• Dost,
    Bunu da alınca gidersin herhal. Bir gitmeden bir de gider gitmez yaz. Hiç sevmem böyle olmayı. Yoksun, garipsi, yenik. Bugünler böyleyim ama. Bir ölçüsüzlük ya da idrâk bulanıklığı bu. Senin oradan göçün, bir yeni ayrılıkmış gibi koyuyor bana. Oysa ha orada, ha daha ötelerde olmuşun. Bunun ayrı bir niteliği olmamalı, ayrılık ayrılıktır işte. Gel gör ki değil öyle. Koyuyor, eziyor, bir hal ediyor. Ben bunu, seninle günbegün daha bir dolmak, daha bir senden olmakla çözümlüyorum. Kendimi her dinleyişimde seni içimde içimde bulmakla. Bu böyle midir? Lütfen çözümle bana. Dellenicem Leylım. Bir dellensem gerisi önemsiz belki. Ama bunun sanısı korkunç. Böyle bir şey olabilir mi? Bir canda iki can yaşamak. Mutlak bir çözüm yolu var bunun. Anlat bana. Senden birşeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki. Saçmaladım gene.
    En güzeli, en kestirmesi seni olduğun gibi yaşamak oysa. Böyle benzersiz ve paha biçilmez bir dostluğa beni lâyık gördüğü için Tanrı’ya teşekkür etmek. Athé oluşumun önemi yok bunda. Bir Tanrı yaratırız olur biter. Daha doğrusu şükranlarımı sana sunmalıyım. Benim etli, kemikli, kimi sonsuz yiğitlikte kimi de yetersizliğin o kahrolası acısında sürüp giden Tanrım. Hem Tanrı olmak mutlu, güzel, istenilir bir nen değil pek. Kıyamete kadar seyirci kalmak şeytanın bile dayanacağı şey değil.
    Nasılsın diye sorabilirim şükür sana. Yüzüm tutuyor hele! NASILSIN?
    Özledim diyebiliyorum ya, yeter bana. Evet ÖZLEDİM SENİ. Hastalıklar, musibetler, uzak kalsınlar sana. Yerine, ne çekeceksen ben çekeyim. Yerine, ne belâ bulacaksa beni bulsun. Kadalar beni alsın. Kurban başan. Başan dönüm. Kadan alım. Cümle dünyalıkları senin ayağının dırnağına kurban ederem. Bir havan, bir tutumun var ki âb-ı hayata bile değişmem. Yiğit, rahat, dobrasın. Beni hiç kırmadın. Umut, yaşama sebebi, zulme dayatma yetisi oldun bana. SENSİZ EDEMEM. Bunu bir eksiklik sayanlar olabilir. Takmam kimseyi. Sensiz edemiyorsam bu bana ancak yücelik, haysiyet verir. Dünyaya geldiğime pişman değilem! Seni tanıdım çünkü. İnsanların yarıdan çoğunun beyinleri, oraları çalınmışsa dünyamız –o güzelim aklımıza zarar- puştluklarla doluysa, koymaz bu bana. Çünkü sen varsın. Sen tek başına, cihanın bütün haksız, canavarca düzenine karşı beni ayakta tutabiliyorsun. Benim soyumdan insanların yaşadığı müddetçe, Kenya’dan Kamçatka’ya sen yaşanacaksın. Bana senin adını ölmezleştirmek düşer. İşim bu benim. Sense ölmezliğe bile gülümseyecek kadar benzersiz ve yücesin. Canının her milimetre karesine varıncaya, bir canlı imgeni gökyüzlerinde gezdirmek geçer içimden. (Ulan dünya insanları, ulan ibneler, bakın işte bu Leylâdır!) diye bağırırdım hem. Otuz yaşında böyle çocuksu düşler kurmamı yadırgama. Oğlunum ya! Sahi oğlun olsaydım bir düşün! Sözü hoş gelir sana ama beni doğurduğuna pişman olurdun o da başka! “İtlere köpeklere ana olaydım. Seni doğuracağıma bir batman taş doğuraydım da her gün sırtımda taşıyaydım” diye ilenir bizim buralığın anaları. Sen ne derdin kim bilir? Bir ayağı karakolda bir ayağı mapuslarda bir oğlan. Tembel hem de. Serseri hem de. İşi gücü sevmek, yanmak ve yanmak. Ama ben gene seni sevecektim, gene sana yanacaktım. Her ne hal ise neyin dersen oyum. Oğlum de, delim de, divanem de. “Höst oradan!” de, de oğlu de. İstersen bir de “yavaş gel oğlum, yasak bölge var!” de.
    Ha geçen mektubunda bir “burjuva kokmayayım burnuna” diyorsun. Yanlış o. Ne kokarsan kok. İster sarımsak ister chat noir! Ben sana ölümsüz, ölümlü, değişir, değişmez niteliklerinle mecburum. Ötesi yok bunun. Kambur, cüzam da olsan (tövbe tövbe!) benim için aynı gül tazeliğindesin. Beni idama da götürsen dönüp yüzüne pişman bakamam. Şimdi bunca hengâmeden sonra nasılsın Leylım? Canını sıkıyorsam haber et. Paldır küldür bir herifim. Çoğu zaman kaş yaparken göz çıkarırım. Affet, yazım dağılıyor… Ha, “Uy Havar” İstanbul’da epey gürültü koparmış. Yalan değilse milletin ağzındaymış. Mapusaneden de mektup aldım dün. Onlar da bir hayli çarpılmışlar “Uy Havar”a. Beni asıl ilgilendiren senin kanıların elbet. Şiirimi benim kadar anlayan bir tek sen varsın. Sanki kendin yazmışsın gibi rahat ve isabetli konuşursun. Abidin de böyleydi ya, hepsinde değil. Değinmemizde etkisi yok değil bu niteliğinin. Ama sen dilsiz, lal da olsaydın, sağır da olsaydın sonuç değişmezdi bence. Bir eyyam da sana Lalikom diye seslenicem. “Benim dilsizciğim” diye anlam verilebilir. Ama bu bir ünlemdir daha çok. Sevili, yangın bir ünlem. Ne Türkçe, ne Kürtçe ne de Zazacadır. Bu üç dilin bileşiminden doğan bir ünlem bu. Lal, Türkçedir. Lalik ya da lalo Kürtçe. Om eki Zazacaya kaçar. Ya işte böyle Lalikom! Ses et, konuş, sev, payla bir hal et ama. Küçük dilin yerindedir inşallah. Kurban olur, çoban dururum dillerine senin.
    Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et rüzgâr beni de alıp oralara atsın.
    Mutlu ol. Allah beni kahretsin. Gözlerinden öperim. Ellerinden öperim. Öperim kızı öperim. Öperim oğlu öperim.
    Ahmed Arif
    Sayfa 58 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 93 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor, hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor?"
    #83362711

    "Bu toplum, toplum değildir....Vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür."
    (Rousseau)

    Polis müdürü olan Jacques Peuchet'in intihar ile ilgili yazılarını not alan Karl Marx, çok güzel, kapsamlı konulara değiniyor. Kapitalizmin ekonomi üzerindeki etkisinin, Britanya'nın Hindistan üzerindeki baskısının, Çin'in feodal/kırsal kesimlerinde kadınların işe yaramaz olarak görülmelerinin ve daha nice olayların intiharı etkilemekte olduğu belirtiliyor. Marx; intiharı bireysel değil, toplumsal olarak algılamamız gerektiğini söyler. Aynı zamanda intihar vakaları sadece yoksullar arasında görülmez. Zengin, ünlü olup yaşamına son verenleri de duyduk.


    Yer yer Barış Çoban'ın da ülkemiz hakkında bazı konulara değinmesi çok başarılı. Soruyorum size hangimiz Batman'da kadın intiharlarının daha sık görüldüğünü biliyorduk?
    #83397268
    Bu alıntılarda verilen istatistiklere göre Batman'da kadın intiharları çok fazladır. Ama unuttuğumuz bir kısım var. Bunlar sadece duyulanlar. Peki ya diğerleri? Kitapta intihar eden kadının bir gün sonra, gazetelerde, ayağı kayıp düştüğünü söylemek ne kadar doğru?

    Yaz aylarında intihar oranları daha sık görülürmüş. Bunun nedeni de iklim teorisi olabilir. Sıcak havalar insanı daha agresif yapar ki bu da insanı kendini öldürme yollarına sürükleyebilir. Açıkçası bana mantıklı geliyor. Dışarıda o boğucu güneşin altında bunalıyorsun eve gelince ıpıslaksın. E haliyle agresif de olursun. Kendimden örnek verecek olursam yazın okula gittiğim zamanlar eve geldiğim an ilk işim o kıyafetleri çıkarmak olur. Yorgunluğun verdiği üşengeçlik ile kıyafetleri çıkarmakta zorlanıyorum ve bu sefer sinirden saçımı yolup duvara tekme ata ata işimi halletmiş oluyorum.
    Ama tabii bu kişiden kişiye değişebiliyor.

