• Ortaçağ Hıristiyanlığı ile ortaçağ İslamı arasındaki bir karşılaştırma, İslam dünyasının antik uygarlıktan modern uygarlığa geçmek için yetkin yolu sunduğunu kesinlikle gösterecektir. İslam dünyası varlıklı ve genişti; bir çok değişik halkı ve büyük bir kaynak zenginliğini barındıran uçsuz bucaksız bir alanı kaplıyordu. Batı Hıristiyan alemi gibi o da Helen uygarlığının mirasına sahip çıkıyordu; ama bilim ve felsefesini daha büyük bir maharetle değerlendiriyordu ve öteki uygarlıklarla Bağları ve kendi yaratıcı girişimleri aracılığıyla bu mirası büyük ölçüde zenginleştirmiştir. Yalnızca iki örnek vermek gerekirse, Çin’den kağıdın ve ardından kağıt yapım tekniğinin getirilmesi ile Hindistan’dan basamaklı sayı sisteminin ve sıfırın alınması büyük bir bilimsel ve edebi Rönesansa giden yolu hazırladı; üstelik Rönesans teriminin alışılagelmiş biçimde yakıştırıldığı Avrupa’daki akımdan yüzyıllar önce. Buna karşılık Hıristiyan Avrupa, kaynakları bakımından yoksuldu; bakış açısı sınırlı ve yereldi; her bakımdan olmasa bile çoğu bakımdan İslâmiyetin ulaştığı düzeylerin çok gerisindeydi.
    Bernard Lewis
    Sayfa 8 - Tarih Vakfı Yurt Yayınları
  • Batı uygarlığı, aslında ortaçağın sonlarına doğru başlayan bir gelişmenin ürünüdür. Bir iktisadi sistemin, “kapitalizm”in damgasını taşır bu gelişme. Ve bu gelişmenin bayraktarlığını yapan sosyal bir sınıf vardır bir de: “Burjuvazi”. Ne var ki, bu gelişme daha önceki çağların kültür mirasına da konmuştur. Bu gelişimin taşıdığı kendine özgü renklerin fon boyasında işte bu kültürel miras yatar.
    Nedir o miras?
    Batı uygarlığı, ilkçağdan Yunan ve Roma’nın mirasına konmuştur. İlkçağın sonlarına doğru ortaya çıkan Hıristiyanlık bir başka temel öğedir. Özellikle Hıristiyanlık, ortaçağda, Kilisesi ile, Batı’nın inanç dünyasına damgasını vurur.
    Server Tanilli
    Sayfa 21 - Alkım Yayınları
  • "Eski Dünya" olarak nitelenen Asya, Avrupa ve Afrika kıta­larının birbirine yaklaştığı bir noktada yer alan, üç tarafı de­nizlerle kuşatılmış Anadolu, eşsiz coğrafi konumunun yanı sıra, yer şekillerinin çeşitliliği (kuzey ve güneyinde kıyılara paralel sıradağlar; batısında horst-graben sistemleri; orta, doğu ve güneydoğu bölgelerinde volkanik tek dağlar: kapalı havzalar; ovalar; yaylalar v.s.), değişik bölge ve yöreleriı:deki farklı iklim tipleri, akarsuları ve gölleri, zengin yer altı kay­nakları (çeşitli mineraller-madenler, kayaçlar, yer altı suları), bereketli toprakları -günümüzde özelliğini önemli ölçüde yi­tirmiş bulunmakla birlikte- gür ormanları ve büyük bir tür çe­şitliliğine sahip yaban hayatı gibi, insan yaşamı açısından sunduğu elverişli koşullar dolayısıyla çağlar boyunca insanoğ­lunu çekmiş, Eskidoğu ve Eskibatı uygarlık alanları arasında bir köprü işlevi görmüş, pek çok kavme vatan olmuş, görkemli uygarlıklara beşiklik etmiştir. Gerçekten de, "Anadolu" deni­len coğrafi mekanın, tektonik ve coğrafyanın kendisine sağla­dığı avantajların sonucu olarak insanlık tarihinin yazısız dö­nemlerinden itibaren, yer yüzünün başka hiçbir yerinde rast­lanmayan, değişik bir tarih ve kültür yapısına sahip olduğu herkesçe malumdur. Bu son derece zengin ve renkli yapı çer­çevesinde Hititler, Akha'lar, Hellenler, Urartular, Phryg'ler, Lydia'lılar, Karia'lılar, Lykia'lılar, Romalılar, Bizanslılar ve Türkler (Selçuklular, Osmanlılar) Anadolu 'ya yerleşmişler, tarihin kendilerine yüklediği rolleri oynadıktan sonra da, onun sahnesine veda etmişlerdir. Ortaya koydukları zengin ve köklü kültür değerleriyle uygarlık tarihine damgalarını vuran bu kavimlerden (örneğin, Batı Anadolu kıyılarında Eskidoğu medeniyet ve kültürlerinin etkileri altında büyük bir atılım ya­pan Hellenler, M.ö. VII. ve VI. yüzyıllarda insanlık tarihinde ilk kez, özgür [akla dayanan] düşüncenin, yani felsefeyle bi­limin temellerini atarak, Ulu Önderimiz Atatürk'ün ulusumuz için hedef gösterdiği çağdaş Batı uygarlığının yaratılmasında çok önemli bir pay sahibi olmuşlardır) başka, Luviler, Palalar, Hattiler, Hurriler gibi, bize doğrudan yazılı belge bırakmayan, fakat izlerini Hitit çivi yazılı metinlerinden takip edebildiğimiz (Luvileri ayrıca, güney bölgelerinde, ele geçen yazıtlardaki epikhorik yer, şahıs ve tanrı adları sayesinde Hellenistik ve Roma çağlarının sonlarına değin izleyebilmekteyiz) yahut Pelasg'lar, Lelegler, Karlar gibi, Hellen tarih yazarları aracı­lığıyla haklarında bilgi sahibi olduğumuz halklar da aynı coğ­rafyayı paylaşarak isimlerini Anadolu tarihinin parlak sayfa­ları arasına yazdırmışlardır. Anadolu 'yu yurt edinip onun uy­garlıklar mozayiği içinde yer alan bütün bu etnik unsurların dı­şında ayrıca, ülkenin çekiciliğine kapılarak gözünü bu toprak­lara diken Asurlular, Persler, Parth'lar gibi yayılmacı siyasi güçlerin, kalıcı olmamalarına rağmen, birtakım izler bıraktıkla­rını görüyoruz. Keza, Thrak'lar, Kimmerler, İskitler, Galatlar gibi barbar-yağmacı kavimler de Anadolu'nun etno-kültürel yapısını tamamlayan unsurlar olarak tarih sahnesindeki yer­lerini almışlardı
  • Kubilay, ülkeyi yönetmek için Konfüçyüsçü Çinlileri kazanması ge­rektiğinin farkındaydı. Bu desteği elde etmek için attığı adımlardan biri, başkentini Kuzey Çin'e kaydırmak oldu. Çin kaynakları bu yeni baş­kentin yapılmasını danışmanı Liu Binğ-conğ'a bağlarlar. Bu kaynak­lara göre, kentin yerleşim planı, Cov-li adıyla bilinen eski bir metinde tanımlanan ideal başkente bağlı olarak yapılmıştı. Liu'yu bu planın ar­kasındaki yaratıcı güç olarak, Kubilay'ı da basitçe bu plana icazet veren hükümdar olarak betimlerler. Ancak, Kubilay'ın başkentini toprakların­daki en kalabalık ve tartışmasız en hızlı gelişen bölgeye yapmasının öne­mini kendi kendine fark edemeyeceğini düşünmek pek de akla yatkın değildir. Elbette bunun altında yatan simgesel anlamın farkındaydı ve bunun için Çinli danışmanına pek ihtiyacı varmış gibi de görünmüyor. Kubilay, 1266 yılında bugünkü Pekin yakınlarında bir başkent yapıl­masını buyurdu. Çinliler kente ilk olarak, Cin Hanedanı döneminde Conğ-du (merkez başkent) adını vermişlerdi, 1272 yılından sonra Çinli­ler tarafından Ta-tu (büyük başkent), Türkler tarafından Hanbalık, Mo­ğollar tarafından da Daydu adıyla anıldı. Yeni kurulacak Çin kentle­rinin yeri aslında toprak falı (Fıng-şui) yöntemiyle belirlenirdi. Ancak Conğ-du kenti zaten kurulmuş durumdaydı ve yeni kent, Cin Hanedanı başkentinin hemen kuzeydoğusunda olacaktı. Ayrıca, çoğu Çin kentinin kuruluşundan farklı olarak, bu yeni kenti kurmak için yabancı ustalar tutuldu. 85 Hatta projenin başında bile bir Müslüman vardı. 86 Yine de kentin genel duygusu Çinliydi ve planlayanlar binaların çoğu için Çin mimari tarzını seçtiler. Kubilay, gelenekçi Çinli bilginlerin ve Konfüç­yüsçülerin, Ta-tu'yu, onun çabalarının bir simgesi olarak görmelerini istiyordu. Başkenti için yerli Çinli hanedanların kullanmadığı bir bölgeyi seç­mişti. Geleneksel Çin başkentleri olan Siyan (bugünkü Şensi bölgesin­de), Lo-yanğ ve Kay-finğ (ikisi de bugünkü Honan eyaletinde) kentleri­nin üçü de Sarı Irmak'ın ya da kollarından birinin üzerindeydi. Bugün­kü Pekin'e göre de oldukça güneydeydiler. 87 Cin Hanedanı başkentini Conğ-du'da kurmuştu ama onların da hükümdarları Çinli değil, Cürçen idi. Kubilay da Çinlilerin uygulamasının dışına çıktı ve başkentini onla­rın uygarlığının beşiğinden uzakta kurdu. Bunu yapmasının bir nedeni, topraklarını Çin'den ibaret görmüyor olmasıydı. Geleneksel anavatanı olan Moğolistan'a da egemen olabilmek için başkentini geleneksel Çin başkentlerinden çok daha kuzeye kurmuştu. 88 Kuzeyde böyle bir yöne­tim merkezi kurması, kulağının anavatanında olabilmesini ve hükmü­nün oralara da uzanabilmesini sağlayacaktı. Başkentinin yerini seçerken başka kaygıları da vardı. Kentin doğal savunmasının güçlü olması, ay­rıca topraklarının tümü için bir iletişim, ulaşım ve ticaret kavşağı görevi görebilmesi gerekiyordu. Bunun dışında yeterli su ve yiyecek kaynak­larına sahip olması önemliydi. 89 Conğ-du'nun en büyük sıkıntısı, tahıl kaynaklarının yetersiz olmasıydı, Kubilay da bununla başa çıkmak için güneyden tahıl ithal etti. Bu erzakı taşıyabilmek için zamanla Büyük Kanal'ı başkente kadar uzattı. Çin kaynaklarında adı Ye-hey Die-ır olarak geçen Müslüman mimar ve yardımcıları 1267 yılında Kubilay'ın yeni başkentini yapmaya baş­ladılar. Kent dikdörtgen biçimde olacaktı, çevresinde 28.600 metrelik dolgu topraktan sur bulunacaktı.90 Bu dış surun içinde iki iç sur bu­lunacaktı ve bunlar da İmparatorluk Kenti'yle Kubilay'ın yaşadığı yeri ve sarayları çevirecekti. Tamamlandığı zaman İmparatorluk Kenti'nin surları Kubilay'ı ve maiyetini iç surların içinde yaşayan devlet adam­larından da, dış surlarla çevrili olan Çinlilerden ve Orta Asyalılardan
