• Çağdaşlaşma’yla batılılaşma arasındaki fark?
    Cemil Meriç
    Sayfa 25 - İletişim
  • Peyami Safa’nın usta eserlerinin başında gelir Fatih Harbiye.. Eski kelimelere bolca rastladığımız bu kitap bir solukta bitebilecek nitelikte. Batılılaşma döneminde toplumuzun insanının yaşadığı buhranı Fatih’in Şark kültürünü, Harbiye’nin Garp kültürünü yansıtmasını temsil ederek okuyucuya aktarmaktadır.

    Karakter tahlilleri ön planda olan bu kitapta Batılılaşma döneminde Neriman’ın da Şinasi’nin de, Faiz Bey’in de iç dünyasına tanık oluyoruz.
    Neriman’ın iç dünyasında Şinasi Şark kültürünü yansıtırken, Macit Gark kültürünü temsil ediyor. Neriman’ın Şinasi ile içinde büyüdüğü, yıllardır benimsediği Doğu kültürü ile sonradan gördüğü, merak uyandıran, heveslendiren, gösterişi önemseten Batı kültürü arasında gidip gidip gelmesi, bu ikisi arasında yaşadığı kararsızlık, buhran...

    Neriman’ın kaybolduğu Fatih- Harbiye (Doğu- Batı) yolunda yönünü bulma çabası.. Fatih- Harbiye tramvayında gittiği yönle birlikte içinde yaşadığı bu çatışmayı defalarca görüyoruz.

    Batılılaşma konusunda o dönemde çok şey kaleme alındığından çok klasik bir konu gibi gelse de Peyami Safa’nın o dönemdeki olaylardan ziyade o dönemin insanlarının iç dünyalarını, duygularını ağırlıklı olarak kaleme almıştır.

    Kısa ve düşündürten bir kitap olan Fatih-Harbiye’yi mutlaka okuyun derim. Burada okurken sadece Doğu- Batı kültür çatışmasına değil, kendi içimizde buna benzer yaşadığımız ikili çatışmalara da ışık tutacağına inanıyorum. Zira o dönemdeki kültür çatışmalarının ruhen yarattığı buhranın şekiller değiştirilmiş hallerini bugün de yaşayan binlerce Neriman’ımız var. İçimizde yaşayan Nerimanlar’ın kendi yönünü bulması dileğiyle.. Keyifli okumalar :)
  • Batılaşma maceramızın başladığı ilk günden bu yana attığımız adımları dikkatle izlediğimizde, bir yerlerde bir yanlış yaptığımızı şimdi daha iyi anlıyoruz. Zira biliyoruz ki ilim ve ahlak birbirini tamamlayan iki disiplindir.

    Maalesef Batılılaşma maceramızda “Batı’nın ilmini, tekniğini alalım ama ahlakını almayalım” diye yola çıkarken, Batı’da bilimsel düşüncenin temelini oluşturan felsefi düşünceyi görmezden geldiğimiz için gümrükten geçirdiğimiz bilgiler kuru bir arşiv bilgisinden öteye geçemedi. Değerli düşünürümüz Nurettin Topçu, “Kültür ve medeniyet” kitabında bu konuda çok önemli bir tespitte bulunuyor: “Batılılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlakını almamak kararını verdik. İlimle ahlakın aynı kökten çıktıklarını bilemedik. İlmi de güya almak isterken, bir müze malı gibi veya bir şöhret kürkü gibi muhafazalar ve bohçalar içerisinde güzidelerle münevver geçinenlerin temaşasına mahsus, cemiyetin hayatiyle alakasız bir antika eşyası halinde aldık.”

    Batı’dan aktarma bilgilerin ilim olmadığını bir türlü idrak edemedik. Oysa ilmin temelini oluşturan ve ona hayatiyet kazandıran ahlaki ve felsefi düşüncedir, sonsuzluk aşkıdır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “İlim hiçbir menfaat gözetmeyen ve hiçbir tatmin ile nihayetlenmeyen zekayı sonsuzluğa doğru götüren tanıma aşkıdır.”