    Araştırmalara göre intihar edenlerin genel olarak yaş ortalamaları 22 ile 28 arasındadır. Yöntemleri de şu şekildedir:
    #83372119

    Diyeceğim o ki siz, siz olun çocuğunuzu rencide ettikten sonra onu yalnız bırakmayın. Gençlerin beyni çorba gibidir. Diyeceğin her kelime kişinin yüreğine hançer gibi saplanır. Genç, taze bir beyin her lafı, azarlayışı ciddiye alabilir.

    Bizler birer tohumuz. Zamanla filizleneceğiz. Daha çoook boy atacağız. Ve bir gün kocaman bir ağaç oluvereceğiz. Gün gelir yapraklanacağız, meyve vereceğiz. Sapımızı kıracaklar, meyvemizi elimizden alacaklar, yapraklarımız dökülecek ama insanlara oksijen vermeye devam edeceğiz. Çünkü biz çocuklar, GELECEĞİZ!


    Seninle aynı toprağın üstündeki ağacın köklerinin büyümesini engellemesine izin verme. Orası senin alanın. Ee ne diyordu Nil Karaibrahimgil: "Konu komşu ne der diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15
    dakika konuşacak, sense ölene dek onu yaşayacaksın."

    Derler ki: Yaşlılar anılarıyla, gençler hayalleriyle yaşarlarmış. Orta yaşlılar da ortasını bulsun gari haha.

    Aile içi sorunlar yüzünden evlenen bir kadın hemen hemen gittiği yeni ailede de aynı sorunlara denk geliyordur. Özgürlük ararken kendimizi yaşadığımız evin kopyasına gelin giderken bulabiliriz. Bazı kadınlarımız, kırsal kesimin getirdiği zorluklara dayanamaz ve intihar teşebbüsünde bulunur. Geriye kalan kısım ise kentsel alanlara göç eder.

    Suya atlayan birini düşünelim.(Yüzme bilmediğini varsayalım üstelik etrafta kimsecikler yok) Bu kişi tam ölecekken pişmanlık duyuyor. Boğulmak üzereyken çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyor...
    Ama son salisede duyduğu pişmanlık kendisine hiçbir fayda sağlamaz, sağlayamaz.

    İntihar bir çözüm değildir, bir sorundur. Dindar kesime göre ölmek, bir son değildir. Ama ya sonsa? Bana göre ütopya yoktur, başka bir dünya yoktur. Yaşadığımız yer her ne kadar ütopik özellikler barındırmasa bile hayatı dibine kadar yaşamadan, yaşamdan intikam almadan hiçbir yere gidemeyiz. Ya burada yaşamın zorluklarına katlanırsın ya da evrenin sunduğu bu acımasız işkencelere yenik düşersin.

    Esen ve kitapla kalınız!
  • 448 syf.
    ·4 günde
    Yakın Ertürk kimdir? İlk önce bununla başlamak gerek.
    Cornell Üniversitesi'nden 1980 yılında kalkınma sosyolojisi alanında doktorasını alan, 1986'dan Ekim 2010'a kadar ODTÜ Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yapmış, daha önce Riyad Üniversitesi(1979-82) ve Hacettepe Üniversitesi'nde(1983-86) de görev yapmış, çeşitli kuruluşlara uluslararası düzeyde kırsal kalkınma alanında danışmanlık yapmış (1986-2003), Ekim 1997-Ekim 2001 arasında Birleşmiş Milletler(BM) araştırma ve eğitim kurumu olan INSTRAW'nun(Santo Domingo) başkanlığı, Mart 1999-Eylul 2001 arasında BM Kadının İlerlemesi Bölümü 'nün(DAW) başkanlığı ve 2003-2009 arasında BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü, Kırgızıstan Haziran 2010 olaylarına yönelik Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyeliği(Ekim 2010-Nisan2011), BM İnsan Hakları Konseyi Suriye'deki olaylara ilişkin Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyeliği, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi üyeliği görevlerini yürütmüştür(2009-13). Halen Haziran 2013'te kurucu üyesi olduğu, İltica ve Göç Araştırma Merkezi Derneği'nin (IGAM) yönetim kurulu üyesidir.

    İnsan Hakları Komisyonu - HRC (ECOSOC [Ekonomik ve Sosyal Konsey/United Nations Economic and Social Council] 'a bağlı İH Komisyonu. 2006 itibariyle İH Konseyi)
    ÖZEL PROSEDÜRLER:
    • Kadına Yönelik Şiddet Raportörlüğü 1994
    • İnsan Ticareti Raportörlüğü 2004
    • Kadına Yönelik Ayrımcı Yasa Çalışma Grubu 2010


    Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü 4 Mart 1994'te BM İnsan Hakları komisyonu(HRC) tarafından onaylanmış olup yukarıda gördüğünüz gibi "özel prosedürler bünyesinde yer almaktadır". Kadına Şiddet Özel Raportörü: Kadına yönelik şiddet, sebep ve sonuçları hakkında bilgi toplar, araştırma yapar ve hükümetlere bu tür şiddetin tasfiyesine ilişkin tavsiyelerde bulunur. Ve bu kişiler gönüllük esasına göre görev yapan bağımsız uzmanlar olarak insan hakları ihlallerini yakından takip edip anında müdahale etme yetkisine sahipler.

    İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine gönderilen şikayetlerden, kadına yönelik şiddetle ilgili olanları değerlendirir; ilgili hükümetlerden bilgi ister; yaşam tehlikesi içeren durumlarda, hükümetlerden acil önlem talep eder. Son olarak da ülke ziyaretleri yaparak yerinde incelemelerde bulunur.

    Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğünün iki temel normatif/yasal dayanağı vardır: Birincisi 1993 BM Kadına Yönelik Şiddetin Tavsiyesi Bildirgesi; ikincisi ise 1979 Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW).

    Diğer BM sözleşmeleri, insan hakları mekanizmaları ve bölgesel mekanizmalar da Raportörün çalışmalarına referans oluşturur. Ancak, Raportörün yetki alanı CEDAW ya da diğer sözleşmeleri onaylamış olan ülkelerle sınırlı değildir. Raportör, tüm ülkelerde gözlemlenen şiddet olaylarını kapsar ve olaylara iç hukukun tüketilmesi ilkesine bakmaksızın müdahale edebilir.

    1979'da yürürlüğe giren CEDAW şiddet konusuna değinmez. 1980'li yıllarda uluslararası kadın hareketinin çalışmaları sonunda, şiddet konusu gündeme gelebildi ve CEDAW Komitesi, 19. tavsiye kararıyla kadına yönelik şiddeti kadına karşı bir ayrımcılık olarak tanımladı.

    Kadına yönelik şiddet, 1993 Dünya İnsan Hakları Konferansında resmen bir insan hakkı ihlali olarak kabul edildi ve konferans sonrasında kabul edilen Bildirge ile KYŞ ilk resmi belge ile tanımlanmış oldu.

    Dolayısıyla, CEDAW ve 1993 Bildirgesi kadının insan hakları açısından birbirlerini tamamlayan ve destekleyen iki önemli mekanizma.

    • 1993 Kadınlara Yönelik Şiddetin Bertaraf Edilmesi Sözleşmesi:
    Kitapta belirtilen maddeler:
    - Madde 1, kadına şiddeti "... ister kamusal ister özel hayatta olsun... tehtit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi..." olarak tanımlar.
    - Madde 2, fiziki, cinsel ve psikolojik şiddet türlerini aile içinde, toplumda ve devlet kurum ve aktörlerince işlenen şiddet olmak üzere üç düzeyde detaylandırır. (...)
    Kadına Şiddet Sözleşmesi'nin 4'üncü maddesi, devlet sorumluluklarından bahsetmektedir. Buna göre devlet, kadınlara yönelik şiddeti engelleme yükümlülüğünü yerine getirmemek için herhangi bir örf ve âdeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri süremez.

