara kendisini kaptırmayan, fikren ve vicdanen hür, sadece doğrunun hizmetçisi olmayı kendilerine düstur edinmiş ‘’ fikir işçileri ‘’miz neredeyse hiç yok.

    Böyle yokluklarla örülü bir çölde insanlar ister istemez her seraba acaba vaha olabilir mi umuduyla yaklaşıyor. Dücane Cündioğlu da bu minval üzere arayışta olan insanların radarına girmiş bir ‘’ hazret ! ‘’ Açıkçası piyasada gördüğümüz hepsi birbirinin klonu gibi duran hoca/araştırmacılara muhalif söylemleri dikkatimi çekmişti uzun zaman önce. Ama gerek muhalifliğinin cılız fikirlere dayanması, gerek sosyal medyada sergilediği tavır yüzünden kendisi okuma sıramda baya gerilerdeydi. Hz. İnsan kitabını ise sitede bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde okudum. Ve maalesef öngörülerimde haklı çıktım. Boş muhaliflik insanı aptallaştırır. Savunduğunuz ideolojiden ve fikirlerden bağımsız olarak aptallaştırır ve sizi komik duruma düşürür.


    Karşı durduğunuz fikri fırtına ne kadar güçlü ise, görüşlerinizi dayandırdığınız zemin de en az o kadar güçlü olmak zorunda. Böyle büyük iddialarla ortaya eserler koyuyorsanız şayet, olabildiğince yalın bir dille, olanı daha da fazla karmaşıklaştırmadan ama fazla da basitleştirmeden, tutarlılıkla hareket etmek zorundasınız. Sadece bu kitaptan yola çıkarak değil sosyal medyadan gördüğüm, bildiğim kadarıyla da rahatlıkla söyleyebilirim ki Dücane Cündioğlu bu yazdığım özelliklerden çok uzak biri.


    Özellikle bu kitabından anladığım kadarıyla Dücane beyin kendisine misyon edindiği şey klasik felsefe geleneğini ve tasavvufu modern zaman sosuyla marine edip yeni bir düşünce ekolü oluşturmaya çalışmak ama kendisi amaçladığı şeyden çok uzaklara düşüyor. Kıta felsefesini, analitik felsefeyi, İslam felsefe ve kelamını derinlemesine öğrenip, tahlil etmeden yüzeysel denebilecek seviyede bir bilme ile bir yere varılamayacağının ete kemiğe bürünmüş hali gibi kendisi. Akademik seviyede tartışmalara ve bu alanda yetkin isimlerle fikri çatışmalara giriyorsanız ortaya bir fikir koymak zorundasınızdır. Ama hazretin bütün yaptığı biraz Hegel, biraz Haldun, biraz Arabi, biraz Aristo ile ağızda kekremsi bir tat bırakan yer yer tasavvufa da göz kırpan (yer yer de toplama bilgisayarlara göz kırpan ) eğreti bir şey ortaya çıkarmak.


    Bilgi anlamında öyle bir çağda yaşıyoruz ki bugün eski devirlerde olduğu gibi bir insanının birden fazla alanda otorite olması, o alanlarda uzman olması imkansız gibi bir durum. Her disiplin o kadar çok dallanıp budaklanmış, o kadar çok alt segmentlere ayrılmış durumdaki normal bir insanın bırakın bunlardan birkaçını, doğumdan ölüme birini tam olarak öğrenmesi bile çok zorlu bir öğrenme süreci ile mümkün olabilir ancak. Yaşı tutanlar hatırlar belki. Çocukluğuma denk gelen saçma bir dizi vardı; beşik kertmesi. Orada bir karakterin onlarca mesleği vardı. Kısaca kadın Türkiye'nin her şeyiydi. Dücane Cündioğlu'nun vikipedi sayfasına bakınca istemsizce bu dizi ve karakter geldi aklıma. Kendisi Türkiye'nin yeni her şeyi olmaya niyetlenmiş gibi duruyor. Mantık, hermenötik, dilbilim, felsefe, teoloji, psikoloji, tasavvuf, tarih, edebiyat, çeviri, sanat, mimarlık, sinema ve son zamanlarda da tıp, matematik ve hukuk alanlarda çalışmalar yapıyormuş kendisi.

    Biraz ağır bir deyim olacak ama sergilediği tavır entelektüel anlamda madrabazlık yapmak. İki üç tane aforizma kasarak, uzmanı olmadığı konularda janjanlı birkaç cümle kurarak, her temayüz gösterene peygamber muamelesi yapan entelektüel anlamda yerlerde olan bir ülkede zühd pazarlayarak parlak bir kariyer gösterebilir kendisi. Ki sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın genelinde yeni trend bu. Bilimin b’sini bilmeyenler bilim felsefesi yapmaya çalışıyor. Planck’ın kim olduğunu bilmeyenler kuantumun hayatımıza zottiri etkileri diye aforizma büktüğü kitaplar yazıyor, ve bilmedikleri konularda ahkam kesip duran bu insanlar peşlerinden sürükledikleri yığınlar sayesinde göz kamaştıran! kariyerler kuruyorlar.


    Dücane Cündioğlu eğer gerçekten bir aydın olmak istiyorsa ve alanında başvurulan kaynak konumunda eserler vermek istiyorsa önce bu kafa karışıklığından kurtulmalı. Kendisine çerçevesi belli bir alan seçmeli ve hayatının sonuna kadar da bu alanda çalışmalı. Bir insan bir konuyu ancak o konuda yazılmış 50-100 kitap okuyarak ve teorik olarak 10000 saat çalışarak kavrayabilir ancak. Bu kadar çok çeşitli alanda böyle bir çalışma disiplinini tutturmak imkansız olduğundan bu alanların hepsinde birden bulunayım derseniz de dile getirdikleriniz ahkam kesmekten öteye gitmez. Böyle yapmadığı sürece kendisi gözümde bir imaj gurusu ve müstemleke aydını olmaktan öteye gitmez.


