• Beyazlar Afrika'ya ayak bastıkları zaman siyahları acımasızca öldürmüşler, bununla da kalmayıp erkek kadın, çoluk çocuk demeden milyonlarca siyahı zincirlere vurarak gemilere doldurup Batı'ya kaçırmışlar; sonra da zulüm, işkence ve acı dolu bir hayat başlamış siyahlar için ve bu siyah göç insanlık tarihinin en büyük cinayeti durumundaymış.
    Alex Haley
    Sayfa 320 - İnsan Yayınları
  • “İnsanoğlu ilkin vardır, sonra şu ya da budur. Kısacası insanoğlu, kendi özünü kendi eliyle yaratmak zorundadır; kişiliğini, dünya sahnesine atılarak, acı çekerek, kavga ederek yavaş yavaş belirler ve tanımlama sonuna dek açıktır; insanoğlu ölmeden, insanlık yok olmadan ne oldukları söylenemez.”*

    *Jean Paul Sartre (Çev. B. Onaran), “Varoluşçuluğun Savunulması” Türk Dili Yazın Akımları Özel Sayısı, s.322-324.
  • Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

    Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

    Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

    Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

    Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. İnsanlık sustu.

    Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşında kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

    Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

    Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutama bizi...

    Bağımsızlık Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

    Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi... Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, prangalar vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

    Asıldık ey halkım, unutma bizi...

    Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

    Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

    Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepimizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi...

    Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi..
    UGUR MUMCU
  • 104 syf.
    ·10/10
    Merhaba arkadaşlar;
    Nurettin Topçu'nun iki bölümden oluşan bu kitabının; ''Amerikan Mektupları'' başlığını taşıyan birinci kısmı Ocak 1948-Şubat 1949 tarihleri arasında Hareket Dergisi'nde, aynı başlıkla yayınlanan 12 imzasız mektup-yazıdan oluşmaktadır. Mektuplar, üç yıl evvel İstanbul'a gelmiş bir Amerikalının (ki İstanbul'a, insaniyete, dine bu perspektiften bakıp bunca hakkaniyetli yaklaşım bir Amerikalı gözü ile bakmaya çalışan Nurettin Topçu'dan başkası değildir.) yine İstanbul'dan bir arkadaşına, Cim'e yazdığı metinlerdir ve İstanbul'daki sosyal hayatı, tipleri, insanlar arası ilişkileri, iş dünyasını, meslekleri, sokakları, tarihi binaları, dini hayatı tenkitçi ve zaman zaman hayıflanan bir gözle anlatmaktadır.

    Amerikalının gözünden; Türkiye'nin büyük şehirlerini ve gidişatını temsil eden İstanbul ''kocaman yaralı bir vücut''tur ve mevcut hali ümit vermemektedir çünkü kendisi olmaktan çıkmış, hayli zamandır gözünü diktiği Batı medeniyetine de yaklaşamamıştır. Betonlaşma ve çarpık kentleşme ile eski İstanbul silueti tam bir tezat teşkil etmektedir. Bu şehirde yaşayan insanlar topluluk şuuru olmayan bir kalabalıktan ibarettir.

    İkinci bölüm ''Düşünen Adam Aranızda'' başlığını taşıyor. Eylül-Ekim 1964 tarihinde Düşünen Adam dergisinde yine imzasız olarak yayınlanan 4 uzun yazıdan oluşan bu bölümde de 18 yıl sonra hemen hemen aynı konular ele alınmaktadır. Birinci bölümde bir Amerikalının gözünden görülen İstanbul, ikinci bölümde uzun zaman sonra memleketine dönen bir İstanbullunun gözü ile kendisini okura gösteriyor.

    Şimdi arkanıza yaslanmanızı ve bu satırları okurken hem kendiniz hem de günümüz insanları adına tarafsız bir şekilde mütaala etmenizi rica ediyorum.

    Öyle hadiseler vardır ki sözleri ile başlıyor Nurettin Topçu; ''Öyle hadiseler vardır ki, onların gerçekte bir hırsızlık olduğunu düşünmekten çok uzak bulunuyorlar. Faraza sözünde durmamanın,randevusuna zamanında gelmemenin sizin zamanınızdan çalma olduğunu nedense hiç akıllarına getirmiyorlar.''

    Gerçekten de öyle değil mi kardeşler ? Hepimiz sanıyoruz ki hırsızlık yalnızca mal, mülk çalmakla, para gasp etmekle oluyor. Hepimiz her gün birilerine sözler veriyor, buluşmak için sözleşiyoruz. ''İnşaallah akşam saat 5'te bilmem nerede...'' Randevulaşılan yere vaktinden sonra gelmeyi bir üstünlük,vaktinde orada olmayı eziklik hisseden bir zümre türedi. ''Aman saati saatine orada olma, ne o öyle hevesli gibi... Birazcık beklesinler...'' vs vs.

    Ve şöyle devam eden sayfalarla karşılıyor sizi Üstad;

    ''Acıklı bir intihar tarzı! Batı aleminde ne görürlerse, ruhlarına danışmadan hayat sahasına çekiyorlar ve bunu ilerleyiş sanıyorlar...''