    Tam metin incelemek isteyenler için link:
    http://www.turkkadinlarbirligi.org/tr/kurumsal/4/CEDAW

    "Kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu ve bunların bertaraf edilmesi için ne gibi önlemlerin alınması gerektiğini hukuken bağlayıcı bir metinde tanımlıyor olması, CEDAW'ı dünya kadınları için vazgeçilmez ve güçlü bir mücadele aracı yapmaktadır. Bugün, uygulamadaki tutarsızlıklar bir yana, Sözleşme'nin 188 ülke tarafından onaylanmış olması onun uluslararası önemini göstermektedir. Kadınların insan hakları mücadeleleri ne statik ne de tek-doğrusal bir gelişim gösterir. CEDAW'ın bu denli yaygınlaşmış olması, mualiflerini de beraberinde getirmiştir. Bugün bazı ülkelerde siyasi gruplar CEDAW'dan tümüyle çıkmanın daha hayırlı olacağı gerekçesiyle baskı yapmaktadırlar."(s.67)

    UYGULAMADAKİ GENEL EĞİLİMLER:
    • ÖNLEME: Hepimizin bildiği üzere tüm dünya devletlerinin hemen hemen hepsinde kadına şiddetin önlenmesi için, "özel yasalar", bilinçlendirme kampanyaları(örneğin ; poster, dergiler, internet siteleri, televizyon, radyo, spotlar) ve belirli meslek gruplarının eğitilmesinde yükümlülükler getirmiştir. Ancak bunlar görünürde bildiğimiz gibi sadece "kamusal" alanı kapsıyor. Kadın haklarının korunması önündeki en büyük engellerden biri, uluslararası hukukunda yer alan özel/kamusal alan ayrılığı olmuştur. Buna göre(!?)"özel" alanda bulunan hiyerarşik ilişkilerine devlet müdahalesi dışında bırakıyor/bırakılıyor.

    • KORUMA: Acil yardım hatları, sağlık hizmeti, danışmanlık merkezleri, hukuki yardım, sığınma evleri, tedbir kararları ve şiddet mağduru kadınlara maddi yardım gibi hizmetleri içermektedir. Ancak Yakın Ertürk bununla ilgili şöyle söylüyor: "Birçok ülkede koruyucu tedbirler kabul edilmiş olmasına rağmen, uygulamada gerekli özenin gösterilmediği ve ciddi tutarsızlıklar olduğu görülmektedir."

    Cezai soruşturmaların, polis ve yargı makamları tarafından yeterince uygulanmaması, sığınma evlerinin yetersizliği ya da olmamasının da sorun olduğunu belirtmekte ve özellikle Türkiye'nin çarpıcı bir örnek teşkil ettiğini herkes tarafından bilinen bir gerçek.

    • SORUŞTURMA ve CEZALANDIRMA: Özellikle polisin, savcıların ve hakimlerin kapasite ve yetkilerini pekiştirmek, yeni yasalar çıkarmak ve var olan mevzuatı değiştirmek şekilde yorumlanıp uygulanmasıdır. Ve Yakın Ertürk bununla ilgili de şöyle söylüyor: "Ülke ziyaretlerim sırasında konuştuğum kadınların pek çoğu, şikayette bulunma konusunda yetkililer tarafından cesaretlerinin kırıldığını ve şikayette bulunmamaları yönünde yıldırılmaya çalıştırdıklarını belirttiler." Yine hepimizin bildiği gibi! Yetkililer kadına yönelik her türlü suç konusunda İSTEKSİZ olmakla beraber yargıya intikal etmesi durumda dahi "indirim" ve "serbest" bırakmakla tanınıyor. Velevki özellikle tecavüz davalarında mağdur fail ile evlenmeyi kabul eder ise ve çocuk sahibi olursa(?!) mahkumiyet düşürülmekte! Sırf bu yüzden mağdur olan kadınlarımız daha fazla mağdur olma durumunu göz önünde bulundurmaktalar hatta susmaktalar.

    Kadına Şiddet Sözleşmesi Madde 4c: Devletler "İSTER DEVLET İSTER ÖZEL ŞAHISLAR TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLSİN, KADINA ŞİDDET EYLEMLERİNİ ÖNLEMEK, SORUŞTURMAK VE FAİLLERİ ULUSAL YASALARA UYGUN BİR BİÇİMDE CEZALANDIRMAK İÇİN GEREKLİ ÖZENİ GÖSTERMELİDİR."

    Cinsiyete dayalı ayrımcılık tüm toplumlarda farklı biçimlerle ortaya çıkmakta. Kültür, töre, gelenek, din gibi nedenlere sığınarak, kadına karşı yapılan her şey toplum içindeki konumunu ikincileştirmektedir. Yerleşik kültürlerde ön plana çıkan bu ayrımcılığın kadın-erkek eşitsizliğini meşrulaştırmakla beraber devletin isteksiz başarılarını/başarısızlıklarını uluslararası platformlarda ön plana çıkartıyor.

    1993 Viyana Deklarasyonu ve Eylem Programında belirtildiği gibi: "Bütün insan hakları evrenseldir, bölünmezdir, birbirine bağlı ve birbirleriyle ilgilidir. Uluslararası topluluk, insan haklarına aynı zemin üzerinde küresel olarak adil ve eşit bir şekilde ve aynı vurguyla yaklaşılmalıdır. Ulusal ve bölgesel özellikler ile çeşitli kültürel ve dinsel arkaplanlar göz önünde bulundurulurken politik, ekonomik ve kültürel sistemlerinden bağımsız olarak devletlerin görevi tüm insan haklarını korumak ve geliştirmektir. " ve bu doğal olarak "kadın haklarını" da kapsamaktadır.

    ".... köklerini evrensel ataerkil kültürde bulan kadına karşı tarihsel baskı, insan hakları hareketinin uğraş alanlarından biri olmuştur. Cinsiyet eşitsizliği ve bununla iliskili olan şiddet bütün "medeniyetleri" kapsayan, tarihin ortak bir öğesidir."(s.123)

    KADINA YÖNELİK ŞİDDETTE KÜLTÜR REFERANSLI(!?) YAKLAŞIMLAR:
    - Female Genital Mutilaltion - FGM/Kadın Sünneti

    - Kamerun ve komşu ülkelerde kadınların cinselliklerini kontrol edilmesine "göğüs yakma" adı verilen uygulamada artış olmuştur. Bu uygulamada genç bir kızın yeni gelişen göğüsleri üzerine yakıcı sıcaklıkta objelerin konulmasıyla kızın göğüslerinin gereken zamandan önce büyümesinin engellenmesi ve cazibesini yitirerek erken yaşta cinsel ilişkiye girmesi amaçlanmaktadır. Bu uygulama birçok yaralanmaya, yüksek ateş, göğüslerde deformasyon, kistlerin oluşumu ve apselere neden olabilmektedir. Araştırmacılar Kamerun'da 11 yaşından önce göğüsleri gelişen kız çocuklarının %38'inin bu uygulamaya maruz kaldığını göstermektedir. (s.125)

    - Hindistan'da sömürgeciler, çocuk evliliği ve "sati"(kocalarının ölmesi ile dulların ölen kocayla birlikte yakılması)

    - Töre, namus, insan kaçakçılığı/ticareti, seks sektörü...

    ... TOPLUMLARINDA KADINLARIN KAMUSAL ALANDAKİ BİRÇOK KAZANIMLARINA RAĞMEN EV İÇİ ŞİDDETİN NEDEN HÂLÂ DEVAM ETTİĞİNİ AÇIKLAMAYA YARDIMCI OLSA DA BUNUN ADINA "KÜLTÜR" DENMEMEKTEDİR!"(s.131)

    Şöyle bir durumda var, yukarıda da belirtildiği gibi; devletler kadına yönelik şiddeti önlemek amacıyla pek çok uluslararası sözleşmelere dahil olurken, bilinçlendirme kampanyaları da yapıyorlar dedik... dedik ama medyanın kadını cinsel obje olarak yansıtması? Gerçek olmayan güzellik ölçütleri? Kültür hiçbir insan hakları ihlali durumunda gerekçe gösterilecek bir kolektif bir olgu değildir!

    "Kadına Şiddet olgusu ihtimalini güçlendiren üç yapısal faktör söz konusudur:
    - cinsiyete dayalı iş bölümü
    - günümüz neoliberal makro-ekonomi ortamı
    - savaş ve barış süreçleri "(s.140)

    • EKONOMİK VE SOSYAL HAKLAR
    - BARINMA HAKKI: Yeterli kapasitede olmamakla beraber erişilebilir sığınma evleri ve destek sistemi olmayan bir ülkede, bir kadının şiddet tehdidinden kendisini koruması düşünülemez! Her türlü aktif kentsel dönüşüm, baraj, köprü vs gibi yapılandırmalar pek çok insanı evsiz bırakırken(asker/polis gücüyle) devletlerinde uygulanan fiziki ve psikolojik şiddete ortak olduğu ortada.