    da ayıracaktı. Gav-lianğ, Cin-şuği ve Tonğ-hui ırmakları kentin içinden kıvrılıyordu ve "daha önceki başkentlerin hepsinden daha çok" suyu İmparatorluk Kenti'ne taşıyorlardı.91 Kent, kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde simetrikti. On bir kapıdan giren yolları iç kente uzanıyor­du.92 Caddeler o kadar genişti ki, "dokuz atlı yan yana dörtnala gidebi­liyordu."93 Güneydeki, batıdaki ve doğudaki üç ve kuzeydeki iki kapı­da, tehlikeli bir durumda önceden uyarıda bulunabilecek üç katlı kuleler vardı. Doğu surlarının yakınında Kubilay'ın İranlı yıldızbilimcileri için yapılmış gözlemevi bulunuyordu.94 İmparatorluk Kenti içindeki yaban­cı elçileri ağırlama salonu, kağanın ikametgahı, eşleriyle cariyelerinin yaşadığı bölümler, ambarlar, genç veliahtların eğitildiği Bilginler Evi (Çince Şüe-şi Yüan) ile diğer kamu binaları, Tanğ Hanedanı ve önceki dönemlerle belirgin benzerlik gösteriyordu. Geleneksel Çin başkentleri­nin bir başka ortak özelliğine uygun olarak, en önemlisi Bey-hay Parkı olmak üzere, İmparatorluk Kenti'ni çaprazlama kesen göller, bahçeler ve köprüler vardı. Yine de bazı binalarda Moğol etkisi görülüyordu. Örneğin Kubilay'ın odasındaki kakım kürklerden perde ve paravanlar, Moğolların avcılı­ğını ve kır yaşamını anımsatıyordu. Giriş salonundaki bir kürsüde iki kaplan uzanmıştı ve "bir mekanizma yoluyla, canlıymış gibi kıpırda­yabiliyorlardı. "95 İmparatorluk parklarına Moğol yurtları gerilmişti ve Kubilay'ın oğullarıyla yeğenleri sarayda değil, bu çadırlarda yaşıyorlar­dı. Kubilay'ın eşlerinden birinin doğumu yaklaşınca, bu çadırlardan bi­rine alınırdı.96 Kırsal mirasını anımsatan son örnek de, kendi isteğiyle kişisel sunağı için anavatanından getirilmiş olan toprak ve çimdi.97 An­cak bu Moğol dokunuşları bir yana, asıl etki belirgin biçimde Çinliydi. Desenlerinde Anka kuşları ve ejderler vardı, süslemeler Çin tarzı ipek ya da yeşimdendi. Tepeler, saraylar, çardaklar, köprüler ve parklar da bir Çin kentindeki gibi düzenlenmişlerdi. Kentteki Çin etkisinin herhalde en önemli belirtisi, Kubilay'ın sara­yının yakınında yapılmasını istediği tapınaklardı. Özellikle de Büyük Tapınak (Çince Tay-miav, "Atalar Tapınağı"), Konfüçyüsçü seçkin ke­simin desteğini almayı ne kadar istediğini gösteriyordu. Çin yaşam görü­şünde atalara saygı, büyük yer tutuyor, Büyük Tapınak'ın yapılması da Kubilay'ın atalar inancıyla ilgili törenlerin sürmesini sağlayacağını gös­teriyordu. Tutucu Moğolları yabancılaştıracağı için kendisi kişisel olarak ilgilenmese de, Çinlilerin atalar kültünü desteklemeyi planlıyordu. Bu konuda itiraz gelmişse bile, Kubilay'ın üstesinden geldiği anlaşılıyor. Büyük Tapınak'ın yapılmasına Kubilay'ın bir başkent inşası önerme­sinden bile önce başlanmıştı.98 Çalışmalar 1263 yılında başladı. Kubilay ertesi yıl kendi ataları için de tabletler hazırlattı. 1266 geldiğinde ataları için sekiz bölüm hazırlanmıştı ve her birinde bir atasının tableti bulunu­yordu. Bir odada büyük büyük ataları Höelün ve Yesügey, ikincisinde Cengiz (ölümünden sonra Tay-dzu unvanı verilmişti), dördünde Cuci, Çağatay, Ögedey ve Tuluy (Rui-dzonğ unvanı verilmişti), son ikisinde de Kubilay'dan önceki Ulu Kağanlar olan Güyük (Dinğ-dzonğ) ve Mengü (Şien-dzonğ) vardı.99 Tabletler odalara konduktan sonra atalar inancının gerektirdiği törenler ve kurbanlar yapıldı. Kubilay, ataların insanların iş­lerine karışabilecekleri ve önemli konularda onlara danışılması gerektiği yolundaki Çin inancına uyuyordu ama bu törenlere pek katılmadı. Kendi yerine vekil olarak Çinli danışmanlarını ya da veliahtlarını gönderdi. Kuşkusuz yine aynı dürtülerle, Doğa güçlerine adanmış sunaklar ve törenler de yaptırdı. Herhalde en önemlileri, 1271'de yapılmış olan Top­rak (Şığ) ve Tahıl ( Ci) sunaklarıydı. Y�pılışlarının birinci yılında Kubi­lay bu sunaklarda yıllık kurbanlar verilmesini istedi.100 Bu törenlerde kendisi pek bulunmadı. Vekil olarak Çinli memurlarını gönderdi. Bu sunaklardaki simgeler de açıkça Çinliydi. Örneğin Toprak Sunağı'ndaki renkler, Çin kozmolojisindeki beş unsura bağlanmış olan yeşil, kızıl, ak, kara ve sarıydı. Yönetici bilgin seçkinlerin desteğini almayı amaçlayan bir diğer tapı­nak da Konfüçyüs'e adanmıştı.101 Büyük Çinli bilge için saray temsilcile­ri törenler ve sunular düzenlediler. Bu bölümde daha sonra göreceğimiz gibi, Kubilay Konfüçyüsçülüğü benimsememişti. Budacılık ve şamanlık ona hala daha çekici geliyordu. Yine de Konfüçyüsçüleri desteklemesi­nin öneminin farkındaydı. Demek ki Tu-tu kenti, önceki Çin kentlerinin önemli öğelerine bağ­lı olarak yapılmıştı. Moğollar çadır obalarından yeni yeni çıkıyorlardı, daha önce sabit yerleşimlerde yaşamışlıkları yoktu. Doğal olarak en ya­kındaki uygarlık olan Çin'i örnek aldılar. Kentlerin tasarımında Moğol unsurlar bulunuyor olsa bile, baskın etki Çinliydi. Bunun çarpıcı örnek­lerinden biri, Karakurum'da yapılmış olan taş kaplumbağalardır. Kap­lumbağalar üzerine yerleştirilmiş dikilitaşlarda atalara ya da eski kahramanlara övgüler yazılması, Çin'in her yerinde görülen bir uygulamaydı. Moğollar bu fikri ödünç aldılar. Hatta 14. yüzyılda bir Çin ordusunun yok ettiği Karakurum'dan geriye kalan tek tük yapılar arasında bu kap­lumbağaların temelleri de bulunmaktadır. 102 Ta-tu, Çin tarzı başkent olunca, başlangıçtaki yaz başkenti olan Şanğ-tu, şaman törenlerinin yapıldığı ve Moğol yaşam tarzının sürdüğü bir yer oldu ve Kubilay için de gerçek bir başkent olmaktan çıkıp, av köşküne dönüştü. Marco Polo geldiğinde Şanğ-tu artık bir av korusuy­du.103 Yerleşik devlet kurumları da bulunmadığı için Şanğ-tu, Moğol kağanının Çin İmparatoru olarak sürmesi gereken yaşam tarzından ka­çabileceği bir rahatlama yeri görevi de görüyordu. Yine de Ta-tu ve Çinli bağlantıları odaktaydı. Herhalde ortalama ça­lışanların çoğu Çinliydi ama kentin yapımından sorumlu olarak adı ge­çen mimar başı Müslüman Ye-hey Die-ır da dahil olmak üzere yabancı ustalar da vardı. Planlamada pek çok başka Müslümanın ve yabancının da adı geçiyordu. Yabancılar başkentin yapımına büyük katkılarda bu­lundular ama tasarımın da yapımın da asıl işini ve sorumluluğunu Çin­liler üstlendi. 104 Kent şaşırtıcı bir hızla kurulmuştu. İşçilerin temel kazmaya başladığı 1267'nin sekizinci ayından bir yıl sonra İmparatorluk Kenti'ni çeviren sur bitti. 1271 Martı'nda İmparatorluk Kenti'nin içini yapmaya başla­dılar. Emirlerine 28.000 amele verildi. 105 1274'ün ilk ayı geldiğinde Ku­bilay, İmparatorluk Sarayı'nda ilk ziyaretçileri huzuruna kabul etti.106 Kubilay, Çinlileri kazanabilmek için Konfüçyüsçü bir imparator gö­rüntüsü vermek istiyordu. Bunu yapmasının yolu da Çin'de daha önce hanedan kurmuş olanlara benzer hareket etmekti. Hanedanın adı çok önemliydi. Kubilay'ın seçtiği ad, hükümdarlığının eğilimini ortaya ko­yar. Simgesel olarak zengin, Çince bir ad seçerek, Çin geleneğinin bir parçası olmak isteğini de dile getirmiş olurdu.107 Moğolca bir ad seçe­cek olursa, Çinlilerden destek göremezdi. 12 71 yılında Liu Binğ-conğ'un da önerisiyle, hanedanı için Çince "Yüan" adını seçti. Yüan'ın sözcük anlamı "köken" idi ama çağrıştırdığı yan anlam daha önemliydi. Deği­şimler Kitabı'nda [I Cinğ] Yüan sözcüğü, "evrenin kökeni" ya da "temel güç" olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle hem Çin geleneğindeki klasik eserlerden biriyle hem de o gelenek içindeki temel kavramlardan biriyle doğrudan ve yakın bir bağlantısı vardı.
  • Modern, din-dışı ya da seküler Batı uygarlığının iki kurucu kaynağı var:

    Grek paganizmi ve Yahudi dinamizmi.

    Roma tecrübesini de, Hıristiyanlığı da elbette Batı uygarlığının kaynakları arasında zikretmek gerekiyor. Ama Roma tecrübesiyle Hıristiyan tecrübesi, kurucu değil koruyucu kaynakları modern uygarlığın.

    Grek paganizmi, modern Batı uygarlığının felsefî / teorik temellerini oluşturdu; Yahudi dinamizmi ise pratik / dünyevî sütunlarını inşa etti.

    ROMA VE HIRİSTİYANLIK,KURUCU DEĞİL KORUYUCU

    Türkiye’deki çeşitli entelektüel çevrelerde, modern Batı uygarlığının kurucu kaynaklarından biri olarak zikredilir Hıristiyanlık da, Roma imparatorluğu tecrübesi de.

    Özellikle de İslâmî entelektüel çevrelerde münhasıran da Hıristiyanlığın modern Batı’nın kurucu kaynaklarından biri olduğu fikri yaygındır; ki, bu, çok yanlış bir fikirdir.

    Yanlıştır; çünkü modernite zaten Hıristiyanlığa, Hıristiyanlığın inşa ettiği ve adına “Ortaçağ karanlığı” dedikleri dünyaya karşı mücadele etmiş, din-dışı bir dünya kurdu.