    Son olarak kitabın biraz daha içeriğine odaklı birkaç şey söyleyip bitireyim lakırdılarımı. Deneme türünü sevmeme rağmen bağlam konusunda o kadar zayıf kalınmış ki kitabın sonunu getirmekte baya zorlandım. Literatüre hakimim, bu jargonu yaladım yuttum demek adına o kadar çok tanım cümlesi kurmasına, onca kelime tüketip el netice dile getirdiği hiçbir fikrini doyurucu bir biçimde açıklayamamasına sebep yukarıda anlattığım faktörler olmalı. Bir sayfada anlatılacak şeyleri sündüre sündüre uzakmaktan ve konunun etrafında dolanıp durmasından dolayı fazlaca sıkıyor insanı. ‘’ İnsan insanı insanda tanır, insan insan insanın amacıdır. ‘’ gibi mottovari kapalı cümleler yazdıklarını ağdalı dilli edebiyattan öteye götüremiyor maalesef. Arada kullandığı çok güzel cümlelere ve tespitlere rağmen fikrin sonunu getirmediği ya da denemenin sonunda bir iki cümle ile geçiştirmeye çalıştığı için denemelerin içine girmek pek mümkün olmadı benim açımdan. Kitabın sonuna geldiğimde ise bir çamaşır leğeni dolusu patlamış mısırı yemiş gibi oldum. Çenem yoruldu, doymadım ve basenlerimde birikecek yağ da yanıma kar kaldı.


    ‘’ Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli ve helak edici düşünceler. Şeyhi ekberin işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuhun ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhataplarına makamınca hitap edemediğini söylemiştir.
    Nuh , Varlık’ın birliğine değil, tanrının birliğine çağırdı; tanrının ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. ‘’ teşbihi bırakın, tenzih edin O’nu!’’ dedi. Tanrı ile Varlık’ı ayırdı. Putperestleri lanetledi. Ortakkoşucuları.
    Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli. Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. Ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları gemiye almadılar. ‘’


    Yukarıdaki metin kitabın başında geçiyor. Bu bölümü okuyunca aklıma bir Bektaşi fıkrası geldi. Bektaşinin biri bir gün camiye gider. Hoca vaaz vermekte ve Allah'ı anlatmaktadır. “Allah, hiçbir şeye benzemez, doğmamıştır, doğurmamıştır. Ne yerdedir ne göktedir, Yemez, içmez, yatmaz, uyumaz mekanı yoktur, zamanı yoktur, eli, kulağı, dili yoktur. “ diye sıralarken, Bektaşi dayanamamış: “Hoca, hoca sen şuna yok diyeceksin de dilin varmıyor!” demiş. Dücane beyinki biraz bu fıkra misal. Bazı şeylere yok diyecek ama dili varmıyor gibi. Hem muhalif olayım hem inanan kesime de göz kırpayım çabasının çarpıklığı bu biraz. Kuran’a inanmış her insan bilir ki (ya da bilmesi gerekir) Peygamberlerde iki özellik bulunur; Resul ve Nebi. Nebilik bir sıfattır, Resul ise görev. Nuh peygamberin gemiye kimi alıp, kimi almadığı resullüğü ile ilgilidir ve bu alanda hata yapması, kusur işlemesi kitaba inananlar açısından imkansızdır. Peygamberlerin hata veya kusurları peygamberlik görevleri ile ilgili değil onların insan sıfatı ile ilgilidir. En hafif tabirle böyle kulağa hoş gelen afaki söylemlerle bir peygambere hem de risalet görevi üzerinden iftira atmaktır bu yaptığı.


    Tasavvuf kapsamı ve sınırları belirsiz kaygan bir zemin. Kişi nefsinden emin olmadan böyle yüksekten sallayınca yapabildiği tek şey küfre depar attırmak olur ki, yanlışına bir de farkında olmayan okuyucularını da ekleyip yapılan yanlışı daha da alevlendirmiş olur.


    Yanlış hatırlamıyorsam Arabi der ki; kişi henüz ulaşamadığı makamın virdini dile almakla bile küfre girebilir. Misal Yunus ‘’ Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri ‘’ derken halini dışa vurur. Yunus vardığı yerde Allah'a o kadar yaklaşmıştır ki O’nun zatından başka (cennet nimetleri dahil hiçbir şey) kendisine görünmemektedir. Yunus bu sözü dile getirirken o anki kalbi halini dışa vurur, samimidir ve onun açısından dile getirilmesinde bir sakınca yoktur. Ama dünyaya mahkum olmuş insanların böyle cümleleri kurarken dikkatli olması gerekir. Zira dile getirilen bu romantik cümleler Allah'ın zatından başka bir şeyi görmemeye değil cennet nimetlerini küçümsemeye dayanan küfür kokulu söylemler olmaktan öteye gitmez. Arabi kitapları içerisine sonradan çok fazla ekleme yapılmış kitaplar. Kitaplarında yazanların çoğu kendisine ait bile değil denir. Sanmıyorum ama velev ki Arabi bunu demiş olsun. Söylenen söz belli, işaret edilen mana belli. Bunun inandığınız kitaba ne kadar uyduğu da sizin vicdanınıza kalsın.


    Pierre Bourdieu; ‘’ Reyting bu evrenin gizlenen tanrısıdır. Zihniyete hükmeden şeydir. ‘’ der. Popüler kültür zihinlere hükmeden yeni tanrımız. Bu put zihniyetimize ve hükmettiği sürece de kulak romantizminden ve bizi bir yere götürmeyen beylik laflardan, aforizmalardan kurtulmamız imkansız. Dücane beyin özelinde bu putlardan kurtulmak dileğiyle…
  • Ocak 2018 çıkışlı bu yeni kitap, internet üzerinden kitap alışverişi yaparken dikkatimi çekmişti. Nedenini bilmiyorum, detaylarını da, arka kapağında yazarın notunu da okumamıştım. Belki kapağı hoşuma gitmişti, ama sanmıyorum. Bu kitabı param bol olduğu için de almadım, neden aldığım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Ama aldığıma değdi, hem de çok değdi. Peki, nedir bu Tanrılar Çağı? Siz, kapağına bakarak almayın diye, bunu yazıyorum. Çünkü bu kitap, kapağı sade, içi dolu bir kitap.

    Oktay Volkan Alkaya yeni bir yazar. Ve ilk kitabı da Tanrılar Çağı. Mükemmel bir başlangıç. Tanrılar çağı, bu sene Gökten Çağrı Aktan tarafından kaleme alınmış Sevimsiz Tanrılar kitabına benziyor, ilk önce onu okumuştum. Yoksa çıkış süresine göre bakacak olursak eğer Sevimsiz Tanrılar, Tanrılar Çağı adlı kitaba benziyor. Benzerlikler güzeldir. Fakat aralarında belirleyici bir fark olması koşuluyla. Sevimsiz Tanrılar, bir kalkınma, uyanma, isyan öyküsünden çok, distopyanın içinden kaçmaya, bulunduğu distopik dünyadan uzaklaşıp gerçekleri daha farklı bir topraklarda bulmak isteyen bir karakterin üzerinden ilerliyor. Belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal peşinde koşan bir roman Sevimsiz Tanrılar daha çok. Tanrılar Çağı ise, biraz daha farklı. Tanrılar çağı, distopyanın ta kendisi. Sevimsiz Tanrılar ile ayrıldığı nokta burası, Tanrılar Çağı'nda distopya bitmiyor, ütopya hayali, zehirli topraklarda ölüyor.