    - GIDA VE SU HAKKI: Kadınların üretim kaynaklarına sınırlı erişimleri ve hane içi yiyecek/içecek dağıtımında erkeklere öncelik verilmesi gibi pek çok neden, kadın ve kız çocuklarının temel besinlere ve suya erişimlerini sınırlamakta ya da engellemektedir. Anadolu'da "kız boğazı kıl kadar, erkek boğazı kol kadar olur," sözü konudaki ayrımcılığın net bir ifadesidir.(s.145)

    - SAĞLIKLI YAŞAM HAKKI: Dünya Sağlık Örgütü(WHO), KADINA şiddeti sağlığı olumsuz etkileyen temel neden olarak tanıyor. WHO'nun çok ülkeli araştırmasına göre(2005) hayatının herhangi bir evresinde fiziki ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlar kalmayanlara kıyasla daha fazla sağlık sorunundan şikayet etmekte. Bu kadınlar,
    - ağrı
    - baş dönmesi
    - hafıza kaybı
    - düşük vb sorunlar yaşadıklarını ve yürüme, gündelik işlerini yapmakmakta güçlük çektiklerini belirtmişlerdir.(s.146)

    Dünyanın her yerinde kadınlar şiddete maruz kalmaya devam ediyor, cinsiyet ayrımcılığı ve kadın/erkek eşitsizliği de aynı şekilde. Kitabın hemen hemen her bölümünde okuduğum şu cümle çok önemli: "Kadın hakları söz konusu olduğunda siyasi iradenin her yerde yetersiz kaldığı ve genel olarak zayıf/tutarsız olduğu büyük bir gerçek.

    Yakın Ertürk 2003 ve 2009 yılları arasında tam 17 ülkeye resmi ziyarette bulunmuş. Bu ülkeler şunlardır:
    2004 - El Salvador, Guatemala, İşgal Altındaki Filistin Toprakları, Darfur, Sudan.
    2005 - Rusya Federasyonu(Çeçenya dahil), İran, Meksika, Afganistan
    2006 - Türkiye, İsveç, Hollanda
    2007 - Cezayir, Gana, Demokratik Kongo Cumhuriyeti
    2008 - Suudi Arabistan, Tacikistan, Moldova.

    Kitapta ise şu ülkeler var: El Salvador, Guatemala, İşgal Altındaki Filistin Toprakları, Rusya Federasyonu, İran, Türkiye(Batman, Şanlıurfa, Van intihar vakaları), Hollanda, İsveç, Gana, Demokratik Kongo Cumhuriyeti(bu seçilmiş ülkeler içinde okuduğum, lanetler yağdırdırdığım en kötü ülke!)

    • NE YAPILMALI?
    - Polis ve yargı sisteminde köklü düzenlemeler
    - Polis, savcı, hakim, doktor, hemşire gibi insan ilişkileri üzerinde aktif bulunan mesleklerde bilinçlendirme programlarının devinim halinde bulundurulmalı
    - Objektif siyasi İrade
    - Cinsiyet eşitliğine ilişkin eğitim müfredatı
    - İsveç 'te uygulanan, yakın ilişkilerde şiddet eğilimi ve davranışı gösteren erkeklerin değişmelerine yardım aracılıyla Fredman(Barışçıl Erkek) programını yürütmektedirler. Pekâlâ her ülkede uygulanabilir!
    - Yeterli ekonomik ve sosyal yardım

    Evet! Neler Yapılmalı? kısmına eklenmesi gereken pek çok madde bulabilir ama en temel gereksinimiz bunların olduğunu düşünmekteyim/iz. Kitabı okuyan arkadaşlarım ve okuyacak olan arkadaşlarımın burada yazılı olan her şeyi orada okuyacaksınız. Açıkçası bu kitaba inceleme yapmayı başta düşünmedim/düşünemedim, çünkü işinin ehlinden, aktif bir şekilde bu sahada rol almış olan bir uzmanın ve tamamen objektif bir şekilde yazılmış bu kitaba inceleme yapmak benim için çok büyük durum. Okuyan ve okuyacak olanlar için genel bir içerik göstermek istedim sadece. Ülkelere özellikle girmedim o zaman çok daha uzun bir yazı okuyor olacaktınız. Lütfen bu kitabı okuyun! Okumalısınız!


    Adem ve pek çok arkadaşımız tarafından başlatılan İstanbul Sözleşmesi Yaşatır etkinliği kapsamında Kadına Yönelik Şiddet'i içeren kitapları içeren okuma etkinliğine bağımsız bir katılımcı olarak #80024404 bende dahil oldum. Lisetede bulunan; İstanbul Sözleşmesi + Cinsel Şiddeti Anlamak + Sınır Tanımayan Şiddet kitaplarını okumakla beraber, listede bulunmayan birkaç kitap daha okudum. Kitap için ayrıca Adem teşekkür ederim.

    "Adalet çağırısı yapanlar, ""eşitliğin" olmadığı bir yerde "adaletin" birilerinin merhametinin ötesine gidemeyeceğini artık görmelidirler.
    Mücadele düzeyimiz ister ulusal ister uluslararası düzeyde olsun, sonuç itibariyle kadınlar olarak ortak hedefimiz bu kısır yaklaşımlara meydan okumak ve hegemonik emperyal ya da yerel baskıcı güçlerin çıkarlarından uzak ataerkil ötesi bir cinsiyet rejimi tasavvur etmek, tasarlamak ve uygulamaktır."

    Yakın Ertürk
  • Birinci Söz

    BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

    Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam
    ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

    İkinci Söz

    İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

    Üçüncü Söz

    İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

    “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

    O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür.

    Dördüncü Söz

    NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:

    Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir."

    İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."

    Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

    Beşinci Söz

    NAMAZ KILMAK ve büyük günahları işlememek2 ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayınatını hiç düşünmezdi. Çünkü, anlamış ki, onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?" "Devletin angaryasını çekiyorum" der. Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum."

    Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir, bana ne?" derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Birgün, muallem arkadaşı ona dedi:

    "Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et; o seni aç bırakmaz. O onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazifesidir; bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazifemizdir; padişah bize teshilât ile yardım eder ki, talim ve harptir."

    Altıncı Söz

    NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:

    Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emaneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider. Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

    “Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler benim namımla ve benim destgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levâzımatı, ben deruhte ederim. Bütün varidatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!

    “Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhude gidecek; hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız.

    Yedinci Söz

    ŞU KÂİNATIN tılsım-ı muğlâkını açan “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir” 1 ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkülküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzâkından sual ve dua ne kadar nâfi ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir zaman, bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var; nefyediliyor.

    O biçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur, ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî (a.s.m.) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; ta doğru olduğunu anlayasın.”

    Sekizinci Söz

    Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu 3 anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Git gide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.” Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola “Tevekkeltü alâllah” deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:..

    Dokuzuncu Söz

    BİRİNCİ NÜKTE

    Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.

    Haşir Bahsi

    Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle: Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

    “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi.

    On Birinci Söz

    EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

    Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

    İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

    On İkinci Söz

    Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.

    BİRİNCİ ESAS

    Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.

    Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.

    On Üçüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

    İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

    Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder.

    Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.

    Meselâ, en lâtif ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker.

    On Dördüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz.

    BİRİNCİSİ: Meselâ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır.

    On Beşinci Söz

    EY KOZMOĞRAFYANIN ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

    BİRİNCİ BASAMAK

    Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.

    On Altıncı Söz

    İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır.

    BİRİNCİ ŞUA

    Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.

    Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:

    On Yedinci Söz

    Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.

    HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.

    Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.

    On Sekizinci Söz

    Bu Sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.

    BİRİNCİ NOKTA

    Nefs-i emmâreme bir sille-i tedip

    Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ, sersem nefsim!

    Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

    Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.

    Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinlik
    tedir.

    On Dokuzuncu Söz

    Risalet-i Ahmediyeye dairdir

    Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.

    On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anın

    BİRİNCİ REŞHASI 2

    Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

    Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:

    Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

    Yirminci Söz

    Birinci Makam

    BİRGÜN şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaatına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur:

    Dedi ki: “Dersiniz, ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.’ Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem’e secde” olan hadise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz; kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’ân umum ehl-i akla ders veriyor.

    Çok yerlerde 2 der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât-ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?”

    Yirmi Birinci Söz

    BİR ZAMAN sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

    O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

    Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

    BİRİNCİ İKAZ

    Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

    Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

    Yirmi İkinci Söz

    BİR ZAMAN iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acip bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.

    Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır.

    Şu acaip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız, işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

    O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

    Yirmi Üçüncü Söz

    Birinci Mebhas

    İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.

    BİRİNCİ NOKTA

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    Yirmi Dördüncü Söz

    Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.

    ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz...

    Yirmi Beşinci Söz

    Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
    Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
    Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
    Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

    İHTAR: Şu Sözün başında Beş Şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şulenin âhirlerinde, eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi otuz sahifeyi iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için, Üç Şuleyi ihtisaren, icmâlen yazarak, İki Şuleyi de şimdilik terk ettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını, ihvanlarımızdan bekleriz.

    Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte, bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâğat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşeleri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için, onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş. gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.

    Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikat
    ini beyan etmiş.

    Yirmi Altıncı Söz

    Kader Risalesi

    KADER ile cüz-ü ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

    BİRİNCİ MEBHAS

    Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

    Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad Risalesi

    Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.

    İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

    BİRİNCİSİ

    Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

    Yirmi Sekizinci Söz

    “Cennete dairdir”
    Şu sözün iki makamı var. Birinci Makam, Cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Sözde on iki hakikat-i kàtıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Sözün İkinci Makamında, Onuncu Sözün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir burhan-ı kat’î 1 ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan Cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil, belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahvâl-i Cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlâhî refik olsa, sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır inşaallah.

    Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır. Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden nümune için, bazı çiçeklerin nümunesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rümuzlu sual ve cevaba işaret edeceğiz. Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.

    Yirmi Dokuzuncu Söz

    Bekà-i ruh ve melâike ve haşre dairdir.

    Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.

    Mukaddime

    MELÂİKE ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin
    mühim bir tılsımını halleden

    Otuzuncu Söz

    Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

    Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

    Birinci Maksat

    ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

    Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan
    ederiz. Şöyle ki:

    Otuz Birinci Söz

    Mirac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) dairdir

    İHTAR: Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Miracdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz, Miracda istib’âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatap ittihaz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip ara sıra, makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı Sözlerde hakikat-i Miracın bir kısım lem’aları zikredilmiştir. İhvanlarımın ısrarıyla, ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inayeti Allah’tan istedik.

    Otuz İkinci Söz

    Şu Söz Üç Mevkıftır

    Yirmi İkinci Sözün Sekizinci Lem’asını izah eden bir zeyil
    dir.

    Mevcudat-ı âlem vahdâniyete şehadet ettikleri elli beş lisandan -ki Katre risalesinde onlara işaret edilmiş- birinci lisanına bir tefsirdir ve âyetinin pek çok hakaikinden, temsil libası giydirilmiş bir hakikattir.

    Otuz Üçüncü Söz

    SUAL: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

    Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nev’inden şöyle deriz ki:

    Lemeât

    Çekirdekler Çiçekleri

    Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

    Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî

    Tenbih

    BU Lemeât namındaki eserin, sair divanlar gibi, bir tarzda, bir iki mevzu ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalâta, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur’ânîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki, nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. sırrının bir nümunesini gösteriyor.

    Konferans

    Teşrin-i Sâni 1950’de Ankara Üniversitesinde profesör ve meb’uslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.

    İmân ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim,

    Evvela: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfî bir dersimdir. Muhatap kendimdir. Dersimi müzakere nev’inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemâl ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mâni başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imâna dairdir. Çünkü, Bediüzzaman Said Nursî’nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, “Kâinatta en yüksek hakikat imândır, imândan sonra namazdır.” Bunun için biz de konferansımızın Kur’ân, imân, Peygamberimiz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
    Efendimiz hakkında olmasını münasip gördük. İkincisi de inşaallah namaz ve ibadete ait olacaktır

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.
  • Bir yılda on iki farklı dile çevrilmiş, milyonlarca satmış ve ülkemizde de en çok satanlar raflarında uzun süre kalmış bir kitap SAPIENS. Yazarı Yuval Noah Harrari, kendisi İsrailli bir tarih profesörü. Milenyum çağı dalgalanmaları ve postmodernizm üzerine yaptığı araştırmalarıyla ünlenmiş ve zamanla ders notlarını kitaplaştırmış, önümüze “Zamanın Kısa Tarihi; Sapiens” diye koymuştur. İflah olmaz bir determinist olan Harrari, kabaca bahsetmek gerekirse uygarlık tarihi ile ilgili ortaya atılan üç-dört tane neoliberal tezi toparlamıştır diyebiliriz. Keza kendisinin ortaya attığı (kitapta geçen) yeni bir şey mevcut değildir. Fakat sermaye sınıfı ve yayıncılık lobisi tarafından kitap inanılmaz desteklenmiş, dünya tarihine “en çok reklamı yapılan kitap” olarak geçmiştir.

    Peki, neydi bu kitabı bu kadar farklı kılan? Bu kadar okunmasını ve desteklenmesini sağlayan? Kaba bir analiz yaptığımızda kitabın çok kolay okunduğunu yalın ve sade bir dille yazıldığını söylememiz gerekir. Bununla beraber kitabın, aslında bir sözlük-ansiklopedi formuna sahip olduğunu görüyoruz. Örneğin kitapta anlatılan, bahsi geçen terimlerin aşağı yukarı tamamının açıklaması yapılıyor. Bu hem kitabın okuma sürecini hızlandırıyor hem de “sıkıcılık”tan kaçınılıyor. Her şeyin çok hızlı geliştiği/yaşandığı günümüzde bilginin de doğruluğu, gerçekliği önemsenmeden en hızlı olanı makbul olmuş durumda. Jenerasyonumuz için de bu hayli geçerli bir delil.

    Kitap kısaca, Bilişsel devrim, Tarım Devrimi ve Bilimsel Devrim’in insanları ve diğer canlıları nasıl etkilediğini; başlangıçta dünyadaki diğer hayvanlara bir üstünlüğü olmayan insanın giderek her şeye muktedir hale gelişini (hayvandan tanrıya!) anlatıyor. Jared Diamond’un daha önce yazmış olduğu Tüfek, Mikrop ve Çelik’e kıyasla çok daha bütünsel bir bakış açısıyla yazılmış, anlaşılmayı kolaylaştıran örneklerle beslenmiş. Bazı örneklerin, orijinal baskıda olmasa da, yazarın izniyle kitabın yayınlandığı her ülkenin tarihinden seçilip konulabilmesi, kitabın diğer bir özelliği. Keza kitabı oluşturan metinler Harrari’nin Kudüs İbrani Üniversitesi’nde verdiği derslerin notlarından oluşuyor.

    İçeriğine geldiğimizde ise kitabın içler acısı bir esansta olduğunu görüyoruz. Kitabın ilk bölümünde, insanın ortaya çıkışı ve diğer türlerle ilişkisi kitabın diğer bölümlerine göre hızlı fakat derli toplu incelenmiş. Ancak burada ufak tarihlendirme hatalarını düzeltmekte yarar var. Bugün -ve kitabının ilk baskısının yapıldığı 2011 yılında- modern insanın ilk kez yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika’da tarih sahnesine çıktığı biliniyor. Ek olarak, Homo sapiens’in diğer insan türlerinden ayrıldığı dönemler artık genetik çalışmalarla belirlenebiliyor. Yazarın da kitapta atıf yaptığı, 2010 yılında Neandertal taslak genomunun yayınlandığı çalışmada, Neandertal-Homo sapiens ayrışmasının yaklaşık 300-400 bin yıl önce gerçekleştiği hesaplanıyor. Daha sonraları yapılan genetik çalışmalar, Neandertallerle ayrışmamızın yaklaşık 480 bin yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor; bu da fosil kaydıyla uyumlu bir tahmin.

    Afrika’da evrilen Homo sapiens’in, son 100 bin yıl içinde birden fazla Afrika’dan çıkış denemesi yaptığını biliyoruz. Bunlardan 100 bin yıl önce gerçekleşen ilk deneme, Arabistan Yarımadası civarında sekteye uğruyor ve ileriye gidemiyor. Bu yıl yapılan bir çalışmada, bu çıkışla birlikte modern insanların muhtemelen Levant bölgesinde ilk kez Neandertallerle karşılaşıp çiftleştiği gösterilmişti. Bugün Afrikalı olmayan toplumların bildiğimiz kadarıyla tamamı Neandertallerden bir parça taşıyor.

    Harari’nin daha ilk bölümde belirttiği “önemsiz bir varlık olarak insan” vurgusu aslında bilim tarihinde de önemli bir yere oturuyor. İnsan-merkezci yaklaşımların bilim dünyasından uzaklaştırılması bilim tarihinde ortak bir örüntü. Mesela insan-merkezci yaklaşım, bilimde “Dünya merkezli Güneş Sistemi” ve “insan-merkezli canlılık tarihi” fikirlerinin temellerindendi. Orta Çağ kültürünün önemli parametreleri olan bu yaklaşımların bugün tamamen yanlışlandığını biliyoruz. Aynı şekilde, burjuva düşün dünyasının ürünü olan “ben-merkezli toplum yapısının” da daha bütünlükçü sosyal teorilerle zamanla aşılacağı tahmin edilebilir. Ancak Harari, insan-merkezcilikten uzaklaşma çabasını, insan bilincini ve yarattığı kültür dinamiklerini dışlamak için kullandığında anlamsız bir tablo doğuyor.

    İlk kısımda görece hızlı ancak etkili ve bütüncül yaklaşımla insan tarihi özetleniyor. Ancak ilerleyen bölümlerde bu yaklaşımdan bir kopuş olduğunu görüyoruz. Bunu somutlamak üzere, kitapta bilincin evriminden bahsedilirken beynin biyolojik ve kültürel evriminin bağlamından nasıl koparıldığını ve yazarın bilim-dışı denilebilecek bir pozisyona nasıl savrulduğunu incelemekte fayda var.