    Şunu kabul etmek durumundayız ki ilmin temelini oluşturan felsefi düşünceye, hakikat alemini ancak aklın tasavvuruyla kavrayabileceğimize işaret eden Eflatun ve Saint Agustin’dir. Ve Rönesans bu aşkın aleme getirdiği yorumlarla bilimsel gelişmeye hayat vermiştir. Kuşkusuz bu çerçevede felsefede esas Rönesans’ı açan Descartes olmuştur ve bu konudaki en cesur adımı da otoriteye karşı bir duruşudur. Topçu’nun da belirttiği gibi Dekartes “ruhlardaki demir esaret halkasını kırmıştır.”

    Unutmayalım ki, Batı’da sonsuzluk aşkı içinde hayata nüfuz eden ilim ve hakikat yürüyüşü aynı zamanda otoriteye karşı duruşu sayesinde bugünkü gelişmeleri sağlayabilmiştir.

    Eğer Batı’nın ilmini ve tekniğini alırken, esas itibariyle bu gelişmeleri sağlayan ahlaki ve felsefi disiplini de alabilseydik, belki de bilimsel anlamda önemli gelişmelerin altına imza atabilecektik. Ama ne yazık ki biz cazibeye kapıldık ve sadece kavanozu dışarıdan yalamayı tercih ettik.

    Bu yüzden de esas itibariyle ilme hayat veren hür düşünceyi maalesef hiçbir dönemde gerçek anlamda içselleştiremedik. Öyle dönemler yaşandı ki, ilmi bir ibadet olarak kabul eden dinin mensupları bilimsel gelişmelere, yeni teknolojilere karşı adeta bir ‘iman-küfür’ söylemiyle vicdanları tazyik altına alarak ilimle dini çarpıştırdılar. Sonra devran döndü, bu kez de bilimsel gelişmelere şaşı bakan anlayışı ezmek isteyenler aynı silahları kullanarak bütün eleştiri kapılarını kapatan bir istikameti seçtiler. Kabul etmek gerekiyor ki her iki anlayışın beslendiği ortak kaynak tahakkümcü zihniyettir, eleştirel düşünce fukaralığıdır.

    Talihsizliğe bakın ki bunca tecrübeye ve dünyadaki bilimsel gelişmelere rağmen, aynı tahakkümcü zihniyetle akademik dünyanın bilim üretmesinin yegane teminatı olan özgürlük iklimini kirletmeye devam ediyoruz. Maalesef tekamülcü zihniyetten mahrum olduğumuz için, dün siyasi düşüncesine, fikrine tahammül edemediğimiz bilim insanlarının önüne hangi engelleri koyuyorsak, bugün de bizim gibi düşünmedikleri, ‘biz’den olmadıkları gerekçesiyle bilim insanlarının hürriyetlerini tahdit etmekte bir beis görmüyoruz. Yani değişen bir şey yok, kutsal otorite ilmi tekamülü kontrol etmeye devam ediyor...

    Nurettin Topçu’nun İmam-ı Azam örneğinden hareketle ifade ettiği şu cümleler başka söze gerek bırakmıyor: “İmam-ı Azam gibi büyük bir idealist, gerçek Müslüman, zulme hizmetkar olmamak için Allah’a söz veren vicdaniyle mahkum olup sopa altında can verdiği halde, sözde din adamları mütemadiyen her çeşit iktidarla uysallık senetleri imzalamasını veya hiç değilse susmasını bilen Şanso-Pansa’lardır, Makyavel’lerdir. Dünyada siyaset yapmayacak iki kuvvet varsa biri din, öbürü ilim olmak lazım gelirken, din ve ilim adamlarının siyasete gönül vermeleri, dünya hakimiyetini parmağındaki yüzük gibi kullanan Yavuz’ların, huzurunda eğildiği ilim ve din adamlarını, sonra en sefil vicdanlara uşak yapmıştır.”
  • Batılılaşma, bir yerli müzik sisteminin 'bilinçli' olarak, Batının müzikal kültürünün bir parçası olma çabasıdır.
    Modernleşmeyse, bazı yönlerden Batılılaşma çabalarıyla çakışmakla (*örtüşmekle) birlikte, esasen yerli müzikal sistemin bütünlüğünü koruyarak, Batının müzikal sistemiyle rekabet edebilmesini amaçlar ve bunu sağlamak için kendi bünyesini bozmayacağını düşündüğü Batılı teknik ve yeniliklerden faydalanır.
    Güneş Ayas
    Sayfa 223 - Sosyologca Kitaplar Dizisi 57, DOĞU KİTABEVİ, [Birinci Baskı Aralık 2015], ISBN: 978-605-9093-61-3
  • Okuduğum bir eserin üzerimde etki bırakması için kendimi o eserdeki karakterlerde bulmam gerekiyor. Ecinniler’ deki şahıs kadrosu bunu fazlasıyla karşılıyor.
    Bu eserdeki Kişilerin her biri o dönem Rusya’sındaki bir siyasi düşünceyi temsil ediyor.
    Batılılaşma yanlıları, Slavcılar/ Rus milliyetçileri/ Nihilistler/ Ateistler / Sosyalistler v.b düşüncelerin çatışmasıyla şekillenen o dönem Rusya’sını eleştirel bir gözle yansıtmış.
  • Kuyucaklı Yusuf'u bir solukta okudum.