    Vır, vır vır edip duruyorsun, nedir bu distopya onu anlat derseniz de eğer;
    Distopya, ütopik bir dünyanın tersi, ne yani? Ütopya, bugünü değil, geleceği anlatır. Özendirici, isteklendiren bir kavramdır. Genel tanımı ise; gerçekte mevcut olmayan, ideal toplum biçimi anlamına gelir.
    Distopya'da ise baskı dolu bir dünyanın içindesinizdir, yani kitaplardaki kahramanlarımız genel olarak ütopya'yı ararlar bu kitaplarda. Bir geçmiş vardır, güzel olan bir geçmiş ancak ya halkın kararları ya da otoriter baskı ile kahramanımız içinde bulunduğu distopyanın içinde kaybolur. Tanrılar Çağı, bu yönüyle başarılı bir kitap.

    Biraz daha kitap hakkında konuşmak gerekirse, denizde başlayan bir hikaye zehirli topraklarda son buluyor. Uzun zaman önce, eski insanların arasında nedeni hiç bilinmeyen bir savaş çıkmış ve dünyada Güney ve Kuzey toprakları kalmıştır. Batı ve Doğu da vardır, fakat duvar örülmüştür ve duvarların arkasında kalan topraklar "zehirli topraklar" olarak nitelendirilmiştir. İnancı sonuna kadar 'Tanrı' imgesi ile sorgulayan Oktay Volkan Alkaya, kitapta 7 Tanrı yaratmıştır. Halk, inanmaya mecbur olduğunu düşündüğünden hiç sorgulama yapmadan, 7 Tanrı'nın buyruğu altına girmiştir. Sorgulama ve inanç kavramları burada çakışıyor, bariz bir şekilde yanlış olduğunu bildiği halde, bir insan aynı şeye hala nasıl inanabilir? İşte burada devreye inanç giriyor, yazar, kitabın sonuna kadar insanların bir şeye inanmadan yaşayamacağını iddia ediyor. Ki, bana göre doğru.

    Adaletin, insanların uydurduğu kanunlar aracılığı ile sağlandığını biliyoruz. İnsanlar, adaleti kendileri uydurmuştu, tıpkı bir matematik dersindeki herhangi bir formül gibi. Tamamen uydurma bir kanuna bağlı olarak özgür olduklarını düşünüyordu insanlar. Peki, ya kanun olmasaydı? Dünyada kural denen hiçbir şey yok, sanki The Walking Dead gibi, insanlar inanabileceği bir şey bulamıyor, aylak aylak dolaşan diğer insanlara bakıyor. Vicdan da burada devreye giriyor. Eğer kanunlar olmasaydı, vicdan olur muydu? İnandığımız şeyler, içimizi de değiştirebiliyor, yok edebiliyor. Bunu, kanunları uydurduğu gibi engelleyebilir insan, ama yazarın da söylediği gibi: "İnsanlar, hep bir şeylerin boyunduruğu altında yaşamışlardı. Krallar, siyasetçiler, aile büyükleri, din adamları, patronlar, müdürler, ev sahipleri... Çağlar değişse de boyun eğmenin sadece adı değişiyordu. Kölelik, işçilik, memurluk..." .


    "İnanmadığın müddetçe başaramazsın." tarzındaki klasik cümleleri hepimiz hocalarımızdan, annelerimizden, büyüklerimizden duyarız. Peki, inanıp da başaramadıysan bunun sorumlusu kim? Sen mi, inanca bağlı yaşamak zorunda bırakan Tanrı mı?

    "Gördün mü? Sen bu içkinin kırmızı olduğuna inandığın için gerçek olduğunu sanıyorsun. Fakat gerçek dediğin şey kanıtlanabilir olmalı değil mi?"

    Her neyse, bu kadar yeterli. Kitap kurgu olarak başarılı, aynı şekilde boş boş konuşmuyor Tolstoy'un "İnsan Neyle Yaşar" kitabındaki gibi. Bu yazdığım satırlar bir şeyleri inkâr ediyorum anlamına gelmesin, sonuçta sizler insan olduğunuz gibi ben de insanım. Ve insanlar, bir şeye inanmaya mahkum yaratıklardır.

    * İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır? " Aslında bu sorunun yanıtını içten içe kendisi verebiliyordu. İnanma konusunda oldukça zayıf yaratıklardı insanlar. Güneşe tapmışlardı, putlara, dağlara, hayvanlara... İnsanlara da tapmışlardı. Firavunlar, krallar, şamanlar... İnsanlar her zaman kendi hayatlarını ve dünyayı kontrol eden yüce bir gücün varlığına ihtiyaç duymuşlardı."

    * Kendisine Tanrı diyebilen birinin yaşlı bir kütüphaneciye bilgi danışıyor olmasını insanlar sorgulamıyordu bile."
  • Çok çok çarpıcı bir anlatıma sahip, o çaresizliği, yokluğu hissediyorsunuz yazarla beraber. Yaşar Kemal kitap için güzel bir yazı yazmış fakat kitabın sonunu da ilk satırlarda içeren bu yazıyı arka kapağa almasaydı keşke yayınevi.
  • Philip K. Dick Toplu Öyküleri Cilt 2: Kader Ajanları

    5 ciltlik Toplu Öyküler serisinin 2. cildi olan Kader Ajanları, dilimize ilk kez Alfa’nın bir alt markası hüviyetindeki Büyülü Fener Yayınları tarafından 2014 yılında çevrildi. Orijinal adı The Collected Stories of Philip K. Dick, Volume 2: Second Variety olan eser, daha sonra yenilenmiş haliyle Alfa Yayınları tarafından 2018 yılında tekrar basıldı. Çevirisini Berna Kılınçer’in üstlendiği kitapta PKD’nin 3’ü hariç 24 bilimkurgu öyküsü bulunuyor. Tamamı 1952 ve 1955 yılları arasında yazılan bu hikayeler zamanda yolculuk, robotlar, yabancı türler, gerçekliği sorgulamak ve askeri bilimkurgu temaları etrafında toplanıyor.