    “Bilişsel Devrim, 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına gelir. Sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte, en çok kabul gören teoriye göre genetik mutasyonlar Sapiens’in beyin yapısını değiştirerek, daha önce mümkün olmayan şekillerde düşünmelerini ve tamamen yeni dillerle iletişim kurabilmelerini sağladı. Bilgi Ağacı mutasyonu adını verebileceğimiz bu mutasyon, neden Neandertal yerine Sapiens’in DNAsında gerçekleşti? Bilebildiğimiz kadarıyla bunun sebebi tamamen tesadüf, önemli olansa Bilgi Ağacı mutasyonunun sebeplerinden ziyade sonuçlarını anlamak.” diye yazılmış kitapta. Birincisi, beyin ve bilişsel kapasite gibi karmaşık özelliklerin türler arasında evriminin tek bir mutasyona dayanmadığını her biyolog ve antropolog bilir. İnsanda beynin evriminin de tek bir mutasyonla olmadığını, birçok faktörün bir araya gelmesiyle bugünlere geldiğini biliyoruz. 2 milyon yıldır bu sürecin hız kazandığını, hem fosil kaydında beyin hacmindeki değişimlerden, hem de alet kültüründeki değişimlerden görebiliyoruz. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar, beynin evriminde birçok genin etkileşiminin rol oynadığını gösterdi. Bu genlerde meydana gelen bazı değişimlerin (mutasyonların) insan soyunda doğal seçilimle yaygınlaşması, beyin gelişiminin milyonlarca yıl içinde değişmesini sağladı. Beynin maruz kaldığı sosyal ortamların değişimi de bu evrim sürecini şekillendirdi.

    Dipnot: Neil Smith’in post-modernizme yönelik esprili teşhisine bir anıştırmayla söyleyecek olursak, “milliyetçilik öldü, sosyalizm öldü, liberalizm öldü ve Harrari de kendini pekiyi hissetmiyor”. Geri kalan bölümleri ise bu ve benzeri bilimsel hiçbir gerçekliği olmayan postmodern yaftalarla doldurulmuş bir kitap. Zaten aslında kitap ‘postmodernizm nedir’ sorusunun cevabı niteliğinde. Bu sebepten uzun süre en çok satan raflarında, Ahmet Batman ve Kahraman Tazeoğlu romanlarıyla yan yana durması şaşırılmaması gereken bir durum. Kapitalizm; tüm üretim şekli, yönetim biçimi, akademileri ve yayınevleriyle kitaplıklarımıza giren kitaplara kadar karar veriyor, bu kaçınılmaz bir şey. Fakat kaçınılmaz olana direnmezsek ne kadar kaçınılmaz olduğunu da bilemeyiz.

    https://gazetemanifesto.com/...s-bu-sapiens-369873/
  • 1923 - Cumhuriyet Halk Partisi Kuruldu. (9 Eylül 1923)

    1923 - CHP Genel Başkanlığına Mustafa Kemal Atatürk seçildi. (11 Eylül 1923)

    1923 - Ankara Başkent ilan edildi. (13 Ekim 1923)

    1923 - Cumhuriyet ilan edildi (29 Ekim 1923)

    1923 - Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu kuruldu.

    1924 - Hilafet kaldırıldı.

    1924 - Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kabul edildi.

    1924 - İlköğretim zorunlu hale getirildi.

    1924 - Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.

    1924 - Gölcük'te ilk tersane ünitesi kuruldu.

    1924 - Devlet Demiryolları kuruldu.

    1924 - İstanbul - Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı.

    1924 - Türkiye İş Bankası kuruldu.

    1924 - Türk Kadınlar Birliği kuruldu.

    1924 - Ankara ilk planlı şehir olarak tanzim edildi.

    1924 - Cumhurbaşkanlığı Orkestrası kuruldu.

    1924 - Türkiye Tütüncüler Bankası kuruldu.

    1924 - İlk milli sigorta Anadolu Sigorta faaliyete geçti.

    1924 - Bursa'da Karacabey Harası kuruldu.

    1924 - Milli Sahne Ankara'da ilk tiyatro olarak kuruldu.

    1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.

    1924 - Türkiye Cumhuriyeti yazılı ilk madeni para tedavüle çıktı.

    1924 - Atatürk'ün önerisiyle ismini de verdiği Cumhuriyet Gazetesi yayına başladı.

    1925 - Danıştay kuruldu.

    1925 - Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti) kuruldu.

    1925 - İstanbul'da Liman İşleri inhisarı kuruldu.

    1925 - Osmanlı'da köylülerden alınan Aşar Vergisi kaldırıldı.

    1925 - Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kuruldu.

    1925 - Sanayi ve Madenler Bankası kuruluş kanunu kabul edildi.

    1925 - 1920'de Atatürk tarafından kurulan Anadolu Ajansı, Anonim Şirkete dönüştürüldü.

    1925 - Ticaret ve Sanayi Odaları Kanunu kabul edildi.

    1925 - Gazi Orman Çiftliği kurulmaya başlandı.

    1925 - Eskişehir Cer Atölyelerinde demiryolu malzemesi üretecekbirimler hizmete girdi.

    1925 - Adana Mensucat Fabrikası üretime başladı.

    1925 - Türkiye'nin ilk betonarme köprüsü Menderes Nehri üzerine yapıldı.

    1925 - İlk Cumhuriyet altını basıldı.

    1925 - Adana ve Bergama Müzeleri açıldı.

    1925 - Tayyare Cemiyeti'nin katkılarıyla Ankara'da Türk yapımı ilk planör uçuruldu.

    1925 - Şeker Fabrikaları kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.

    1926 - Demir Çelik Sanayiinin kurulmasına ilişkin kanun yayımlandı.

    1926 - Uluslararası saat ve takvim uygulanmasına başlandı.

    1926 - Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. Kanunla kadın erkek eşitliği sağlandı.

    1926 - Türk Telsiz Telefon Şirketi kuruldu.

    1926 - Eskişehir Uçak Bakım İşletmesi açıldı.

    1926 - Yabancı gemilere tanınan ayrıcalıkları kaldıran Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi.

    1926 - İlk şeker fabrikası Alpullu Şeker Fabrikası işletmeye açıldı.

    1926 - Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı.

    1926 - İstanbul'da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı.

    1926 - Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri kuruldu.

    1926 - Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri açıldı.

    1926 - Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı. (1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümetince kapatılana kadar bu fabrikada toplam 112 savaş uçağı üretildi.)

    1926 - Bakırköy Çimento Fabrikası kuruldu.

    1926 - Uşak Şeker Fabrikası işletmeye açıldı.

    1927 - Teşviki Sanayi Kanunu kabul edildi.

    1927 - Bünyan Dokuma Fabrikası hizmete girdi.

    1927 - Ankara - Kayseri demiryolu açıldı.

    1927 - Emlak ve Eytam Bankası kuruldu.

    1927 - İstanbul Radyosu yayınlarına başladı.

    1927 - Samsun - Havza - Amasya demiryolları açıldı.

    1927 - Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı.

    1927 - Eskişehir Bankası kuruldu.

    1927 - Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi kuruldu.

    1927 - Okullarda karma eğitime geçildi.

    1927 - İlk basketbol ligi düzenlendi.

    1927 - Köy Öğretmen Okullarından ilki Kayseri'de açıldı.

    1927 - Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kağıt parası tedavüle çıkarıldı.

    1927 - İzmir Müzesi açıldı.

    1927 - Ankara'da Çocuk Sarayı açıldı.

    1927 - İlk düzenli radyo yayını İstanbul'da gerçekleştirildi

    1928 - Laiklik Cumhuriyetin temel ilkesi olarak kabul edildi.

    1928 - Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1928 - Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin Demiryolları yabancılardan satın alındı.

    1928 - Ankara Çimento Fabrikası açıldı.

    1928 - Türk Halkına okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı. 1936'ya kadar 16-45 yaş arası yaklaşık 3 milyon kişiye temel eğitim verildi.)

    1928 - Ankara Numune Hastanesi açıldı.

    1928 - Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü kuruldu.

    1928 - Türk Eğitim Derneği (TED) Atatürk'ün koruyuculuğunda Ankara'da kuruldu.

    1928 - Türk Vatandaşlığı Yasası kabul edildi.

    1928 - İstanbul Bomonti'de Türk Mensucat Fabrikası hizmete girdi.

    1928 - Amasya - Zile demiryolu açıldı.

    1928 - Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkındaki kanun kabul edildi.

    1928 - Malatya Elektrik Santralı açıldı.

    1928 - İlk defa Kadınlar Mahkemelerde Avukat olarak görev aldılar.

    1928 - Kütahya - Tavşanlı demiryolu açıldı.

    1928 - İstanbul'da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı'da tramvay hatları açıldı.