    Güçlü ve dengeli betimlemeleri, toplumsal yapı, insan ilişkileri ve doğanın son derece gerçekçi tasviri sayesinde kitabı elinizden bırakmadan zevkle okuyorsunuz.

    Romanın finalinde Yusuf Edremit ovasına sırtını dönüp atını dağlara sürerken içimi kaplayan hüzün ve öfke eşliğinde Sabahattin Ali'nin şu dizeleri gelip oturdu hafızama:

    "Şehirler bana bir tuzak
    İnsan sohbetleri yasak
    Uzak olun benden uzak
    Benim meskenim dağlardır dağlar
    Dağlardır dağlar, dağlardır dağlar..."

    Romanın ilk aklıma getirdiği şey, Kuyucaklı Yusuf'un İnce Memed'e benzerliği ve 1937'de yayınlanan romanın kendisinden sonraki en önemli edebiyat eserlerine ciddi şekilde etki etmiş olduğu gerçeğini farketmem oldu. Nitekim roman hakkında yazılanlara göz atınca Filiz Ali ile yapılan bir röportajda bu noktaya değinildiğini gördüm. Filiz Ali'nin aktardığına göre Yaşar Kemal, "Kuyucaklı Yusuf olmasaydı ben İnce Memed'i yazamazdım." demiş.

    Daha 41 yaşında, en verimli döneminde devlet destekli karanlık bir cinayete kurban giden Sabahattin Ali'nin kendisinden sonraki edebiyatçı kuşağını derinden etkilediği açıktır.

    Türk romancılığına asıl etkisinin başyapıtı sayılacak Kuyucaklı Yusuf üzerinden gerçekleştiğini söylemek de yanlış olmaz sanırım. Çünkü kendisinden önce ve kendi çağdaşı edebiyatçılar Anadolu insanını işlerken hep geriliği, aydınlanmamışlığı ve batılılaşma sorunsalını öne çıkarırlarken S. Ali Kuyucaklı Yusuf'la doğrudan sistemi, toplumsal yapıyı sorguluyor. Romanda eşraf ve devlet görevlilerinin taşrada kurduğu kokuşmuş, adaletsiz, vicdansız ve ahlaksız düzen çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmiş. Bu kirli ilişki ağına ve yaşam tarzına, doğal ve saf kalmış Kuyucaklı Yusuf'un kişiliğinde bir isyan resmedilmiş.
  • 1965 sonrasında Türkiye de Cumhuriyet döneminin belki de en özgür ortaminin oluşmasının sebepleri bu geçmişte aranmaldır. 1965 sonrasi ortaminin Türkiye'de düşünsel bölünmelerin ortaya çıkmasına sebep olması, bir anlamda fili düzeydeki özgürlük nedeniyledir. Çünkü, Türk aydının düşensel dünyası Batılılaşma'nın başlangıcından beri devletin verdiği sınir çerçevesinde dolaşmış; bu müsamaha sınırı ancak 1965 sonrasında genişlemiştir. Türkiye'deki düşünsel ayrışmalar 1965 sonrasında bağımsız örgütlenme aşamasına ulaşılmasıyla başlamışsa, buna rağmen farklı örgütler Türk toplumunun tarihi ve sosyo-ekonomik üzerinde pek görüşler ileri sürememişlerdir.