    Modern Batı uygarlığı, Hıristiyanlık’tan da, Roma İmparatorluğu tecrübesinden de kurucu değil koruyucu kaynaklar olarak beslendi: Hıristiyanlık, ilk ve son kez bütün Avrupa’yı -yaklaşık bin yıl- “Hıristiyan ümmeti” fikri ile birleştirmişti. Karolenjler, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu gibi kozmopolitan oluşumlar, Roma İmparatorluğu tecrübesinden beslenmeye çalıştı Avrupa modern tarihi şekillenirken...

    GREK PAGANİZMİ VE YAHUDİ DİNAMİZMİ

    Grek paganizmi, bilimsel devrimin; Yahudi dinamizmi ise düşünsel devrimin kaynaklığını yaptı. Modernite sürecinde teorik felsefe değil, pratik felsefe olarak adlandırılan bilim yapıldı -genelde.

    Felsefe değil bilim! Burası önemli: Modern dünya, felsefe üzerine değil bilim üzerine kuruldu: Dünyanın bilimi, bilimin dünyası oldu ve bilim, felsefeyi devre dışı bırakarak düşünme çabasını da kendisi üstlenmeye kalkıştı: Bu çabanın zirvesini adına “mantıksal pozitivizm” denen ama tastamam mantıksız mekanizm olarak adlandırılabilecek, düşünmeyi önce karikatürize eden sonra da iptal eden bir çaba aldı.

    Altını kalın harflerle çiziyorum: Modernite, felsefenin değil bilimin her şeyini belirlediği bir dünya inşa etti.

    Böyle bir tablonun ortaya çıkmasında Yahudi dinamizmi’nin belirleyici bir etkisi oldu: Grek paganizminin tarih fikri, statikti, durağan bir tarih tasavvuru. Yahudilik, modern dünyaya, tarihin ilerleme olduğu fikrini armağan etti.

    Yahudi dinamizminin özellikle aydınlanma düşüncesine entelektüel katkısı işte bu “ilerlemeci” tarih fikriydi öncelikle.

    ARAÇSAL AKLIN ZAFERİ!

    İkinci önemli katkısı ise, Makyavelist felsefeye özdeşleşen çıkarcılık ve narsisizm fikriydi: Hedefe varmak için her yol mübahtır, ilkesi yani.

    Grek paganizmi ile Yahudi dinamizminin buluştuğu nokta burasıydı işte: Ontolojiisi olmayan, sadece epistemolojiye dayanan, ontolojik olanı ve alanı da epistemolojikleştirmekten başka seçeneği kalmayan Grek paganizmi, moderniteyle birlikte, bilgi’nin güç olarak konumlandırılmasını sağladı; bu da araçların (dikkat! bilgi, dolayısıyla güç üreten araçların!) elde edilmesi, ele geçirilmesi çabasının amaç hâline gelmesine yol açtı: Araçsal aklın zaferi!

    Gücü ele geçirme güdüsü, tam da Yahudi psikolojisinin özelliğiydi. Gücü ele geçirme güdüsü, modernliği kuran ve kapitalizmi doğurarak Batı uygarlığının azmanlaşmasına, dünyayı soyarak, talan ederek dünya üzerinde hegemonya kurmasına imkân tanıdı.

    Grek paganizmi “araçsal akıl”la, Yahudi dinamizmi “ilerlemeci akıl”la Batılıların dünyayı cehenneme çevirmelerinin temellerini attı.

    YAHUDİ GÜCÜ’NÜN ÜÇ ENTELEKTÜEL SACAYAĞI

    Yahudi gücünün üç entelektüel sacayağı var: Birincisi, moderniteyi kuran, hem aydınlanma düşüncesinin hem de kapitalizmin teorik temellerini sunan kurucu entelektüel Yahudi gücü ayağı.

    Buraya kadar anlattığım hikâye moderniteyi kuran entelektüel Yahudi zihin setinin modernitenin kuruluş sürecinde nasıl etkin olduğunu göstermeye yetiyor olmalı.

    İkinci Yahudi entelektüel gücü, bilim, düşünce ve sanatta belli başlı büyük atılımların hâlen Yahudi kökenli kişilerce gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu, Yahudilerin hâlihazırda Avrupa ülkelerinin çoğunda ve özellikle de ABD’de akademyaya hâkim olmaları, kendilerinden başkalarına nefes aldırmamaları sonucunu doğuruyor!

    Üçüncüsü, kültür ve medya dünyasına Yahudilerin hâkim olması, anında dünyaya ulaşan, bütün dünyanın zevk ve beğenilerini, zihin setlerini ve hayat tarzlarını postmodern kültürel kodlarla belli bir kalıba sokabilecek kadar kültür ve medya endüstrisine Yahudi gücünün yön ve şekil veriyor olması.

    Özetle... Üçüncü sacayağıyla, yani kültür, medya ve eğlence sektörüyle, Yahudi gücünün, dünya üzerindeki hâkimiyetini hem pekiştirdiğini hem de kitleleri, özellikle de genç kuşakları, hız, haz ve ayartı’ya dayalı vulger kodlarla uyuşturucu bir işlev görerek yönlendirdiğini görmek gerekiyor.

    Vesselâm.


    | Yusuf Kaplan
    Yeni Şafak Gazetesi
    02/02/2020
  • ...Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, al Kindi vd... gibi nice örneklerin Batı dünyasını et­kiledikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kay­nak edinip ilim yapmış değildir; çünkü, Kur’an ile gerçek anlamda ilim yapılamayacağını en iyi onlar bilmişlerdir.
    Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a bağlıymış gibi görünmekle beraber (çünkü, aksi takdirde din­sizlikle suçlanıp yok edilebilinirlerdi), gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil, Eski Yunan kaynaklarından feyz alarak ilim yapabilmişlerdir. Ya­parken de çoğu kez, belli etmeden, Kur’an’a aykırı ve Kur’an verilerine ters düşer şekilde iş görmüşlerdir.
    Diğer yayımlarımızda (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda) değindiğimiz gibi, eğer Kur’an’ı dışlamamış ve sadece Kur’an’a dayalı olarak ilim yapmaya kalkmış ol­salardı, o ünlü yapıtlarından hiçbirini sergileyemezler, “müneccim başlılıktan” öteye geçemezlerdi.
    Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi nice ün­lüler, Eski Yunan’ın fikir zirvelerini, örneğin, Aristo’yu yüzlerce kez oku­duklarını söylemekle övünmüşlerdir.
    “Faylasuf al Arab” diye ün salan al-Kindi (ö. İS 819), Aristo’yu, başına taç yapmıştır. Arap dilinde yazılmış en büyük tıp ansiklopedisi olarak kabul edilen Havi adlı yapıtın yazarı Razi (İS 865-932), “Kutsal sayılan kitaplar (ilim açısından) değersiz kitaplardır.
    Eflatun, Aristo, Öklit, Hipokrat gibi eski (bilginlerin) yazıları insanlığa çok daha yararlı olmuştur” di­yebilmiştir.
    İbn Sina (İS 980-1037), tıp alanında şöhret yapan al-Şifa adlı kitabının hemen her satırını, Eski Yunan’ın tıp bilginlerinin (örneğin, Galen’in, Hipokrat’ın) görüşlerine atıflarla pekiştirmiştir. 
    Al-Cahiz (İS 776-869), Kitabü’l-Hayavan adlı ünlü yapıtında, İslam uygarlığının Eski Yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını anlatmak üzere vaktiyle şöyle konuşmuştur:

    “Eğer ebedi hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarına sahip olmasaydık, eğer bu yapıtlarla korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde- bilmemize imkan bulunmayan bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden yoksun olurduk. Eğer Eski Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynakları temel edinmemiş olsaydık, bilgi hamulemiz son derece zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere uğrardık. Ve eğer sadece kendi kaynaklarımızın ve kendi çabalarımızın sonuçlarıyla yetinme zorunluluğunda kalsaydık, bilgi dağarcığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel uygarlık girişimini yitirmiş olurduk….”Bu gerçeği yansıtan sadece al-Cahiz değildir; onun gibi daha niceleri aynı görüşte olmuşlardır.

    Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki, şeriat verileriyle, daha doğrusu Kur’an’ı kaynak yapmak şeklinde bilim uygarlığı yaratmak mümkün değildir.

    Bu vesileyle şunu da eklemek gerekir ki, Emevi hükümdarları, (özellikle Muaviya) yönetim işlerinde bile Hıristiyanların tecrübelerinden yararlanmışlardır. Söylendiğine göre “..Aramı Bizans tipinde Hıristiyan kültürünün Müslüman muhitine nüfuzu bu devirde başlar ki, bu tesir karakteristik İslam medeniyetinin teşekkülünde etken olmuştur”.

    İlhan ARSEL
  • Anaksimandros ve başkaldırının erdemleri

    Rovelli’ye göre kesinliği kabul etmeme kabiliyeti sayesinde bilim dünyaya her defasında yeni bir gözle bakabiliyor. Başkaldırının nasıl bir erdem haline gelebileceğini ve eleştiriye açıklığın yaratıcı sonuçlarını hatırlatmasıyla bile okunmayı hak ediyor


    Miletli Anaksimandros MÖ 6. yüzyılda her şeyin sudan geldiğini öne süren “ilk filozof” Thales’in öğrencisidir. Anaksimandros’un öğrencisi Anaksimenes ise her şeyin havadan geldiğini, havanın yoğuşma ve genleşme sonucu su, toprak ve ateşe dönüştüğünü söyleyerek şeylerin kaynağına ve oluşumuna dair yeni bir açıklama getirir. Aristoteles’in “fizikçiler” dediği, doğayı doğaüstü unsurlara başvurmadan açıklayan İyonyalı Thales, Anaksimandros, Anaksimenes üçlüsü arasındaki en orijinal ve devrimci düşünür, Carlo Rovelli’ye göre, Anaksimandros’tur. İtalyan fizikçi Rovelli, Miletli Anaksimandros ya da Bilimsel Düşüncenin Doğuşu[1] kitabında çıkış noktası olarak Anaksimandros’tan bugüne kalan tek yazılı parçayı temel alıyor:

    “Her şey kaynağını birbirinde bulur ve birbirinde yok olur, zorunlulukla. Her şey birbiriyle adil kılınır ve gayriadilliği birbiriyle dengeler, zamanın düzenine uygun olarak.”

    Rovelli bilimsel düşüncenin doğuşunu Anaksimandros’un (MÖ 614-525) bu fragmanına götürüyor. Peki burada bilimsel olan ne? Rovelli’ye göre:

    1) Varlıkların doğaüstü bir neden olmaksızın “kaynağını birbirinden alması”.

    2) Oluş ve yokoluşlarının doğaüstü buyrukla değil “zorunlu” doğa yasalarından ileri gelmesi.

    3) Birbirleriyle etkileşimlerinde belirli ölçüler ve sınırlamalarla dengelenmesi (“adil” ve “gayriadil”).

    4) Bütün bu oluşum ve ilişki yasalarının zamana tabi olarak, “zamanın düzenine uygun olarak” değişmesi.


    Rovelli’ye göre bilim de tam da bu dört temel prensip üstünden çalışmaktadır: 1) doğaya içkin nedenlerle açıklama 2) doğada tekrar eden zorunlu yasaları bulma 3) doğadaki etkileşimlerin ölçülerini bulma 4) değişimi zaman içinde ölçme. Kısaca, doğayı ve işleyişini doğaüstü ve doğadışı değil doğaiçi nedenlerle açıklama.

    Peki açıklamasını aynı şekilde pozitif unsurlara dayandıran Thales veya Anaksimenes değil de neden Anaksimandros? Thales dünyanın su üstünde dengede duran bir disk olduğunu söyler. Anaksimenes ise dünyanın havadan yastık gibi destek alarak askıda durduğunu söyler. Onlara göre, böyle olmasaydı dünya doğadaki şeyler gibi aşağı düşerdi. Anaksimandros ise şunu söyler: Dünya boşlukta asılı durur, kozmosun merkezinde durduğundan, uzay boşluğunda her yere eşit mesafede olduğundan düşmesini gerektirecek aşağı ve yukarı doğrultusu yoktur – tıpkı çemberin orijinin tam ortasında olmasının asla değişmemesi, aşağı ve yukarı doğrultularının göreli olması gibi. Demek ki kozmosun merkezindeki dünyanın dengede durmak için hiçbir şeyin desteğine ihtiyacı yoktur, dolayısıyla hiçbir şeyin hâkimiyeti altında değildir.

    Rovelli’nin Antik Yunan’a dair en önemli kaynaklarından ikisi Jean-Pierre Vernant’ın Yunan Düşüncesinin Kökenleri[2] ve Greklerde Mit ve Düşünce[3] çalışmaları. Antik Yunan’da felsefe ve pozitif düşüncenin doğuşunu sosyal-tarihsel-politik yapılar bağlamında açımlayan Vernant, Anaksimandros’un kozmos tasavvurunun Grek toplumuna özgü kaynaklarına dikkat çeker. Greklerin özgün politik yapılanması polis (şehir-devlet), herkese eşit uzaklıkta olan bir merkezilik veya ortaklık çevresinde örgütlenmiştir. Düzen birinin desteği veya egemenliği sayesinde değil, tam da yasaların ve erkin kamuya açık olarak ortada/merkezde (en mesoi) olmasından ileri gelir. Yurttaşlar bir kralın buyruklarına ve yaptırımlarına tabi değildir, bizzat kendi oluşturdukları meclislerin ve mahkemelerin yaptığı yasalar ve aldığı kararlarla yönetilir. Polis’te yaşam, yurttaşların özerkliği, yani erki kendi kendilerine bölüştürmeleriyle şekillenir. Öte yandan yurttaşlar siyasetin öznesi olmalarıyla beraber nesnesidirler: Bir yandan yurttaşların bizzat kendi kararları yasama, yürütme ve yargıyı belirler, diğer yandan yurttaşlar da kendi yaptıkları ama artık kimsenin egemenliğinde olmayan bu ortak yasalarla belirlenir. Özetle “polis’te yaşam”, yani “politika” yurttaşlara, yurttaşlar da politikaya tabidir – müşterek tabiiyetle belirlenen, gücün merkezde, ortada, açıkta olmasıyla dengede duran bir düzen. İşte hiçbir şeye yaslanmadan, tek birinin egemenliğine girmeden ayakta duran bu politik düzenin bir benzerini Anaksimandros kozmos tasavvuruna yansıtır. Yunan şehir-devletinde yasalar nasıl merkezde, ortada, agora’daki kamusal alanda belirleniyor ve şehir nasıl kimseye ait olmayan, kimseye yaslanmayan ama herkesi belirleyen bir merkezin dengesinde duruyorsa, dünya da bir şeye tabi olmadan, yaslanmadan kozmosun merkezinde dengede durabiliyor.

    Anaksimandros doğa için de benzer bir tasarım oluşturur. Doğada dış bir kuvvet olmaksızın kendiliğinden dengede duran bir düzen olduğunu düşünür ve ilksel unsuru (arkhe’yi) adından menkul “belirsiz” bir ilke olarak tasarlar: apeiron [a- (-sız) + -peras (sınır-)]: “sınırsız” ya da “belirsiz”. Bu belirsiz ilke, düzenli evrenin kaynağıdır ama hiçbir şeye egemen değildir. Apeiron –şehir-devletteki yasalar gibi– bir düzen ilkesi olmasının yanı sıra düzen ilişkisidir. Şeyler bu ilke ya da ilişki prensibi dahilinde soğuk-sıcak, yaş-kuru temel karşıtlıklarıyla devinir: Birbirleriyle olan ilişkilerinde “hak verdikleri” (uyuştukları) ve “haksızlık ettikleri” (çatıştıkları) ölçülerde. Nasıl ki dünya kozmosun ortasında olması itibariyle hiçbir şeye gerek duymadan ortada asılı duruyorsa, doğada da düzen için temelleyici egemen bir ilkeye gerek yoktur. Doğadaki şeylerin birbirleriyle karşıtlıkları ve benzerlikleri bağlamında zorunlu bir işleyişi, oluşumu, değişimi vardır. Kısaca doğada düzen, dışarıdan değil içeriden gelir, varlıkların birbirleriyle ilişkisiyle doğar ve yenilenir.