    Philip K. Dick’in gençlik yıllarında kaleme aldığı öyküler yer yer basit anlatımlarıyla dikkat çekse de Dick’in usta yazarlık kariyerine attığı sağlam adımlar niteliğinde. Zira bazı öyküleri etkileyici olmasa bile, vermek istediği mesajları sade anlatımıyla zihinlerimize işliyor. Norman Spinrad’ın önsözüyle başlayan kitap, PKD’nin 1974’te paranoya hakkında kısacık bir röportajına da yer vermektedir. Norman Spinrad’ın 1986’daki önsüzünde, Dick’in yazdığı öykülerin yazarın iç dünyasına bakmamızı sağlayan birer pencere olduğu önemle anlatılıyor. Ayrıca PKD’nin kısa bir röportajının yanı sıra kitabın sonuna eklenen notlar bölümüyle de öyküler hakkında bilgi bulunuyor.

    Kurabiye Hanım

    Hansel ve Grater masalını anımsatan Ray Bradbury tarzındaki bu fantastik kısa öykü, ona kurabiye pişiren, nazik ve yaşlı hanımı ziyaret eden “Bubber” adlı tombul bir genç çocuğu anlatıyor. Ama Bubber’in bilmediği şey, kurabiye hanımının göründüğü kadar nazik olmadığı.

    Kapının Arkasında

    Larry, karısı Doris’e eski bir guguk saati hediye eder. Bu guguk saatinin evlerine girmesiyle hali hazırda bozuk olan birliktelikleri daha da kötüye gider. Doris, kocasının kıskançlığı ve kendisine gösterdiği sert tavırları nedeniyle vaktinin tümünü guguk saatiyle geçirir. Kıskançlık, kötü ilişkiler ve guguk kuşuna duyulan sevgi beklenmedik bir cinayetle kapının ardındaki katili gözler önüne serer.

    Öyküye Ait Kısa Film

    İkinci Tür

    Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki nükleer savaş, dünyanın büyük bir kısmını çorak araziye çevirir. Ancak savaş, insanlığın dağınık kalıntıları arasında devam ederken Batılı güçler, kendi taraflarında savaşmak için özerk ve kendi kendini kopyalayan robotlar olan “pençeleri” geliştirirler. Pençeler kendilerine tanınan bu özerklikleri ile zamanla geliştirerek farklı türlere ayrılır. Bu gelişmeden haberi olmayan Binbaşı Hendricks, Sovyetlerin müzakere isteğini kabul ederek Sovyet Komuta Merkezine gider. Öykü, Binbaşı Hendricks ve 3 Sovyet yanlısı askerin geriye kalan 2. Tür adlı robotu bulma çabalarını ürpertici ve kasvetli bir atmosferde ele alıyor.

    →İncelemesini Oku

    Jon’un Dünyası

    Jon’un Dünyası bir önceki hikâyenin devamıdır ve daha ileri bir gelecekte geçmektedir. Kastner ve Caleb Ryan, yakın zamanda tamamlanmış bir zaman makinesi ile Pençeleri tasarlayan bilim adamı Schonerman’ın zamanına giderek belgeleri ele geçirmeye çalışırlar. Bu görev sırasında istedikleri belgeleri ele geçirirler fakat bilim adamını da yanlışlıkla öldürürler. Geçmişi değiştiren Kastner ve Caleb Ryan, şimdiki zamanlarına dönerken kendilerini nasıl bir dünyanın bekledikleri üzerinde düşünmeye çoktan başlamışlardır bile.

    Kozmik Avcılar

    İlk kez 1953’de yayımlanan ‘Kozmik Avcılar’ Sirius sisteminde gezegenler arası Polis timinin komutanı olan Shure’nin, şüpheli bir şekilde Terran topraklarında seyahat eden Adharan adlı böcek türünü takip etmesini ve bu şüpheli yolculuğun arkasındaki gizli planları öğrenmesini anlatır.

    Oğullar

    Öykü, hükümet tarafından zorunlu olarak uygulanan çocuk yetiştirme programlarının, aileleri nasıl dağıttığını çarpıcı ve öngörülür bir şekilde anlatıyor. Zira çocukların gelişimi ve eğitiminin yanı sıra hangi mesleğe sahip olacakları da 9 yıllığına tamamen robotların elindedir. Dick, robotların himayesinde büyüyen çocuğun bakış açısından bizleri robotların nasıl gördüğünü ortaya çıkarıyor.

    Bazı Hayatlar

    Sürekli patlak veren savaşlar sonucunda Bob Clarke ordu tarafından çağrılır. Bob’un gidişinden sonra oğlu ve karısı da savaş için hazırlanırken Bayan Clarke ‘Peki geriye kim kalacak?’ sorusuyla zihinleri meşgul ediyor. Bazı Hayatlar adlı bu öykü, tüketici bir toplumun, ülkeyi savaşa nasıl zorunlu hale getirdiğini acımasız ve anti-militarist bir yaklaşımla anlatır.

    Marslılar Geliyor

    Sıradan bir Amerika kasabasında geçen bu öykü, kendi gezegenlerinde gerçekleşen ekolojik tehlikeler nedeniyle yok olmak üzere olan Marslıların, bulutlarla birlikte her iki yılda bir kasabaya inmelerini ve kasaba sakinlerinin Marslıları hiç düşünmeden öldürme arzularını anlatmaktadır.

    Yolcu

    Tren İstasyonu Yöneticisi olan Bob Paine, Crichet adındaki küçük bir adamın, olmayan bir yer için bilet almak istediğini ve gerçeği öğrendiğinde ise birden yok olduğunu iş arkadaşlarından öğrenir. Öykü, bu gizemli olayı araştırmaya karar veren ve araştırmaları sonucu banliyöyü bulan Crichet’in macerasını anlatır.

    İstediği Dünya

    Alternatif dünyalar teorisinin mükemmel bir örneği olan İstediği Dünya adlı bu öykü, Larry Brewster’ın bu Dünyanın kendisi için var olduğunu ve kendisine hizmet ettiğini söyleyen bir kadınla tanışmasını anlatır. Olağanüstü şansı ile Bay Larry’i şaşırtan kadın aslında yanlıyor olabilir miydi?

    Yüzey Baskını

    Uzun süren savaşlar sonrası yeraltında yaşayan Teknokratlar yüzeye çıkarak baskınlar düzenler ve ‘sap’ ismini verdikleri insanları köle olarak kullanmak için kaçırırlar. Genç bir Teknokrat olan Harl, ‘sapların’ kendi ataları olduğunu öğrenince yüzeye yaptıkları bir baskında dişi bir ‘sap’ ile yakın ilişki kurunca her şey değişir.

    Proje: Dünya

    Üç küçük çocuk, gizli bir proje hakkında harika bir kitap derleyen yaşlı Edwards Billings’i gizlice araştırırlar. Aralarında en meraklısı olan Tommy, yakaladığı ilk fırsatta Billings’in evini inceler. Öykü, Tommy’nin, arka bahçede parmak kadar olan 9 insanı bulmasıyla daha da ilginçleşir.