    Her kıyafet her bedene olmaz kardeşler !! Soylu geçmişimizi, ahlak üzerine kurulmuş muazzam geleneklerimizi ne uğruna feda ettiğimize bir dönüp bakalım. Ne kendimiz kalabildik ne de özen duyduğumuz Avrupalılar gibi olabildik. İkisi arasında sıkışıp kaldık. Onlardan kılık kıyafeti, eğlence, gece kültürü, cinsel özgürlük, çıplaklık gibi sözde hürriyetleri alırken dürüstlüklerini, çalışma azimlerini, bilim ve teknolojilerini neden almıyoruz?

    Diploma almak uğruna istemeye istemeye, fakülte köşelerinde beş karış suratla 5-6 yılını feda eden bir gençlikten nasıl bir gelecek bekliyoruz ?

    Medeniyet pankartları altında medeni ve elit bir zümre olarak görünmek için çocuklarını ibadethanelere; tarihi müzelere götürmek yerine eğlence mekanlarında baba-oğul, ana-kız alkol alıp soyundukça Batıya benzediğini sanan bu kitle ile mikroskop başında civciv nöronları ile insan nöronları arasındaki farkı inceleyen bilim insanı arasında nasıl bir benzerlik vardır?

    Okullar çocukların severek değil zorla götürüldüğü kurumlar oldukça, din adamlarının din yoluyla ceplerini doldurdukça, vazifelisi olduğu görev yeri ve zamanında memuru yerinde değil elinde kupa ile teraslarda sigara keyfi yaparken buldukça bu insanlık nereye gidecek ? Vs vs....

    Yazılıp söylenesi çok şey var ki Nurettin Topçu bu satırları yazmış. Nurettin Topçu'yu henüz okumamış ve aşina olmamış herkes için başlangıç kitabı olacak mahiyette 104 sayfalık akıcı bir eser. İlgililerine ve kadrini bilecek olanlara tavsiye olunur.

    Keyifli ve feyizli okumalar ....
  • Batı Avrupa’da Kopernik’le başlayân kozmolojik devrim, insanı, evrenin merkezi/efendisi konumundan indirip herhangi bir galakside yaşayan sıradan bir varlığa dönüştürmüş, Darwin’le başlayan biyolojik devrim, insanı, dünyanın efendisi konumundan indirip olağan bir canlıya çevirmiş, Freud aldın arkasındaki akıl dışının krallığına işaret ederek insanın kendisinin bile efendisi olamayacagını iddia etmiş, çağdaş sinirbilim (neuro-science) alanındaki gelişmeler, insanın varlığının diğer doğa olaylarının karmaşık bir uzanımı olduğunu ima etmiştir. Modernleşme süreci ve Aydınlanma sonrası bilimde meydana gelen büyük atılımlar, insanın ayrıcalığı, biricikliği ve üstünlüğü fikirlerini sarsmıştır. İnsanlık tarihi içinde görece kısa bir zamana sıkışan tüm bu devrimsel nitelikteki dönüşümler, insanoğlu için hazmı ve uyumlanması zor süreçlerdir. Zira evren ve insan tasavvurlarındaki fiziksel değişim, metafizik değişimi de beraberinde getirmekte, eski metafiziğin yıkılışı ciddi bir narsistik zedelenmeye yol açmaktadır.
  • 304 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Goriot Baba; Devrim sonrası Fransa'sının restorasyon dönemi Paris'inde yaşanan bir "İnsanlık Komedyası"nın hikâyesi...
    Balzac'ın realist bakışıyla, burjuva ahlâksızlığını, toplumsal çürümüşlüğü ve yozlaşmış din algısını gözler önüne seren eser, karakterlerinin karmaşık isim ve unvanları, telafuzu zor cadde ve sokak adları, Fransız kültürünün kendine has göndermelerini içinde barındırması bakımından biraz yorucu ve yer yer sıkıcı bir hal alsa da, bittiğinde zihninize karmaşık duygular ve trajik bir tat bırakmaya aday...
    Bugünden geçmişe baktığımızda, bize bir hayli romantik gelen devrimin ve devrim sonrası Fransa'sının hiç de öyle olmadığını gözler önüne seren bir eserle karşı karşıyayız...
    Hikâyenin sonunda Batı'nın duygusuz, duyarsız ve acımasız yüzüyle de tanışacak, ölümün soğuk yalnızlığında huzursuz olacaksınız...
    Neyse ki; genç, yakışıklı ve erdemli bir üniversite öğrencisi olan Rastignac sayesinde, her şartta ve her zaman iyi insanlar olduğunu hatırlayacak, ümitvar olmaya devam edeceksiniz...
    Keyifli okumalar...
  • Göbeklitepe ve Tanrıça Atiye

    Geçmiş ve gelecek gizemliliği ile insanı kendine hayran bırakır. Gelecek belirsizliğiyle geleceğe varlığından iz bırakmak isteyen insanda sadece merak duygusu bırakır. Geçmiş ise yaşanmışlığın ihtişamıyla insanda hayranlık ve soru işareti bırakır. Ancak insanoğlu geleceği nedense yüceltir ve geçmişi de küçümser. En azından geçmiş bize nedense böyle öğretildi. Geçmiş insanlığın yüz karasıdır. Gelişmemiş insandan izler taşıdığı için. Geçmişin insanın hayvanlarla aynı derecede görülmesinde bunun etkisi önemli.