    Rovelli’ye göre bu doğa ve düzen anlayışı bilimin serüvenini günümüze kadar belirleyen bir temel oluşturmuştur. Thales’le başlayan, Anaksimandros’la anahatlarını kazanan historia peri phuseos, doğayı doğa içre unsurlar ve nedenlerle açıklama çabası, Aristoteles’in, İskenderiye biliminin, Batlamyus’un, Arap bilimcilerin, Kopernik’in, Galileo’nun, Newton’ın, Einstein’ın devrimlerine zemin hazırlamıştır. İşte Rovelli’nin izlediği arterlerden biri de, Anaksimandros eşliğinde bilimsel devrimlerin tarihini yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Bu girişimini ilk bölümde şu sözlerle ifade ediyor: Bilimin “dünyayı yeniden icat etme yönündeki çabası, bilimsel bilgi arayışının asli bir veçhesiyse, bu durumda serüven Newton’ın senteziyle veya Galileo’nun öncü deneyleriyle yahut da İskenderiye astronomisinin ilk matematiksel modelleriyle başlamamıştır. Çok daha erken, insanlık tarihinin ilk büyük “bilimsel devrimi” diye adlandırılmaya uygun düşen olayla başlamıştır: Anaksimandros devrimi.”

    Bilimsel düşünce ve “kesinlikten yoksunluğa methiye”

    Anaksimandros’un düşüncesi modern bilimdeki gibi matematiksel formülasyon ve empirik uygulama karakteri taşımıyordu. Öte yandan bilimin dayandığı ve sayesinde geliştiği prensipleri kapsayan bilimsel düşünce yapısını ilk o ortaya koymuştur. Anaksimandros’un sözünü tekrar hatırlayalım:

    “Her şey kaynağını birbirinde bulur ve birbirinde yok olur, zorunlulukla. Her şey birbiriyle adil kılınır ve gayriadilliği birbiriyle dengeler, zamanın düzenine uygun olarak.”

    Doğanın açıklamasının doğada olması, doğada zorunlu yasaların olması, şeylerin belirli ölçülerle devinmesi, bu değişimin zamana göre ölçülmesi. Böylelikle bilimsel düşüncenin en temel ilkeleri Anaksimandros’un düşüncesinde toplanmış oluyor. Rovelli de Anaksimandros’ta bulduğu bilimsel araştırmanın temel ilkelerinden yola çıkarak bilimsel düşüncenin çalışma biçimini anlatıyor. Ayrıca bilim tarihinde Anaksimandros’tan günümüz kuantum fiziğine bilimin yol haritasını çıkarıyor; başlıca Batlamyus, Kopernik, Newton ve Einstein’ın dünya ve evren anlayışımızda nasıl büyük devrimler yarattığını bilimin “dünyayı sürekli yeniden icat etme” karakteri üzerinden yeniden okuyor. Bilimsel düşünce verili ve hazır kavramları gözden geçirerek, radikal devrimler söz konusu olduğunda topyekûn yenileyerek, yani oyunu kurallarına göre oynamayı bırakıp “oyunun kurallarını değiştirerek” dünyayı sürekli yeniden görmemizi, düşünmemizi ve düşlememizi sağlıyor. Tarihsel olarak bilimin bu karakterine ve “dünyayı yeniden icat etme” denen radikal jestine ilk Anaksimandros’ta tanık oluyoruz; Anaksimandros ustası Thales’in pozitif tasarımını takiben kendinden önceki mitsel dünya tasarımını bir kenara bırakmakla kalmıyor, Thales’i eleştirerek doğaya dair yeni bir tasarım ortaya koyuyor. Rovelli’nin Anaksimandros ile Thales arasındaki usta-çırak ilişkisinin biricikliğini ifade ettiği pasaja uzunca yer verelim, zira edinilmiş bilgiyi sorgulamaya dayanan bu tartışmacı ethos, Rovelli’ye göre, bilimin Yunan düşünce geleneğini takip eden Batı’da bugünkü hale evrilmesinin en kritik sebeplerinden biri.

    “Antik dünyada nice düşünce Ustası ile öğrencisi vardır: Mesela, Konfüçyus ile Mensiyüs, Musa ile Yuşa, İsa Mesih ile Tarsuslu Pavlus, Buddha ile Kaundinya. Ama Thales ile Anaksimandros arasındaki ilişki, andığımız bu düşünce ustaları ile “koca öğrencileri” arasındaki ilişkilerden derin biçimde farklıdır. Mensiyüs, Konfüçyus’un düşüncelerini zenginleştirir ve derinleştirir, ama ustasının iddialarını sorgulama konusu yapmaktan kesinlikle sakınır. Tarsuslu Pavlus Hıristiyanlığın teorik temellerini kavrar, ama İsa Mesih’in öğretilerini eleştirmez ve tartışmaya açmaz. Peygamberler Tanrı Yehova’nın ve onun halkıyla bağının tasvirine derinlik kazandırır, ama bunu yaparken Musa’nın hatalarıyla hesaplaşmaya kalkışmaz. Ustası Thales’in mirası karşısında Anaksimandros’un tavrı ise yepyeni bir tavırdır. Anaksimandros, ustasının problematiğinin dört dörtlük bir takipçisidir: Onun ana sezişlerini, düşünme tarzını, entelektüel ufkunu devralır. Ama ustasının iddialarını cesurca eleştiriden geçirir. Thales’in öğretisini topyekûn tartışır. Thales dünya sudan meydana gelmiştir derken Anaksimandros bunun yanlış olduğunu savunur. Thales Arz’ın suda yüzdüğünü söylerken Anaksimandros bunun da yanlış olduğunu savunur. Thales depremlerin, Arz’ın bulunduğu yüzeydeki dalgalanmadan kaynaklandığını söylerken Anaksimandros buna da itiraz ederek Arz’daki kırılmalardan kaynaklandığını savunur. Pisagorcuların Pisagor’a, Mensiyüs’ün Konfüçyus’a, Tarsuslu Pavlus’un İsa Mesih’e mutlak teslimiyetçiliği ile kendisinden farklı düşünen kişinin fikrini kabaca reddetme arasında, Anaksimandros üçüncü bir yolu tutmuştur. Anaksimandros’un Thales’e saygısı açıktır ve de ustasının entelektüel ufkuna ve başarılarına sırtını dayadığı besbellidir. Ama bununla beraber, Anaksimandros, Thales şu şu konularda yanıldı, daha iyisini yapabilirdi demekte tereddüt etmez. Ne Mensiyüs ne Tarsuslu Pavlus ne de Pisagorcular bu üçüncü dar yolun bilgiye giden patika olduğunu anladı. Bütün modern bilim, bu üçüncü yolun etkililiğinin keşfedilmesinden doğup gelir. Bu üçüncü yolun kavranması, altında yatan örtük ve sofistike bir bilgi teorisi sayesinde mümkün olmuştur: Hakikate basamak basamak yükselerek ve bilinenleri sürekli daha rafine kılarak ulaşıldığı şeklindeki bir bilgi teorisi.”