    Kürelerin Derdi

    Robotların tüm işleri yaptığı bir gelecekte insanlar, uyumak, beslenmek ve eğlenmek dışında başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu sıkıcılığı değiştiren şey ise Packman adında bir gencin tasarladığı küreleri piyasaya sürmesiyle son bulur, zira bu küreler ile insanlar kendi dünyalarını ve ırklarını yaratarak birbirleriyle yarışırlar.

    Alacakaranlıkta Kahvaltı

    Kendilerini bir nükleer savaşın ortasında bulan McLeans ailesi, duruma el koyan polis Douglas’ın yardımlarıyla 7 yıl geleceğe geldiklerini öğrenirler. Öykü, Mcleans ailesinin kendi zamanlarına dönüp dönmeme kararında hemfikir olmaya çalışırlarken maruz kaldıkları bombardıman sonucunda yaşadıklarını anlatır.

    Pat’in Hediyesi

    Ganymede’ye iş gezisine giden Eric, karısına uzaylı bir Tanrı satın alır. Karısı ve arkadaşını Tanrı ile tanıştıran Eric, olayların ne denli değişeceğinin farkında bile değildir. Tanrı ve ev sakinleri arasında gerçekleşen sohbet, Tanrı’ya yöneltilen hakaretler sonucu Pat’in taş kesilmesi ve Eric’in arkadaşının kurbağaya dönüşmesiyle içinden çıkılmaz bir soruna neden olur.

    Başlıkçı

    Telepatların etkin rol oynadığı bir toplumda vatandaşlar, yönetimden hiçbir şey saklayamaz durumdadır. Bunun bir sorun olduğunu düşünen mucit Cutter zamanla bir başlık tasarlayarak insanların zihinlerinin okunmasına engel olmaya çalışır.

    Kurumuş Elmalar

    Genç bir kız, yaşlı ve ölmek üzere olan bir elma ağacını günlerce ziyaret etmektedir. Son ziyaretinde ağaç tarafından kendisine sunulan elmayı eve dönerken yiyen kız gece vakti ölür. Kızın ölümünden sonra mezarı ziyarete gelen aile, mezarın yanı başındaki elma ağacını gördüklerinde Lori’nin ziyaret ettiği elma ağacını akıllarına getirirler.

    Yayınlanmış Sesli Öykü

    İnsan Dediğin

    Kocası Lester’ın Rexoria adlı gezegeni ziyaretinden sonra çok değiştiğinin farkına varan Jill, gerçeği kocasının iş arkadaşları tarafından öğrenir. Lester’ın arkadaşlarına göre, ölmek üzere olan bir Rexorialı Lester’ın bedenine girerek O’nun yerini almıştır.

    Kader Ajanları

    Sıradan bir hayatı olan emlakçı Ed, bir sabah işine geç kalır. Ed’in geç kalması, yanlışlıkla bir gerçeklik değiştirici yapılması planlanan T137 sektörüne girmesine sebep olur. Görmemesi gereken bir olaya tanıklık eden Ed’in hayatı bu olayla tamamen değişir.

    Öykünün Filmi

    Olmayan Gezegen

    Çok yaşlı ve zengin bir kadın efsane olarak anılan insanların yaşadığı Dünya gezegenini görmek ister. Bunu fırsat bilen kaptan Lawrence, Bayan Gordon’u tek uydusu ve bulunduğu sistemde 3. Gezegen olarak adlandırılan bir gezegene götürür.

    Sahtekâr

    Dışuzaylılar olarak bilinen istilacı yabancılara karşı silah tasarlayan ekibin bir üyesi olan Olham, Binbaşı Peters tarafından sabotaj düzenleyen bir robot olmakla suçlanır ve tutuklanarak öldürülmesi istenir. Olham’ın kendine yönelik bu suçlamaları çürütmesinin tek yolu ise asıl robotu bulmaktır.

    James P. Crow

    İnsanların robotlara hizmet ettiği bir gelecekte James P. Crow, 20 sınıfın bulunduğu insanlar ve robotların toplumunda en üst sıraya geçmek için sınavlara girer. İnsanların 20. Sınıfta olduğu ve hiçbirinin 19. Sınıfa bile geçemediği bu sınava karşı James P. Crow’ın, robotların dahi bilmediği bir silahı vardır.

    Ziyaretçiler

    Nükleer savaştan yüzyıllar sonra insanlar, saklandıkları sığınaklardan çıkarak hayatta kalan diğer insanları aramaya başlarlar. Yaptıkları aramalar sonucunda birçok türde canlıya rastlayan arama ekipleri, sığınakta kaldıkları süre boyunca Dünya’nın, mutantlara ve canavarlara ev sahipliği yaptığını öğrenirler.

    Küçük Kasaba

    Kasabadaki diğer tüm insanlar tarafından ezilen ve hor görülen Haskel, işi bırakarak hayatının çoğu zamanını çocukluğundan beri tutkusu olan minyatür kasabasıyla geçirir. Karısının kendisini aldatması ve hayattan tamamen sıkılması sonunda minyatür kasabasını kendi istediği bir düzene sokan Haskel, sonunda minyatür kasaba ile ortadan kaybolur.

    Hediyelik Eşya

    Uzun zamandır kayıp olan koloni, zamanla efsaneleşen Dünya gezegeninde Galaktik Hükümet tarafından bulunur. Keşfedilen koloninin eski kültürlere dayalı bir hayat yaşadığını öğrenen hükümet koloniye bir sözleşme teklif eder. Kendilerine sunulan sözleşmeyi reddeden koloni, yüksek teknolojiye sahip Galaktik Hümümeti ile savaş hazırlıklarına başlar.

    İnceleme Ekibi

    Nükleer savaş sonrası gezegenlerini yaşanamaz hale getiren insanlar, Güneş Sistemindeki tüm gezegenlerde inceleme yaparlar. Mars dışındaki tüm gezegenleri eleyen yetkililer, Mars’a bir ekip gönderirler. Mars’a giden inceleme ekibi buradaki araştırmalarını sürdürürken gezegenin tüm kaynaklarının tükenmiş olduğunu ve kim tarafından tüketildiğini de acı bir şekilde öğrenirler.

    Meşhur Yazar

    Hikâye, Ellis’in yeni bir ulaşım aracı olan gezdirgeç için test görevlisi olarak seçilmesiyle başlar. Gezdirgeçi işyerine gidip gelirken kullanan Ellis, bir gün tüneldeki bir yarıktan küçücük insanları görmesi sonucunda hiç ummadığı bir üne kavuşur.