    En önemlisi insanlık geçmişinden kopuktur. Bugüne nasıl geldiğini bilmemek insanlığın zoruna gidiyor. Geçmişin bilmeyen insanlığın tanrısallığı da yarım kalıyor. Bugüne ve yarına tanrılık taslayanların geçmiş ayağı olmaması tanrılık rolünü zedelemekte.

    Dört dörtlük tanrı olma derdinden mi nedir bilinmez ama artık geçmişe yapılan atıflar insanlığın ihmal edilen tanrılığına yöneliktir. Böylece geçmişin gizemi yaratıcıdan koparılarak yorumlanması, insanın uyanıklığın bir eseri olarak bugünün insanlığına sunulacaktır. Nitekim Atiye dizisinin bugünü yani geleceği şekillendiren finali farklı yorumlanamaz.

    Göbeklitepe insanlığın hayvanla eşdeğer teorilerini alt üst etti. Ama bunu dünya daha kendi tarihine geçirmedi. Hazımsızlık yaşanıyor. Bugünün çok akıllı insanı ve geçmişini hor gören evlatları o günün insanından kalan eserleri yorumlamaktan aciz. Anlamlandıramıyor. O günün insanların neden hayvan olmadığına şaşırıyor. Nasıl olur da yanılmışlar. O kadar teknoloji, bilim ve zeka nasıl iflas edebilir? Göbeklitepe bugünün insanın acizliğini acımazca yüzüne vurdu. Hatta bugünün insanın geldiği noktayı aşağıladı. Sessizlik bundandır. Her şeye bir şey bulan insanlık sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik geçmişe dair teorilerinin iflasını gördüklerinden ya da bunu örtbas etmenin bir arayışıdır. Eğer ortada iflas edilen teoriler varsa ki var görünüyor. İnsanlığın geçmişine dair utançlık duygusu taşıdıklarından mı susuyorlar?

    Bilim adamları işin içinden çıkmanın yollarını kara kara düşünsünler. Biz işin edebiyat ve sinema kısmına değinelim. Göbeklitepe son dönemde tıkanan sinema ve edebiyat için iyi bir malzeme kaynağı oldu. Üst üste kitaplar yazılıyor ve filmler çevriliyor. Göbeklitepe’nin anlaşılmasına dair bir katkı yok bu çalışmaların. Çoğu batı eksenli fantastik etkilenmeler. Yani geçmişi yüceltme adı altında bugünün insanın geçmişe damgasının arayışı vardır. Geçmiş insanlığın ortaya koyduğu her şeyin bugünün insanın eliyle olma ihtimali anlayışı hemen hemen bütün filmlere damgasını vuran bir algıdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi bugünün insanı tanrılığını ilan ettiğinden geçmişin varlığı bile bugün insanıyladır.

    Bir online sinema ve dizi platformu Gebeklitepe’yi konu edinen Atiye dizini yapımını üstlendi. Yayına girdi. Temel iki beklenti vardı: Şanlıurfa’nın reklamını içermesi ve ekonomik getirisi. İkincisi Göbeklitepe’nin gizemi ya da edilen verilerin dile getirilmesiydi. Tabii bir dizi de birebir bir gerçeklik aranmaz ama en azından farklı teorilerin alt metin olarak geçmesi beklenilir ki seyirci fikir sahibi olabilsin. Sanılmasın ki diziler de didaktik bir şey bekliyoruz. Her dizi ve film kurgu kaynağına az çok değinmesi gerekir.

    Şanlıurfa’nın tanınmasına dizinin ne kadar katkısı oldu konumuz dışında ama sekiz bölümlük dizi de “Urfa” ismi iki üç defa geçti. O da orada ne işin vardı, şekildeydi. Birinci bölümde zaten isim geçmedi. Urfalı olmasaydım, diziden Göbeklitepe’nin nerede olduğunu öğrenmek için Google amcaya soracaktım. Şanlıurfa’ya dair doğru dürüst bir çekim bile yoktu dizide. Üzücü bir durum.

    Sahi Göbeklitepe doğru dürüst ekrana yansıdı mı?

    Göbeklitepe’nin ne olduğu bile doğru dürüst vurgulanmadı. Hiç mi Göbeklitepe’ye dair bir izahat olmaz. en azından hocaların amfiden konuşmasında kısa bir izahat verilemez miydi? Evet verilemezdi. Geçmiş insanların da zeki olduğu, aslında hayvan olmadıkları nasıl söyleyebilirlerdi ki. Sonra demezler mi hani onlar aptal birer hayvandı, diye. Sinema yine işini en güzel şekilde yaptı konuyu manipüle etti ve konuyu sulandırdı, amacından uzaklaştırdı. Böylece Göbeklitepe’ye dair teorilerin de dillendirilmediğine değinmiş olduk.

    Devam Edecek…
    Osman Tatlı
    osmantatli@gmail.com