    1928 - Ankara'nın ilk büyük oteli Ankara Palas açıldı.

    1928 - Gaziantep'te Mensucat Fabrikası işletmeye açıldı.

    1929 - Mersin- Adana demiryolu yabancılardan satın alındı.

    1929 - Ankara ile İstanbul arasında telefon konuşmaları başladı.

    1929 - Ayancık Kereste Fabrikası açıldı.

    1929 - Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı hizmete girdi.

    1929 - İstanbul'da Fatih-Edirnekapı tramvay hattı hizmete girdi.

    1929 - Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları yabancılardan satın alındı.

    1929 - Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı.

    1929 - Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları açıldı.

    1929 - Deniz Ticaret Kanunu kabul edildi.

    1929 - Paşabahçe Rakı ve İspirto Fabrikası hizmete girdi.

    1929 - Yeni Türk harfleriyle ilk posta pulları basıldı.

    1930 - Ankara - Sivas Demiryolu Hattı ulaşıma açıldı.

    1930 - Kadınlar Belediyelerde seçme ve seçilme hakkı kazandı.

    1930 - Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası açıldı.

    1930 - Ankara'da Ziraat Enstitüsü kuruldu.

    1930 - Kayseri - Şarkışla demiryolu açıldı.

    1930 - Türkiye Gazeteciler Birliği kuruldu.

    1930 - İstanbul Galata Köprüsü'nden 70 yıldan beri alınan köprü geçiş ücreti kaldırıldı.

    1930 - Ankara Etnografya Müzesi halka açıldı.

    1931 - Bursa- Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı.

    1931 - Gölbaşı - Malatya demiryolu açıldı.

    1931 - 10 ilde Bölge Sanat Okulları açıldı.

    1931 - Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu.

    1931 - Tekel Genel Müdürlüğü kuruldu.

    1931 - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu.

    1931 - Uluslararası ölçü birimleri kabul edildi.

    1931 - Türk Tarih Kurumu kuruldu.

    1932 - Devlet Sanayi Ofisi (DSO) kuruldu.

    1932 - Samsun- Sivas demiryolu açıldı.

    1932 - Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası işletmeye açıldı.

    1932 - Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandırıldı.

    1932 - İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı.

    1932 - Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu.

    1932 - Kütahya - Balıkesir demiryolu açıldı.

    1932 - Ulukışla - Niğde demiryolu açıldı.

    1932 - Halkevleri açıldı. (1951'de Demokrat Parti-Adnan Menderes hükümetince kapatıldıklarında 478 Halkevi, 4322 Halk Odası vardı.)

    1932 - Türk Dil Kurumu kuruldu.

    1932 - Türkiye Milletler Cemiyetine üye oldu.

    1933 - Eskişehir Şeker Fabrikası açıldı.

    1933 - Sümerbank resmen faaliyete geçti.

    1933 - İstanbul - Ankara arasında düzenli uçak seferleri başladı.

    1933 - Adana-Fevzipaşa demiryolu açıldı.

    1933 - Ulukışla - Kayseri demiryolu açıldı.

    1933 - Yerel Yönetimlere finansal yardım için İller Bankası kuruldu.

    1933 - İstanbul Üniversitesi kuruldu.

    1933 - Zonguldak Yatırım Bankası ve Kayseri Milli İktisat Bankası kuruldu.

    1933 - Havayolları Devlet İşletmesi kuruldu.

    1933 - Samsun- Çarşamba demiryolu hattı yabancılardan satın alındı.

    1933 - Halk Bankası kuruldu.

    1933 - Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.

    1934 - Bandırma- Menemen- Manisa demiryolu yabancılardan satın alındı.

    1934 - İlk Türk Operası sahnelendi.

    1934 - Kadınlar birçok Avrupa ülkesinden önce genel seçimlerde seçme/seçilme hakkı kazandı.

    1934 - İzmir -Kasaba demiryolu yabancılardan alınarak devletleştirildi.

    1934 - Keçiborlu Kükürt Fabrikası üretime başladı.

    1934 - Soyadı Kanunu kabul edildi.

    1934 - Turhal Şeker Fabrikası açıldı.

    1934 - Isparta Gülyağı Fabrikası üretime başladı.

    1934 - Kayseri Uçak ve Motor Fabrikasında yapılan ilk uçağın deneme uçuşu yapıldı.

    1934 - Basmane (İzmir) - Afyon demiryolu yabancılardan satın alındı.

    1934 - Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikasının açılışı yapıldı.

    1934 - İlk Süttozu Fabrikası Bursa'da açıldı.

    1934 - Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası işletmeye açıldı.

    1934 - Demiryolu Elazığ'a ulaştı.

    1935 - Haftasonu tatili Cumartesi - Pazar olarak kabul edildi.

    1935 - Aydın Demiryolları yabancılardan satın alındı.

    1935 - Amortisman Sandığı kuruldu.

    1935 - MTA Enstitüsü kuruldu.

    1935 - ETİBANK kuruldu.

    1935 - Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kuruldu.

    1935 - Türkkuşu kuruldu.

    1935 - İstanbul Rıhtım Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1935 - Ankara'da troleybüs hattı işletmeye açıldı.

    1935 - Fevzipaşa - Ergani - Diyarbakır demiryolları açıldı.

    1935 - İlk Arkeolojik kazılar Alacahöyük'te başladı.

    1935 - Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası üretime başladı.

    1935 - Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası işletmeye açıldı.

    1935 - Afyon - Isparta demiryolu açıldı.

    1935 - Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası'nın açılışı yapıldı.

    1935 - Ankara Mamak'ta Gaz Maskesi Fabrikası açıldı.

    1935 - Ayasofya müze olarak ziyarete açıldı.

    1935 - Ankara'da Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi açıldı.

    1936 - Kabotajın Deniz Yolları İdaresi'ne geçmesi sağlandı.

    1936 - Ankara Çubuk Barajı açıldı.

    1936 - Motreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

    1936 - Çanakkale ve İstanbul Boğazlarında askerden arındırılmış bölgelere Türk askerleri yerleştirildi.

    1936 - Ankara'da Devlet Konservatuarı açıldı.

    1936 - Edirne-Sirkeci Şark Demiryolları yabancılardan satın alındı.

    1936 - Haydarpaşa Numune Hastanesi hizmete girdi.

    1936 - Sümerbank Malatya İplik ve Bez Fabrikası kuruldu.

    1936 - İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası hizmete girdi.

    1936 - Elazığ Şark Kromları İşletmesi kuruldu.

    1936 - İzmir Enternasyonal Fuarı açıldı.

    1936 - İzmir Havagazı Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1936 - İstanbul Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1936 - SEKA'nın İzmit'teki fabrikasında ilk kağıt üretildi.

    1936 - Ankara 19 Mayıs Stadyumu hizmete açıldı.

    1937 - Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası üretime başladı.

    1937 - Ziraat Bankası Kanunu kabul edildi.

    1937 - Kozlu Kömür İşletmeleri yabancılardan satın alındı.

    1937 - Çatalağzı - Zonguldak demiryolu açıldı.

    1937 - İstanbul Resim Heykel Müzesi açıldı.

    1937 - Ankara'da ilk Bira Fabrikası kuruldu.

    1937 - Toprakkale - İskenderun demiryolu yabancılardan satın alındı.

    1937 - Ankara'da Motorlu Tayyarecilik Okulu açıldı.

    1937 - Urfa'da Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği açıldı.

    1937 - Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası açıldı.

    1937 - Denizbank kuruldu.

    1937 - İstanbul ve Trakya Demiryolları yabancılardan satın alındı.

    1937 - Diyarbakır - Cizre Demiryolu açıldı.

    1937 - Yozgat Termo-Elektrik Santralı hizmete verildi

    1938 - Gemlik Suni İpek Fabrikası açıldı.

    1938 - İzmir Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1938 - Ankara Radyoevi hizmete girdi.

    1938 - Divriği Demir Madenleri üretime başladı.

    1938 - Bursa Merinos Fabrikası faaliyete geçti.

    1938 - Murgul Bakır İşletmeleri satın alındı.

    1938 - Türk askerleri Hatay'a girdi.

    1938 - Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu.

    1938 - Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü kuruldu.

    1938 - Eskişehir İspirto Fabrikası açıldı.

    1938 - İstanbul Elektrik Şirketi yabancılardan satın alındı.

    1938 - Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) kuruldu.

    1938 - Sivas - Erzincan demiryolu açıldı.

    1938 - Giresun'da Fiskobirlik kuruldu.

    1939 - Ergani Bakır İşletmesi hizmete girdi.

    1939 - Karabük Demir Çelik Kok Fabrikası üretime başladı.

    1939 - İstanbul'da yabancıların işlettiği Tramvay Şirketi tesislerini hükümete devretti.