    KAYNAK: http://www.bilimkurgukulubu.com/...lt-2-kader-ajanlari/
  • Aşk anlamaktır...
    Aşk bir acıdır...
    Aşk teslim olmaktır...
    Aşk gözyaşıdır...
    Aşk telefon çalacak diye beklemektir...
    Aşk bütün bir dünyadır...
    Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir...
    Onu kucaklayarak bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur...İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir...
    Yeni Hayat bir aşk romanı, aşka giden yolun, yolu aşktan geçen, aşkına emek veren, aşkı için acı çeken bir yolcunun romanı...
    Ne diyor Osman Canan için:“Anne ben âşık oldum, anne ben kayıp gidiyorum... onun için her şeyi yapabilirim.”
    Bir gün bir kitap okudum ve bütün “okuma listemin en iyileri” alt üst oldu.
    Dün 6 saat boyunca elimden bırakmadan okudum, bırakamadım çünkü büyülenmiş gibiydim ve gözyaşlarıyla okudum. Gece 01..20’de kitap bitmişti ve ben de bu kazadan sağ çıkamadım...
    Sabahın 6.35’inde ( saate baktım çünkü) telefonun çalar saati değil, kitaptan okuduğum cümleler uyandırdı beni ( ilk kez yaşıyorum bunu)
    Kitap cümleleri beynimde ,kalbimde yankılanıyordu, duydum...
    Çok tartışmalı bu roman için çok şey söylendi şimdi ben de konuşabilirim.

    Romanda üst metin olarak şu anlatılır:
    “22 yaşındaki Osman okuduğu bir kitaptan öylesine etkilenir ki o kitapta anlatılan hayatı aramak için yola çıkar. Yanında kitapla tanışmasına vesile olan ve ilk görüşte âşık olduğu Canan vardır. Otobüslerle ( VARAN ) şehirden şehire giderler durmaksızın. Garajlarda, sokaklarda, kazalarda, otobüslerde, evlerde bu hayatı ve kitabı okuyup anlayan Mehmet’i ararlar. Sonunda Osman Mehmet’i bulur ve Mehmet’in ve hatta Nahit’in “kendisi” olduğunu anlar.
    Peki olay bu kadar basitse neden okuyanlar kitabı anlamadıklarından yakınıyorlar.
    Çünkü kitap alt metinlerle yüklü, ilmek ilmek örülmüş adeta, hem de ustalıkla.
    Şöyle ki :
    14 . yüzyılda Gülşehri, İranlı şair Feridüddin Attar’ın aynı adlı eserinden yola çıkarak “ Mantık’ut Tayr” ı yazdı. Kuşların Dili anlamına gelen bu alegorik tasavvufi eser bir yolculuğun hikayesidir : Kuşlar ülkesinin padişahı yoktur, kuşlar padişahsız bir ülke olmayacağını düşünerek bir padişah seçmek isterler. Hüdhüd kuşu, aslında bir padişahları olduğunu onun adının Simurg olduğunu ama çok uzakta Kafdağı’nda yaşadığını, isterlerse kuşları oraya götürebileceğini söyler. Binlerce kuş bu yolculuk için hazırlanır ve yola çıkarlar.
    Yol çok zorludur, engellerle doludur ve uzundur. Yolculuk sırasında bir kuş acıktığını söyler ve aşağıda gördüğü buğday tarlasına iner.Diğeri sevgilisini özlediğini söyleyip geri döner, biri nin yolda gördüğü altın ve zümrütler gözünü kamaştırır , mücevherleri tercih eder. Birini güneş çarpar, biri soğuktan donarak ölür. Biri hastalanır geride kalır, biri “ Benim yaratılışım kaypak ben vazgeçtim.” der .Binlerce kuştan geriye 30 kuş kalır. Kafdağına varırlar, dağı aşıp aşağıya süzülürken gölde kendi yansımalarını görürler ve anlarlar ki Simurg kendileridir. ( Farsça’da si: 30 murg : kuş demektir.)
    Tasavvufta Simurg Allahtır, ( Canan da sevgili yani Allah’tır.) Hüdhüd mürşid, yani yol gösterici şeyhtir, kuşlar da mürit yani dervişlerdir.
    Bu yol Allah’a ulaşma ve Allahın varlığında yok olma yoludur.
    Tasavvufa göre Allah der ki , “Görünmek istiyorum .” ve tıpkı bir aynaya yansır gibi adem denilen yokluğa yansır ve görünen tüm kainattır. Allah görünmeyi dilediği için “ varlık” vardır. Var olan tek şey Allah’tır geri kalan her şey yansımadan ibarettir.

    Yeni Hayat da bir yolculuk hikayesidir. Osman Yeni Hayat’ı ve kendisini ararken Canan’a aşık olur. Yıllarca arar ve sonunda kendini bulur. Kendini bulduğunda 3 el ateş edip kendini öldürür, bu da tasavvufta ölmeden ölmek yani hiçliğe ulaşmakla ilişkilidir.
    Öldürdüğü Osman da Nahit de Mehmet de kendisidir.
    Uzakta aradığımız aşk aslında yanıbaşımızda, engelleri aşmak gerek mesela bir ateş denizini mumdan bir gemiyle geçmek,aşka ulaşmak için her şeyi göze almak gerekir.Yani aşk için ölmeli , aşk o zaman aşk.
    Yani bir sevmek bin defa ölmek demek.

    Romanda Batı kültürünün bizi nasıl yozlaştırdığından da yakınıyor yazar. Çocukluğumuzun, gençliğimizin güvenli hayatı; markalarla, teknoloji ile, modernleşme adı altında bizi özümüzden koparmış yutmuş,ezip geçmiştir.

    Büyülü gerçekçilik kitapta adeta zirvededir. Osman’ın hayalete soru sorması, konuşmaya çalışması fantastiktir ama hayaletin ona cevap vermesi ve Osman’ın bunu doğal karşılaması büyülü gerçekçiliktir ve hayli örneği vardır.

    Başka bir akım varoluşçuluktur romanda ve sorar Osman :” Ben ve dünya birbirimize neden varolduğumuzu, neden bu saatte burda olduğumuzu, en büyük amacın ne olduğunu sorarız.”
    Zaten roman hep sordu:
    Hayatın amacı ne?
    Hayatta:
    Kaza var, kader var, aşk var, yalnızlık var,ölüm var, mutluluk var...