    İşte Rovelli’nin bilimin en karakteristik özelliği olarak gördüğü tam da bu bilgi teorisi: Hiçbir kuralı ve kavrayışı değişmez, daimi, kesin kabul etmemesi. Tam da kesinliği kabul etmeme kabiliyeti sayesinde bilim dünyaya her defasında yeni bir gözle bakabiliyor. Anaksimandros’un mitsel düşünceyle ilişkisinde olduğu gibi, bilimsel düşünce de devraldığı bilgi birikimini sürekli sınayıp dünyaya dair algımızı ve bilgimizi kökten değiştirebiliyor; şeylerin yapısını keşfettikçe halihazırdaki kesinliklerini ve formüllerini değiştirip dönüştürebiliyor. Rovelli bu konuda Thomas Kuhn’un bilim paradigmaları anlayışını da eleştiriyor. Paradigma değişiminin halihazırdaki bilimsel teorilerin tasfiyesine yol açmadığına dikkat çekiyor. Bilimsel devrimlerin radikal olduğunun yanlış olmadığını ama dönüşümün ancak önceki bilgi birikimi üzerinden kümülatif olarak sağlanabileceğini gözden kaçırmamamız gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla söz konusu olan hem radikal bir kopuş hem de önceki bilgiye yaslanan bir revizyon. Sözgelimi Kopernik dünyanın evrenin merkezinde olmadığını, güneş etrafında döndüğünü açıkladığında büyük oranda Batlamyus’un Almagest’teki evren tasarımına bağlı kalmıştı, onu tamamen değil bir ölçüde yanlışlamıştı. Keza Einstein, Newton’ın sabit boş uzayına karşı uzayın bükülebilir olduğunu açıkladığında, Newton yasalarının mikrokozmik düzeyde geçersiz olduğunu göstermiş ama makrokozmik düzeyde geçerliliğini ilga etmemişti.

    Gelgelelim Rovelli bilimde ustaya teslim edilmesi gereken kıymeti harbiyenin yanı sıra asıl olarak ustaya başkaldırmanın erdemine dikkat çekiyor. Nitekim bilimsel bilginin ve buluşların Antik Yunan’dan iki bin yıl önce başladığı Çin’de göksel araştırmaların sistematik bilimsel araştırmaya dönüşmemesini, Çin biliminin evrenin yapısını açıklamada başarısız olmasını ustanın sorgulanmamasına, öğrenilmiş bilgiye başkaldırmanın eksikliğine bağlıyor. Zira Anaksimandros Thales’ten öğrendiklerine, Kopernik Batlamyus’tan öğrendiklerine, Einstein Newton’dan öğrendiklerine kuşkuyla yaklaşmaktan ve başkaldırmaktan çekinmeyerek evrene dair bilgimizi ve algımızı değiştirmişti. Rovelli bu konuları tartıştığı “Başkaldırı Erdem Olduğunda” başlıklı, kitabının atardamarı denebilecek bölümün sonunda şu sonuca varıyor:

    “Klasik bir teze göre, Batı’da gerçekleşen devrimle mukayese edilebilir bir bilimsel devrim, birçok bakımdan asırlar boyunca hayli üstün olmasına rağmen Çin düşüncesinde usta asla eleştirilemediğinden, asla tartışma konusu edilmediğinden Çin uygarlığında gerçekleşmemiştir. Çin düşüncesi zenginleşerek ve derinleşerek gelişmiştir, entelektüel otoritenin sorgulanması yoluyla değil. Bu bana makul bir hipotez gibi geliyor; büyük Çin uygarlığının, Cizvitler gelip de onlara açıklamadan önce Arz’ın yuvarlak olduğunu kavramayı başaramamış olmasına (bu inanılmaz duruma) yönelik başka bir açıklama bulamıyorum. Belki de Çin’de asla Anaksimandros ayarında biri çıkmadığından. Zaten çıksaydı da muhtemelen imparator onun kellesini vurdururdu.”[4]

    “Doğulu” düşünce yapısı ile “Batılı” düşünce yapısı arasındaki kontrastlardan beslenen atardamar bu aşamada kitabın teninde iyiden iyiye kabarıyor. Rovelli Doğu’yu dinsel düşünce perdesini ve biat ağlarını yırtamayan bir tarihsel-toplumsal zihniyet yapısına oturtuyor. Batı’nın pozitivist ve kuşkucu erdemlerinin ışıltısı yine Doğu’nun mitsel ve siyasi tutuculuğunun karanlığıyla olan diyalektik kontrastında parlıyor. Bir bakıma Avrupalı araştırmacı, çok da yabancısı olmadığımız bir jestle, Doğulu kültürleri kendini yeniden tanıyacağı bir aynaya, negatif imgeye çeviriyor.

    O halde şöyle bir parantez açmakta yarar var: Son yüzyılda Antik Yunan’ın, dolayısıyla Avrupa’nın Yakın Doğu’daki kökenlerine dair başlıca F.M. Cornford, Walter Burkert, Martin Bernal gibi araştırmacılar tarafından olmak üzere yeterince eleştirel çalışma üretildi[5] ve Batı coğrafyasının tarihsel-düşünsel haritası Yakın Doğu’ya genişledi. Dolayısıyla artık Yakın Doğu tarihinin ve kültürlerinin Avrupa için kolayca bir kontrast kutbu haline gelemeyeceği anlaşıldı. Keza 1970’lerin sonundan itibaren Said ve takipçilerinin oryantalist ve Avrupamerkezci söylemleri aşındırmasıyla da Batılı’nın Doğu’da kendini anlama kariyeri malumun ilamı oldu. Denebilir ki Avrupa yaklaşık otuz kırk yıldır kendini anlamak için Avrupa dışı yeni bir iç bükey ayna arayışına girdi ve pusulasını bu kez en uzağındaki doğuya, Uzak Doğu’ya, Çin’e çevirdi. Zira Hellenist Geoffrey Lloyd’un Antik Çin ile Antik Yunan’ı karşılaştırdığı çalışmaları tam da seksenlerin sonunda başlar. Öte yandan yine seksenlerde Çin düşüncesini Yunan düşüncesiyle karşılaştırarak okuyan Sinolog François Jullien’in ilk olarak 1989’da yayımlanan Süreç mi Yaradılış mı?[6] çalışmasında Avrupalı insanın kendini anlama ajandasının artık oryantalist ve Avrupamerkezci bakışa ve söylemlere düşmeden, bir otokritik imkânı olarak rücu edişini görebiliyoruz.[7] Ne var ki Jullien’in Çin’e bakışı menfaatsiz bir ilgiden ibaret de değil; bu ilgi, Batı düşüncesindeki başat kavramları Çin’deki negatif imgeleriyle karşılaştırma, içinden çıktığı düşünce geleneğini yeni yollara itme amacı da taşıyor. Böyle bir ajandanın kaçınılmazlığını, bir tür klişe olduğunu kabullenerek küçük bir ironiyle şöyle ifade ediyor: “Kimliğin ancak ötekiyle temas yoluyla algılanabildiğini kabul etmek beylik bir iş: Demek ki, bizim bütün dağınıklığımızı nihayet dışarıdan derleyip toplamak ve bize kendi mantıklarımızın keşfi için dış referans olmak ‘Çin’e düşüyor.”[8]

    Aslında “kendini anlama” çabası olarak “yabancı sistemlere yolculuk”un billurlaşmalarından birine 19. yüzyıl başında, Novalis’in bilgiyi irfana dönüştürme arayışında Doğu’daki Sais kentine yolculuğu sembolleştirdiği Sais Çırakları’nda[9] ve Fragmanlar’ındaki bir maksiminde tanık olabiliriz: “İnsan yabancı sistemleri kendi sistemini bulmak için inceler.”[10] Tabii Jullien gibi günümüz düşünce seyyahları için halihazırda kurulmuş ve tamamlanmış Batılı sistemlerin mutlakiyetinin karşılaştırmalarla aşındırılması ve yeni düşünce imkânlarının açılması söz konusu. Peki ya hâlâ sistem yaratma buhranında olanların yabancı sistem yolculukları? Bugün erken modernleşme mantığının bir parçası olan “sistem yaratma” gibi bütüncül projelerden söz etmek zor. Keza bugün bir sistemi bir başka sistemden “ileri” veya “geri” olarak konumlandırmak Aydınlanma tipi mutlak doğru bir gelişim güzergâhı varsaymak olur. Öte yandan uzun yıllardır kendi sistemini oluşturma çabasından çok, soluk soluğa “ileridekiler”e yetişme gayretiyle yabancı sistemleri öğrenmeye uğraşan kültürler için Rovelli’nin farklı düşünce sistemlerinin tarihsel gelişimine ilişkin vardığı sonuçlar değilse de sorduğu sorular bilhassa meşruiyetini koruyor.