    1939 - İstanbul'daki Tünel İşletmesi tüm tesislerini hükümete devretti.

    1939 - Bursa ve Mersin elektrik tesisleri devletleştirildi.

    1939 - Adana Elektrik Şirketi devletleştirildi.

    1939 - Sivas Demiryolu Makinaları Fabrikası kuruldu.

    1939 - Aydın'da 4000 köylüye toprak dağıtıldı.

    1939 - İstanbul'da İETT kurıldu.

    1939 - Fransız askerleri Hatay'dan çıkartıldı, Hatay Türkiye'ye katıldı.

    1939 - Karabük Demir Çelik Fabrikası Yüksek Fırınları hizmete girdi.

    1939 - Ankara Havagazı Şirketi devletleştirildi.

    1939 - Karabük Demir Çelik Boru Fabrikaları hizmete girdi.

    1939 - Milli Piyango İdaresi kuruldu.

    1939 - Unkapanı Atatürk Köprüsü açıldı.

    1939 - İlk Türk denizaltısı Haliç'te denize indirildi.

    1939 - Sivas - Erzurum demiryolu açıldı. (Cumhuriyetin ilk 15 yılında yapılan demiryolu 3.000 km.ye ulaştı.)

    1939 - Tekirdağ Şarap Fabrikası hizmete açıldı

    1940 - Kozabirlik kuruldu.

    1940 - Türk Petrol Şirketi kuruldu.

    1940 - Köy Enstitüleri kuruldu. (Toplam sayısı 21'i bulan köy enstitüleri 1954 yılında Adnan Menderes Hükümeti tarafından tamamen kapatıldı.)

    1940 - İstanbul Radyo İstasyonu hizmete girdi.

    1940 - Ereğli Kömür İşletmesi kuruldu.

    1940 - Haliçte yapılan İkinci Türk denizaltısı donanmaya katıldı.

    1940 - Taksim Gezi Parkı İstanbul'da açıldı.

    1940 - Eğitim amaçlı Halk Odaları kuruldu. İlk etapta 141 Halk Odası açıldı.

    1940 - Ankara'da Milli Halk Kütüphanesi Açıldı.

    1940 - Garp Linyitleri İşletmesi kuruldu.

    1941 - Gebere Barajı açıldı.

    1941 - Petrol Ofisi kuruldu.

    1941 - Türk Hava Kurumu Ankara'da uçak fabrikası kurdu.

    1941 - THY Yurtiçi uçuş merkezlerini 11'e çıkardı.

    1941 - Elazığ'da Cüzzam Hastanesi açıldı.

    1942 - Ankara Etimesgut'ta üretilen ilk Türk uçağı deneme uçuşları yaptı.

    1942 - Türk Devrim Tarihi Enstitüsü kuruldu.

    1942 - İlköğretim seferberliği başladı.

    1942 - Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açıldı.

    1942 - Dalaman ve Hatay Devlet Üretme Çiftlikleri kuruldu.

    1942 - Bursa, Denizli, Mersin, Çorum ve Urfa'da Kız Sanat Enstitüleri açıldı.

    1942 - İlk büyük Türk ilaç fabrikası Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Levent'te açıldı.

    1942 - Atatürk Devrim Müzesi açıldı.

    1943 - Ticaret ve Sanayi Odaları, Esnaf Odaları ve Ticaret Borsası Kanunu kabul edildi.

    1943 - Zonguldak - Kozlu demiryolu açıldı.

    1943 - İstanbul'da Atatürk Bulvarı açıldı.

    1943 - Ankara'da Gençlik Parkı açıldı.

    1943 - Diyarbakır - Batman Demiryolu açıldı.

    1943 - Seyhan Regülatörü açıldı.

    1943 - Sivas Çimento Fabrikası açıldı.

    1943 - İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü kuruldu.

    1943 - İstanbul'da Yıldız Parkı açıldı.

    1943 - Ankara Fen Fakültesi açıldı.

    1944 - Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) kuruldu.

    1944 - İzmit Klor Alkali Fabrikası hizmete girdi.

    1944 - İzmit Selüloz Fabrikaları işletmeye alındı.

    1944 - Türk Hava Kurumu'nun Ankara'daki uçak fabrikasında 140 eğitim uçağı, ambulans uçakları ve çok sayıda planör üretildi. (Ankara, Kayseri ve Eskişehir'deki Uçak ve Uçak Motoru Fabrikalarının tamamı 1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümeti tarafından kapatılmıştır.)

    1944 - İzmit'te Gazete ve Sigara Kağıdı Fabrikası açıldı.

    1944 - Yeşilköy'de yerli sermaye ile üretilen ilk Türk özel yolcu uçağının denemesi yapıldı.

    1944 - Anıtkabir'in temeli atıldı.

    1944 - İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) kuruldu.

    1944 - Mersin Limanı hizmete açıldı.

    1944 - Gaziantep Havaalanı açıldı.

    1944 - Fevzipaşa - Malatya, Diyarbakır - Kurtalan demiryolu hizmete girdi.

    1944 - Sakarya'da Ziraat Alet ve Makinaları Fabrikası üretime başladı

    1944 - İzmir'de Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu açıldı.

    1945 - Şirketi Hayriye devlet tarafından satın alındı.

    1945 - Türkiye Birleşmiş Milletler'e kurucu üye olarak katıldı.

    1945 - İskenderun Limanı hizmete girdi.

    1945 - Türkiye ilk defa yerli ampul üretimine başladı.

    1945 - Balıkesir, Van, Rize, Erzurum, Erzincan ve Çankırı'da lise ve enstitüler açıldı.

    1945 - Çiftçiyi ve Köylüyü Topraklandırma Kanunu kabul edildi.

    1945 - Ormanlar koruma amacıyla devletin mülkiyetine geçti.

    1945 - İstanbul -Londra, İstanbul - Paris uçak seferleri başladı.

    1946 - İş ve İşçi Bulma Kurumu kuruldu.

    1946 - İşçi Sigortaları Kurumu yürürlüğe girdi.

    1946 - İstanbul - Ankara arasında yataklı tren seferleri başladı.

    1946 - Ankara Üniversitesi kuruldu.

    1946 - Elazığ Tekel Şarap Fabrikası açıldı.

    1946 - İstanbul ve Ankara Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.

    1946 - Türkiye'nin ilk çok partili seçimleri yapıldı.

    1947 - Heybeliada Senatoryumu hizmete girdi.

    1947 - İstanbul Açıkhava Tiyatrosu açıldı.

    1947 - İşçi ve İşveren Sendikaları Kanunu kabul edildi.

    1947 - Palu - Genç demiryolu açıldı.

    1947 - Türkiye Dünya Sağlık Örgütüne üye oldu.

    1947 - Rize Çay Fabrikası hizmete girdi.

    1947 - Eskişehir Demiryolu Takım Fabrikası hizmete girdi.

    1947 - İstanbul'da İnönü Stadyumu açıldı.

    1948 - Köprüağzı - Maraş demiryolu açıldı. (Açılan son demiryolu hattı oldu, 1950 DP-Adnan Menderes hükümetinden itibaren demiryolu yapımları durduruldu.)

    1948 - Çatalağzı Termik Santralı hizmete girdi.

    1948 - Türkiye Milli Talebe Federasyonu kuruldu.

    1948 - Milli Kütüphane hizmete girdi.

    1948 - Ankara Etimesgut'ta kurulan Uçak Motor Fabrikası hizmete girdi.

    1949 - Porsuk Barajı açıldı.

    1949 - Emekli Sandığı kuruldu.

    1949 - Türkiye İnsan Hakları Bildirgesini onayladı.

    1949 - Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü kuruldu.

    1949 - İstanbul'da Kartal- Yalova araba vapuru hattı açıldı.

    1949 - Sümerbank Ateş Tuğla Fabrikası Filyos'ta açıldı.

    1949 - Muş'ta Alparslan Devlet Üretme Çiftliği kuruldu.

    1949 - Murgul Bakır İşletmeleri üretime başladı.

    1949 - Türkiye Avrupa Konseyi'ne kabul edildi.









    Not:



    1: 1923 - 1950 arasında tüm bu eserler yaratılırken ve yatırımlar gerçekleştirilirken tek kuruş bile borç alınmamıştır. Borç alınmadığı gibi Osmanlı'nın bıraktığı Düyun-u Umumiye borçları da ödenmiştir.



    2: 1929 -1932 arası Dünya tarihinde şu ana kadar yaşanan en büyük kriz olan "Dünya Ekonomik Bunalımı" dönemidir.



    3: 1939 - 1945 arası tüm dünyanın yıkıma sürüklendiği II.Dünya Savaşı dönemidir. Bu dönemde tüm dünya kana bulanırken ve komşu ülkelerde bile milyonlarca insan ölürken, Türk vatandaşlarının burnu bile kanamamıştır.