    Aşk ile dönmekte dünya...
    Gözyaşları ile bitirdim..
    Beni yerden yere vurdu, süründürdü, acı çektirdi, kalbimi burktu...
    Hayat ne kadar kırık dökük...
    Bu kitap:
    Tahripkâr...
    Sıra dışı...
    Anlayamayanların “saçma” olmakla itham ettiği bir şaheser...
    Orhan Pamuk... ( soykırım iddiaları kitap dışıdır ve kitabı bağlamaz bence) Nobel ‘ i hak etmiştir( okuduğum 5. Pamuk romanı Yeni Hayat bunu tescilledi.)
    Öyle çok şey yazasım var ki ama uzun bulup sıkılmayın diye kısa kesiyorum.
    Okuyucunun alaycı ve saldırgan olduğunu söylerken de haklı Pamuk.
    Çünkü elimde tuttuğum bu kitap yeterli okuma birikim ve donanımına sahip olmayan okuyucu için beş para etmez, onlar okumamalı...
    Ya ben....
    Ben yıllarca okuduğu kitaplarda ilk 3’ü değişmeyen okuyucu son okuduğu 2 kitapla tamamen evrilen, hırpalanan ama mazoşist olduğu için mutlu olan ben...
    Önce Tutunamayanlar...
    Şimdi Yeni Hayat...
    İşte ben de karşınızda yenilenmiş okuyucu Nermin
  • İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29; 39. 63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

    Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir.

    Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan,
    ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki
    ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172)
    cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

    Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

    ”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

    Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

    Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:
    - Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından
    "…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110)
    cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır.
    ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49)
    başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”III.Murad” (s.57-59)de, ”III. Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü'dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”II.Osman” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”IV.Murad” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele'nin öyküsüdür. Öyküde, ”IV Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: III. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan III. Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”III.Mustafa” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından III. Mustafa’nın öyküsü” anlatılır.
    ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır.
    ”II.Mahmud” (s.231-235) ve ”Mahmud Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

    Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” (s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir:
    ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

    Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

    Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu,
    ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

    Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.
  • Bir yazar bir kitapta nasıl her şeyi birden anlatabilir? Tek bir olay etrafında okura nasıl aynı anda üç kitap okumuş hissi verebilir? Peki bir kitabın birden fazla konuyu aynı cümlelerle ve aynı kitabın içerisinde işlemesi mümkün müdür? Bir kitabı okuyan ve seven birçok kişinin kitaptan çıkarımları nasıl farklı farklı olabilir? Böyle bir şey mümkün müdür? Eğer yazarı Orhan Pamuk ise, mümkündür.

    Öncelikle Orhan Pamuk'un yaşayan en büyük roman yazarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Ona karşı saçma sapan önyargılar beslemek veya yazdıklarından ötürü kin tutmak anlamsızdır. Kaldı ki, böyle bir tutum Orhan Pamuk'a hiçbir şey kaybettirmez. Aksine Orhan Pamuk'tan mahrum kalan bizlere çok şey kaybettirir.

    Yeni Hayat isimli bu kitabı okurken ise, yine diğer Orhan Pamuk kitaplarında olduğu gibi, çok zorlandım. Zira Orhan Pamuk, kendisini okura kolayca teslim eden, yazdıklarını ve düşüncelerini açıkça okurun önüne seren bir yazar değildir. Her kitabında bir gizem, her kitabında hala anlaşılamamış bir takım olaylar vardır. Böyle gizemli bir yazar olmayı da çok sever. Birçok kitabıyla ilgili hala anlaşılamamış sırlar bulunmaktadır. Kendisini çok seven ve hemen hemen tüm kitaplarını okumayı kendilerine bir görev edinen okurların bile üzerinde anlaşamadığı bir takım yazınları vardır. Bu kitap da tam olarak öyle bir kitaptır. Anlaması zor ve kendisini okurun önüne kolayca bırakmayan bir kitaptır. Okurken müthiş bir tat aldığınızı hissedersiniz; ama zaman zaman "ben bu kitabı anlamıyorum" hissine de kapılırsınız. Anladığımı asla iddia etmediğim Yeni Hayat'ı gelin birlikte anlamaya çalışalım.

    Orhan Pamuk, Yeni Hayat isimli bu kitabını, biz "anlayamayan okurlara" kitabı anlamamızda yol gösterici olması için bir alıntı ile açmış. Aslında bu alıntı ile okurun eline bir anahtar vermiş ve kendi romanına dönmüş. O alıntı şudur:

    Novalis: "Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar."

    Orhan Pamuk neden böyle bir alıntıyla kitabına başlama ihtiyacı duymuştur? Bu alıntının kitapla ilgili bize yol gösterici olduğu kısım neresidir? Kitapta anlatılanlar bir masal mıdır? Peki masalları dinleyenler kimlerdir? Alıntıdaki "ötekiler"den kasıt kimlerdir? "Böyle bir şey yaşamak" derken ne kast edilmektedir? Aynı masalları dinleyerek büyüyen çocuklar olarak aynı şeyleri yaşamadığımızı veya aynı şeyleri anlamadığımızı mı ifade etmeye çalışmaktadır? İşte tüm bu soruların cevabını verebilmek için kitabı okumak şarttır. Fakat tüm bu sorulara cevap verebilmek için kitabı okumak da yeterli değildir. Hatta defalarca kitabı okumak da yetmeyecektir kanımca.

    "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesi ile başlayan Yeni Hayat isimli bu kitaba, sadece, bir gün bir kitap okuyan ve bütün hayatı değişen, 22 yaşındaki bir gencin romanı olarak bakmak, bana göre oldukça sığ bir bakış açısı olacaktır ve Orhan Pamuk'un zekasına hakaret etmek anlamı taşıyacaktır. Zira Yeni Hayat, bundan çok daha fazlasıdır ve çok daha fazlasını hak etmektedir. Evet, bakıldığında kitapta anlatılan, bir kitabı okuyup hayatı değişen bir mühendislik öğrencisinin başından geçenler gibi görünmektedir; fakat gerçekte Orhan Pamuk'un verdiği mesajlar ve alt metindeki konu bambaşkadır.

    Yeni Hayat, bir yolculuktur, arayıştır, içe dönüştür, öze dönüştür, terk ediştir, geri dönüştür ve hatta ölümdür...

    Kitapta görünen konu, 22 yaşındaki Osman isimli bir mühendislik öğrencisinin, okuduğu kitaptan etkilenerek kitaptaki hayatı araması, kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşması, evini, annesini, okulunu, şehrini geride bırakmasını anlatan bir arayış, yolculuktur. Hatta Osman, kitabın etkisi ile "Canan" isimli bir kıza aşık oluyor. (Gerçi kitabın ilerleyen bölümlerinde Osman, Canan'ın etkisi ile kitaba başladığını kendisine itiraf ederken Orhan Pamuk, okurun gözüne farklı bir bakış açısı da sunuyor.) Böylece Osman, Canan'ın da yönlendirmeleriyle üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, yolculuktan yolculuğa savruluyor. Yeni bir hayatın arayışında, kitapta vaat edilen hayatı arıyor da arıyor...