    Eleştiriye açıklık

    Rovelli’nin bakış açısı bilimi ve bilimsel bilgiyi mutlaklaştırıp dogmalaştırmaktan kaçınıyor; bilimin kesinliğe ve mutlaklığa bel bağladığında tam da koptuğu mitsel-dinsel düşünme yapısına ricat edeceğinin farkında. Dolayısıyla Rovelli bilimsel bilginin erdemini güvensizlik, kesinsizlik ve boşluk hissini benimseyebilmesinde görüyor. “Kesinlikten Yoksunluğa Methiye” başlıklı bölümde şunları söylüyor:

    “Dönüşümü bitmek bilmiyorsa, bilimsel bilgi niçin inanılmaya değer bir şey olsun? Yarın eğer dünyayı Newton’dan veya Einstein’dan farklı şekilde düşüneceksek, dünyanın güncel bilimsel tasvirini neden ciddiye alalım? Aslında bilimin güvenilirliğini zedelemekten uzak bir özelliği olan değişebilirlik veçhesi tam da onun güvenilirliğinin gerekçesidir. Bilimsel cevaplar nihai cevaplar değildir, ama onlar neredeyse tanımı icabı, şu an sahip olduğumuz en iyi cevaplardır. Bilim haklı olarak en iyi cevapları sunar, çünkü cevaplarını kesin surette doğru cevaplar gibi görmez; işte bu nedenle öğrenmeye, yeni fikirleri kabule her zaman hazırdır. Diğer bir deyişle, bilim, bilginin sırrının, öğrenmeye hazır bulunmaktan ibaret olduğunun keşfidir. Nihai hakikate eriştiğimize inanmamaktır. Bilimin güvenilirliği kesinliğe dayanmaz: Kesinliğin radikal yokluğuna dayanır. Eleştiriye açıklık kapasitesine dayanır.”

    Rovelli’nin, bilimsel araştırma yöntemi kökenlerini neden Antik Yunan’dan devraldı ve tarihsel güzergâhında bugünkü bilime nasıl evrildi, sorularına verdiği yanıtın temelinde bu “eleştiriye açıklık kapasitesi” duruyor. Çin gibi gelişmiş antik uygarlıklarda bu kapasitenin neden Antik Yunan ve mirasçılarındaki doğrultuda gelişmediğine cevaplar bulmaya çalışıyor Rovelli. Bu denli geniş bir soruşturmaya girişirken yaslandığı kaynakların sınırlarını teslim ediyor, ama nedense Doğu’da modern bilimsel araştırma yöntemine evrilen bir düşünce biçiminin gelişmeme nedenlerine dair vardığı sonuçlarda yer yer “kesinlikten yoksunluk” erdemini unutuyor, yargılarını tarihsel olgular olarak kabul etmekten alamıyor kendini. Öte yandan Antik Yunan’dan günümüze Batı’da bilim ve düşünce tarihindeki kırılmaları yeniden değerlendirmedeki eleştirel yetkinliği de su götürmez. Keza başkaldırının nasıl bir erdem haline gelebileceğini ve eleştiriye açıklığın yaratıcı sonuçlarını hatırlatmasıyla bile okunmayı hak ediyor.


    [1] Carlo Rovelli, The First Scientist: Anaximander and His Legacy, çev. Marion Lignana Rosenberg, Westholme Publishing, 2011; Türkçesi: Miletli Anaksimandros ya da Bilimsel Düşüncenin Doğuşu, çev. Atakan Altınörs, Bilge Kültür Sanat, 2014. Kitaptan alıntılar Türkçe çeviriden. Her iki yayıncı da kitabın Fransızca çevirisini temel almış. Eğer Türkçe çeviride bazı pasajlar atlanmamışsa, Rovelli İngilizce edisyona yeni pasajlar eklemiş olmalı.
    [2] Les origines de la pensée Grecs, PUF, 1992; Türkçesi: Yunan Düşüncesinin Kaynakları, çev. Hüsen Portakal, Cem, 2013.
    [3] Myth and Thought among the Greeks, çev. Janet Lloyd ve Jeff Fort, Zone Books, 2006 (Mythe et pensée chez les Grecs, La Découverte, 1996).
    [4] Elbette Rovelli’nin Antik Çin ve Yakın Doğu’nun düşünsel tarihi konusunda bir ihtisası yok. Çin ve Yunan düşüncesi arasındaki karşıtlıklara dair vargıları ve yargıları büyük ölçüde Antik Çin ve Yunan düşüncesi ve bilimi üstüne yaptığı karşılaştırmalı incelemelerle tanınan Geoffrey Lloyd’un The Ambitions of Curiosity kitabındaki sonuçlara dayanıyor. Keza Lloyd da Çin’de ustanın ve öğrenilmiş bilginin radikal olarak sorgulanmasına yol açacak Yunan’daki denli rekabetçi ve tartışmacı bir toplumsal-siyasal bağlam olmadığını savunuyor.
    [5] F.M. Cornford, Principium Sapientiae: The Origins of Greek Philosophical Thought (1952). Walter Burkert, Yunan Kültüründe Yakın Doğu Etkileri (1984). Martin Bernal, Kara Athena (1987).
    [6] François Jullien, Süreç mi Yaradılış mı?, çev. İsmet Birkan, Metis, 2013.
    [7] Lloyd ve Jullien’ınkiler denli kapsamlı olmasa da, onların bir öncülüne henüz 1960’ların başında da rastlayabiliriz. Sözgelimi Jacques Gernet ve Jean-Pierre Vernant’ın ortak denemesi: “MÖ VI. Yüzyıl ile II. Yüzyıl Arasında Çin ile Yunanistan’da Toplumsal Tarih ve Düşüncelerin Evrimi”, Eski Yunan’da Söylen ve Toplum içinde, çev. Mehmet Emin Özcan, İmge, 1996.
    [8] Jullien bu sözleri sarf ettiği kitabının son bölümü “Karşılaştırma Ne İşe Yarar?”a şu ifadeyle başlıyor: “ÇİN”İN KULLANIMI HAKKINDA. Jullien’in karşılaştırma konusundaki işlevci tutumu, Deleuze’ün Batı geleneği dışındaki düşüncelerle ilişkisini akla getiriyor. Denebilir ki Deleuze’ün Batı felsefesindeki aşkıncı düşünce biçimlerine karşıt içkinci düşünce biçimlerine referansları bir bakıma kendi “saf içkinci” düşüncesini teyit etmeye hizmet ediyor (örneğin Guattari’yle yazdığı Felsefe Nedir?’de, Jullien’in Süreç mi Yaradılış mı? kitabına referansla Çin düşüncesinden “içkinliğin mutlaklaştırılması” olarak söz ediyor).
    [9] Novalis, Sais Çırakları, çev. Mehmet Barış Albayrak, Notos, 2015.
    [10] Novalis, Fragmanlar, çev. Gürsel Aytaç, Doğu Batı, 2013.