    Benim kitapta gördüğüm ikinci konu ise, tasavvuftur. Tasavvuf konusunda bir uzman olduğumu tabii ki iddia edemem. Fakat gördüğüm birkaç sembolik ifade beni bu düşünceye sürükledi. Mesela, kitaptaki karakterlerin isimleri ve Orhan Pamuk tarafından kendilerine yüklenen misyonlar tesadüfen seçilmiş olamaz. Bunun dışında kitapta sürekli "kaza"ların meydana gelmesi ve hissedilen bir "kader" inancı da beni bu düşünceye itti. Kaza ve kadere inanmak, bilindiği üzere, imanın şartlarındandır. Osman sayısız otobüs yolculuklarında bir tasavvuf yolcusu, bir derviş gibi kaza ve kader içinde dolanır durur. Yeni Hayat isimli kitap, Osman'a yeni bir hayat vaat etmektedir. Ayrıca kitapta ismi geçen, Osman, Nahit ve Mehmet aynı kişiler olup Mehmet kendisi olabilmek için Osman'ı öldürür ve uzun yolculuklardan sonra başladığı yere yani kendine, özüne döner/dönüşür. Yani Yeni Hayat kendin olabildiğin, özüne döndüğün, en başa döndüğün bir yolculuktur. Zira "yolculuk", doğu edebiyatında kişinin olgunlaşması ve hakikati bulması için sıkça kullanılan bir semboldür. Orhan Pamuk da kitabın içerisinde sıkça Doğu-Batı romanlarını karşılaştırması ve bir takım örnekler vermesi bundandır. Osman ise kitap boyunca kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkar. Amacı "Canan"a kavuşmaktır. "Canan" ise, mutasavvıfların Allah'a verdikleri isimdir. ("Canan yok ise can gerekmez.")Nasıl ki, bir mutasavvıf, yani maşuk, Canan'ına kavuşmak için ruhunda bir yolculuğa çıkarsa, Osman da aynısını yapar. Kitapta ismi geçen Yeni Hayat isimli o kitap ise, muhtemelen dinlerdeki kutsal kitaplardan biridir.

    Kitapta gördüğüm üçüncü konu ise, Doğu ve Batı arasında sıkışıp kalmış, kimlik arayışındaki Türkiye konusudur. Kitap, 1970’li yılların ortası ile 1990’lı yılların başı arasında geçen 13-14 yıllık bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşen olayları anlatmaktadır. Dolayısıyla kitapta sık sık Doğu-Batı meselesine dair kimlik söylemleri görülmektedir. Orhan Pamuk ise, bu meseleye bir çözüm sunma niyetiyle yaklaşmaktansa, doğu-batı gerilimini tanıyan ve teşhis eden bir tutum sergilemeyi seçmiştir. Bilindiği üzere, batılılaşma hareketleri tarihin hemen hemen her döneminde bu coğrafyada tartışılan ve halen de tartışılmaya devam eden bir konudur. Orhan Pamuk ise, Yeni Hayat'ta, Osman karakterinin yaptığı yolculuklar sırasında gezdiği Anadolu kasabalarını betimlerken, modernleşme, kapitalizm ve batılılaşma hareketinin Türk toplumu ve taşra hayatı üzerine etkilerini resmeder. Bu resmetmeyi ise tamamen tarafsız bir gözle yapar, her iki tarafı da tutma amacı gütmez, modernleşmenin etkilerini yansıtırken eleştirel bir yorum getirme gereği duymadan, sadece var olanı göstermeyi tercih eder. Fakat genel çerçevede bakıldığı takdirde, kitapta farklı karakterlerin söylemleri üzerinden, Batı’dan gelen mekanikleşme, betonlaşma ve yapaylaşmanın; insanların, şehirlerin ve eşyaların ruhlarını öldürdüğü vurgusu yapılır.

    Romanda bahsi geçen ve Osman'ın bütün hayatını değiştiren Yeni Hayat isimli kitabın yazarı Rıfkı Hat karakteridir. Rıfkı Hat, memleketin, ancak Batı’dan alınan yeniliklerin topluma adapte edilmesiyle gelişebileceğini ancak kendi öz kimliğini de kaybetmemesi gerektiğini savunur. 1970'li yıllarda, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikasının terk edilmesinden memnun değildir. Osman ise böyle bir kimlik arayışı içerisinde yolculuklardan yolculuklara dolaşıp durur.

    İyi bir romandan beklentiniz nedir bilmiyorum; ama bu kitapta hepsinin bulunduğuna emin olabilirsiniz. İçerisinde neler yok ki? Siyah beyaz televizyonlu kahveler, trafik kazaları, siyasi kumpas ve cinayetler, arayışlar, yolculuklar, kendini buluşlar... Hatta Orhan Pamuk bazı yerlerde romanı bırakarak okurla sıcak bir sohbetin içerisine bile giriyor. Daha ne olsun?

    Ayrıca Orhan Pamuk eserlerinin en sevdiğim özelliği de birbirleriyle olan bağlantıları. Orhan Pamuk'un bir kitabını okurken daha önce okuduğunuz bir kitabın karakteri ile karşılaşabiliyorsunuz ve bu hiç sırıtmıyor. Bambaşka bir ülkede sevdiğiniz bir tanıdıkla karşılaşmış hissi uyandırıyor okurun içerisinde. Gidip sarılmak istiyorsunuz o karaktere. İşte Orhan Pamuk böyle bir romancı. Sizi alıp bambaşka diyarlara sürüklüyor ve bir daha eski yerinize dönemiyorsunuz.

    Bütün bunların dışında, edebiyatçıların "büyülü gerçekçilik" olarak ifade ettiği bir tarz da kitaba hakim. Tanıdığım yazarlar içerisinde bu türün en büyük temsilcisi de Hasan Ali Toptaş. Kısaca HAT. Romanda geçen Yeni Hayat isimli, Osman'ın bütün hayatını değiştiren, kitabı yazan kişi de Rıfkı HAT isimli bir karakter. Orhan Pamuk böyle bir şeyi yapmış mıdır, bilemem. Fakat böyle düşüncelerin içerisinde girerek, Orhan Pamuk'un sembolleri arasında paranoyaklaşmış olduğumu kabul edebilirim.